Sahip olma isteği beyazlarda bir hastalık olmus. Bu insanlar, zenginlerin bozabileceği ama fakirlerin bozamayacağı birçok kural koymuşlar. Yönetici olan zenginleri güçlendirmek için fakirlerle güçsüzlerden vergiler alıyorlar. Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve diğer süprüntüleriyle çirkinleştiriyorlar. Bu ulus, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan herşeyi yok eden bir ırmağa benziyor...

Oturan Boğa (Siyu Kabilesi)

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 1

Faşizm ve sivil toplumculuğun eleştirisi Yazar : Ümit Yükselen

Refah Partisi ve MHP'nin seçim başarıları geniş kesimlerde haklı olarak panik havası yarattı. Ancak, korkunun ecele faydası yok. Hızla bu panik havasından sıyrılıp faşizme karşı etkili bir mücadele çizgisi izlemeliyiz. Bunun için de düşmanı tanımamız gerekiyor.

Sol hareket içinde bütün çağdaş despotizmleri faşizm olarak adlandırmak adet haline gelmiştir. Hatta bazı sol gurupların yakın geçmişte diğer bazı sol gurupları sosyal faşist-Maocu faşist olarak nitelendirdikleri de hatırlardadır. Bu turum faşizmin onu bütün diğer despotizmlerden daha tehlikeli kılan, nitelikçe farklı kılan özelliklerini göz ardı etmeye itiyor.

Faşizm her şeyden önce bir halk hareketidir, sivil bir harekettir. Onun muazzam tehlikesi de buradan kaynaklanır. Despotizmin klasik formlarında despot ya da despotik aygıt toplumun ve halkın tepesinde ama ondan ayrı, bir ur gibi tahakkümünü sürdürür. "Yukarıdan aşağıya" ilkesi hem kuruluşlarında hem de olağan yaşantılarında bütün klasik despotizmlerin ana özelliğidir, iktidar ayrıcalığına sahip olanlar her zaman kendilerini bir "elit" (seçkin) olarak tanımlarlar, iktidara sahip olma anlamında doğru olan bu tanımı hemen "merrit" (erdemli) olmaya bağlayarak kendi varoluşlarını meşrulaştırırlar. Kemalizm'de olduğu gibi bu seçkinci söyleme çoğu zaman "halkın çıkarlarını kollama", "halk için çalışma" türünden popülist öğeler de eklemlenir. Bu açıdan bakıldığında Bolşevizm de bir klasik despotluktur; parti oligarşisi kendini "proleteryanın çıkarlarını savunmak", "tarihin tekerliğini ileriye doğru döndürmek"-türünden söylemlerin arkasına saklayarak iktidarını kutsar. Faşizm ise gönüllü kulluğun aşağıdan yukarı örgütlenmesidir. Despot tahakkümünü çoğu zaman silahlı gücüyle halka dayatır. Faşizm ise gücünü halkın iradesinden alır. Burada "halkın iradesi" derken toplum içindeki ideolojik hegemonyayı kastediyoruz. "Halk" kuşkusuz bir soyutlamadır ve soyutlamanın iradesinden söze-dilemez.

Faşizm elit-merrit ilişkisini halkı içine alçak şekilde yeniden tanımlar, kurucu özne bir ırk ("ari ırkın üstünlüğü") ya da bir kültür ("necip Türk Milleti) veya bir din ("islami dünya nizamı") olabilir; verili siyasi coğrafyada büyük çoğunluk sağlayacak tarzda genişletilmiş bu kurucu öznenin, önce ülke içindeki azınlıkları (etnik, dinsel, cinsel ve kültürel) fiziki tasfiyesini ve/veya mutlak olarak köleleştirmesini, sonra da bütün dünya üzerinde tahakküm kurmasını öngörür. Böylece modern devletlerin ömür boyu ezilmeye mahkum ettikleri halk kitlelerine, başkalarının sırtına basarak 'ayrıcalıklı' olma seçeneği sağlar. Ezilen insanlara verilen mesaj şudur: "Eğer faşist tarzda yeniden örgütlenen devlete kölece bağlanırsan, bu devletin dünyaya hakim olma mücadelesi başarıya ulaştıkça sen de diğer halklardan insanların efendisi olursun". Bu vaadin ahlak dişiliği bir yana dışarıdan bakıldığında gerçekleşmesi olanaksız tam bir kandırmaca olması, bu söylemin önemsizliğini kanıtlamaz. Kölelerin birçoğu için özgürlük için mücadele etmektense günün birinde efendi olma umudunun peşinden gitmek daha çekicidir. Köle ahlakı efendi-köle ilişkisini mutlaklaştırır, bu durumda kurtuluşu olanaksız gören köle için olası tek etkinlik alanı efendisine bağlılığını pekiştirerek "diğerler köleler" üzerinde tahakküm kurmanın yollarını aramaktır.

"Halk" ve "Sivil Toplum" kavramlarına mistik anlamlar yükleyenler; yani halkçılar ve sivil toplumcular bizim yaklaşımlarımızı yadırgayacaklar-dır ama aslında herkesin gördüğü bu gerçeği yüksek sesle ilan etmek zorundayız. Çünkü faşizme karşı mücadele esas olarak halkın ya da toplumun, tepesine tünemiş despotlardan kurtulması mücadelesi değil sivil toplum içinde ideolojik hegemonya mücadelesidir. Geçerken çok yaygın olan bir yanılgıyı da düzeltelim: ideolojik hegemonya mücadelesi yalnızca yazı-çiziyle dergi vb. mevkutelerde yapılan yumuşak bir fikir mücadelesi değildir; esas olarak sokakta gerçekleşir ve sokağa hakim olmayı amaçlar, yoğun şiddet içerir. Amacımız şiddeti yücelterek bir şiddet kültü yaratmak değil; ama faşizme karşı mücadelenin temel bileşenlerini tespit etmek zorundayız.

Anarşistler faşizme karşı mücadeleyi aslında hiç sevmezler. Özgürlük mücadelesini, tahakkümden acı çeken mazlumların kendi yaşamlarına sahip çıkarak zorbaları ve sömürücüleri yani devlet ve kapitalizmi alt etme mücadelesi olarak tasarlarlar. Modern devletin henüz yerleşmediği dönemlerde bu tasarımlarını yer yer hayata geçirme olanağı da bulmuşlardır. Ne ki, modern devletin ve kapitalizmin krizi halk içinde özgürlükçü başkaldırı eğilimleri kadar her zaman güçlü faşist hareketleri de yaratmıştır. Anarşistlerin artık devlet ve onun doğrudan silahlı güçlerinden önce sivil faşistlerle hesaplaşmaları neredeyse herlerde zorunluluk olmuştur. Bu kez karşılarındakiler zalimler değil köle olmayı seçmiş ve bu seçimleri uğruna ölmeye ve öldürmeye hazır mazlumlardır. Modern devletin ve modern yaşamın insan doğasında yarattığı bu metamorfoz anarşistler için tiksinti vericidir. Faşizm mutlaklaştırılmış ve donmuş köle ahlakı, örgütlenmiş ölüm içgüdüsü ve kolektif intihar psikozudur. Ezilen yığınlar içindeki bu virüs etkisiz kılınmadan tahakkümü bütün biçimleriyle ortadan kaldıracak bir anarşist toplumsal devrim olanaksızdır.

Faşizmin sivil bir hareket olmasından yola çıkarak, 80 sonrasında iyice yaygınlaşan "sivil toplumculuk" hakkında da birkaç şey söyleyelim. Dünyanın hiçbir yerinde böylesi eklektik, acayip bir düşünce tarzı, neredeyse ideolojiler üstü, entelejansiyanın tümünü kapsayacak tarzda yaygınlaşmamıştır herhalde. "Sivil toplum" kavramı Birikim dergisinin 80 öncesi yayınlarıyla Türkiye'nin politik literatürüne girdi. Ünlü İtalyan komünisti Gramsci'nin kilit kavramlarından biri. Sıkı bir Leninist olan Gramsci, klasik Marksist- Leninist öğretinin İtalya'da hızla gelişen faşizmi açıklamaya yetmediğini fark etti. Ona göre üstyapılar kuramına ihtiyaç vardı. Bunun için "hegemonya" kavramını işlemeye başladı. Gramsci'de sivil toplum işte bu hegemonya mücadelesinin gerçekleştiği matristir.

Gramsci sivil topluma bugün Türkiye'de sivil toplumcuların yaptığı gibi olumluluk atfetmez. Bir Leninist olarak asıl amacı Modern Prens olarak adlandırdığı komünist partisinin politik toplumu yani devleti ele geçirmesinin yollarını bulmaktır. Karşısına güçlü bir faşist hareket çıktığından, Lenin'in devlet aygıtını kullanarak gerçekleştirmeyi tasarladığı ve bu yüzden de devrim sonrasına ertelediği; "yeni insanın" yaratılması yani ideolojik manüplasyon, eğiterek kalıba dökme ve yeniden biçimlendirme sürecini, devrim öncesinden ele alma zorunluluğu duydu. Tabi elinde devlet aygıtı olmadığından ve devleti ele geçirmeye yönelemeden faşist hareketle yüzleşildiğinden ideolojik manüplasyonun araçları da farklı olacaktı. Gramsci sivil toplumla politik toplum arasındaki ilişki ve çelişkileri inceler ve sivil toplum içinde ideolojik hegemonya mücadelesinin önemine vurgu yapar. Ancak, Gramsci'nin politik toplumu ortadan kaldırarak sivil toplumu özgürleştirmek gibi bir derdi yoktur (o bir anarşist değildir) ; keza politik toplumu küçülterek sivil toplumun etkinliğini arttırmayı da amaçlamaz (o bir liberal de değildir); amacı eş zamanlı olarak sivil toplumda ideolojik hegemonyayı ve politik toplumda iktidar mekanizmalarını ele geçirmek (o bir Leninist'tir), modern bir despotluk kurmaktır; Modern Prens'te bu amacını açık açık ortaya koyar. Ancak iddiası Modern Prensin tahakkümünün özgürleştirici olacağıdır. Özgürleştiricilik iddiası bir demagojiden çok bir iyi niyet belirtisi olarak ele alınmalıdır. Hayatı ve faşizme karşı mücadelesi onun özgürlük idealine samimi olarak bağlandığını gösterir. Ne ki, ister klasik olsun isterse modern hiçbir prens özgürleştirici olamaz.

Sivil toplum kavramı politik toplumun müdahale hakkının olmadığı alanları, özel alanları tanımlar. Bu bağlamda "sivil toplumculuk" sözü son derece muğlaktır. Anlatılmak istenen Clastres'in "Devlete Karşı Toplum" kitabında ifade ettiği gibi devletsiz bir yaşam kurma istemi midir? Böylesi bir "sivil toplumculuğu" yanlış bulmakla birlikte hoşumuza da giderdi. Yanlış bulurduk çünkü bu bakış açısı devletle sivil toplum arasında uzlaşmaz bir çatışmayı varsayar. Modern devlet öncesinde bu saptama büyük gerçeklik payı içerebilir. Ne yazık ki modern devlet öncesi sivil toplumdan da söz edilemez, ortada toplum ve yurttaşlar yok cemaatler ve tebaa vardır. Modern devlet gücünü sivil toplum içindeki meşruiyetinden alır. Yani devletle sivil toplum arasında çatışma değil uyum esastır.

Sivilliği fetişleştiren, erdem olarak sunan bu bakış açısı örneğin faşizmi anlamamızı olanaksız kılar. Devletsiz bir yaşamı anarşist gelenek de savunur; ancak o, sivil topluma övgüler düzmez, devletin meşruiyet zemininin toplum olduğunun ayırtında olarak toplumu parçalayarak doğrudan demokrasiyi olanaklı kılacak yerel cemaatler federasyonunu savunur.

"Sivil toplumculuk" derken kastedilen devletin varlığının yalnızca güvenlik, eğitim ve adalet gibi hakemlik fonksiyonlarıyla sınırlanmasını talep eden liberalizm midir? Hemen söyleyelim böyle bir liberalizm hiçbir zaman hiçbir yerde varolmadı. Liberalizm modern devletin resmi ideolojisi olmasına karşın "saf politik liberalizm" modern devletin vicdanı olmaktan öteye gidemedi. Sebebi gayet basit, hiçbir zaman "sivil toplum" içerisinde yeterli destek bulamadı. Dolayısıyla liberalizmi "sivil toplumculuk" olarak adlandırmak kendi zihnimizde kurduğumuz mantıksal bağlantıları gerçekliğin yerine ikame etmek olur.

"Sivil toplumculuğu" anlama çabamızı sürdürüyoruz. Acaba bu terimle Batı'da ikinci dünya savaşı sonrası iyice yerleşen "baskı gurupları" adı da verilen yeni bir politik katılım modeli mi kastedilmektedir. Bu yeni modelde, çeşitli çıkar gurupları ya da toplumsal istemler ideolojik olmayan bir temelde örgütlenir. Doğrudan iktidar talep etmek yerine siyasi iktidarı etkilemeyi amaçlarlar. Ancak bu durumda sivil toplumdan bir özne olarak bahsetmek anlamsızlaşır. Çünkü hemen her konuda birbiriyle çelişen baskı gurupları oluşabilir ve özne olmanın temel koşulu olan "ortak" iradeden söz edilemez.

Örneğin "şeytan ayetlerinin yayınlanmasını" talep eden sivil inisiyatifler olduğu gibi "yasaklanmasını" talep eden sivil inisiyatifler de olabilir. Yani Gramsci'nin doğru olarak tespit ettiği gibi "sivil toplum" ideolojik hegemonya mücadelesinin cereyan ettiği bir matris olmaktan öte bir anlam taşımaz.
Sivil Toplumculuğun ne olduğunu bulamadık. Acaba Türkiye'de kendini böyle tanımlayanlar yukarıda incelemeye çalıştığımız anlayışlardan hangisini benimsiyorlar? Muhatabı olmayan bir soru. Çünkü Türkiye'de kimse kendini sivil toplumcu olarak tanımlamıyor! "Sivil toplumculuk" Ortodoks Marksistlerin bazı sol aydınları suçlamak için ortaya attığı bir tanımlama. Ama duran bir saatin bile günde iki kez doğruyu göstermesi misali bu kez gerçekten doğru bir saptama yapıyorlar. Çünkü, Kürşat Bumin'den Murat Belge'ye, Taha Akyol'dan Abdurrahman Dilipak'a, Mehmet Altan'dan Hadi Uluengin'e hatta Cengiz Çandar'a, Murat Karayalçın'dan Hüsamettin Cindoruk'a, Hasan Celal Güzel'den Aydın Menderes'e, Muhsin Yazıcıoğlu'ndan Haydar Kutlu'ya, Kurtuluş Savaşı yıllarında bile sağlanamayan çeşitlilikte bir aydınlar bloğu olayları aynı gözlükle görmekte, aynı terimlerle konuşmaktadır. Bu aydınlar güruhunun ikonlarının başında da "sivil toplum" kavramı gelmektedir. Dolayısıyla bunları sivil toplumcu olarak tanımlamak pek isabetlidir.

Devam edelim, sivil toplumcu olarak adlandırılanlar sivil toplumu savunurken yukarıda belirttiğimiz anlayışlardan hangisini kastetmektedirler. Ağırlık kişiden kişiye değişmekle birlikte hepsini birden! Hepsinin ortak paydası, resmi ideolojisinin Kemalizm olduğu bürokratik bir despotizmin yerine yönetim biçimi olarak siyasal demokrasiyi ve ekonomide liberalizmi (sağ ya da sol) savunmalarıdır, îlk bakışta şu söylenebilir, bir araya gelip Liberal Partiyi kurmaları ve siyasal erke talip olmaları çok daha hayırlı olurdu. Gerçekten de bunlardan bir kısmı Cem Boyner'in kurmayı tasarladığı partide yerlerini almışlardır bile. Sivil toplum simgesi bunlar için Kemalizm karşıtlığının yumuşak ve tehlikesiz ifadesidir. Sivil toplumculuğun arkasına sığınan şeriatçılarsa açıkça takiye yapmaktadırlar. Sivil toplum söylemi bunlara Kemalist devletin kurduğu laiklik çerçevesinin dışında siyaset yapmanın tehlikesiz yollarını sunmaktadır. Dahası, örneğin Abdurrahman Dilipak dinin yüzde yüz sivil bir tercih olduğunu söylerken, kendi amacı bir yana, gerçeği de ifade ediyordu. Tabi dinin siyasallaşmasının, hele bu din 'islam devletini' emreden değişemez bir içtihada dayanıyorsa faşizme yol açacağı gerçeğinden hiç söz etmeden.

Seksen öncesinden başlayarak Birikim çevresi politik analizlerinde sivil toplum kavramını sıkça kullanır oldu. Bu kullanım daha çok Türkiye'de sivil toplumun yokluğundan veya cılızlığından yakınma tarzındaydı. 80 öncesi bu kullanım Stalinizm eleştirileri ve Türkiye solunu dışarıdan etkileme misyonuyla da birleştiğinde daha çok "sol Ortodoks-siye" karşı başka bir sol seçenek yaratma amacına maruftur. Birikimin bu dönemdeki çizgisinde Leninizm de eleştiriden muaf tutulmamakla birlikte sol despotizm Stalinizm olarak,, nitelendirilir ve Leninizm'le Stalinizm titizlikle birbirinden ayrılır. Birikim yazarları anlaşılan sol içindeki dar kafalılığa karşı Gramsci'nin bir çözüm olabileceğini düşünmüşler ama onun kavramlarını taşıyacakları bir sivil toplumun olmadığını görünce hayıflanmışlar ve bu kavramları kullanmakta direttiklerinden (belki de kulağa hoş geliyordur!) o zamanki leninistlikleri içinde dahi kendilerine Türkiye'de sivil toplum yaratma' merkezi görevini misyon olarak biçebilmişlerdir. O dönemde sivil toplumu savunan bir başka düşünsel odak da Sosyal Demokrasi'nin sınırları içinde yayın yapan Toplumcu Düşün dergisidir. Bu dergi yazarları, haklı olarak hem Leninist olup hem de "sivil toplumcu" olmanın nasıl bir şey olduğunu Birikim yazarlarına soruyorlardı.Tabi, kendilerine de, Kemalist bozması bir sosyal-demokrat partinin devletçi ikliminde sivil toplumculuk yapmanın nasıl bir şey olduğu sorulabilirdi.

Terimin Türkiye'ye özgü teorizasyonunda en önemli etkiyi herhalde 80'den hemen sonra yayınlanan Kürşat Bumin'in 'Sivil Toplum ve Devlet' kitabı yapmıştır. Bumin bu kitabında sıklıkla anarşist argümanları kullanarak devleti, hangi ekonomik ya da politik sistemi çevrelerse çevrelesin, bir organizma olarak devleti eleştirir. Clastres'ten farklı olarak Bumin devleti bütün zamanlar için, daha doğrusu bugün ve gelecek için bir zorunluluk olarak görür. Kitabında yalnızca birkaç paragrafta ele aldığı bu zorunluluğa gerekçe olarak insanın bilinçdışındaki saldırganlık eğilimini gösterir. Devletsiz toplumu savunmamasına karşın Bumin'in yaklaşımı liberallerden de farklıdır. Devleti zorunluluk olarak görür ama liberaller gibi belirli toplumsal fonksiyonları yerine getirmesi, bir başka deyişle 'hakem devlet' olması koşuluyla onaylamaz. Devlet daha çok sürekli dizginlenmesi gereken, sıklıkla saldırganlaşa-bilen bir yük hayvanıdır Bumin'de. (Liberallerin küçültülmüş devleti de ehven-i serdir.) Kitabında esas olarak devlete karşı sivil toplum savunusu yapan Bumin, sivil toplum içindeki ahlak kavgasına hiç değinmez. Devletçi politik odakları olumsuzlar. Faşizmi de iktidarı ele geçirip halk üzerinde baskı kurmayı amaçlayan akımlar arasında görür. Onun 'halk hareketi' olduğunu saptayamaz. Zaten bunu saptasaydı, 'sivil toplum' ile 'politik toplum' arasında uyum değil çatışma olduğu varsayımı üzerine kurduğu bütün tezleri çökerdi. Halbuki modern devletin ayırt edici özelliği meşruiyetini sivil toplumdan almasıdır. Faşizm bu uyumun üst düzeye çıktığı, apartman kapıcılarının bile üniforma giydiği, sokaktaki adamın kendini devletle özdeşleştirdiği, bunu yukarıdan dayatma olarak değil sivil bir tercih olarak ortaya koyduğu bir sistemdir.

Birikim çevresi Eylül öncesi eyleme karışmamış-lığı, esas olarak bir aydın çevresi olmanın avantajları sayesinde (12 Martın aksine 12 Eylül örgütsüz solcu aydınlara fazla ilişmedi.) generallerin yumruğundan fazla yara almadan çıktı. 12 Eylülün iplerinin epey gevşediği, askerlerin gideceğinin artık belli olduğu günlerde Birikim çevresi yeniden yayın faaliyetine başladı. Bu kez yayın çizgileri oldukça farklıydı. Vurgu ağırlıklı olarak gene sivil toplum kavramındaydı. Ancak amaç artık Türkiye sol hareketini dışarıdan etkilemek olmaktan çıkmıştı. Birikim artık Leninizm'i savunma zorunluluğunu da duymuyor (açıktan eleştirmese de) bürokratik 'tek parti' sistemlerine karşı toptan tavır alıyordu. Bu bağlamda Gramsci'nin kavramlaştırmalarının ana saikleri olan faşizm tahlilleri, 'hegemonya' sorunu ve sivil toplum içinde ideolojik hegemonya mücadelesi de bir kenara bırakılıyordu. Gelinen noktada alınan tavır Kürşat Bumin'in kitabında çizdiği soyut bir 'sivil toplum' savunuşuydu.

12 Eylül'den çıkış günlerinde bu sivil toplum lafı acayip tuttu, hatta askeri topluma karşıyız, sivil toplumdan yanayız türünden eğlenceli kullanımlar bile ortaya çıktı. Yeni Gündem (Birikim çevresinin yayınladığı aktüel dergi) yayınlarıyla Demirci, Taha Akyol (Taha Akyol 12 Eylül öncesinin belli başlı faşist kalemlerinden birisidir) ve islamcıları da içine alan geniş bir çerçevede yatay ve informal bir birliktelik yaratmaya çalıştı. Bu çabasında da olağanüstü başarılıydı. Henüz Sovyetler Birliği çökmemişti ama Sol 12 Eylül yenilgisiyle büyük hasar görmüştü. Hasar yalnızca devasa boyutlara ulaşan kadro kayıplarıyla sınırlı değildi. Toplumda solun mutlak itibar kaybıyla atbaşı giden bir apolitikleşme söz konusuydu. (Bu değişim politik olarak ifadesini ANAP iktidarlarında bulan bir genel kültürel değişimin, toplumsal değerlerin de kapitalistleşmesinin habercisiydi.) 'Sivil toplumculuk' entelejansiyanın yeni jargonu olmuştu.

En çok da artık ortodoksinin etki alanından çıkmaya başlamış solcuları etkiledi. Generaller ellerindeki iktidar noktalarını sivillere terk ettikçe, siyasal demokrasi yönünde adımlar atıldıkça 'sol' kendi asli görevlerinden tamamen uzaklaşmaya başladı. 'Gerçekçi','işe yarar' tek mücadele Demokrasi mücadelesi olarak görülmeye başlandı. Kapitalizme muhalefet, faşizme karşı uyanıklık artık Sovyet imparatorluğunun çökmesiyle iyice marjinalleşen Ortodoksluğun belirtileri olarak nitelendirildi. 'Sivil toplumculuk' devrimci güçler üzerinde deyim yerindeyse tam bir uyuşturucu işlevi gördü.

Sol içinde bu kadar etkili olmasında Ortodoksların eski abuk sabuk tezlerinde diretmelerinin, yenilenmeye karşı dirençlerinin de büyük folu vardı. Yeşil-alternatif hareket, feminizm, komünal yaşam,

radikallik, eşcinsel hakları, bireyin keşfi, anti-militarizm ve hatta -ne yazık ki- anarşizm sivil toplumcular tarafından ayakta alkışlanır ve hakketmedikleri ölçüde popülerleştirilirken (bu noktada medyanın rolünü de unutmamak lazım) Ortodokslar tarafından komik ideolojik saldırılara maruz kalıyordu, îşte islami faşizm böylesi bir aymazlık ortamında sere serpe gelişti.

Birikim çevresinin islamcılarla diyalogunu ve islamcıların da 'sivil toplumculaşması' sürecini biraz daha yakından izleyelim. Murat Belge'nin Yeni Gündem'de yayınlanan irtica resmi ideolojinin terimidir' demecini milat olarak kabul edebiliriz. Kemalizm eleştirilerinin geçmişi oldukça gerilere gitmesine karşı sol cenahtan islamcılara bu kadar sıcak bir davet olmamıştı, islamcılardan karşı cevap hemen geldi, 'Kanlı Pazarın' özeleştirisini yapıyorlardı. 'Emperyalizmi ve düzeni bir kenara bırakıp cepheden anti-komünistlik yapmaları yanlıştı. Emperyalistlerin oyununa gelmişlerdi. Onlar da artık solcularla sıcak ilişkiler içine girmek istiyorlardı.' Tabi olay esas olarak Birikim çevresiyle girilen ilişki çerçevesinde açıklanamaz. Iran islam devrimi bütün dünyada islamın siyasallaşma sürecini başlattı. Daha önce soğuk savaşın bir parçası olarak ABD kontrolünde anti-komünist reaksiyoner hareketler olarak varlığını sürdüren islami çevreler hızla bir kimlik değişimine girdiler. Çünkü Iran 'Büyük Şeytan' olarak adlandırdığı ABD ile amansız bir mücadeleye girmişti, islami hareketler de kendilerine bir aksiyon hareketi hatta toplumsal devrim olanağı sunan yeni yaklaşıma hızla ayak uydurmaya çalışıyorlardı.

işte Birikim'in uzattığı bu el onlara kimlik değişimi yönünde adımlar atma fırsatı verdi. 141-142 ve 163. maddelerin kaldırılması ortak talep haline getirildi. Yalnızca 141-142'nin kalkmasını 163. maddenin korunmasını savunan sol içindeki arkaik Kemalistler etkisizleştirildi.

Murat Belge-Abdurrahman Dilipak ekürisi panel panel dolaşıp solcularla-islamcıların pekala ortak hareket edebileceklerini gösterdiler. Dilipak sol hatta post-modern terminolojiyle konuşuyordu. Katıldığı bütün panellerde beğeni, hatta hayranlık topladı. Belge de Kemalizm eleştirisinde samimi olduğunu islamcı kesime kanıtlıyor ve o kesimden övgülere mazhar oluyordu.

Sivil toplumculuk dalgası çığ gibi büyüyordu. Azılı anti komünist Nazlı Ilıcak (ve tabi Demirel) bir numaralı demokrat olmuştu. Hatta kulislerde ünlü sol aydınlardan Mümtaz Soysal'la aşk yaşadığına dair dedikodular dolaşıyordu. AP<:CHP'liler arasında Zincirbozan kardeşliği vardı ve gazetelerde çarşaf çarşaf anılar yayınlanıyordu. 'Ah, biz zamanında birbirimizi anlayıp Cumhurbaşkanını seçseydik, MC'ler yerine milli koalisyonlar kursaydık, o zaman darbeyi önleyebilirdik vs.' derken nur topu gibi bir sivil toplumcumuz daha oldu Taha Akyol! Akyol 12 Eylül öncesi MHP'nin gazetesi Hergün'ün başyazarıydı ve kışkırtıcı yazılarıyla ünlüydü. Panellerde o da arz-ı endam etmeye başladı. Dilipak kadar popülerleşemese de 'sivil toplumcu' terminolojiye vakıf olduğunu göstererek rüştünü ispatladı. Ardından MHP'nin özeleştirisi gelince iş iyice çığrından çıktı. '12 Eylülden önce komünistlere karşı devleti korumamız yanlıştı. Devletin kendi güvenlik güçleri vardı. Bu yanlış aslında bir aksiyon hareketi olan ülkücü hareketi reaksiyon hareketi haline getirdi.' Anlaşılan sivil toplum pastasından MHP de geç kalmadan payını kapmak istiyordu. Zaten epey geç kalmışlar tabanları şeriatçılara doğru yürümeye başlamıştı bile.

Herkes özellikle de Sosyal demokratlar 'örgütlü sivil toplumdan' yanaydı. Politik hayatımızın demirbaşı hemşoculuğun adı 'hemşerilik bilinci' ya da 'kent bilinci' olmuştu. Belediyeler artık yerel yönetimlerdi ve pek gözdeydi. Herkes ademi merkeziyetçiydi ve devletin küçülmesinden yanaydı. Ağzını açıp Milli Güvenlik Kurulu'nun vesayetine hayır diyemeyenler, siyasal demokrasiye burun kıvırıyorlar katılımcı demokrasi talep ediyorlardı. Proje üretimi mi istersiniz, çevre duyarlılığı mı, kentsel mekan düzenlenmesi, tarihi çevrenin korunması, yurttaş inisiyatifleri, şeffaf devlet, demokratik üniversite, bireyin vazgeçilmez hakları, demokratik kitle örgütleri hepsi vardı. Kürşat Bumin haklı olarak yerel yönetimler üzerinde hayalet gibi dolaşan Sosyal-demokrat yalandan yakınıyor. Ne ki, yakındığı şeyin kavramsal çerçevesinin patenti kendisine aittir. Örneğin bu yalanın baş mimarlarından Murat Karayalçın'ın başucu kitaplarından biri Demokrasi Arayışında Kent olsa gerek. (Kitap ilk olarak Karayalçın'ın Kent-Koop yayınlarından yayınlandı.) Teori şişede durduğu gibi durmuyor.

Bu noktada genişçe bir parantez açıp Kürşat Bumin eleştirisine girmek gerekiyor. Parantez diyoruz çünkü bu Türkiye'ye özgü sivil toplumculuk mucidinin doğrudan islam ya da Faşizm üzerine bir çalışması yok, eleştirimiz bu bağlamda olmayacak. Ancak yazdıkları, içinde bulunduğumuz konjonktürle birleşince islami Faşizmin gelişme zeminini yaratıyor. Bumin'in ideolojisi statükodan ve otoriter çözümlerden kopan kişilerin (kendisi dahil) anarşizmle buluşmalarının önünde son bir engel. Başta faşizm olmak üzere sivil otoriterliğe yani köle anlağına karşı mücadelenin önünde bir engel, çünkü Bumin sivil toplumun otoriter potansiyelini, onun politik toplumla bağlantısını görmemekte ısrarlı.

Önce şu devletin zorunluluğu meselesini ele alalım. Bu zorunluluk meselesi olmasa devleti eleştirirken kullandığı radikal argümanlar Bumin'i anarşist ilan etmeye fazlasıyla yeter. Fazla bir açıklama yapma gereği duymadan, insanın bilinçdışı saldırganlık eğilimlerinin varlığından yola çıkarak düzenleyici bir dış otoritenin gereğini kabulleniyor. Birinci itirazımız yönteme. Hayatı psikolojik süreçlerden yola çıkarak açıklama eğilimi psikolojizmdir. En az ekonomizm kadar tehlikeli bir indirgemeciliktir. Psikolojinin kendi alanını yani insan ruhunu ve davranışlarını ne kadar açıkladığı tartışma götürürken psikolojinin terimleriyle devlet sorununa yaklaşmak uygun değildir, ikinci itirazımız mantığadır, insanın bilinçdışında saldırganlık dürtülerinin varlığı öncülünden nasıl devletin zorunluluğu sonucu çıkar. Evet insanın bilinçdışında saldırganlık dürtüleri vardır ama bunu dengeleyecek sevgi gibi başka dürtüleri de vardır. Ayrıca saldırganlık dürtülerinin önündeki ilk engel dışsal değil içseldir. Vicdan ya da superego. Oluşum itibarıyla toplumsal ve tarihi bir olgudur superego. Bu yüzden de değişkendir. Ancak bu değişkenliğin içinde mutlak olan birtek şey vardır hiçbir superego bireyin saldırganlığını bütünüyle onaylamaz, onu kabul edilir hale getirir, yüceltir, transfer eder, inkar mekanizmalarını çalıştırır, baskılar. Bütün bu psikolojik savunma mekanizmaları bırakalım toplum ya da cemaati sürü halinde yaşamanın ön-koşuludur. Öldürmeyeceksin emri bütün kültürlerde ortaktır. En azından topluluk içinde öldürme yasağı ortaktır. Şiddeti meşru gören kültürler dahi 'meşru müdafaa', 'cihat' vb. uygulanma koşullarını kurala bağlamıştır.

Onbinlerce yıldır yaşamını sürdüren homosapiensin yalnızca son dört-beş bin yıllık yaşamı o da belli coğrafyada devletlidir. Demek ki insanlar devlet olmadan da saldırganlık dürtülerini denetleyebilirler. Diyelim ki, bireyde birlikte yaşamı olanaksız kılacak bir şiddet eğilimi oluştu, superegonun bütün bariyerlerini aşarak dışa vurmaya başladı. Bu kez toplumsal bariyerler karşısına çıkacaktır. Ahlak ve hukuk bireyi 'kabul edilebilir' sınırlar içinde davranmaya zorlayacaktır. Aksi durumda yaptırımlar gündeme gelecek, şiddet uygulayan kişi eğer iradesini bütün cemaate kabul ettirecek kadar güçlü değilse (ki bu durumda cemaatin iç-ilişkilerinde bir yeniden düzenlenme, bir devrim söz konusudur) topluluktan dışlanacak ya da öldürülecektir.

Bumin'in kafasında kavramlar arasında bir eşitlik vardır. Bir anti-otoriter olarak Bumin ahlak ve hukukla (belki superegoyu da buraya dahil ediyordur) devleti eşitliyor. Kavram kargaşası yaratan sözcük 'otorite' sözcüğüdür. (Bkz. Otorite, erk ve tahakküm; Apolitika s.51) Bu sözcük üzerinden düşünüldüğünde, hele bir tarihselci kafa için ahlak ve hukuk (hatta superego) devlete giden yolun ilk adımlarıdır. Hepsinin ortak özelliği bireyin egosunun üzerinde otorite olmalarıdır. Devletin varlığı otoritenin organizasyonuna ilişkin bir teknik sorundur. Cemaatten topluma doğru gidildikçe devlet de zorunluluk haline gelir. Çünkü artık yüz yüze ilişki olanaksız olduğundan birey üzerindeki toplumsal denetim ve yaptırımlar da kurumsallaşmak zorundadır. işte devlet bu zorunluluktan doğar. Cemaatten topluma gidildikçe toplumsal düzenleyiciler de devlet halinde örgütlenir. Oldukça akla uygun yukarıdaki düşünce sisteminde karşı çıktığımız nedir? Cemaatten topluma gidişi bir karine olarak ele alması, işte tarihselcilik budur. Bumin farkında olmadan çok karşı olduğu Hegel-Marks çizgisine düşüveriyor. Aynı bakış açısı çok daha manifest biçimde Halil Berktay'da da vardır. Berktay Kızılderili îraku kabile federasyonunu predevlet olarak nitelendirmekte ve Beyaz Adamın müdahalesi olmasa onların da devletli topluma geçeceklerini ileri sürmektedir. Bu bakış açısına göre kültürler arasındaki fark devletleşme düzeylerindeki asimetriden başka birşey değildir. Hegelin tarihselciliğini kabul Marksa altından kalkamayacağı paradokslar getirir. Marks özel mülkiyetin ortaya çıkışını milad seçer. Özel mülkiyet ortaya çıktıktan sonra tarih zorunlu ilerlemesine başlayacak ve sonunda özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla kendini inkar edecektir. Özel mülkiyetin koruyucusu olarak devlet bu tarihsel gelişme modelinde zorunlu olarak ortaya çıkacak ve zorunlu olarak da yok olacaktır. Marks her ne kadar Hegel'in idealist diyalektiğini ters döndürüp ayakları üzerine oturttuğunu iddia ederse etsin bu konuda Hegel daha tutarlıdır. Marks'ın cevaplamadığı soru şudur. Özel mülkiyet gökten zembille mi inmiştir? Yok eğer o da insan doğasında varolan bir potansiyelin örneğin güvenlik duygusunun tekamül etmiş haliyse -ki öyle gibi duruyor- tarih o zaman özel mülkiyetle başlamaz, bir tür olarak insanın ortaya çıkışıyla başlar. (Tabi burada sözü edilen tarihin bizim tarih anlayışımızla hiçbir ilgisi yok). Devlet özel mülkiyetin koruyucusu olarak ortaya çıkmışsa, özel mülkiyet de güvenlik içgüdüsünün sonucuysa; devletin kalkması için özel mülkiyetin ortadan kalkması gerekiyorsa, özel mülkiyetin ortadan kalkması için de güvenlik içgüdüsünün ortadan kalkması gerekir. Bu bakış açısının mantıki uç noktası 'yeni bir tür'ü yani antropolojik devrimi savunmaktır. Marksist ütopyaları distopya kılan tam da budur. Gerçekten de Marksist Komünist toplum tasavvuru çatışmaların olmadığı sonsuz huzur ve barış toplumudur, yeryüzü cennetidir. Bu toplumu oluşturan yeni insan da saldırganlık dürtülerinden arınmış 'yeni insan' olmalıdır. Eski alala-de homosapiensi yeni insana dönüştürmek için bir arındırma süreci ( mesela proletarya diktatörlüğü) gerekecektir. Tabi antropolojik devrimin gerçekleşmesi gen mühendisliği teknikleri dışında (yoksa birileri onu da yapmaya kalkar mı?) olanaksız olduğundan böyle bir komünist toplum da olanaksız olacaktır, ilkel komünizme dönemeyeceğimize göre geldik gene Hegel'e. Biz sonsuza kadar bu devletle birlikte yaşamak zorunda kalacağız. Tabi giderek yetkinleşen ve mükemmelleşen (mesela Platon'un devleti) bir devletle!

Kürşat Bumin bu Marksist teleolojiyle dalga geçmeyi çok iyi beceriyor. Ama yakasını Hegelcilik'ten bir türlü kurtaramıyor. Aslında bu fonksiyonalist, güvenliği sağlayıcı ve saldırganlığı engelleyici devlet tamamen liberallerin uydurması ve ancak kapitalizmle birlikte bir parça gerçeklik kazandı. Onca teorizasyonun aslında şöyle basit bir izahı vardır. Burjuvalar kendilerini krallık vb. despotluklarda rahat hissetmemektedirler. Evet paraları ve rahat bir yaşam tarzları vardır ama eninde sonunda varoluşları despotların iradesine bağlıdır. Çünkü onlar -aristokrasi- devlet olarak örgütlendiğinden güç tekelleri ellerindedir. Güçlü devlet aynı zamanda kendi ellerindeki gücün de tehdit altında olması demektir. Vergi vb. yollarla paracıkları ellerinden alınabilir, işyerlerine el konulabilir. O halde devletin gücü olabildiğince sınırlandırılmalı devlet özel alanın dışına atılmalıdır. Bu sınır devletin varsayılan 'güvenlik' fonksiyonudur. Çünkü burjuvazi ayrıcalıklı bir azınlık olduğunun bilincindedir. Güvenlik fonksiyonları da devletten topluma ya da cemaatlere aktarıldığında, çoğunluk üzerindeki sermayeye dayalı tahakkümünü ve bunun somut ifadesi olan temel insan hakkı addettiği mülkiyet ve miras haklarını sürdürmesinin olanağı olmadığının ayırdındadır. Onun için gerekli olan mülkiyet hakkına dayalı bir hukuksal düzeni koruyacak devletin silahlı güç tekelidir. Aristokrasinin yıkıldığı ateşli devrim günlerinde bu talep Konvansiyon'da Jirondenler tarafından dile getirilir. Devrimin akışının bu çerçeveyi aşması karşısında burjuvazi Termidor'u desteklemiştir.

Aristokrasinin yıkılışı, devletin uhrevi kaynaklarının yani kilisenin iktidardan uzaklaştırılması, iktidarın demistifikasyonu ve sekülarizasyonu sürecinde tahakküme karşı ayaklanan halk kitlelerini böyle bir devlete nasıl ikna edeceklerdi? ilk kullandıkları silah Termidor'un sopasıydı kuşkusuz. Bütün tahakkümcüler gibi burjuvazi de sopanın ikna ediciliğinin farkındaydı. Ama bundan da önemlisi Aristokrasinin meşruiyetini uhrevi kaynaklardan alan devletine karşı öngördükleri devletin meşruiyet kaynağının 'doğal hukuk' olmasıydı. Bütün insanların yasalar çerçevesinde hür ve kanun önünde eşit olduğu ilkesinin üzerinde erkin serbest seçimle oluşmuş meclis aracılığıyla kullanılmasını savunan burjuvazi zaman içinde kitleleri Modern devlete ikna etti. Oysa başlangıçta seçimler hiç de serbest değildi. Kadınların oy hakkı olmadığı gibi, belirli bir işi ve evi olmayanların yani yoksulların da oy hakkı yoktu. Burjuvazi kendi devlet anlayışını kitlelere kaos karşıtı argümanlarla kabul ettirdi. Devrim günlerinin sıklıkla kendi çocuklarını da yiyen kaotik iklimini örnek göstererek devletin olmadığı koşullarda sosyal dengenin asla kurulamayacağını yineledi. Madem psikolojizm serbest sayın Bumin biz de bir tahlil attıralım, 'burjuvazi kitlelerin bilinç-dışındaki güvenlik arayışlarını örgütledi'.

Oysa devrimi kaosa çeviren kendisinden başkası değildi. Devrim sonrası iktidar 40.000 komüne bölünmüştü, gündelik yaşam bu komünler aracılığıyla sürdürülüyordu. Bu kadar bölünmüş bir iktidar fiilen iktidarsızlık anlamına geliyordu, iktidarın Konvansiyon eliyle merkezileştirilmesi, komünlerin merkezi iktidara bağlı olarak çalışması aksi halde tasfiyesi talepleri hep burjuvaziden geldi. Bunda belli ölçüde başarılı olduktan sonra da merkezileşen iktidarı ele geçirmek için kendi içlerinde kavgaya tutuştular. Burjuvazinin örnek gösterdiği kaos işte bu iktidar kavgasından doğan kaostur, Komün yönetimi kaosun minimalize edilmesi yani düzen demektir.

Bumin bir burjuva değil, devletin olmadığı yerde kaosun oluşacağı masalına niçin inanıyor? Sanırım doğrudan demokrasinin olanaksız olduğu, ana arterlerini metropollerin oluşturduğu toplumsal yapının yerine desantralize yaşam birimlerine dayalı yaşam birimlerinin olanaklılığına inanmadığından. Tarihin bir ilerleme olduğu tespitine katılmasa da gelecekte "köklü geri dönüş" olarak adlandırılabilecek, geçmiş yaşantılarla çok sayıda asli ortak paydaları olan yeni yaşantılar kurulabileceğine inanmıyor. Bunların başında da devletsiz yaşam geliyor. Bumin de biliyor ki devletsiz yaşam yakın zamanlara kadar değişik coğrafyalarda vardı. Ama şimdi yok.

Bu noktada tartışma ister istemez spekülatif karakter Kazanıyor. Devletsiz toplulukların günün birinde mutlaka devletli olacakları iddiasının kanıtı nerede? Birincisi bu toplulukların yaşantılarında ortaya çıkan asimetrik ilişkilerin ve organizasyonun, birçoğunda şaman ya da şefin temaruzuyla kendini gösteren hiyerarşinin, giderek töre halini alan düzenleyici ahlak ve iç hukukun varlığının bir ön-devlet olduğu, cemaatler arası ilişkiler geliştikçe bir ortak dil oluşumu ve ardından gelişen federatif ilişkilerin (Iraku federasyonu) devlet oluşumuna yol açacağı tespiti. Geldik gene Hegel'e, "varolan herşey olması gerekendir!"

Organizasyon, düzenleyici ahlak ve hukukun homosapiensin yaşamında zorunlu olduğu açık. En basit varoluş tarzı olan sürüde bile bütün bunlar var. Ama aynı derecede açık olan bir başka nokta da organizasyon devlet tarzında dikey olmak zorunda değil, düzenleyici ahlak tahakkümcü olmak zorunda değil ve hukuk da yasa demek değil, insanlar çok değişik formlar içinde yaşayabilirler: Sürü, kan bağına dayalı kabile, dinsel cemaat, köy komünleri, site, fief gibi formlar her durumda özgürlükçü olarak nitelenmese bile "devlet" dışı organizasyonlara örnek. Kuzey Amerika yerlileri, Sioux'lar, Apachi'ler ve diğerleri Avrupalıların devletle birlikte yaşadıkları zaman dilimini pekala kabile federasyonları halinde devletsiz yaşayabildiler. Gerek kültürel etkileşim gerekse nüfus artışı sonucu insanların giderek "ortak dile" sahip daha büyük topluluklar oluşturdukları bir vakıa ama topluluklar "devlet" olarak örgütlenebileceği gibi "federasyon" halinde de örgütlenebilir.

Sonuç: Asimetri zorunludur ama tahakküm değil, organizasyon zorunludur ama hiyerarşi değil,, düzenleyici ahlak ve hukuk zorunludur ama yasalar değil, ortak dil etrafında daha büyük topluluklar halinde yaşamak zorunludur ama bunun organizasyonu devlet olmak zorunda değil, insanlığın bugün "devletler" halinde varoluşunun nedeni, iki "sembolik evren", tahakkümcü sembolik evrenle özgürlükçü sembolik evren arasındaki mücadelede birincisinin galip gelmesidir. Mücadele bitmemiştir; tahakküm nasıl ortaya çıkıp merkezileştiyse aynı şekilde parçalanabilir ve ortadan kaldırılabilir.

Bumin'in devlete bakışı ele aldığı diğer kurumlarda da kendim tekrarlar. "Batı'da Devlet ve Çocuk"ta çok yoğun ve yerinde bir "okul eleştirisi" vardır. Ama sıra ne yapmalı bölümüne geldiğinde, Bumin bizim gibi "okulu yakalım" demez. Okul-aile birlikleri, veli toplantıları vb. yöntemlerle bir "reformasyon" süreci önerir. "Okul kötüdür ama madem ki vardır- olması zorunluydu!- o zaman daha az kötü olması için uğraşalım" Keza "Demokrasi arayışında Kent"te kentlerin nasıl adım adım tahakkümün kaleleri haline geldiğini anlatır ama eleştirelliği buraya kadardır. Megapollerin olmadığı bir yaşamı tasarlayamaz, ona göre yapılması gereken bu megapolleşme sürecini durdurmak ve kentleri demokratikleştirmektir. Bumin'in radikal eleştirelliğini, Hezelci tarih anlayışı yok ediyor, sonuçta ortaya "sivil toplumculuk" ucubesi çıkıyor.

Alev Alatlı'nın enteresan bir saptaması var. "TİP'in kurulmasından sonra gerçek iktidar, düşünsel iktidar soldadır." Bu saptama büyük bir gerçeklik payı taşıyor. Faşizmin iktidar yürüyüşünün engellenmesinin nedeni, onun düşünsel planda muhalif konumda bulunması ve bu yüzden de ister istemez de reaksiyoner bir hareket olarak kalmasıdır. Sivil toplum içinde reaksiyoner konumda olanların politik iktidarı elde etmeleri de olanaksızdır. Reaksiyoner hareketler statükonun devamına hizmet ederler ama yeni bir statüko oluşturamazlar. İslami faşizm bir reaksiyon hareketi olmaktan çıkmak için "sol'un elindeki düşünsel iktidarı öncelikle ele geçirmek zorundaydı. Bunu hala tam olarak başaramamıştır. "Sivil toplumculuk" islamın siyasallaşması sürecinde "sol"u uyuşturarak böylesi bir iktidar değişikliği için yumuşak bir zemin yaratmaktadır.

Evet, "sol" arkaiktir, despottur, ortodokstur, Kemalist'tir, devletçidir; bunların hepsi doğru ama hiç değilse faşizmin iktidar yürüyüşünü dönemsel olarak (1970%0 arası) engellemeyi becerebilmiştir. Devrimciler arkaik solculukla "sivil toplumculuk" arasında sıkışmak zorunda değiller. Üçüncü kutup vardır ve bu "anarşizmdir".

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Duvara Karşı02
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : Ay Carmela
Diğer

  Linkler
Kara MecmuA
İzinsiz Gösteri
Toplumsal Ekoloji
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız