Mülkiyet hırsızlıktır!

Proudhon

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 1

İslamcıların kutsal cehennemi Yazar : Osman Konur

"şol cehennemin ateşleri / yakar Allah deyyu deyyu"


1979'da Iran devrimi patlak verdiğinde bu olayın yaşadığımız bölge ve dünyada yeni gelişmelere yol açacağı gün gibi ortadaydı. Ortadoğu'da Iran devrimi doğrultusunda gelişen hareketler, enternasyonal Humeynicilik (islamcılık), Irak-İran savaşı bu gelişmelere sadece birkaç örnek. Belki de bu olaylar sadece gelecekteki çok daha büyük patlamaların habercisi.

Çok geçmeden İran'daki "muzaffer islam devriminin" yankıları Türkiye'de de belirmeye ve her çeşidinden islami hareketlere, gruplara yeni bir ivme kazandırmaya başladı.

Bu yazıda hedeflenen, Iran devriminin devrim kavramına uzun süredir algılananının dışında yeni bir içerik kazandırması olgusunun özet olarak ele alınması, Türkiye'de gelişen islami dinamiğe genel bir bakış, Iran devrimi türünden olayların Türkiye'de muhtemel dinamiklerinin kısaca ele alınmasıdır. Bu yazıda ayrıca islamın günümüzde önerdiklerinin ve hiç şüphesiz ta kendisinin kolay eleştiri yöntemlerine kapılmaksızın (resmi ideolojinin arkasına saklanmaksızın) eleştirisine bir giriş hedeflenmiştir.

Ben, kendi adıma şunu söylemek isterim, Türkiye'de -yani müslüman kültür iklimindeki bir ülkede-yazarların, çizerlerin (islam dışı olanlarının) bu kadar önemli bir konuda "irtica" vb. gibi hazır şablonları kullanmaktan öte geçmemelerini acıklı buluyorum. Koskoca bir toplumsal olay karşısında islamın temel önermelerini tartışmak yerine araya "laiklik" vb. yasal kavramları sokuşturmalarına şaşıyorum, gerçekten bu durum insana ismet Özel'in şu yazdıklarını sordurtuyor: "Devamla şöyle sözler edebilecektir: Eskiden ne iyiydi, irtica diye bir şey vardı. Gerektiği zaman "irtica var", "irtica hortladı" derdik ve böylelikle siyasi rakibimizi köşeye sıkıştırırdık. Eskiden ne iyiydi. Defalarca peynir gemisinin lafla yürüdüğünü ispat etmiştik. Birine mürteci, gerçi, sağcı dedik mi işi bitikti. Şimdi öyle mi ya? Şimdi ne zaman irtica lafı etsek bazıları çıkıp "siz müslüman değil misiniz?" diye soruyorlar. Bu soruya menfi cevap vermek de müspet cevap vermek de işimize gelmiyor."

Evet! Şurası çok açıktır, zülfiyare dokunmaksızın ne Iran devrimi eleştirilebilir, ne de Türkiye'deki islami hareketler. Kuran'dan alıntılar yapacaksın, islamcı ya da müslüman da olmayacaksın ve bütün bunları eleştireceksin. Bu tereciye tere satmak olur. Bugün hala birçok Iran ve islami hareket eleştirmeni karşılarında Derviş Vahdeti'nin, Şeyh Sait'in olduğunu sanıyorlar, bu deve kuşu gibi kafayı kuma gömmektir.

Her insan, bilim adamı, yazar, ressam vb. belirli bir konumdadır. Belirli istemleri, düşünceleri, önyargıları, inançları vardır. En nesnel olduğu sanılan konuda bile bunlar onun ürünlerine çarpıcı bir şekilde yansıyacaktır. Bazı_ durumlarda bu durumun açıkça ortaya konulması iletişimi kolaylaştırmaktadır, ismet Özel merak etmesin bu satırların yazarı "siz müslüman değil misiniz?" sorusuna çok açık bir cevap verecektir. Bu yazının yazarının amacı İran'da olanların Türkiye'de ya da dünyanın herhangi bir yerinde tekrarlanmamasına katkıda bulunmak, islami bir toplum düşüncesine karşı çıkmaktır. KARA dergisinde sanırım daha uzun süre devam edecek bir tartışmanın belki de ilk adımıdır, bu yazı.

Müslümanlık, tarihin en büyük devrimlerinden biri olarak patlak verdi. Bu devrim süreci içinde tarihteki her başkaldırıda görünen öğeleri taşıdı, geliştirdi. Fakat o da politik iktidarı fetheden bütün devrimler gibi varlığıyla ve varlığını geliştirmeye çalışmakla yetinmedi, siyasal erki elinde tutmanın bütün avantajlarını kullandı, kalıplaştı, ehlileşti nihayet statükonun araçlarından biri haline geldi. Müslüman dünyası "re-el dünya" üzerinde gücünü imparatorluklar ve benzerleriyle sürdürdüğü sürece önemli bir sorun yaratmıyordu bu durum. Bütün incelikleriyle de yaygın bir motivasyon aracı halinde sürüp gitmesine pek gerek de yoktu. Halk kendi bildiği gibi müslümanken ve güçlü devletler bu vergi verenler kitlesini kafirlere karşı korurken bu kadarı yeterliydi. Devlet bir din adamları kadrosu besler, bu kadro aracılıyla halkın müslümanlığının nabzını yoklar, bazen dinsel belagat bazen de zor ve ikisinin karışımıyla statükoyu sürdürür, götürürdü. Müslüman kültürü de o kadar boş bırakılacak bir kültür değildi hani. Kuran'a, fıkıh ve kelama başvurmazsanız, Batıniler, Hasan Sabbah, Baba İshak, Şeyh Bedrettin gibi tatsız olaylarla da karşılaşabilirdiniz. Yine de devlet güçlüyken ehli islamın fazla ateşli olmayan bir üslupla resmi ideolojiyi koruması mümkündü. Birçok Osmanlı, birçok İranlı ve Arap için bu durum, doğuştan müslüman olmayı, hayatı boyunca ailesinin ve otoritelerin öğütlediği kültürelleşmiş din kurallarını uygulamasını, üzerinde de fazla kafa yormamasını getiriyordu. Tek insan olarak bu insanların birçoğu Fransa'da doğsalardı şüphesiz Hıristiyan olurlardı. Toplum seçmişti ve onlar sürdürüyorlardı.

Ve birgün Hıristiyanlar geldi. Bilinen hikaye. Her-şeyleriyle geldiler. Teknolojileri, siyasi fikirleri, kendi ahlakları ve kendi ahlaksızlıklarıyla. Müslüman toplumlarda her şey "müslüman" mıydı o zamana kadar. Hayır! Onların da kendi günahları, kendi ahlaksızlıkları ve kendi sıkıntıları vardı. Fakat yabancı ve yeni bir güç girmişti devreye artık. Kendinin olan bir şeyleri savunmak için eski silahını müzeden çıkardı. Herhangi bir çarpışma için ateşli fikirlere gerek vardır. Ve müslümanlık bireysel seçmeye dayanan özel bir durum yaratmaya başladı: islamcılık. Batılılaşmanın düşman kardeşi olarak gelişmeye başladı. Öyle ki örneğin Osmanlıda batılılaşmanın önderi olan bazı padişahların isimlerinde bile görürüz bu durumu "Abdülmecit" (Yüce'nin kulu), "Abdülaziz" (Aziz'in kulu) gibi. Batıcı baba günah çıkarıyordu.

Unutulmuş kurallar tazelenmeye başlandı, islam popüler bir yeniden canlanma sürecine girdi. Statükonun koruyucusu, yani devlet, sanıldığı kadar ilgisiz kalmadı olaya. Osmanlı'da yeniçeriler bile batılı nizami orduya geçilmek istenirken "dinsiz-bektaşi" denilerek kesildi. Yüzyıllardır kültürel bir öğe olarak taşınan islamiyet artık ideolojik bir öğe haline geliyor ve senelerdir içinde taşıdığı unsurlara karşı da acımasız davranmaya başlıyordu. Kendi sürüsünü başka çobanlara karşı korumak isteyen devlet için de eşi bulunmaz ideolojik araç gibiydi. Fakat yeni bir ideoloji belirmekte gecikmedi: Milliyetçilik. Derken sosyalizm, komünizm falan filan.

islamcılığın yıldızı söner gibi oldu. Müslüman ülkelerde ulus devlet oluşturma sürecinde milliyetçilik ön plana çıktı. Ama ulus devlet bir kere kurulduğunda dünya sisteminin içinde yer almaya başladığında, uluslararası kapitalizmin eklemleri içinde yer almaya başladığında, "geri kalmış" bir ülke için milliyetçiliğin pek uygun bir ideoloji olmadığı ortaya çıkacaktı. Dünya kapitalist sistemi bir ulusa "ne kadar para o kadar ulusal onur" gözüyle bakıyordu. Ayrıca uluslaşma sürecini batıdakinden daha geç yaşayan müslüman ülkelerde bu yeni ideoloji derin köklere sahip olamıyordu. Fransız-Hıristiyan sentezi gibi kavramlar söz konusu değilken örneğin Türkiye'de Türk-İslam sentezi dilden düşmeyen bir kavram olmaya başladı.

Ortadoğu'da daha sonra bütün kavramların sentezlerini görmeye başladık. Arap sosyalizmi, Türk sosyalizmi, islam sosyalizmi vb. Sanki herşey birbirinin içine girmişti. Son gözde sosyalizmin, gözden düşmeye başlamasından sonra islamcılık tekrar parlamaya başladı. Artık islam kavramından takılara gerek kalmaksızın bahsedilmeye başlanmıştı.

Kültürel öğelerden alınan bir miras olarak değil de bireysel seçimin sonucu olarak beliren küçük islami grupların büyüme ve iktidar mücadelesi.

Önce küçük gruplar, küçük yayın organları vardı "radikal" islamın. Fakat bu küçük grupların önemli bir avantajı vardı. Üzerinde yaşadıkları toprağın ürettiği tek ideoloji onlarınkiydi. Bunu iyi değerlendirmeleri gerekirdi, ideolojik katılaşma sağlanmalı, islami metin çalışmaları yoğunlaştırılmalıydı. Son islamcı kuşağın gözler önüne serdiği gibi, batılı eğitim de alınmalıydı; karmaşık bir ideolojinin yeniden üretimi yapılacaktı. Emperyalizme, kapitalizme, sosyalizme karşı islami bir toplum için bir islam devleti oluşturmalı, sonra da bu devlet aracılığıyla topluma tekrar çeki düzen verilmeliydi.

Fakat bu grupların önemli dezavantajları da vardı. Birincisi, artık düşman ideolojilerin hakim olduğu devlet yapıları, ikincisi dinsel açıdan iyice ehlileşmiş sünni müslümanlık, üçüncüsü yeri belirli ülkelerin dünya sisteminin hiyerarşisi içinde yer değiştirme çabalarını güçlendirecebilecek hareketlere büyük bir kuşkuyla yaklaşan dünya güçleri.

"Zincir en zayıf halkasından kopar" denir, öyle oldu. Iran islami bir patlama için en uygun koşullara sahip bir ülkeydi. Her şeyden önce İran şii müslümanların ülkesiydi. "Ortodoks"lukları ile tanınan şiiler, "radikal" bir ideoloji için gereken hızlı bir katılaşmaya uygundular. Sonra islamiyetin ayrı bir kurum olarak örgütlendiği (şii mezhebi nedeniyle) dolayısıyla diğer ülkelerde olduğu kadar devletle içice girmediği ve hazır bir dinsel hiyerarşiyi barındırdığı bir ülkeydi Iran. Örneğin Türkiye'de olduğundan çok daha fazla özerk bir kurumsal yapıya sahipti İran'da din.

Bütün bunlara bir de Şah'ın komik yönetimi eklenince: işte devrim. Fakat bütün bunlar şimdi, olaylar olup geliştikten sonra görebildiğimiz, söyleyebildiğimiz şeyler, doğrusu bu ya kimse "bu kadarını" beklemiyordu.

İran'da Şah'a karşı mücadelenin kahramanları uzun yıllar hep sosyalistlerdi. Suikast eylemleri, protestolar, yurt dışı faaliyetlerde en göze çarpan muhalif unsur sürekli onlardı. İran'lı sosyalistler sosyalizmi batılı bir düşünce halinden de çıkarmaya çalışmış, ülkelerine "uyarlamaya" çalışmışlardı, islami sosyalizm. Bir şeyin safı varken kim bakar alacalı bulacalısına.

Yine de İran'da devrim kendiliğinden ayaklanmalar olarak patlak verdiğinde liderlik belirginlik kazanmış değildi. Şah döneminin ünlü örgütü Fedayin hızla eridi. Sentez yapmaya çalışan Mücahidin belki de sentezinin kurbanı oldu. Yıllarca Şah'la bazen didişmiş, bazen de kardeşçe birlikte yaşamış mollalar hiyerarşisi, her şeyiyle hazır kurumuyla -geldi ve kendiliğinden hareketin başına oturdu, o hareketin kendisi tarafından da oturtuldu. Gitti Şah, geldi Şahbaz.

Bu olayların ayrıntısı şüphesiz çok daha geniş tartışılabilir ve tartışılmalıdır da, yalnız burada özellikle dikkat çekmek istediğim nokta tamamen farklı Şah'a karşı yıllarca sürdürülen mücadelenin kahramanları, şehitleri ve onuru çoğunlukla başka hareketlere ait iken, islamcı ideolojinin bu hakimiyeti nasıl oldu? Var olan bir kurumun ve hiyerarşinin tartışılmaz ağırlığını bir yana bırakırsak, bu sorunun cevabı olarak belki de Iran devriminin en özgün yanını buluruz.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

f010
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : Salud Proletarios
Diğer

  Linkler
Portakalzine
Hayvan Özgürlüğü
otonomA
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız