Devlet, insanlar arasındaki bir koşuldur, belli bir ilişkidir, bir insan davranışı tarzıdır; bizler başka ilişkiler üzerinde anlaşarak, farklı davranarak onu yok edeceğiz.

Gustav Landauer

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 1

Sloganlar üstüne düşünmek Yazar : Apolitika

Sloganların, ama yıllarca kitlelerin dillerinden düşmeyen gerçek sloganların teorik açıklamasını yapmak dünyanın en zor işlerinden biridir. Sloganların bazıları teorik gerekçelerle üretilse de onların tutacağı, dilden dile yayılacağı çok şüphelidir. Bir özlü söz, düşünsel olarak ne kadar doğru olursa olsun, hatta estetik olarak ne kadar yetkin olursa olsun kalabalıkların o anki ruh haline denk düşmüyorsa "slogan" haline gelmeyecektir. Yukarıdaki önerme bir zamanlar yüzbinleri harekete geçiren sol hareketin marjinalleşme sürecini izlerken göz önüne alacağımız bir parametreyi de işaret ediyor. Çeşitli sol grupların resmi repertuarlarında yer alan sloganların hepsinin bir öyküsü vardır. Bunlardan bazıları zaten ölü doğmuş sloganlardır; parti merkez komiteleri toplantılarında üretilmiş, direktiflerle kitle toplantılarına taşınmış, parti disiplinine bağlı militanlar ve köle ruhlu sempatizanlar tarafından görev gereği bağırılan aforizmalardır ve coşku yoksunluğu derhal sırıtır. Bazıları da mücadele içindeki yaşantılara tekabül eden sahici sloganlardır; ne ki öykünün kahramanları hayatın akışı içinde çok değişik yerlere savrulmuş, o slogana kaynaklık eden devrimci yaşantılar yeni kuşaklara malum "belleksizlik" sendromuna uygun bir tavırla aktarılamamış olduğundan repertuar sloganı olarak "talimat sloganlarıyla" aynı muameleye tabi olmaktadır. Sonuç: Onca yaşantıya rağmen "sol"un sloganları 20 yıldır aynıdır, şu farkla ki coşku düzeyi giderek düşmüş, kalabalıkların yerini marjinal guruplar almıştır. Sol dergilere baktığınızda teorik yazıların ve birbirleriyle girdikleri polemiklerin sıklıkla konusu sloganlardır. Teorik yazılar sanki sloganların doğruluğunu kanıtlamak amacıyla yazılmış gibidir.
Neyse, solcuları bırakalım biz kendi işimize bakalım. Sloganların kitlelerin ruh haliyle derinden ilgisi olduğunu, teorik olarak doğruluğunun ikincil önem taşıdığını söylemiştik. Malum, bizde slogan üretecek "merkez komiteler" olmadığından gösterilerimizde sloganlar spontane olarak ortaya çıktığından sloganlar üzerinde düşünmeye gerek yoktur sonucunu çıkarabilir miyiz? Kesinlikle hayır !
Sloganların üstlendiği bazı işlevler, onlar üzerinde düşünmeyi zorunlu kılıyor. Belli zaman ve mekanda atılan bir slogan bütün mücadelenin seyrini etkileyebilir. Bu etki olumlu da olabilir, olumsuz da. Üstelik anarşistlerde komuta kademesi ve emir-komuta zinciri olmadığından sloganlar üzerinde düşünme pratiğine herkesin katılması gerekir. Yazılı metinlerde iş biraz daha kolaydır. Yazının "yavaş" bir iletişim aracı olması yazıyı hazırlayanlara düşünme zamanı bırakır. Keza ne kadar kısa olursa olsun (mesela bildiri) yazılı metinde slogan daima bir bağlam içindedir. Okuyucu sloganla ifade edilenin düşünce içeriğini daha uzun zamanda değerlendirme olanağına sahiptir. Bütün bunlar sloganın yanlış anlaşılma olasılığını azaltır. Sloganın duygusal yükünün aktarımına gelince, yazı donuk bir araçtır, duygu iletişimine olanak tanımaz. Zaten şiir okunmaz, dinlenir ve söylenir.
Söz konusu olan kitle gösterileri olunca durum çetrefilleşir. Eğer repertuar sloganlarıyla yetinmeyecek-sek, ki yetinmemeliyiz, insanlar o an içlerinden geleni sloganlaştıracaktır. O anki tavırlar, jestler ve mimikler dışında sloganın içinde yer alacağı bir bağlam da yoktur. Anlatmak istediğimiz herşeyi o kısacık cümlede anlatmalıyız, başka bir şansımız yok. Ayrıca izleyici sloganın düşünce içeriğini o an algıladığı şekliyle değerlendirecektir. Tek bir avantaj vardır. Sloganın hızlı ya da yavaş, sert ya da yumuşak söylenmesi, hece bölünmeleri ve duraklamalar, yani sloganın müziği sözcüklerin sözlük anlamlarına eşlik eder. Bir de görsel öğeler vardır; tavır, jest, mimikten bahsettik, ayrıca topluluğun genel görüntüsü, slogan atan insanların birbirleriyle uyumu, giysileri, herkesin gözünün içine baktığı bir adamın (böyleleri genellikle kadın değil adamdır) olup olmaması. Ve bütün bunların bileşke alanı olarak sloganın havası "kavgacı", "şenlikli", "alaycı" vs. Sonuçta kitle gösterilerindeki sloganın dışa dönük, şov nitelikli işlevi tipik bir "sokak tiyatrosudur". Bütün teatral etkinliklerin sorunlarına sahiptir. Şov izleyiciyle buluşabilmekte midir? izleyicinin sürece katılımı nasıldır? Arzulanan nedir? Dramatik bir seyir mi, yoksa epik bir seyir mi? Oyuncu-seyirci ayırımını ortadan kaldırmak mı? (Anarşistlerin ana amacı bu olmalıdır) Bunu sağlamak için yapılması gereken-"Halkımız saflara" ? sloganı dışında - nedir? Sonuç: Yanlış anlaşılma riski güçlüdür.
Bir başka sorun da medyadır. Medya teknikleriyle verilmek istenen mesajın bilinçli çarpıtılma olasılığı bir yana - pek mümkündür - diyelim ki, dürüst bir gazetecilik yapıldı. Slogan yazılıp geçecektir, sloganın müziği aktarılamayacağı, daha doğrusu hiçbir gazeteci bu zahmete girmeyeceği gibi, yukarıda yazdığımız görsel öğeler de aktarılmayacak ve yalnızca donuk sözcükler basılacaktır.
Bunca gerekçeden sonra insanın neredeyse "en iyisi kitle gösterilerinde slogan atmamak" diyesi geliyor. Öte yandan bir "sokak tiyatrosu" eylemi olarak sloganın bir başka işlevi var ki onu vazgeçilmez kılıyor. O, da iç-iletişim ihtiyacıdır. Parti ve parti-benzeri örgütlerin gösterilerinde bu iç iletişim yukarıdan aşağıdır. Merkez sloganı belirler, ajitasyon görevlileri yetenekleri ölçüsünde mizanseni hazırlar, yürüyüş sorumluları tok bir sesle "arkadaşlar önden gelen sloganlara katılalım" der. Kavalıyla koyunlarını sürüye çağıran çoban edasıyla atılan "halkımız saflara" bu tarz "iletişime" cuk oturur.
Bizim iç iletişimimiz "doğaçlama" olmak zorundadır. Gösteri öncesi toplantılarda yalnızca "dekor-kostüm" belirlemesi yapabiliriz. (O da bireysel farklılıklara inisiyatif tanımanın ötesinde teşvik ederek.) "Yaşasın özgürlük yaşasın anarşi" gibi her yerde her zaman geçerli kimlik sloganlarımız dekorun bir parçasıdır. Onun ötesi doğaçlama olmak zorundadır.
Niçin kitle gösterileri ve sloganlara muhtacız? İç-iletişimin büyük toplantı, küçük toplantılar, yayın, sohbetler vb. biçimleri yok mudur? Evet vardır, ama biz ne kadar çabalarsak çabalayalım bu biçimlerden hiçbiri kolektif coşkunun yaratılmasında "sokak gösterilerinin" yerini tutamaz. Ayrıca anarşistlerin "ayaklanma devrim" mitosu vardır. Başlayan ve biten her sokak gösterisi başarısız bir ayaklanmadır aslında. Bir gün "gösteri" başlayacak ve bitmeyecek; okuldan-okula, fabrikadan-fabrikaya, sokaktan-sokağa, şehir-den-şehire, ülkeden-ülkeye yayılacaktır. Dünya devrimidir bu ve 68 olaylarında provası yapılmıştır. 68 Mayısında "kız ve erkek öğrenci yurtları birleştirilsin" talepleriyle başlayan gösterilerin varacağı noktaları kim tahmin edebilirdi. "Sokak gösterileri" -ki sloganların anayurdudur- anarşistler için her seferinde yeni bir devrim umududur. "Sokak tiyatrosu" yeterince başarılı olursa oyuncu-seyirci ayrımının ortadan kalktığı bir şenliğe dönüşebilir.
Ayrıca "doğaçlama" düşünsel iç-iletişimi olağanüstü hızlandırır. Son l Mayıs gösterisinden örnek verirsek, bir arkadaş "ücretli köleliğe hayır" sloganını gündeme getirdi. Çok bilinen bu slogan kapitalist işçi-işveren ilişkisini konu ediniyordu. Bazı arkadaşlar bu slogana itiraz ederek "ücretsiz köleliğe hayır" sloganını ortaya attı. Bu arkadaşlar piyasa sistemi içinde kalındığında "işçilik" dışında "zorunlu çalışma biçimlerinin" (örneğin küçük üreticilik) de kölelik anlamına işaret ediyorlardı. Gene de eksik bir şeyler vardı. Her iki yaklaşım da "köleliği" ekonomik bir kategori olarak ele alıyordu oysa "kölelik" hayatın bütün veçhelerinde içkindi. Sonunda herkesin üzerinde anlaştığı slogan bulundu "köleliğe hayır". Ekonomi-politik üzerine saatlerce sürebilecek bir tartışma birkaç dakikaya sığdırılmıştı. Üstelik "eğitim çalışması" türünden otoriter pedagojik formlar kullanılmadan.
"Doğaçlama" övgüsünden sonra neden sloganlar üzerinde düşünme gerekliliğini gündeme getiriyoruz. Medya faktörünü ve popüler kültürdeki "anarşizm" imajını göz önüne aldığımızda "yanlış anlaşılma" ve "çarpıtılmanın" faturası çok ağır olabilir. Denilebilir ki medyayı kontrol edemediğimize göre elimizden.ne gelir?
Dikkatli olmak gelir! Ayrıca medyaya karşı edilgen
bir olumsuzlama da doğru değildir. Birçoğu iyi niyetli kişilerden oluşan muhabir kademesinden kişilerle iyi ilişkiler kurularak medyanın birinci kademesi kontrol edilebilir. Örneğin l Mayıs 1994'te anarşistler Türkiye gazetesi dışında medyada çarpıtılarak yer almamıştır. Üstelik "yavşak medya" sloganları atmalarına ve bu sloganlara haberi yazan-görüntüleyen alt-kademe muhabirler hedef olmalarına rağmen.
Şu anda medyada çalışan ama "yavşak medya" sloganına gönülden katılacak çok sayıda insan vardır. Böylelerine orta hatta üst kademelerde bile rastlanabilir. Medyaya karşı elimiz kolumuzu bağlayıp malum yavşaklıklarını beklemek yerine olabildiğince içeriden ilişkilerle sürece müdahale etmek daha doğru bir tavırdır. Bir başka nokta da onlara işleyebilecekleri, çarpıtabilecekleri malzeme vermemek, onları ancak eksik malzemeyle ya da yalan söyleyerek çarpıtma yapacak durumda bırakmaktır. Örneğin Türkiye gazetesi haberinde anarşistler "özgürlük dinamitle gelecek", "meclis yıkılsın" sloganlarını attı demektedir. Atılan 40 slogan içinden yalnızca bunların seçilmesi ve tabi ki bağlamından koparılması, belirgin bir kötü niyet işaretidir, ancak kullanılan doneler "yalan" değildir. Biraz daha dikkatli olabilir onlara bu doneleri vermeyebilirdik.
Bu çok mu önemli denilebilir? Şu anda değil, ama olayların gelişme seyri içinde çok feci sonuçlarla karşılaşabilirdik. Bir arkadaşın dediği gibi bizi biraz da ? "erenler korumuştur". Polisin son saldırısı milletvekili Salman Kaya ve gazete muhabirlerini hedef almamış olsaydı muhtemelen ertesi gün gazete manşetlerinde biz olacaktık. Olaylar bizim sırtımıza yıkılacaktı, içişleri Bakanı Nahit Menteşe konuşmasında polisi aklamak için "o gün alanda açıkça anarşist ve terörist olanlar da vardı" demiştir. Evet, o gün alanda kendini açıkça anarşist olarak niteleyenler vardı, bunun hesabını bütün mahkemelere, "kamuoyuna" verebiliriz. Ama o gün alanda "terörist" yoktu. Bakan'ın konuşması devletin yaklaşımını açık seçik ortaya koyuyor. Anarşistler mahkemelerde "teröristlikle" suçlanacaktır. Savcı iddianamesini hazırlarken kuşkusuz "sloganlarımızdan" ilham alacaktır. Savcının epik tiyatro- yabancılaştırma efektleri- dadaizm vb. kavramlarla fazla ilgileneceğini sanmıyorum.
Bu bakış açısıyla l Mayıs sloganlarımızın üç tanesini ele almak istiyorum. Birincisi yalnızca bir kez atılan "Meclisi basalım, herkesi asalım." Bu slogan Aydınlıkçıların "Hükümet istifa Tansu Amerika'ya" sloganına naziredir. Vurgu "herkes" sözcüğündedir. Yani bize göre Tansu'yla, Necmettin ya da Bülent atasında hiçbir fark yoktur. Biz meclisin yönetme yetkisini sorgularız. Sloganın "herkesi" asalım" bölümü "herkes"in olumsuzlanmasıdır, ayrıca parlamentoya nefret dile gelmektedir, "asmak" sözcüğü tipik bir teatral abartının işaretidir. Hükümetsiz bir toplum istediğimiz için "Hükümet istifa" sözcüğü de anlamsızdır. Meclisten meşru bir hükümet çıkacağına inancımız yoktur ki hükümetin istifasını talep edelim. "Meclisi basalım" ibaresiyle "devrim çağrısı" yapıyoruz. Slogan kahkahalar arasında atılmıştır, yukarıda belirttiğimiz ses ve görüntü öğelerinin genel bir bileşkesi olarak sloganın havası "alaylı" dır. Esas olarak Aydınlıkçılarla alay edilmekle birlikte "uyumsuz-absürd" bir devrim çağrısı içerdiği için .kendimize de dönüktür ve güncele dair bir "çaresizlik" ifadesidir. Sonuç olarak şunu demek istemişizdir. "Hükümetin istifa etmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Aslında yapılması gereken devrimdir. Ama ne yazık ki, devrim rüzgarları esmiyor." Bir gün devrim rüzgarları estiğinde, bu kez "öfkeli" bir havada "Meclisi basalım" diyeceğiz. (Herkesi asmaya gerek yok) . Sloganın hemen ardından ironiyi fark edemeyen imge yoksunları için "asma" mevzusunda gerçek görüşlerimizi aktardık. "Yargılı yargısız infazlara son". Sakıncalı açısından incelersek, metruk bir alanda yürüyorduk, etrafta gazeteci, polis ve TV kamerası yoktu. Eğlenceli bir atışma ve iç sirkülasyon sloganıydı. Söylemeye gerek var mı? Tamamen spontane bir biçimde muzip bir arkadaşın kafasından çıkmıştı. Nitekim bir daha tekrarlanmadı, işaret etmek istediğim nokta şu: Bu slogan örneğin Sıhhiye köprüsü üzerinde atılsaydı. Haber merkezleri belki de polis saldırısını şöyle verecekti, "Meclisi basmak isteyen bir gurup anarşiste engel olmak isteyen polis...." Kuşkusuz canlı ve sesli görüntüler eşliğinde.
Ele almak istediğim ikinci slogan, "Yıkılsın yıkılsın meclis denen kerhane" sloganıdır. Bu kez "ironik" değil, politik olarak hesabını vermek zorunda olduğumuz gerçek bir sloganla karşı karşıyayız. Nitekim yürüyüş boyunca defalarca söylenmiştir. Politik sloganlar asık suratlı olmak zorunda değil ve bu sloganın da şenlikli bir havası var. (Sanırım çok tutmasının da sebebi bu ). Ancak politik sloganlarda öncelikle "içerik" yani sözlerin anlamı önemlidir. Bu slogana bizim dışımızda üç güç daha imzasını atabilir; islamcı faşistler, otoriter sosyalistler ve darbeciler. Bunların hepsi farklı farklı gerekçelerle meclisin yıkılmasını isterler, bunu gerçekleştirme şansı en fazla olan da darbecilerdir. Bu sloganda "at izi it izine karışmıştır" ve bu vahim bir hatadır. Slogan cinsiyetçilik açısından da irdelenmeye muhtaçtır. Örneğin bizim "bütün faşistler orospu çocuğudur" sözleriyle duygularımızı aktarma hakkımız var mıdır? Bu "orospulara" ve özellikle "orospu çocuklarına" ağır bir hakaret olmaz mı? Çoğunluğu kadın olan grubumuzun kolaylıkla bu sloganı benimsemesi ayrıca düşündürücüdür ve bir "anarşist kadın inisiyatifinin" yakıcı ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sloganın atılış gerekçesi, "demokrasi mücadelesi" veren sosyalistlerin sıklıkla gözden kaçırdıkları bu kurumun işlevini vurgulamaktı. Aynı vurgu "seçim değil devrim, meclis değil komün" sloganında hatasız ve hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde vardır. Eğer söz konusu olan meclisin somut bir icraatını protesto etmek olsaydı (örneğin DEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması) cinsiyetçilik açısından değerlendirme gene saklı kalmak kaydıyla bu slogan düşünülebilirdi. En sonu şu meşhur "dinamit" meselesi. Hiçbir şeyden çekmedi anarşistler şu dinamitten çektiği kadar. Dinamit 19. yüzyıl anarşistlerinin yaygın simgelerinden biri. Henüz yeni bulunan dinamit patlayıcılığı, tahrip gücü, kolay bulunurluğu ve ucuzluğuyla militarist güç tekeline karşı devrimcilerin her an başvurabileceği bir olanak olarak ortaya çıkmıştı. O dönem polisin grevci işçilerin üzerine ateş
açtığı, emekçilerin en ufak eyleminin katliamla bastırıldığı günlerdi. Emekçiler ve anarşistler zaman zaman bu katliamlara dinamitle cevap verdiler. Dinamit giderek anarşist edebiyatta yıkıcılığın ve başkaldırının sembolü oldu. Gerçekten de kitleleri coşturan, burjuvaziye korku salan bir imgeydi. Nitekim Haymarket davasında Savcı Grinnell, Spiess'ı suçlarken, ajitasyon imgesi olarak dinamit kullanmasından yola çıkarak anarşistlerin ilkesiz zorbalar olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Anarşizmle birlikte dinamit imgesi de mahkum edilmek istendi. Silah geri tepti Spiess'ın savunmasıyla dava "devrimci şiddet"e meşruiyet kazandırmaktan başka bir işe yaramadı. Anarşistler "özgürlük dinamitle gelecek" derken ezilen kitlelerin bu düzeni yıkma ve devrim yapma hakkını savunuyorlar. Bu slogan, anarşistlerin tarihi sloganıdır ve terörizmi savunmakla hiçbir ilgisi yoktur. Ancak bir kez daha hatırlatayım, savcıların ne "imge kuramından" haberi vardır ne de anarşistleri anlamaya " niyeti. Onların amacı anarşistleri cezalandırmaktır. Bunun en kolay yolu da anarşistleri terörist göstermektir. Slogan ses uyumu ve coşturucu özelliğiyle gerçekten değerlidir. Ancak, anarşizmin ne olduğunu insanlara anlatmaya yeni başlıyoruz, gündelik dile anarşi-terör tekerlemesi yerleşmişken insanlar devlet kaynaklı anarşi-terör masalına aldanabilirler. Bu yüzden kendimizi tanıtana kadar bu sloganı ertelemeyi öneriyorum.
Bir kez daha: Anarşistlerin gösterileri doğaçlamadır, sloganlara karar verecek hiçbir merci yoktur, olmamalıdır. Bu yüzden HERKES sloganlar üzerinde düşünmek zorundadır. Olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir tavır, slogan gene "doğaçlama" engellenmelidir. Polis provokasyonlarına karşı da en etkili önlem budur. Çözüm gene kendi sloganlarımızdan birinde vardır. "Koyun sürüsü değil özgür insan"
l Mayıs 1994'te ilk kez katılmamıza rağmen gerçekten başarılı bir sınav verdik. Polisle çatışma anında kendi kimlik sloganlarımızı atmayıp "faşizme karşı omuz omuza" sloganına destek vermemiz yukarıda sözünü ettiğim kolektif sorumluluk duygusunun varlığını gösteriyor.
Seyirci-oyuncu ayırımını ortadan kaldıracak "sokak tiyatrosu" tekniklerini uygulamakta daha da ustalaşmalıyız. Sonradan düşündüğümüzde yapmadığımız için hayıflandığımız bir gösteri daha vardı. Ortada bayrak yaktığımız, çevresinde halay döndüğümüz en coşkulu anda bulunduğumuz yeri terk edip halayı tüm alanda döndürebilirdik. Alanda hiçbir guruba angaje olmayan çok sayıda bağımsız devrimci vardı, bunların en ilgili olduğu gurup bizdik ve katılımlarla sayımız 150'yi bulmuştu. Halayla alanı dolaştığımızda bu sayı daha da artacaktı. Genel kabul gören ama aynı zamanda bizim kimliğimizi de yansıtan örneğin "askerliğe hayır" ya da "yargılı yargısız infazlara son" sloganlarına ağırlık vererek, bayraklarımızla halayın başını çekip bütün alanı dolaştıktan sonra, bir kez daha bayrak yakma seremonisi eşliğinde "devletleri yıkalım bayrakları yakalım" sloganıyla "sosyalistleri" de kendi bayraklarını yakmaya çağırabilirdik. Gelmezlerdi ama kafalarda da esaslı soru işaretleri kalırdı. Neyse asıl şenlik 1995 l Mayısında!

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

20 Ağustos 05 - Gecekondu yıkımlarına karşı Taksim'de durakkondu
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : Ay Carmela - Rosa Leon
Diğer

  Linkler
Anarşist Komünist İnisiyatif
Anarkotopya
RASH Ankara
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız