Devlet en iyi şekliyle bile kötü bir organizasyon olduğundan mümkün olduğu kadar en az devlete sahip olmalıyız

William Godwin

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 2

Kürt ulusal sorununda çözüm: Devletsiz federal kantonlar Yazar : Bert Alan

Yüzyıldır süregelen -çözümü de oldukça zor- bir sorunla karşı karşıyayız: Kürt ulusal sorunu. Bu sorun karşısında başta, Kürtleri zorla kendi egemenliği altında tutan TC. İran, Irak ve Suriye gibi devletler olmak üzere; irili-ufaklı parti ve gruplarıyla, soldan-sağa her siyasal tondaki Kürt hareketi de dahil, tüm siyasi tarafların çözümü yıllardır biliniyor. Bu çözüm etrafında tarafları kabaca iki kutba ayırabiliriz: Mevcut statükoyu koruyan ve devamından yana olan taraf ile, Kürt toplumunun mevcut statüko dışında, bağımsız siyasal kurumlaşmasını savunup isteyen taraf.
Bir asırdan beridir, politikanın her veçhesinde değişmez bir gündem olarak yerini alan Kürt sorunu, yakın tarihin en kanlı çatışmalarıyla, kitle katliamları ve topyekûn sürgünleriyle bugün çok daha vahim sonuçlar doğurarak, bu iki taraf arasında ve bir kaç ülkenin sınırları içinde bölgesel bir savaş olarak devam ediyor. Yalnızca Türkiye'nin denetimindeki bölgede son on yıldır süren çatışmalarda 15.000 ölüden söz edilmektedir. Milyonlarca insan, yaşamları parçalanarak, evleri, köyleri, hayvanları, ekinleri imha edilerek yabancı oldukları kent yaşamına zorla göç ettirilmekteler. Yaşanan bunca acıya rağmen, savaş basını tarafından şartlandırılan 'kamuoyu', bu binlerce ölüyü, bu denli azap verici olayları tümüyle kanıksamış, sorunun çözümünü politikacılardan bekleyen bir umarsızlık içinde... İnsanlar adeta sıranın bir yakınlarına ya da kendilerine gelmesini büyük bir körlük içinde bekleyen kurban konumunu sürdürürken, "radyolardan, ajans bültenlerinden her gün okunan kanlı bildiriler ölümü, korkunç bir kabus olarak yaşama sevincinin alnına mühürlüyor".
Tarafların soruna yaklaşımı
Kürt sorununa birinci bakış, egemen devletlerin ve kurumlarının (üniversiteler, siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları, basın ve devletin ideolojik etkinliğiyle yaratılan geniş bir kamuoyu kesiminin) bakışıdır. Bu yaklaşıma göre; devletin yapısı üniterdir. Devlet sınırları içindeki herkes, vatandaşlık bağıyla devlete bağlı ve egemen ulusun bir ferdidir. Farklı etnik kökenlerden olanların varlığı resmen kabul edilemez. Örneğin, Türkiye'de herkes Türk kökenindendir ve bu nedenle de mutludur anlayışı devletin temel yaklaşımlarından biridir. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türk ulusal egemenliği ve Türk milliyetçiliği devletin resmi siyaseti ve milli eğitiminin temel bir prensibi olarak belirlenmiştir. Tarih ve kültüre bu türden ideolojik bir yaklaşım, devlet tarafından, yetmiş yıldır Türkiye'de yaşayan herkese zorunlu eğitimle, basın-yayınla, üniversite ve kitle iletişim araçlarıyla, devletin her türden kültür ve askerlik kurumu aracılığıyla dayatılarak benimsetilmeye çalışılmıştır. Devletin dayattığı bu resmi bakış açısı, sokaktaki vatandaşın anlık siyasal tepkisinin kaynağını oluşturan ideolojik-kültürel değer yargılarını belirlemiştir.
Sonuç: "Devletin ve milletin birliği, ülkenin bölünmez bütünlüğü" şiarı eleştirilemez, tartışılamaz, kadir-i mutlak bir gerçek olarak devletin baskı mekanizmaları ve tüm politik kurumları tarafından toplumsal hayata egemen kılınmaktadır.
Devletin bu resmi düşüncesine karşı çıkıp onu reddetmek ya da toplumsal yaşamın ortaya koyduğu gerçekliği savunmak, suç ve ceza mekanizmasını harekete geçirerek, her defasında devletin inkarcı siyasete dayalı otoriter tahakkümcü saldırısına yol açmaktadır.
Kürtler üzerinde egemen olan diğer devletlerin (günlük yaşamdaki bazı biçimsel ilişkiler dışında) TC.?den temelde bir farkları yoktur. İran, Irak ve Suriye anayasalarında Kürtler, etnik ve sosyolojik bir kategori olarak resmen tanınıp tanımlanmamışlardır. Ancak, günlük toplumsal ilişkilerde siyasi partiler ve devlet kurumları, gayrı resmi bir terminolojiyle anayasal formalitenin dışında, etnik bir kabulü topluma benimseterek "Kürt kimliği ve kültürel haklar" çerçevesinde siyasal bir denge oluşturmuşlardır. Bu dengeye bağlı olarak, Kürt bölgelerindeki okullarda, basın ve iletişim araçlarında Kürtçe'nin ikinci bir dil olarak kullanılması, Kürt etnik varlığına ilişkin toplumsal bir kabullenişi beraberinde getirmiştir. Bu dengenin politik olayların boyutuna bağlı olarak sürekli değişmesi ve Kürtlerin ayrı bir ulus olarak resmen kabul edilmeyişi, Kürt sorununun bu ülkelerde de günün gerçekliği olarak, tüm dinamizmiyle kendini gündemde tutmasına yol açmıştır.
Sorunun yüzyıllık sahibi ve asıl muhatabı (yukarıdaki şemalaştırma uyarınca ikinci tarafı) elbette Kürtlerin kendisidir. Ne var ki, bugün -ve bence hiç bir zaman ve hiç bir ulus için- ortak bir Kürt ulusal iradesinden söz etmek mümkün olmadığından Kürt tarafının yaklaşımını siyasal gruplar nezdinde ele almak gerekir.
Kürdistan?da milliyetçi siyasal düşüncenin tarihi, Osmanlı parlamentosuna kadar dayanır. Meclis-i Mebusan'da ki Kürt milletvekillerinin "Kürdistan'a muhtariyet" talepleri I. Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti'nin yıkılışı yıllarında oldukça yaygın bir düşünce haline geldi. Erzurum ve Sivas kongrelerinde "Kürt eşraf, mütegallibe ve aşiret şürekası" ile Kemalistler arasında Türk-Kürt ortak hükümeti mutabakatına bile varıldı. Ancak, Sevr çözümlerini reddeden Ankara Hükümeti'nin İngiltere tarafından tanınmasıyla birlikte peş peşe Kürt ayaklanmaları dönemi başladı.
Bu ayaklanmalarla iyice şekillenip pekişen Kürt .siyasi hareketi ve ulus düşüncesi, II. Dünya Savaşı?nın diplomatik trafiği içinde "siyasi parti" gibi bir kurumla buluşarak 1946'da (bir yıl sonra İran Şahlık rejimi tarafından yıkılan) Mehabad Kürt Cumhuriyeti'ni ilan etti. Bu tarihten itibaren Kürt hareketi aşiret reislerinin etkinliğinde olsa bile siyasi parti gibi, Batı tarzı örgütsel kanallara doğru açılmaya başladı. Bu sürecin Türkiye kesitini ele almak gerekirse:
Cumhuriyet döneminden başlayıp 1960'lara kadar süren ?Şark Vilayetleri Meselesi?, 1960'lı yıllarda ?Ezilen Doğu?, ?Doğu Sorunu?, ?Doğunun Sesi? gibi süreçlerden geçerek, ?Devrimci Doğu? ve 1970'lerin ortalarında ?Kürt Sorunu?, ?Kürdistan Devrimi?, ?Kürdistan Kurtuluş Hareketi? gibi bir sonuca varmıştır. Sosyalist düşüncenin Kürdistan'da politik örgütler nezdinde güçlenmesi, Kürt ulusal sorununda yepyeni bir dönem başlattı. Merkezi otoritelere karşı aşiret ve toprak sahiplerinin otoritesiyle başkaldırma dönemi, yerini modern siyasi örgütlerin otoritesine bırakmak zorunda kaldı.
Kürt ulusal sorununu bugünkü talepleriyle şekillendirip, yıllardır (Türkiye'de tamamen, diğer ülkelerde de kısmen) politik gündemde tutan ağırlıklı güç sosyalist gruplar olduğu için, sorunun siyasi boyutunu ve çözümüne ilişkin ikinci tarafın yaklaşımını sosyalist grupların bakışıyla ele almak gerekir.
12 Mart ile 12 Eylül arası dönemde, Kürdistan'da 10'dan fazla siyasi grup vardı. Birbirinden farklı uluslararası siyasi kutuplara bağlı olan bu sosyalist gruplar, Kürt ulusal sorununda (küçük nüansları olsa da) ortak bir düşünceyi dile getiriyorlardı. Hemen hepsi Lenin'in, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı adlı kitabını aynı yaklaşımla yorumluyor, Lenin'in programlaştırdığı tezleri ?Kürdistan devrimi? için geçerli bir çözüm yolu olarak ele alıyorlardı.
Bu grupların o gün ileri sürdükleri (ve bu gün de savundukları) ortak düşünceler, şu şekilde özetlenebilir:
"Kürt ulusu Ortadoğu'nun ortasında dört sömürgeci devlet tarafından bir asırdan beridir, çağdaş yaşamın gerektirdiği tüm siyasi hak ve özgürlüklerden mahrum bırakılarak, ulusal varlığı, tarihi ve tüm kültürel değerleri inkar edilerek köle statüsünde tutulmaktadır. Sömürgeci güçler (TC. Iran, Irak, Suriye) en son Lozan'da emperyalistlerin iradesi doğrultusunda Kürdistan'ı dört parçaya bölüp sömürgeleştirmişlerdir. Bugün, Kürdistan sömürge bir ülke, Kürt ulusu da ezilen, sömürülen ve kendi iradesi dışında zorla köle statüsünde tutulan bir ulustur. Kürdistan'ı sömürgecilerin askeri işgalinden kurtarmak, yani ülkenin bağımsızlığı ve ulusun özgürlüğü için, Kürt siyasi hak ve özgürlüklerinden yana olan tüm toplum kesimlerinin aralarındaki sınıf farklılıklarına rağmen, sömürgeci işgale karşı ulusal bir mutabakata vararak, ulusal demokratik kurtuluş hedefine doğru harekete geçmeleri gerekmektedir. Çünkü, tüm çağdaş toplumlar gibi Kürt toplumu da kendi siyasal iradesiyle, bağımsız ulusal devletini kurma, kültürel değerlerini koruyup geliştirme hakkına sahiptir."
Ulusal sorunu, Marksizm-Leninizm'in analizleri gereğince, sosyalizmin temel bir sorunu olarak gören Kürt sosyalistleri, zamanla Kürt liberal burjuva siyasetini etki alanlarına alarak sürece damgalarını vurdular. Ancak, bugün gelinen noktada bu grupların tümü kendi teorik tezlerinin epey uzağında, savaşın seyrine pek de uygun olarak belirgin bir milliyetçiliğe bulaşmış durumdalar. Bu konu başlı başına bir eleştiri ve irdelemeyi gerektiriyor.

Dışarıdakinin bakışı
Buraya kadar ulusal sorunda tarafları ve yaklaşımlarını kaba taslak da olsa vermeye çalıştım. Başta da belirttiğim gibi, tarafların bu konudaki düşünce ve siyasi tavırları bütün açıklığıyla biliniyor. Ancak, tarihsel ve siyasal nitelikleriyle her iki taraftan da olmayan, üstelik her konuda olduğu gibi bu konuda da düşünce ve tavırları yeterince bilinmeyen üçüncü bir taraf daha var; Anarşistler!
Sıkıcı bir tekrar olmasına rağmen yeniden bu üçüncü tarafın bazı özgünlüklerini hatırlayalım.
Anarşistler varoldukları bütün devrimlerde hep dışarıdakiler olarak kaldılar. Her türlü iktidar ve yönetim ilişkisini reddettiklerinden, yönetim aygıtının şu ya da bu tarafında konumlanmaları söz konusu olamaz. Onlar, yalnızca ister, ayaklanır ve yaparlar. Hiçbir zaman varlığını istemedikleri bir kurumun sağ ya da sol tarafında oturmak gibi bir amaçları yoktur ve olmadı. 1789'da ve 1871'de ikinci kez Paris'te olmak üzere, dünyanın bir çok yerinde devrimin isyan ruhu, devrimin çılgın çocukları olarak hep dışarıdaydı onlar. Çünkü, her defasında kanlı sonuçlarla görüyorlardı ki; ele geçirilen devlet, devrimi boğuyordu.
İşte bu nedenle, her türlü devleti reddeden anarşistlerin, ulusal devlet kurmak isteyen yurtsever, milliyetçi, liberal, demokrat ve sosyalistlere, devletin kötü ve ahlak dışı bir kurum olduğunu bir kez daha anlatmaktan başka söyleyecek bir şeyleri yoktur. Hal böyleyken, bugün karşı karşıya olduğumuz sorunla ilgili kimsenin de anarşistleri dinleyecek durumda olmadığı açıktır. Bunun bir çok nedeninden biri; anarşistlerin henüz herkesin duyup, görüp, etkilenebileceği toplumsal bir güç olarak ortaya çıkmamış olmalarıdır. Diğeri ise; ulusal ve toplumsal mücadelenin iktidar mücadelesi olarak ikame edilmesi ve bir hedef olarak iktidarın, hala milyonlarca insanı bu denli büyülemesidir. Bugün Kürdistan'da süren kanlı çatışmaların karşısında bir çok kesim gibi anarşistlerin de çaresiz ve acz içinde olmaları işte bundandır.
Evet, çaresiz ve acz içinde olduğumuz açıkça teslim edilmelidir. Çünkü, bir kişi bile özgür değilse hepimizin tutsak olduğuna inanan bizler, kaç yıldır düşünsel eğilimlerimizle uyumlu, hemen her yerden sesi duyulabilen etkili bir çalışma başlatamadık. Bu, aynı zamanda, milyonlarca insanın yaşamına kanla müdahale edilmişken, pratikte tercih edilebilir bir taraf olamayışımızın nedenlerinden biridir. Elbette henüz birçok şeyin başındayız ve bunu herkes açıkça biliyor. Ama şu da yine aynı açıklıkla biliniyor ki; ulusal soruna yaklaşımımızla tüm politik eğilimlerden kesin bir ayrımla ayrılıyoruz. O nedenle, bugün bağımsız bir devlet kurmak için ayaklanmış olan Kürtlere önereceğimiz ütopyanın, onlar açısından pratik bir anlamı yoktur. Demek ki, ya kendimiz ütopyamızı yaşayacağız ya da ölen bunca insanın cesetlerine baktıkça derinden derine iç geçirmekle yetineceğiz. Hangisi?

Disa Anarşi*
Diğer politik düşünceler gibi anarşizm de ulusal sorun karşısında uzun süre (hatta tarihi boyunca) bocaladı, belirsizlik gösterdi ve çoğu kez de yanlış tutumlar takındı. ?Ulus'u yeterince tanımlayamadı ve kimi zaman yanlış teşhisler koydu. Bunlar bilinen veya (tarihi vesaikin azıcık karıştırmasıyla) hemen görülebilecek şeyler. Kısacası olan oldu. Yanlış yapıldı, doğru yapıldı ve her ne olduysa yaşandı tarih oldu. Oysa, bugün capcanlı ve oldukça da acımasız bir mücadele pratiğinin tam ortasındayız. Yaşananları görmezden gelmek gibi bir sorunumuz da yok. Acilen yapılması gereken şeyler var. Bireyi vicdanıyla baş başa bırakmak ahlaksal bir prensip olarak doğru olabilir. Ama, hayatın bize dayattığı bunca pratik sorun karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı tamamen sezgilerimize dayanarak açıklayamayız. Çünkü siyasal ve toplumsal olayların nedenlerini salt sezgilerimizle kavrayamayız. O halde olguları, oluş nedenlerini, etkilerini ve bizim için ne anlama geldiklerini irdeleyerek bilebiliriz.
Bütün bu izahattan çıkarmak istediğim sonuç şu: Bir önceki yüzyılda yazılmış ve bizim bugünün sorunlarına çözüm ararken, temel alıp gönderme yapabileceğimiz bir ?anarşist manifesto?muz olmadığına (olsa da bu yöntemi kabul etmeyeceğimize) göre; her siyasal toplumsal sorunun çözümünde önerebileceğimiz bir tek yol var: Anarşi!
Besbelli ki, Kürt sorununun çözümünde de anarşiden başka bir yol öneremeyiz. (Bıji anarşi bıji azadi) Ulusal devleti amaçlayan Kürt siyasi hareketi için her ne kadar bu bir anlam ifade etmese de, henüz vatandaşlık duygusundan ve bilincinden uzak, aşiret törelerinin yüzyıllarca belirlediği kantonal yaşamdan tamamen kopmamış milyonlarca Kürt, Zaza ve Asuri halkları için çok şey ifade edebilir. Anarşi bu insanların geleneksel yaşam tarzına, dayatılan vatandaş kimliğinden çok daha kolay girebilir. Ve anarşi bir hayat tarzı olduktan sonra, Ulusal Demokratik Cumhuriyetin otoriter merkezi yasaları Köy Cumhuriyetleri'nin mülksüz-federal kantonlarında boy veren özgürlüğü asla sınırlayamaz.

Kantonal yaşam
Gelecekten beklentimiz, toplumsal yaşama dair düşlerimiz, arzu ve özlemlerimiz, kısacası ütopyamız nedir? Kendi kendime sorduğum bu soruyu, teorik tezlere, tarihsel-determinist süreçlere, teferruatlı programlara, bilimsel-sosyolojik gerekçelere sığınmadan, tamamen özgürlük tercihimden yola çıkarak cevaplıyorum:
Ben bu ülkenin -ve bütün ülkelerin- parça parça bölünmesini istiyorum. Yalnızca ülkelerin mi? Kentlerin, kasabaların da mahalle mahalle, köy köy küçülmesini, küçülüp özgürleşmesini istiyorum!
Çünkü, merkezileşme hangi sistemde olursa olsun, kaçınılmaz olarak tahakküme yol açıyor. Böylesi bir toplumsal merkezileşmenin önüne, ancak federalizmi sonuna kadar işleterek, köy ve mahalle cumhuriyetlerini hedefleyecek bir toplumsal desantralizasyon ütopisiyle geçilebilir. İstediğim; etnik, dinsel ya da sınıfsal temellere dayalı bir toplumsal bölünmüşlük değil kuşkusuz. Hatta buna bölünmüşlük de denilemez. Çünkü, ben toplumsal yaşam birimleri arasına din, dil, ırk, cinsiyet ve sınıf ayırımlarına dayalı yeni yeni çitlerin çekilmesini değil, varolanların da yıkılıp kaldırılmasını istiyorum. Bunun da ancak ve ancak, büyük kent egemenliklerine ve merkeziliğe son veren, her türlü mülkiyeti, (din, dil, ırk, sınıf ve cinsiyete dayalı) her türlü kültürel ayırımcılığı yok eden toplumsal bir devrimle mümkün olabileceğine inanıyorum. Devletlerin, orduların, sınırların, efendi ve kölelerin, yöneten ve yönetilenlerin olmadığı, ekolojik federatif kantonal yaşamı hedeflemiş olan toplumsal bir devrimle...
Yukarıda, bu ülkenin -ve tüm ülkelerin- bölünmesini istediğimi belirttim. Beni özellikle anlamak istemeyen kimi okurlarla cim savcıları büyük bir olasılıkla bu arzu ve önermemi basit bir Türk-Kürt ayrışması biçiminde yorumlayacaklardır. Yazık!.. Halbuki, çok açık ve anlaşılır şekilde söylüyorum: Toplumun bölünüp parçalanması değil istediğim, ülkenin siyasi coğrafyasının değişmesidir. Mesela, iki-üç bin yıl önce bu topraklar üzerinde Trakya, İyonya, Frigya, Likya, Lidya, Medya, Armenia gibi küçük küçük ülkeler yok muydu? Sözgelimi, 12 ayrı site devletinin kendi aralarında oluşturdukları Likya Konfederasyonıı'nun bugün, kütüphane-müze ve dağ-taş dolusu kalıntıları, 'devlet? gibi politik yapıların toplum yaşamındaki gereksizliğini göstermiyor mu? Keza, Roma ve Bizans döneminden Osmanlı'nın yükselme dönemine kadar bağımsızlıkları yüzlerce yıl devam eden, Kürt Beylikleri ile Anadolu Beyliklerinde devlet, henüz toplumsal yaşam içinde dal budak salabilmiş siyasi bir kurum değil, Hanedanım otarşik iradesi olarak kamu yaşamının dışında soyut, gereksiz bir fazlalıktır. Bu ve buna benzer örnekler yakın geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de devletsiz yaşanılabileceğini çağrıştırır.
Bugünkü devlet merkezli siyasi coğrafyanın, tıpkı iki bin yıl öncesinin şehir cumhuriyetleri gibi, küçülmesini istiyorum. Ama, önemli bir farkla! Şehir cumhuriyetlerinde ve daha sonra beyliklerde, hangi biçim içinde olursa olsun devlet vardı. Oysa, benim ütopyamın temelini devletsizlik oluşturuyor. Şehir cumhuriyetleri
derken, devletsiz (isterlerse belli bir konfederasyon da oluşturabilen) federal kanton bölgelerini kastediyorum. Yasaların, hukukun, özel mülkiyetin, sınıfların; her türlü etnik, kültürel ve cinsel ayırımcılığıyla kapitalizmin yok edildiği, alabildiğine sınırsız, devletsiz kantonlar! Bu önermenin, ABD. İsviçre, Hindistan ve pek çok kapitalist ülkede olduğu gibi, eyalet, kanton, ve federasyon tarzı devlet örgütlenmesiyle bir benzerliği kurulmamalıdır. Çünkü, sözünü ettiğim kantonal oluşumun, en küçük bir yerleşim birimi bile hiç bir merkezi yapıya bağlı olmadan, hiçbir otorite tarafından denetlenmeden, tamamen özgür iradi bir topluluk olma inisiyatifine sahiptir. En önemlisi de, devlet ya da onun yerine ikame edilebilecek hiyerarşik yapılara hiçbir biçimde yol verilmemesi, ekolojik-toplumsal ve özgür bir yaşam tercihinin sürekli kılınmasıdır.
Elbette bu bir ütopyadır. Ancak, bu ütopik arzunun bir inanca, bu inancın da toplumsal bir mücadele hedefine dönüşmesiyle, düş olmaktan çıkıp gerçekleşebilir bir ütopya olduğuna inanıyorum. Kaldı ki, bu aynı zamanda anarşist toplumsal bir idealdir. Bu ideali, varılacak tarihsel zorunlu bir süreç olarak değil, yaşanan an'a hemen şimdi indirgenmesi gereken bir özgürlük tercihi olarak düşünüyorum.
Şu son yüzyılın sosyal olayları gözlendiğinde, devleti ortadan kaldırma noktasına varmış pek çok devrim hareketiyle karşılaşırız. Bu devrimlerin devleti yok edememiş olmalarının en önemli nedeni; iktidar odağı olarak, özünde ondan vazgeçememeleridir. Yani sorun, devletsizlik talebini toplumsal devrim hareketinin biricik sorunu olarak gündemleştirmekle ilgilidir. Yoksa, sanıldığı gibi ?gerçekleşmesi imkansız bir ütopya?yla karşı karşıya değiliz.
Kürdistan somutunda ulusal sorunun çözüm mantığını tartışabilmek için, tekrar konunun başına dönelim.
Tüm siyasi Kürt örgütlerinin ortak bir talep olarak, bağımsız ulusal bir devlet amaçladıkları biliniyor. Bu örgütler, ulusal bağımsızlıkla birlikte, söz konusu devlet iktidarını devralarak bizzat kendileri devletleşeceklerinden, bu taleplerinin son derece açık ve anlaşılır bir nedeni vardır. Peki, ortak siyasi bir iradeyle kendilerini ifade edemeyen (ya da etmek istemeyen) köylü ve halk kitleleri tam da despot devletlerden kurtulmak isterlerken, kendilerini yeniden baskı altına alıp yönetecek bir devleti neden istesinler? Çünkü, özünde toplumun böyle bir talebi yoktur. Ama, politik örgütler iktidarı ?özgürlük? diye tanımlayarak Kürt toplumuna bu talebi benimsetmeye çalışmaktalar. Şüphesiz bunun yeterince elverişli koşulları da vardır. Bugün Kürdistan'da uygulanan bunca vahşete maruz kalmış herhangi bir insana ne istediğini sorarsak bize öncelikle, "adalet, özgürlük ve barış" istediğini söyleyecektir. Mevcut siyasi örgütler, ulusal devleti "adalet, özgürlük ve barış" olarak tanıtıp sıradan insana, pekala benimseyeceği bir hareket zemini sunmuşlardır. Artık birilerinin çıkıp her türlü iktidarın bir zulüm kaynağı olduğunu, zulmün özgürlükle nasıl bağdaşacağını, devletin olduğu yerde özgürlüğün olamayacağını haykırmaları gerekir. Çünkü, sorun herkesin anlayabileceği ölçüde açık ve yalın: Kürtler egemen mi olmak istiyorlar yoksa özgür mü? Egemen olmak istiyorlarsa doğru, bunun aracı, devlettir. Ancak, kimsenin kimse üzerinde egemenlik kurma hakkı olmadığına göre bu devlet egemenliği kimin üzerinde kurulacaktır? Yok eğer sorun özgürleşmekse, zaten özgürlüğün yolu devlet kurmaktan geçmez. Tekrar ediyorum: Devletin olduğu yerde özgürlük olamaz!

Sonuç
Bugün kendilerine dayatılan savaşı sonsuz acılar içinde doğrudan hisseden, her türlü sonucundan doğrudan etkilenen ve yalnızca hayatta kalmaya çalışan yüz binlerce Kürt insanı için artık afaki teorik önermelerin bir inandırıcılığı kalmamıştır. Bunu biliyorum! Çünkü, savaş kendi çözümünü sunmuştur. Oldukça realist ve rasyonalist olan bu çözüm; milliyetçi, liberal ve sosyalistlerin ortak bir zeminde buluşup, benimsedikleri bir çözümdür. ?Kürt Realitesi'nden başlayıp aşama aşama tüm siyasal haklan içeren bir re-enformasyon süreci. Bu sürecin bağımsız ulusal devletle sonuçlanması kuvvetle muhtemeldir. Hatta, Kürt ulusal sorunu çözüm yoluna girerken, çözülen her ulusal sorun gibi yeni yeni ulusal sorunların (kuzeyde Zaza, güneyde Asuri, Türkmen ve diğer azınlık sorunlarının) başlangıcı bile olacaktır. Buna inanmayanlar, son iki yüzyılın, nasıl onlarca ulusal sorun örneğiyle bu gerçeğe tanıklık ettiğini tarih arşivlerine bakıp görebilirler.
Bağımsızlığını kazanan ulusların, bağımsızlık için döktükleri kanlar daha kurumadan kendi siyasi sınırları içindeki diğer halklara karşı egemen/ezen ulus konumuna geldikleri günlük haber bültenlerinin değişmeyen konusudur. Bugün, Kürt siyasi hareketi, her düzeyden politik kişi ve kuruluşlara çok açık bir soru soruyor:
Bizim ulusal varlığımızı tanıyor ve buna bağlı olan tüm siyasi haklarımızın teslim edilmesini kabul ediyor musunuz?
Açık ki, bu sorunun muhataplarından biri de bu realist-rasyonalist yönelişe olumsuz bakan anarşistlerdir. Kendi adıma cevaplıyorum:
Ulusal ya da sınıfsal devlet kurarak özgürleşme düşüncesi, iki yüzyıldan beridir burjuvaziyle "proletarya aydınlarının" topluma benimsettiği, tarihin en büyük yanılgısı ve özgürlüğe ihanetidir, işte bu nedenle, mevcut devletlerden başlamak kaydıyla, tüm ulusal hak ve hukuku ortadan kaldırıp, ulus temeli üzerindeki örgütlenmeleri lağvetmek, özgürlük için zorunlu bir koşuldur. Hemen her gün karşılaştığımız, "herkesin devleti var, Kürtlerin niye olmasın?? türünden yaklaşımlar, her defasında köleliğin kaynağının devlet olduğunu gözden kaçırmaktadır. Bu anlayışa göre; devleti reddetmek, Kürtlerin köle olarak kalmasını savunmakla eşanlamlı görülmektedir. Düpedüz milliyetçilik olan bu yurtseverliğin, devrimci bir tutum olarak sunulması fanatik bir devlet savunuculuğuna dönüşüyor. Oysa, yurtseverlik burjuvazinin uluslaşma düşüncesidir. Öyle sanıldığı gibi "tarihsel olarak ilerici" değil, ülke, ulus ve devlet savunuculuğuyla açıkça milliyetçidir. Sosyalistlerin, milliyetçiliği reddedip yurtseverliği baş tacı yapmaları gülünesi bir saçmalıktır.
Marksistlerin temel aldıkları ve kabullenmemizi istedikleri ulusal sorunun çözüm programı, yüz elli yıldır burjuvazinin hemen hemen her ülkede uyguladığı Finlandiya modelidir. Bugün bu model, Birleşmiş Milletler1 in Self-determinasyon (kendi kaderini tayin hakkı) olarak, uluslar arası hukuk için benimsediği (tabi ki her zaman çiğnediği) bir ilke haline gelmiştir. Sanılıyor ki, BM'nin çözümüne uyulduğu zaman toplumların acıları dinecektir. Koşullar, imkansızlıklar gerekçe gösterilerek bu burjuva çözümü hiç bir şekilde önerilemez. Bunu önermek, büyük bir körlük içinde özgürlüğe ihanet etmektir.
Kürtlerin siyasal ve toplumsal haklarından söz edilince, ben yalnızca özgürlüğü anlıyorum. Özgürlük ise, BM'nin çözümü ya da uluslararası diplomasiyle değil, toplumsal devrimle gerçekleşir. Dolayısıyla; hiçbir ulusal ve uluslararası meşruiyeti tanımadan, bugünkü silahlı devrimci isyanı, ulusal devlete değil, yüzlerce mülksüz kantona yol açacak şekilde iktidarsızlık hedefine yöneltmek gerekir. Bunun diğer adı anarşidir.
Anarşi deyince, ithal bir reçeteden söz etmiyorum. Bir ayağı henüz aşiret geleneklerinin yoğun ilişkileri içinde duran, bugünkü Kürt toplumsal yaşamının kapitalist uygarlık ve devlet kurumuna olan yabancılığı bir şans olarak görülmelidir. Anarşi, Kürdün kaotik hayat tarzında bir özgünlük olarak gizlidir. Sorun; binlerce aşiret ve kabilenin doğal yaşam çizgilerinde saklı duran bu özgünlüğü açığa çıkarmak, yani anarşiyi yaratmaktır. Aşiret yerleşim alanlarının her biri zaten kendi başına doğal bir kanton sayılabilecek bir bölünmüşlüğü (desantralizasyonu) yansıtır. Bugünkü merkezdik ise devletin tahakkümle yaşama dayattığı yabancı bir baskıdır. Bu baskıdan, mevcut statükoyu parçalayıp, her tür tahakküm ilişkisinden uzak, özgür ve eşitlikçi bir ahlak temelinde gelişen toplumsal bir devrim mücadelesiyle kurtulunabilir.
Bütün bu anlatıma rağmen, hala eksik bir yanı var bu yazının. Görüldüğü gibi, konunun genel başlığındaki programatik imaj metnin içeriğinde yok. Okuyucu doğal olarak bu tür metinlerden plan ve projeler bekler. Çünkü, teoriyi şematikleştiren akademisyenler bu tür düşünce kalıplarına uygun bir okuyucu tipine yol açmışlardır. Okur, beş sayfalık bir metinde Kürdistan sorununu adeta çözümlenmiş, toplumsal kurtuluş yollarını bütün ayrıntılarıyla belirlenmiş olarak görmek ister. Oysa, hiçbir yazı hiçbir zaman tamamlanamaz. Nihayet, bu yazı da Kürt ulusal sorunu, federal kantonlar gibi bir kavramla ele almış, ulusal devlet ve merkezileşmeyi köy ve küçük şehir kantonlarıyla tasfiye eden de-santralize bir örgütlenmeyi önermiştir. Yazının mantığını -tam da okurun beklentileri doğrultusunda- bir adım daha zorlayıp, çeşitli şemalarla bitirmek mümkündü. Örneğin; mülkiyetsiz federal kanton sistemini siyasal bir çözüm planı olarak, yukarıdan aşağıya doğru kağıt üzerinde Kürdistan coğrafyasına uygulamak mümkün olabilirdi. Ancak, 'aşağısı ve yukarısı olmayan toplumsal bir hareketin kendi doğal mecrası içinde oluşamayacaksa hiçbir projenin teorik olmaktan öteye bir şansı yoktur. Yazıda eksik kalan bu yanın, pratikte gerçekten bir çözüm olabilmesi için ayaklarımızın toprağa temas etmesiyle yakından bir ilgisi var.

(*)Yeniden Anarşi

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

a039
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : A Las Barricadas
Diğer

  Linkler
Radikal Karar Anı
Sanal Molotof
Dergi Pan [anarşist e-dergi]
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız