Kapitalist toplum o kadar kötü örgütlenmiştir ki, çeşitli üyeleri acı çekmektedirler: aynen nasıl ki bedeninizin bir yerinde ağrınız varsa, tüm bedeniniz ağrır ve hasta olursunuz... Benzer şekilde bir örgütün ya da bir birliğin tek bir üyesi bile ayrımcılıktan, baskı altında tutulmaktan veya göz ardı edilmekten muaf olmaz. Bunu yapmak, ağrıyan dişinizi göz ardı etmek demektir : sonunda da tamamı ile hasta olursunuz

Alexander Berkman

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 1

Otorite, erk ve tahakküm Yazar : Amedeo Bertolo

Teknobürokrasi, özyönetim ve ütopya üzerine çalışmalarım sırasında kendimi "erk" i tanımlama sorunuyla karşı karşıya buldum. Çeşitli yerlerde onu az çok sarih olarak kullandım, ama bu kullanımlar sadece diğer düşüncelerin yanlış anlaşılmasını önlemek amacıyla belirli bir durumun ihtiyaçlarını gidermek için yüzeysel ve geçici tanımlar şeklindeydi. Benim için temel sorun devam ediyordu ve düşünme süreci genişleyip derinleştikçe daha da sıkıcı oluyordu.
Gerçekte sorun, eğer çözmek değilse bile en azından liberter düşünceye çok merkezi olan bir düğüme, son derece karmaşık bir kavramsal "düğüme" -sadece sözcüklerde anlaşmak anlamında değil- dikkat çekmekti. Paradoksal olarak, bugüne kadar hem kuram ve hem de pratikte tahakkümün en radikal eleştirisi olan liberterlik, henüz tahakkümün savunularından daha gelişmiş ve mükemmel bir erk kuramı üretmemişti. Liberter düşüncenin "kurucuları"nın parlak görüşlerinin hakkını verecek bir düşünsel ilerleme gerçekleştirilmemiştir. Bu görüşler hala içerikçe önemlidir -bizim, benimki de olmak üzere liberterliğimiz bunlar üzerine oturur- ama, bilimsel bir bakış açısından, görüşler olmaktan öte geçememişlerdir ve bir yüzyıl sonra bugün klişeleşmiş formüller, inançlar ve tabular özelliğini kazanma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar, böylece gerçekliğin yorumlanması ve dönüştürülmesi için temel hipotezler olma değerini büyük ölçüde yitirmemektedirler. Bu görüşlerin donmuş ve bir düşüncenin ilk aşamalarında kaçınılmaz, belki de zorunlu olan göreli kavramsal ve terminolojik bulanıklıkları daha ileri düşünce ve eylemler için bir engel haline gelmiştir; bu da, onaylanamaz "geleneksel" hareketsizlik ve "yenilikçi" saçmalık "sapkınlıklarının" tamamen semantik ve toplumsal etkinliği olmayan tartışmaların kökenidir.
Liberteleri geçen yüzyılda Ortodoks bilimin erk (ya da otorite ya da tahakküm) adı altında toplanan bu "bütün"e (ilişkilerden, davranışlardan, toplumsal yapılardan oluşan) birazcık ışık tutmasından belirli bir teselli buldular. Erk sadece varolan gerçekliğin liberter eleştirisinin can alıcı bir unsuru olmamasına aynı zamanda her politik ve toplumsal" düşünce sistemi için de can alıcı olmasına karşın, halihazırda erk kavramı en fazla tartışmalı ve en az tartışılan kavramlardan biridir, gerçekte ise akademisyenlerin onca gurur duydukları analitik hınzırlıkların uygulama alanından sürülmüştü. Erk'in çözümlenişinin karmaşıklaştığı ileri sürülebilirse de bu olumlu olan netleşme doğrultusundan çok olumsuz olan tahrifat doğrultusundadır.
Konuyla ilgili yazıları biraz karıştırmak bile sadece terminolojik karışıklığı değil ama aynı oranda kavramsal bulanıklığı da ortaya koyacaktır. (Weber'in Herrschaft terimi italyancaya hem pokere (erk) hem de autorita (otorite) olarak çevrilmiştir.) Erk'in kökeni ve işlevleri, açıklanması ve onaylanması söz konusu olduğunda, akademisyenler az ya da çok Hobbes ve Locke'da ya da Platon ve Aristo'da duruyor görünüyorlar.
Oysa bu, küçük bir tesellidir. Egemen bilim hem gerçekliğin ve hem de onun tarafından biçimlendirilen ve onu biçimlendiren bilinçsiz muhayyilenin gücüyle desteklenerek kendisini saf mantığın ikna edilemezlik düzeyine yerleştirebilme lüksüne sahiptir. Dahası belirli bir derecedeki karışıklık kuramda toplumsal tahakkümün kavranışım, pratikte de yok edilişini olanaksızlaştırmayacaksa bile zorlaştıracaktır. Öte yandan liberter düşünce varolan gerçekliği anlamak ve yıkmak için bir araç olarak yani yıkıcı bilim olarak netliğin en üst düzeyine ulaşmalıdır.
Bu makale, -mütevazı ve hevesli olarak- yazarının, gerek liberterler gerekse de liberterlerle liberter olmayanlar arasındaki iki tarafın da sağırlar diyalogu sürdürdüğü bir konuda yararlı olacağına inandığı belirli tanımlar ortaya koyuyor. Açıktır ki tanımlama çabası, terimlerin içerdikleriyle terimleri ele almayı hedeflememektedir. Öyle ki "ev" kelimesi "insan yapısı barınak"ı dile getirir, ama bu kavramın altına yatan içerik, kulübeden gökdelene kadar uzanır. Bu makalede ben kendimi içeriklerin ve kavramların geniş kategorilerinin tanımıyla sınırlayacağım, bu aşağıdaki soruya ilksel ve geçici bir cevap olarak yararlı olacaktır; erk olarak bilinen şey ne ölçüde evrensel toplumsal ilişkilerden oluşur ve ne ölçüde özgün olarak tahakküm ilişkilerine ait işlevleri içerir?
Semantik üzerine bir tartışmaya: 1) konunun etimolojik veçhelerinin ele alınması ve/veya 2) tarihsel veçhelerinin ele alınması ile başlanması sadece akademisyenler için değil başkaları için de geçerli bir yöntemdir. Burada bizi ilgilendiren terimler linguistik arkeolojiden bile gerilere uzanmaktadır ve dahası bu üç terimden ikisi, kökenleri itibarıyla birbirlerinden ayrılamaz anlam ortaklıklarına sahiptir. Ve terimlerin tarihsel kullanışları da zamanla onları biri birleri içine geçen ve birbirlerinin yerine kullanılan hale getirdiği için böylesi çözümlemeler bizim amaçlarımıza uygun değildir.
Burada bizi ilgilendiren sözcüklerin kökenlerine kısaca göz gezdirmek, bunu zaman içinde ve farklı toplumsal bağlamlarda yapmak, bize sadece şunu gösterir: eğer eşitlik ve özgürlük değerlerine vurarak pozitif kutuptan negatif kutba uzanan bir anlamlar spektrumu tasarlarsak, otorite terimi iki kutbun arasına bir yere, tahakküm terimi genellikle negatif kutba ve erk terimi de "yapabilme erki" ile "yaptırabilme erki" gibi iki anlamlılığı sayesinde bütün spektrumu kapsayan bir yere oturur.
Bu üç terimin liberterler arasındaki kullanışlarını araştırmak da fazla bir değere sahip değildir (örtük kavramları incelemek kesinlikle daha yararlı olacaktır); "klasik" ya da çağdaş, düşünsel ya da propagandif olsun genellikle erk/otorite/tahakküm üçlüsünün eş anlamlı (bu nedenle de negatif) kullanılışlarını görürüz.
Şüphesiz bu yazılarda erk ve otorite arasında az yada çok açık olarak konulan bazı farkları saptayabiliriz ama bunlar yeterince net değildir. Örneğin Proudhon için, erk kolektif bir güçken, otorite bu kolektif gücün yabancılaşmışıdır, (tekelci mülk edinişi) (toplumsal gücün böylesi sömürülmesini "politik erk" terimini de kullanarak tanımlamasına rağmen). Bu nedenle Proudhon için erk nötral olarak kullanılabilirken otorite negatif olarak görülür. Öte yandan Bakunin "nötral" bir otoritenin varlığını tanır. Ve klasiklerden çağdaşlarımıza gelirsek, Giavanni Baldelli "otorite" kelimesine, onu, gençlikle ahlaki ve düşünsel etkinlik anlamında kullanarak pozitif bir anlam verir. Günümüzde bu üç sözcüğün hem yaygın konuşmada hem de bilimsel terminolojide kullanımlarını incelemek biraz daha (pek fazla olmasa da) anlama sahiptir.
Günlük dilde "authoritative" (bir konuda yetkin anlamında -ç.n) ve "authoritarian" (buyrukçu anlamın -c.n.) sıfatları, kendisinden Kireçlikleri otorite isminden politik erkin bir işlevini ya da özgün bir uzmanlığı ve ahlaki değeri ifade eden pozitif ve negatif iki kullanımı oluştururlar. Ve günlük dilde erk terimi hala, bir şeyi yapabilme yeteneğine, toplumsal hiyerarşinin yapısını kurmaya kadar genişleyen bütün bir durumlar dizgesine uygulanır. Sadece "tahakküm" kelimesi hemen tamamen açık bir şekilde (de Jure ya da de facto olarak) birisinin, kendi istemlerini diğerlerine fiziksel ya da psikolojik baskıyla dayatması anlamında kullanılır. Tahakküm teriminin (onun sıfat ve fiillerinin de) otorite ve erk terimlerine kıyasla söz konusu olan bu daha az bulanıklığı toplumsal bilimlerin terminolojisine kadar yayılır. Muhtemelen de bu günlük kullanımda çok yaygın olan olumsuz zihinsel değeri nedeniyle, terim çok seyrek kullanılır ya da açık olarak olumsuz ahlaki değer yargısıyla birlikte kullanılır. Erk ve otorite terimleri söz konusuysa onlarda her tad bulunabilir. Birinin otorite dediği diğeri için etkinlik ya da prestij olabilir ya da -başka bir anlamda- birisi otoriteye erk der, başka biri meşru ya da içimsel erk der. Bu nedenlerden ötürü bu terimlerin yeniden tanımlanması çabasının gerekliliğini hissediyoruz; ve ilk adımımız örtülü kavramları belirlemek olmalıdır; bu doğal olarak bazı sözlük sorunları yaratsa bile. Bu zorluğun üstesinden gelmeyi bazen belirli terimlerin "sezgisel" kullanımı ile (özgün bağlama bağlı olarak) bazen yetkin olsun olmasın izahlarla ve bazen de tanımların daha ileride ortaya konulacağını umarak deneyeceğiz. Aynı zamanda sıkça liberterlerce doğru kabul edilen ve liberter olmayan bilimsel ve felsefi düşünce alanında yaygın olarak bilinen ve kabul edilen "bayağılıklara" da başvuracağım; farklı sıradan şeylerin alışılmadık bir bileşimiyle yeni bir şey keşfedebiliriz.
Hadi dolambaçlı yolumuza girelim. Bireyin özgürlüğü alternatif davranışlar arasında seçme olanağı olarak anlaşıldığında hiç bir zaman sınırsız olmamıştır ve olamazdı da. O doğa ve kültür tarafından konulan sınırlar ve kısıtlamaların varlığı içinde yürürlüktedir. Herhangi bir seçim sadece belirlenmiş olasılıklar arasında var olabilir. Özgürlüğün fanatikleri olan liberterler bile (bazı uçuk bireyciler istisna olarak) buna katılırlar. Fakat bu tanım tamamlanmış değildir ve bizi hemen özgürlüğün daha yüksek bir düzeyine geri gönderir bu da paradoksal olarak belirleyici kısıtlamaların bireyin davranışına katkısıyla olur.
Burada (içsel ya da dışsal olsun) doğa tarafından dayatılan sınırlarla ilgilenmiyorum çünkü gerçekte bunlar davranışları belirlemekten çok seçim olasılıklarını kısıtlar ye bu nedenle de şu anki tartışmalınızla ilgisizdir. Örneğin fizyoloji ve anatomi kesinlikle çiftleşmenin sıklığını ve tarzlarını sınırlar ama bu sınırlar içindeki etkenler tamamıyla kültürel olan özgün erotik davranış modellerine yol açar. Başka bir örnek verelim: satranç oyununda, satranç tahtası doğal sınırları temsil ederse; (şüphesiz 64 kare yapay bir sınırdır ama bu an bunu doğa tarafından dayatılmış olarak hayal edelim) oyunun kuralları kültürel sınırları temsil eder; (fil sadece çapraz gider v.b.) oyuncuların hamleleri belirlenmiş olasılıklar arasında seçim özgürlüğünü temsil eder.
işte burada beni ilgilendiren de budur, kültür tarafından dayatılan belirleyici etkenler. Çevre ve güdü bir arada değişen oranlarda da olsa hayvanların davranışlarında önemli rol oynarlar, ama şu ilginç insan hayvanı üzerinde benzer bir etkiye sahip değillerdir, insan saf anlamıyla (yani verili bir çevre uyaranına genetik olarak üretilen tepki davranışları anlamında) güdülerince yönetilemez, fakat sadece bu güdülerin az ya da hiç toplumsal önemi olmayan kalıntılarım ve belirtilerini gösterir. Örneğin yeni doğan bir bebeğin emme güdüsü ya da benzeri yarı-güdüler olan cinsel "güdü" gerçekte zorunlu olarak belirlenmiş olması gerekmeyen yollardan tatmin edilebilir. Ve dahası insanın "çevresi" doğal olmaktan daha çok kültüreldir, bu kültürellik sadece doğaca dönüştürülmek ve doğayı dönüştürmek anlamında değil ama aynı zamanda bundan da öte insanın diğer insanlarla ve "şeyler" dünyasıyla kurduğu ilişkilerin sembolik bir dolayımla yürütülmesi anlamındadır.
"insan"a doğru uzun evrimi sırasında ademoğlu/ kızı eylemlerini belirleyen -güdüsel etkenleri yitirmiş ve bunların yerine kültürel etkenler geçmiştir, bunlar normlar, kurallar, iletişim ve etkileşim kodlarıdır. Açıktır ki bu ikamede insanın özel özgürlüğü en yüksek düzeyinde olmuştur: "Özbelirleme". Gerçekte bu kültürel olarak belirlenmiş etkenler insana verilmiş değil (tanrı ya da doğaca) ama insan tarafından yaratılmıştır. Normlar sadece doğal zorunlulukları yansıtmazlar, keyfi olanlarını da yaratırlar. Normların yaratılmasının insanın doğasında "yazılı" olduğu için zorunlu olduğu söylenebilir (insanın kendi öz-belirlemesini paradoksal olarak yaratan özgürlüğü gibi) ama bu normların tekli unsurları zorunlu değildir, însan normlar yaratmalıdır ama o kendi istediği normları yaratabilir.
Bu nedenle normların üretimi, insan toplumun kurucu işleyişinde ve insanın sadece kültürün bir ürünü anlamında varolabileceği yani toplumun ürün olarak varolabileceği anlamında "insanlık" için merkezi bir önem taşır.
"Toplumsal" boyutu normlar bulmak, aktarmak ve değiştirme yoluyla yaratmak ve yeniden yaratmak işlevi, tanımı gereği insan türünün kolektif bir işlevidir. Aynı, tanımı gereği bireysel bir iletişim tarzı olamayacağı gibi bireysel bir toplumsal etkileşim normu da olamaz. Bu nedenle kültürel belirme, insanın özgürlüğünün en üst düzeyde ifadesine, öz-belirleme yeteneğine karar verdiği anda kolektivite ve birey arasında varolan sürekli asimetri'ye yol açmış olur, bu da her zaman toplumun bireyi belirleyici rolünün, bireyin toplumu belirleyici rolünden daha fazla olması anlamına gelir, însan toplumu kolektif olarak üretir ama onun tarafından bireysel olarak biçimlendirilir.
Normların yaratılması, açıktır ki bu normların uygulanması demektir (uygulanmayan bir kural, kural değildir). Öte yandan, bir norm ve güdüsel biyokimyasal mekanizmalar gibi tartışılmaz bir güce ve ne de ona bu gücü tanıyan genel bir uzmanlaşmaya sahiptir (istisnai olarak bu ancak çok belirli bazı normlar ve çok homojen statik toplumlar için geçerlidir). Bu noktada belirli ve evrensel olmayan bir normu kabul ettirebilmek için müeyyide gündeme girer. Bu yolla her insan grubu ve alt grubu davranış modelleri ve bunlara ilişkin müeyyideler üreterek üyelerini bunları uygulamaya ikna etmeye yönelir; müeyyidelerin sertliği, korudukları normun grupça ne kadar temel olarak görüldüğüyle orantılıdır.
Yukarıda değinilen eserlerinde Lasswell ve Kaplan'ın işaret ettiği üzere bu müeyyideler "Grubun ilgilendiği geçerli değerler ölçüsünde serttir. Şiddet kesinlikle aşırı sert bir müeyyideyken onursuzlaştırma, kişiye duyulan saygının aniden ortadan kaldırılması, bazı durumlarda daha bile önemli bir rol oy-
nar." Böylece bir müeyyide belirli bir grubun kolektif zihniyetinde böyle bir yere oturursa sert olur. Ve doğal olarak aynı şey ihlalin ciddiyetine göre uygulanır. Farklı kültürlerde aynı davranışların ona uygulanan müeyyideler açısından çok farklı muamele gördüğü gayet iyi bilinir. Geğirme küçük bir ihlal sayılarak yumuşakça tepki gösterilebileceği gibi, ciddi bir ihlal sayılarak sert müeyyidelerle (lüks bir kulüpten atılmak gibi) ya da "Olumlu" bir müeyyideyle (gülmek, eğlenmek) tepki gösterilmesini getirebilir. Öte yandan sadece istenmeyen davranışları engellemek yolunda müeyyidelerin değil aynı zamanda istenen davranışlarının tamamen olumlu müeyyidelerle belirlendiği bir toplum tasarlamak bile mümkündür (yine de bu durumda olumlu müeyyidelerin yokluğu bir olumsuzluk olarak görülecektir).
Normların ve müeyyidelerin üretilmesi ve uygulanması toplumsal düzenleyici işlevi oluştururlar; ben bu işleve erk demeyi öneriyorum.
Böylece erk, sadece toplumun değil ama kültürün, insanın kendisinin ve aynı zamanda belirlenmiş olasılıklar arasından seçim özgürlüğü olarak özgürlüğün varoluşu için zorunlu olan, "nötral" bir toplumsal işlev olarak tanımlanıyor. Kültürel belirlenimin yokluğu gerçekte içinde seçimin değil ama sadece rastlantının olduğu anlamsız bir boşluk demektir, seçim olarak özgürlük, ancak belirleyici etkenlerin varlığında geçerlidir aynı kuşların uçması için hava akımının gerekli olduğu gibi.
Oysa ki insan davranışlarının aslı tamamen tanımsız olmaması (ne de tamamen tanımlı olması) ve insan davranışlarının kültürel belirlenmişliğinin sadece zorunluluk değil ama özgürlüğün bir ifadesi olduğu gerçeği toplumsal düzenleme işlevinin araç ve yollarının özgürlüğün kendisi karşısında "nötral" olduğu anlamına gelmez. Seçim olarak özgürlük için belirleyici etkenler ağının geniş, elastik ve değişebilir olması, en büyük olasılıklar spektrumunu açık tutması bireyin daha özgür olması esas olandır. Ve yine öz-belirleme olarak özgürlük için, esas olan, düzenleme sürecine katılım düzeyidir ve bireyin özgürlüğü arttıkça, bu anlamda, o erke daha çok girmiş olacaktır. Bir toplumun bütün üyelerinin erke eşit katılımı bu nedenle herkese eşit özgürlüğün ilk zorunlu koşuludur - herkes için eşit özgürlüğün zorunlu bir koşudur ama herkes için daha yüksek bir özgürlüğe yeter koşul değildir. Erk herkesi eşit düzeyde ezebilir ve baskıcı kalabilir, "ilkel denilen toplumlarda, herkesin üç aşağı beş yukarı erke eşit katılımına ama, bu, davranışları belirleyici güçlerin, geleneksel olarak değişimden azade olması ve yaygın olması nedeniyle toplumsal olarak yaygın olan bir "totalitarizm" durumu yarattığına değgin örnekler vardır.
"Herkese eşit erk" durumu sadece hayal edilebilir değil, ama aynı zamanda birden fazla antropologca belgelenmiş bir durumdur. Oysa gerek coğrafi gerekse tarihsel olarak norm olmaktan çok uzaktır. Bundan çok daha yaygını ise düzenleme işlevinin kolektif olarak değil, ama kolektivitenin bir parçası tarafından (zorunlu olarak değil ama genellikle küçük azınlık) diğer kesim üzerine (genellikle büyük çoğunluk) uygulandığı yani erke katılımın toplumun bir kısmının tekelinde bulunduğu (bireyler, gruplar, sınıflar, kastlar...) toplumsal sistemlerdir.
Bu bizi tahakküm diyebileceğimiz başka bir kavramsal kategoriye getirir. Bu nedenle tahakküm, eşit olmayanlar arasındaki ilişkiyi tanımlar - erk ve dolayısıyla özgürlük bağlamında eşit olmayanlar: buyurganlık / itaat durumunu tanımlar; toplumsal gruplar arasında sürekli asimetri durumunu tanımlar.
Tahakküm ilişkisi tipik olarak kendisini komuta edenin, komuta edilenin davranışlarım düzenlediği emir/itaat ilişkisinde ortaya koyar. "Emir/itaat" edilmez (örneğin öldürmeyi yasaklayan ya da yolun sağ tarafından araba sürmeyi gerektiren) ama daha çok o izlenir. Bir emire itaat edilir, bu, normun bir tahakküm toplumunda aldığı biçimdir. Norma saygı gerçeği itaat bağlamı içinde ele alınır, gerçekte ise, bu düzenleyici 'işlevin toplumun bir kesimince gasp edilmesi ve diğerlerine dayatılmasının bir sonucudur. Ve toplumda erke katılım düzeyi ister gerçek ister kurgusal olsun azaldıkça bu durum daha çok dayatılır.
Eğer kültürel belirlenim davranışa sadece anlamını vermekle kalmıyor, onu düzenliyor ve öngörülebilir kılıyorsa, toplumsal norm doğası .gereği uyulması zorunludur sonra bu tahakküm durumunda baskıcı hale gelir. Çünkü sadece tek bir kural tanıyan bir itaat zinciri tarafından dayatılır; toplumsal ilişkinin esası olarak emir/itaat.
"Kökeninden itibaren" diye yazıyor yukarıda değindiğim eserinde Clastres, "bizim kültürümüz politik erk"i emir/itaat otoriter ve hiyerarşik ilişkisi bağlamında düşünmüştür. Erkin gerçek ve olası bütün biçimleri, sonuçta apriori olarak bu ayrıcalıklı ilişkiye indirgenebilmiştir." Ama "eğer bir Kızılderili için kendisine çok yabancı bir şey varsa o da çok istisnai koşullar dışında bir emir vermek ya da bir emre itaat etmektir." "Bu nedenle baskıcı erk modeli sadece grubun dışarıdan bir tehdit altında bulunması gibi istisnai durumlarda kabul edilir... Normal sivil erk baskı üzerine değil ama genel uzlaşma üzerine oturur ve böylece pasiftir." «
Evans-Pritchard'da itaatin tahayyül bile edilemediği ve emrin bir saldırı olarak algılandığı bir kültürü (Sudan da Nuerler tanımlar. Bu toplumların düzenleyici işlevlerin kolektif olduğu, "şefin sözünün yasa olmadığı", şefin ancak bir "hakem" olabileceği görüşüne bir "uzman olarak başvurulabileceği ama bir yargıç gibi davranamayacağı ve müeyyideler uygulayamayacağı" toplumlar olmaları tesadüf değildir. Hatta Dahrendorf'un "otorite yapısının" evrenselliğine bir kanıt olarak göstermek istediği Amba toplumu tıpkı Nuer, Tupiamba ve Guarani toplumları gibi tahakkümün evrensel cjlmadığıru, düzenleme işlevinin baskıcı bir "hiyerarşi ve emir/itaat ilişkisi gerektirmediğini göstermektedir.
Söylediğimiz gibi tahakküm erkin ayrıcalıklılığı-dır. Tahakkümcüler "toplumsal" olanın üretilmesi sürecinin denetimini diğerlerini mülksüzleştirerek (politik anlamda mülksüzleştirme ç.n.) ellerine geçmişlerdir. Bu görüngü maddi üretim araçlarının ayrıcalıklı mülk edimlisine benzer (sıkça bir arada olmalarına karşın bu koşutluk .zorunlu değildir) ama insanın doğası gereği daha ciddidir: tahakküm mülksüzleştirilmesi olanların, toplumsal yapıda baskın rollerden dışlanmış olanların insanlığının reddedilmesidir.
Toplumun düzenleyici işlevi olarak anlaşılan erk davranışı belirleyen tek kültürel etken değildir. Bundan başka, bireyler arasında, belirli davranışsal seçimlerin tamamen diğerlerinin görüş ve kararlarıyla belirlendiği, özgün ve belirleyici ağırlıklı kararların verildiği geniş bir asimetrik ilişkiler alam vardır.
Bu ilişkiler kişisel ya da işlevsel olabilir. Kişiselden, etkileşim içindeki öznelerin kişiler olarak ilişki kurmalarını; işlevselden de etkileşim içindeki öznelerin toplumsal işlevleri tanımlayan roller içinde etkileştikleri durumu anlıyorum (bu ayrım tabi ki biraz keyfi çünkü belirli bir dereceye kadar bütün, kişisel ilişkiler bu rollerin ilişkileridir, tabii tersi de). Kişisel ilişkiler durumunda asimetriyi nüfuz olarak tanımlayabilirken, işlevsel ilişki durumundaki rolleri otorite olarak tanımlayabiliriz.
Birinci durumda asimetri bireyler arasındaki ahlaki, zihinsel farklara tekabül eder, bir kişilik bir şekilde diğerinden daha "güçlü"dür ve ötekini kendisinin ondan etkilendiğinden daha fazla etkiler.
ikinci durumda gizli ya da açık olarak birinin "uzmanlığı"ndan beklenenlerle bağlantılı olarak karar vermenin ona devredilmesi söz konusudur. Bu terimin (uzmanlık ç.n.) iki yanlılık içermesi (çünkü yetenek ya da karar verme kapasitesi anlamına gelebilir) tamamıyla farklı işlev ve rollere göre toplumsal işbölümüne uğramış bir toplumda yetenek asimetrisi ve karar verme becerisinin iki yanlılığına çok güzel uymaktadır.
Şimdi, ne nüfuz ne de otorite, yukarıda tanımlandığı şekilleriyle sürekli bir toplumsal asimetriyi zorunlu kılmaz, içinde tekil asimetrik ilişkilerin çeşitliliğin, her bireye genel bir nüfuz ve otorite eşitliği içinde dağıldığı bir toplumsal sistem düşünmek tamamıyla mümkündür. Asimetrik ebeveyn/ çocuk, ilişkisi yaşam boyunca "eşitleyici" bir çember içinde dönüşür; farklı mesleklerden bireylerin mesleki rollerinin asimetrisi karşılıklı hizmetlerle birbirini dengeler; bir koordinasyon işlevi rotasyonla düzenlenebilir... Bir rolün otoritesi onu eleştirel ve gönüllü olarak kabul eden birinin özgürlüğünü ihlal etmez; hatta onun binlerce önemsiz dala dağılmasını önleyerek yardımcı olur; belirli işleri basitleştirerek bireylerin gerçekten özgürlüklerini kendilerince önemli alanları seçerek "yoğunlaştırmalarını" sağlar. Ve benzer olarak belirli toplumsal alanlardaki karar verme sürecine katılmamayı seçerek (bu oradan atılmaktan çok farklıdır) bir birey kendisini en çok ilgilendiren alana yönelebilir.
Oysa toplumsal etkinliğin hiyerarşik bölünmeye uğradığı bir toplumda, zorunlu olarak bir otorite hiyerarşisi ve bu nedenle de farklı roller taşıyanların sürekli bir asimetrisi-vardır. Bu arada toplumu düzenleme erki ile ilintili olduğu sürece belirli rollerin "otorite sahibi" olduğu doğrudur ve bir tahakküm sisteminde bu ilintiler hiyerarşik ilintilerdir ve tanımı gereği sürekli asimetriktir. Böylece rollerin çeşitliliği toplumsal eşitsizlik haline gelir. Aynı şekilde tahakkümün toplumsal zihniyetin merkezi kategorisi olarak varlığı, kişisel ilişkilerde tahakkümün hiyerarşisi bağlamında algılandığından nüfuzun sürekli asimetrisini belirler. Böylece bireysel farklılıklarda toplumsal eşitsizliğe katkıda bulunur.
Bu nedenle soyulama düzeyinde, nüfuz ve otorite olarak adlandırdığımız ilişkiler "nötral" kategoriler olabilirken, varolan tahakküm toplumu somutluğunda bunlar az ya da çok oranda tahakkümün değerlerini taşır ve sıkça da kendilerini emir/itaat ilişkisi şeklinde ortaya koyarlar.
Toparlarsak, günlük ve bilimsel kullanımlarda hemen hepsi üç aşağı beş yukarı erk teriminin şemsiyesi altına toplanabilecek dört kavramsal kategori belirledim. Bu terimin sadece birinci kategori için kullanılmasını önerdim: Toplumsal düzenleme işlevi, kısacası bir toplumun normları üretip uygulayarak kendisini düzenleme süreçleri. Eğer bu işlev toplumun sadece bir kısmı tarafından yürütülüyorsa, yani erk tekelini elinde bulunduran ayrıcalıklı bir kesim varsa bu ikinci kategoriyi,, emir/itaat hiyerarşik ilişkileri içinde oluşmuş ve benim tahakküm demeyi önerdiğim kategoriyi oluşturur. Ve son olarak, karşılıklı belirlemenin asimetrisine yol açan roller asimetrisi için otorite, kişisel özelliklerden kaynaklanan asimetrilere de nüfuz demeyi öneririm.
Şunu vurgulamalıyım ki benim temel sorunum bir tanım önermenin biçimsel yanı olan terminoloji değil, temel sorunum sorunun özü olan kavramların belirlenmesi. Renklere verdiğimiz isimler değildir önemli olan, önemli olan ışınların görülebilir olanlarımı» çeşitli frekans bütünlüklerinin oluşturduğu çeşitli renklerin varlığı konusunda anlaşmaktır.
Benim önerimle toplumsal görüngünün genel çözümlemesine hizmet edebilecek kavram gruplarının tanımlanması ve farklılaşmasını sağlamaya yönelik bir başlangıcı amaçlıyorum. Daha ileri ve farklı ayrıntılandırmalar (erk, tahakküm ve otoritenin çeşitli biçim ve içerikleriyle ilgili) şüphesiz daha derin çözümlemeler için zorunlu olacaktır ama ben yukarıda önerilen dört kategorinin sonuna bir liberter yaklaşım başlangıcı için yeterli olacağına inanıyorum.
Fakat her durumda bana öyle görünüyor ki benim erk dediğimle tahakküm dediğim kategorileri birbirinden ayırmak zorunludur. Bu liberterlerin her zaman az çok farkında oldukları niteliksel bir ayrımdır (örneğin toplumla devleti ayırırken); gerçekten de bu liberter düşüncenin çekirdeğidir. Ama liberterler çözümlemelerinde ve bu iki kavramsal kategoriyi netleştirme konusunda her zaman başarılı olmamışlardır. Bu da onları çok çeşitli yönlerde hatalara sürüklemiştir, (örneğin; kuram ve kılgıda bütün norm ve müeyyideleri reddetmelerine yol açmıştır ya da ispanya îç Savaşı sırasında Cumhuriyetçi hükümete katılarak kısmen de olsa tahakkümün bir biçimini uygulamayı savunmuşlardır).
Liberter olmayan düşünürler tahakküm ile erk arasındaki farkı algılamak konusunda genellikle yeteneksizlik göstermişler ne kavram ve ne de terminoloji bakımından onları net olarak ayırmak istememişlerdir. Ama bu yukarıda söylediğim gibi, onların durumunda bir başarısızlık değildir, çünkü onların kuramsal rolleri, bir tahakküm ideolojisine rasyonalite üretmektir.
Daha önce de söylediğim gibi benim burada sunduğum terimlerin tanımlanmasında çok kavramların netleştirilmesidir. Ve bu nedenle -tahrik ettiğimi düşündüğüm- tartışmanın terimlerden çok kavramlarla ilgili olacağını umuyorum. Burada önerdiğim kategorilerin eleştirel olarak çözümleneceğini sanıyorum. Örneğin eğer bir norm yalnızca sert müeyyidelerle desteklenebiliyorsa bu "basit" bir erk midir yoksa tahakküm kategorisine girer mi? Ya da yine tartışmanın bu noktasında benim nüfuz ve otorite dediğim kategorileri ayırt etmek zorunlu muydu? Ya da yetenek ve biçimsel rollere dayanan asimetrileri ayırt etmek yararlı olacak mı?
Ama liberterler arasında bu kadar "nazik" bir konuya terminoloji önerisi için zaman harcamaya değer, benim kullandığım iki terim (erk ve otorite) liberterler için nötral değilken benim için nötraldır. Bu makalenin başında da söylediğim gibi liberterler erk, tahakküm ve otorite terimlerini, özellikle de ilk ikisini açık olumsuz vurgulamalarla eş anlamlı olarak kullanırlar (burada reddettikleri ve karşı çıktıkları "arche" (erk)ye dayanırlar).
Peki öyleyse ben niçin erk ve otorite terimlerinin liberter ve nötral kullanışını öneriyorum? Kısmen kışkırtıcı olarak küçük bir anlam skandalı yaratıp dikkatlerin tartışmanın özüne yönelmesini sağlamak ve bana belirli bir kavramsal özgünlük olarak görünen olayın dinsel bir yenilikle altını çizmek istiyorum. Ve öte yandan terminolojimizin, liberter terminolojinin, bir kavram için üç terime sahip olması ve diğer iki için hiç bir terime sahip olmaması bana saçma geliyor. Ama bütün bunlardan öte, ben ortak ve özelleşmiş bir terminolojide erk ve otorite olarak adlandırılanların gerçekte benim daha önce tahakküme ilave olarak (onunla birlikte ç.n.) erk ve otorite olarak adlandırılanlar olduğuna inanıyorum. Yani biz eğer tahakkümü erk ve otoriteden ayrılıp onu kendine özgü bir kavramsal kategori haline getirirsek onun kendisini bu diğer iki kategoriye dayattığı toplumlarda bile (ilkel toplumlar istisna olarak) benim erk ve otorite olarak tanımlamayı önerdiğim ilişkiler içinde kalacağız.
Öte yandan hiçbir liberter, tahakküm yokluğu anlamına gelebilecek "erksizlik" (politik, toplumsal, ekonomik...) terimine olumlu bir anlam vermez, çünkü burada yok olacak olan erk sözcüğü birinin özgürlüğünü gerçekleştirmesi anlamına gelecek "yapabilme erki"nin olumlu vurgulamasına işaret etmektedir. Ve eminim ki liberterlere "herkese erk" ifadesi yanlış gelmeyecektir, bu durumda vurgulanan, bireyin toplumsal karar oluşturma süreçlerine katılma ve/ veya karar verme kapasitesidir.
Şimdi isimler sorunu bir yana bırakalım ve sadede gelelim. Önerilen tanımlar liberter düşünceye ne şekilde yararlı olabilirler? Onlar liberter felsefenin (dünyanın liberter izahı) olumsuzlamasını ve kurucu değerini daha iyi anlama ve ifade etmemize olanak sağlar: Özgürlük. Dahası bu tanım tahakkümün ve özgürlüğün "yasalarını" araştıran (tek biçimlilik, sürekli tekrarlanan ilişkiler, nedensel bağlantılar, zorunlu koşullar) liberter "bilimin" sonsuz sayıdaki sorunlarının daha açık formülasyonuna yol açar.
Politika alanında bazı örnekler verelim -bu, bize yasalar ve normlar arasındaki fark üzerinde daha açık düşünme olanağı verir, liberallerin özgürlüğüyle liberterlerin özgürlüğü arasındaki niteliksel farka açıklık getirir, toplumsal karar-oluşturma süreçlerini çözümlemekte, hakkında "zaten her şey söylenmiş" olan meclisleri daha derinlemesine incelemekte, sorumlulukların rotasyonunu, temsilciliği, geri çekilebilir görevlileri vb. çözümlemekte önemli rol oynar. Bu tanımların ya da en azından bu tanımın, düzenleyici işlevi, onun, toplumun ayrıcalıklı bir kesimi tarafından mülk edinilmesinden ayırt etmesi liberter bir politik birimin inşasında zorunlu bir başlangıç noktasıdır. Liberterlerin genellikle "politika"yı reddetmesi tesadüf değildir, onu savunmak erkin pratik ve bilimini yapmak olacaktı ve erk tahakkümle birlikte tanımlanıyor (gerçekten de varolan toplumlarda bu tanımlama kuraldır). Sosyoloji alanında bu tanımlar, bireyler roller ve toplumsal kategoriler arasındaki fark ve eşitsizlikleri ayırt etmeye hizmet edebilir; tahakkümün mekanizma ve kurumlarını belirlemeye ve onları erkin yapılarından ayırt ermeye yararlı olabilir; yardımlaşma ve çatışmanın içerik ve biçimlerine aydınlık getirebilir.
Ekonomide bu tanım ekonomik erk (ve tahakküm)in daha etkili bir formülasyonunu sağlayacaktır. Bize ekonomik erki, ekonomik tahakkümden ayrı olarak görmek ve dolayısıyla genel ekonomik "yasalarla" tahakküm toplumlarının ortak ve*bazılarına özgü ekonomik "yasalarını" ayırt etmek olanağını sağlayacaktır.
Psikolojik alanda bize bireyler arasında önlenemez olan asimetrilerle, özgürlüğü dıştalayan, önlenebilecek kişisel ve işlevsel farklılıkları ve eşitsizlikleri ayırt etme olanağı sağlar. Bize, "liberter" ve "otoriter" kişiliklerin daha iyi incelenmesi olanağını sağlar. Bize, niçin liberter çağrının bazı özgün dönemler dışında insanların büyük çoğunluğuna ulaşamadığını, niçin Kropotkin'in "başkaldırı ruhu"nun normalde toplumsal konformizmden daha zayıf kaldığını anlamamız konusunda yardımcı olur.
Eğitim alanında bu tanımlar yetişkinin otoritesiyle küçüğün özgürlüğü arasındaki çelişkiyi çözümlemeye ve bir anominin kabulü olarak anlaşılan "müsamahakarlık"ın liberter bir kişilik oluşumundan çok, zorla uygulanan disipline uygun düştüğünün anlaşılmasına yarar.
Ve dahası (liberterler için söylüyorum) şu bizim yararsız bitmek tükenmez tartışmalarımızdan kaçı önlenebilecek, sağırlar tartışmalarından kaçı rasyonel bir tartışmada çözümlenebilecektir. Sadece, şu yüzyıllardır süren, liberter organizasyon tartışmasındaki anlam düzeyindeki anlayışsızlığın en azından öz üzerine bir anlaşmazlık kadar geçerli olduğunu düşünmemiz yeter.
Önerinin sorunu yeniden formüle etmeye yardımcı olabileceğini bir dizi soru vardır, ve bunlardan bir tanesi erk üzerine herhangi bir düşünce süreci içinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkar, benim izlediğim tanımlama ve sınıflandırma sürecinde de öyle olmuştur. Erk, otorite ve tahakküm nasıl, niçin ve ne zaman doğdular?
Benim önerdiğim tanımlarda bu soru bir durumda sadece tahakkümle ilgili olarak ortaya çıkar. Otorite ve erk için verilecek cevaplar zaten tanımların içindedir Eğer insanın güdüsel belirlenmeden yoksun olduğu antropolojik varsayımını kabul edersek, onun, beyninin özgün evrimi sayesinde bir sembolik evren yaratmaya yetenekli olduğu ve bunu da onun için hem mümkün ve hem de asli olan bîr kültürel düzenleme işlevinin izlediğini görürüz. Aynı şekilde benim tanımlarımda, otorite, toplumun, kendisini işlevsel roller içinde yapılandırdığı postülasının sonucu olarak ortaya çıkar.
Öte yandan tahakküm, insanın doğası ve onun toplumunda zorunlu hiçbir temele sahip değildir ve bu nedenle onun kökeni benim tanımlarımın bir sorunu haline gelir.
Her şeyden önce, liberter olmayan düşünürlerin, bu konuya nasıl çözülmeler ileri sürdüklerini bir görelim. Daha önce gördüğümüz gibi onlar erk ve tahakkümü birbirinden açıkça ayırmıyorlardı, aralarında kavramsal bir ayrım ima ettiklerinde bile bunun nasıl olduğunu kanıtlamaya gerek görmeksizin bunlardan birinden ötekine otomatik bir geçiş olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu geçiş, sıkça, tahakkümden erke (benim mantıksal sürecimin tam karşıtı) bir yönde oluyor ve bunu ters yönde görenler azınlıkta kalıyorlardı. Ama onlar için bu süreç tartışma götürmezdi ve sonuçta ikisi bir arada doğmuştu: birinin zorunlu olması ötekini de zorunlu hale getiriyordu.
Şimdi, benim okumalarımda ortaya çıkan tahakkümün onaylanması doğrultusundaki bazı esas yaklaşımların örneklerine göz atalım. Bir yaklaşım, tahakkümden erke yönelerek birincisinin içsel "doğal" psikolojik mekanizmalarla onayına varıyor: Doğal olarak tahakküme ve doğal olarak tahakküm edilmeye uygun kişilikler vardır. Kuramsal binaya bu ilk taşı koyduktan sonra, erk-tahakküm mazeretçileri binayı daha çekici yapısal unsurlarla süslenmekte acele ederler. Bize insanın bu "doğal" bölünmesinin (potansiyel efendiler potansiyel köleler) aslında iki tarafa da yararlı olduğu, temelde bunun insana çok önemli avantajlar sağlayan doğanın hayranlık verici bir ürünü olduğu söylenir. Sennet'in açıklaması biçimsel olarak nüfuzdan başlamasına karşın bu tarzda bir yaklaşıma dönüşüyor ve otoriteye sonra erk'e sonra da tahakküme varıyor.
ikinci türde yaklaşım bir örneğini Dahrendorf'un oluşturduğu kültürel yaklaşımdır, onun tezine göre "doğal" hiç bir açıklama erk-tahakküm konusunda uygun olamaz: Ona göre bu olay daha önce varolan bir eşitsizliğin sonucu değil ama tam tersine insanlar arasındaki ilk temel eşitsizliğin nedenidir. Ama o, erki tahakkümden ayırt etmediği için tahakkümün zorunluluğunu mantıksal olarak düzenleme işlevi olan erkin zorunluluğundan çıkarır. Ona göre düzenleme işlevi ve onun ayrıcalıklı mülk edimlisi bir ve aynı şeydir.
Erk-tahakküm'ün doğuşuna ilişkin yaklaşımlar başka bir bakış altında da sınıflandırılabilir: Bunu paylaşanlara göre, açık ya da örtülü olarak, bunun insan ve/veya onun toplumuyla zamandaştır. Bazıları da onları tarihte belirli bir anda ortaya çıktığını ileri sürerler. Bu sonuncular için (erk ve tahakkümü ayırdıkları durumlarda) erk-tahakküm belirir ama genellikle sadece tahakküm doğal olarak tanımlanan bir toplumsal alanı yıkar.
Tahakkümün doğuşu sorunu benim tanım hipotezimin mantığına neden girdi? Çünkü bu mantıkta her şey insanın kültürel oluşuyla başlar, bu mantık "hükmetme istemi" "tahakküm güdüsü" gibi biyo-psikolojik unsurları dıştalar (tabi itaat eğilimi, hükmedilme eğilim vb. lerini de) insanın kültürel özbelirlenimi perspektifinde onun davranışsal modelleri onun doğasından çıkarılmaz: liberter perspektifte, insanlar sürü halinde gezen otoriterler değildirler. (Bu son cümleyle liberter düşüncenin "doğacı" bir yorumunun imkansız olduğunu söylemek niyetinde değilim -gerçekte oldukça da yaygındır, insanın doğal kendini düzenleme potansiyeli normatif sınıfları gerek duymaz. Ama bu düşüncede tahakkümü "doğacı" bir şekilde açıklayamaz ve "kültürel" olarak yani insanın bir buluşu olarak açıklar)
insanın tamamıyla kültürel bir açıklamasını izleyen bir perspektif için tahakkümün kültürel durumlarında, tahakküm üzerinde ve onun için biçimlenmiş karakter özellikleri bulmak şaşırtıcı değildir. Ne de tahakkümün yokluğuyla nitelenen kültürlerde bu özellikleri bulamamak şaşırtıcıdır. Karakter farklılıklarına anlam veren, onların içinde oldukları kültürel bağlamdır. Bu nedenle acıkır ki tahakküm bağlamında bireysel karakter farklılıkları emir/itaat ilişkisinin şu ya da bu kutbunda yer almaya zorlanacaklardır.
Ama bu, hala bize tahakkümün nasıl ortaya çıktığını anlatmaz. Ve ben burada buna cevap vermeye
niyetli değilim. Bu soru bilimsel olarak her zaman cevapsız kalmaya mahkum gibi gömüyor; en azından bugünkü bilgi düzeyimizde; soruya verilebilen muhtemel cevaplarsa ampirik olarak "yanlışlanamaz" olan varsayımlardan öteye geçmiyor. Bu nedenle tahakkümün kökenleri üzerine "mitlerden" başka, bilimsel kuramlar geliştirebilecek durumda değiliz (mazur gösterici ya da eleştirel)
Onun için ben şimdi kendimi liberter ve "kültür-temelli" bir açıklayıcı hipotezle sınırlı tutacağım. Hipotezim, tahakkümün insan türünün tarihin belirli bir noktasında bir "kültürel mutasyon" sonucu ortaya çıktığıdır. Doğal evrimin ilkelerini (rastlantısal mutasyonlar ve pozitif seleksiyon) insanın kültürel evrimine uygulamaya daha yeni başladık. Tahakküm bir mutasyon olarak görülebilir (belirli koşullar altında avantajlı olduğu kanıtlanmış; onu uygulayan toplumsal gruplar için; örneğin daha büyük bir askeri etkinlik için; sonra da fetih ya da savunma yoluyla taklit edilmesi dayatılmış bir kültürel keşiftir).
Bu hipotezin, benim ikna edici bulduğum bir türevi tahakküm mutasyonunun birden bire ortaya çıkmadığı ama daha çok toplum öncesi toplumlarda varolan, tahakküm unsurlarına (yani kısmi ya da geçici olarak emir/itaat ve erk eşitsizliğine göre biçimlenmiş toplumsal ilişkiler) örneğin erkek/kadın, genç/ yaşlı, savaşçı/savaşçı olmayan, şef/kabile ilişkilerine; dayandığıdır. Tahakkümün bu unsurları ilk insan toplumlarında "denetim altında" tutulabiliyor ve kültür ve toplumun merkezi unsurları olmaları önlenebiliyordu, ta ki değişen "çevresel" koşullar, onları, baskın, düzenleyici modellere dönüştürene dek. Bu noktada mutasyonun kaynaklandığı gruplardan ancak coğrafi ve kültürel olarak yalıtılmış gruplar bağışık olabiliyorlardı.
Bu mutasyon hipotezi, liberter düşünce için, tahakkümün ortadan kaldırılması projesiyle ilintili; ki bu onun merkezi ve tanımlayıcı karakteridir; bir dizi sorun ortaya koyar, bu hipotezin ışığında toplumun liberter dönüşümü asıl olarak bir kültürel mutasyon olarak görülebilir. Bu projede liberterler kendi "anomalilerim" yaygınlaştıran ve ileten ve aynı zamanda bu mutasyona yönelik" çevresel" koşullan yaratan, başkalaştırıcılar (mutantlar, ç.n.)dır. Bu, varolan liberterlikle onun eğitici, devrimci ya da diğer biçimleri arasındaki ilişkinin tamamen yeni bir açıklamasına yol açabilir.
Ama bütün bunlar bizi bu makalenin asıl amacından çok uzaklaştırıyor, erk üzerine bazı başlangıç düşünceleri sunmakla başlamıştık, makaleyi bir dizi tanım önerisi sunmakla sınırlıyoruz. Yani en azından şimdilik bu kadar.

Çeviri: Ali Kürek

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Pankart
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : A Las Barricadas
Diğer

  Linkler
Spontan
Indymedia İstanbul
Lilith Kolektifi
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız