Aslında, şu ya da bu şekilde, toplumsal iyileşmeyi amaçlayan herhangi bir öneri dışsal isteklerin güçlerinin ve bireyler üzerindeki zor kullanımının artması ya da azalması olarak ifade edilebilir. Eğer artıyorlarsa şeytanidirler, eğer azalıyorlarsa anarşisttirler.

Joseph A. Labadie

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 2

Otonomlar nasıl oluşacak? Yazar : Yükselen Umut

Geçen sayıda İslami faşizme karşı otonomlar oluşturma çağrısı yapmıştık. Hemen belirtelim, bu çağrının kendisi "özel bir politika" değildir. Yani yalnızca islami faşizme karşı değil; kapitalizme karşı, devlete karşı, doğanın tahribine karşı, ırkçılığa-cinsiyetçiliğe karşı, kısacası tahakkümün bütün biçimlerine karşı mücadele için aynı "otonomlar oluşturma" çağrısını yapabilirdik, yapıyoruz da. Otonom sözcüğüyle dile gelen, anarşizmin genel mücadele ve örgütlenme çağrısıdır.
Geçen sayıda özel ve önemli olan, "islami faşizmin? nitelikleri üzerinde yapılan vurguydu. Yoksa otonomları yalnızca "islami faşizme" karşı mücadele zemininde örgütlemek gibi bir anlayışımız yok. O zaman "anarşist" değil "anti-faşist" olurduk. Anarşist olduğumuz için kuşkusuz faşizme karşıyız. Ancak "faşizm" bizim varlık nedenimiz değil.
Öte yandan şurası da bir vakıa: "islami faşizm" otonomların ele almak zorunda olduğu belli başlı alanlardan biri olacak. Bu durum otonomların oluşma ve mücadele tarzında da "somut biçimler" aramamızı zorunlu kılıyor. Örneğin 19.yüzyılda anarşist hareketin önüne çıkan asıl sorun "sömürüye ve kapitalizme" karşı mücadele idi. Bu koşullarda anarşist hareket "otonom" örgütlenme anlayışıyla, esas olarak işçi sınıfı içinde örgütlendi ve sendikalist bir tarz yarattı.
Bakunin işçi hareketinde karar kılmadan önce Osmanlı, Rus ve Avusturya hanedanlarına karşı bir pan-slavist özgürlük hareketi tasarlamıştı. Anarşizm ispanya'da Sendikalist tabana oturmadan, uzun bir süre "federalizm" olarak yapılanmayı denedi. Anarşistler Rus Devrimi?ne hazırlıksız yakalandılar. Rusya'nın uçsuz bucaksız coğrafyası, bu coğrafyada yaşayan milliyetler arasında son derece çetrefil ilişkiler, çarlığa, yerel soylulara, kapitalizme ve en sonu emperyalist savaşa karşı mücadelenin iç içe geçmiş karmaşık görevleri Rus anarşistlerinin bir federasyon çatısı altında toplanarak etkin bir güç oluşturmalarını ve bir tarz yaratmalarını engelledi. Ukrayna'da ise Makhno ve diğer doğal önderlerin karizmaları etrafında kümelenmiş bir köylü hareketi oluştu.
Anarşizm, gerek 19. yüzyılda gerekse yeniden hortladığı tarih olan 68 sonrasında sendikalizm dışında da birçok tarz denemiş (hepsi de otonom örgütlenme anlayışını içeren) ancak Makhno hareketi dışında bunlardan hiçbiri sendikalizmin ulaştığı, bir toplumsal devrimin içeriğini belirleyecek derinliğe ve yaygınlığa ulaşamamıştır.
Bize göre sendikalizm (tabi ki Anarko-sendikalizmden bahsediyoruz) hala tahakküme karşı mücadelenin önemli bir bileşenidir. Ancak gerek teknolojinin gelişmesi sonucu ekolojik felaket olasılığının güncelleşmesi, sermayenin ve erkin ultra temerküzü, militarizmin ulaştığı yıkıcılık düzeyi, medyokrasi aracılığıyla gündelik hayatın bir bütün olarak tahakkümcü odaklarca manipülasyonu; gerekse tahakkümün yapısı ve mekanizmalarına ilişkin bizim bugünkü kavrayışımız, sendikalizmi ya da başka bir mücadele alanını anarşist hareketin ana gövdesi haline getirmemizi olanaksız kılıyor. Karmaşık görevlerin hepsini birden eşit önemde görmek, asıl olarak Marksizm'e yönelik olsa da anarşist hareketin geçmişini de kapsayan ekonomik indirgemeciliğe karşı eleştirel tavrın bir sonucudur. Ancak şurası da günümüz anarşistleri tarafından gözden kaçırılmaktadır. Sorunlar ya da tahakkümün aldığı biçimler açısından bir önem sıralaması yapılamaz ama toplumsal muhalefetin her siyasi coğrafyada ve zaman diliminde akacağı mecralar ve de buna bağlı olarak anarşist hareketin farklı farklı rengi de olacaktır. Yani teorik akıl yürütmenin değil ama pratik hareketliliğin bir sonucu olarak bir tarz baskın olacaktır. Bir tarzın baskınlığı, söz konusu olan anarşist hareket olunca diğer tarzların boğulması ve bastırılması anlamına gelmez. Tartışmasız bir "işçi hareketi" geçmişine sahip anarşizm, en fazla işçi hareketi olduğu dönemde bile diğer anarşist tarzlarla yan yana yürümüştür.
Türkiye'deki anarşist hareketin tarzının ne olacağına dair bir öngörüde bulunabilir miyiz? Sorunun kipine okuyucunun dikkatini çekmek isterim. "Ne olmalı?" diye sormuyorum. "Ne olacak" diye soruyorum. Çünkü "ne olmalı" sorusu ruşeym halinde de olsa devrimin programını oluşturma çabasıdır ki, anarşistler tiksintiyle reddederler, insanların canı tahakkümün hangi somut görüngüsünden daha çok yanıyorsa anarşizmin baskın rengi de o renk olacaktır.
Geleceğe ilişkin öngörüler niçin gereklidir? Devrimcilerin elindeki zaten çok küçük nicelikte erkin "rasyonel" kullanımı için. (Erk sözcüğünün bu nötr kullanımı için bkz. Otorite, erk, tahakküm yazısı, Apolitika sayı-1.) "Rasyonalite" sözcüğü karşısında hemen irkilmeyin. Burada sözünü ettiğimiz sistemin rasyonalitesi ya da bireye sunduğu rasyonel davranış modelleri değildir. Keza kendi dışımızdaki insanlar için "devrimci rasyonel davranış modeli" de oluşturmuyoruz. Anarşistler tahakkümün bütün biçimlerinden nefret ederler, ancak birer insan olarak güçleri sınırlı olduğundan belirli mücadele alanlarını seçerler. Bu seçimlerinde kendi bireysel yetenekleri, birikimleri ve ilgi alanları kadar genel olarak anarşist hareketin ihtiyaçları ve toplumsal muhalefetin varolduğu kanalların tespiti de rol oynar/oynamalıdır, işte kastettiğimiz rasyonalite budur.
Anarşizm içinde "akıl" ve onun politik biçimi olan "teorinin" rolü sorunu hala çözülememiştir. Devrimin, insanların kendi yaşamlarına sahip çıkmak üzere ayağa kalkmaları, istedikleri ve istemediklerini dışa vurdukları spontan hareketlilikler olduğu noktasında bütün anarşistler hemfikirdir. Yani devrimci teori olmadan da devrimci pratik olur. Bazı anarşistler buradan yola çıkarak aklın ve teorinin, devrimden uzaklaştırıcı rolü olduğunu öne sürmüşlerdir. Dahası "teorinin" kendisinin tahakkümcü karakteri olduğunu ileri sürenler de vardır.
Bu görüşlere katılmıyorum. Vesayetçi-vekaletçi politikaya karşı çıkarken popülizme düşülmektedir. Bu görüşleri öne sürenlerin göremedikleri nokta kalabalıkların ancak devrim anında buluştukları, o da el yordamıyla, kararsız ve her an geri dönmeye hazır bir şekilde buluştukları devrimci ideallerin, tahakküm düzeninin hüküm sürdüğü koşullarda ancak devrimci gruplar içinde yaşatabildiğidir. Devrim rüzgarları esmediği koşullardaki devrimci etkinlik "teoriyi" gereksinir. Çünkü bu koşullarda anarşistlerin Bütün istemlerini açıkça ortaya koyup, doğrudan eylemle hayata geçirmeleri söz konusu değildir. Derhal yok edilirler. Anarşistler kendi aralarında öncelikler-sonralıklar konusunda anlaşamasalar da, anlaşmaları zorunlu değilse de, her bir anarşist için eylemliliğinde "öncelikler" ve kendi fiziki-siyasi varlığını koruma sorunu vardır. Bu süreç salt duygulara bırakılamaz. Anarşistler önlerine çıkan ilk kayaya kafalarını vuran kişiler değildirler.
Teori, ikinci olarak, anarşist ideallerin tekamülü için zorunludur. Çünkü, bireyler tekil yaşantıları içinde tahakkümün belirli veçheleriyle yüz yüze gelirler. Bu durumda bireyin tahakküme karşı duygusal potansiyeli kendi yaşadıklarıyla sınırlı kalacaktır. Sistemin bütününü sorgulayan, kısmi muhalefet alanlarının dışında, devrimci bir seçenek.oluşmayacaktır. Dahası hayatın bazı alanlarındaki mazlumlar, diğer alanlarda da sıklıkla zalim olabildiklerinden, anarşi ideali temanız edemeyecektir. Bilinen örnektir, fabrikada devrimci mücadele içinde yer alan bir işçi sıklıkla karısını dövebilmektedir. Anarşi idealinin güçlülüğü içerdiği "ahlaki bütünlük"ten kaynaklanır, işte "teori" bir anlamda bu bütünlüğün ifade edilmesidir. Karısını döven işçinin devrimci mücadele içinde yer alması onun "spontanlığı"dır. Marksistlerin amacı "kendi iktidarlarını savunacak" askerler toplamak olduğundan "devrimci" işçimizin karısını dövmesini, fazla sorun etmezler. Anarşistler ise, işyerinde devrimci mücadele içinde yer alsa da o işçiye eleştirel yaklaşırlar.
Teorinin en can alıcı işlevi ise devrim anında ortaya çıkar. Devrim isteyen kalabalıklar yıkımın hemen ertesinde çözmek zorunda oldukları hayati sonullarla karşılaşırlar, işte bu momentte anarşistlerin teorik yetkinliği tayin edici olabilir. Eğer devrim anında karşılaşılan hayati sorunlara, daha önceki devrimlerin anarşistlerce çözümlenmesinden alınan dersler ışığında yaklaşılırsa; en azından ne yapılmamasına dair, artık devrimlerin "klasikleşmiş" sayabileceğimiz otoriter yozlaşma yönelimlerinin önüne geçilebilir. Çünkü çözümsüzlük, devrimci yığınları şaşırtıcı kadar kısa sürede nötralize eder ve tahakkümün yeniden yeşermesine zemin hazırlar.
Anarşistlerin "teori" derken kastettikleri "gerçeği elinde tuttuğunu iddia eden doktrinler" değildir. Hiçbir anarşist kendi teorik yaklaşımını devrimin programı haline getirmeye kalkmaz. Aynı zaman ve mekanda hepsi de meşru, farklı teorik yaklaşımlar bir arada bulunabilir. Bu durum daha çok doktrinler için geçerli olan "köleleştiricilik" tehlikesinin panzehiri olduğu gibi teorik yaklaşımların çeşitliliği, hareket etmek için zorunlu olan geleceğe ilişkin öngörülerde yanılma payını da azaltır.
Yukarıdaki uzun giriş eşliğinde Türkiyeli anarşistlerin günümüzde yüz yüze olduğu toplumsal problemlerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz :
1) İslami faşizme karşı mücadele,
2) Yaygın olarak "Kürt Sorunu" diye adlandırılan problematikte "halkların boğazlaşmasına" karşı tavır almak ve Kürtler üzerindeki baskılara karşı çıkmak,
3) Kapitalizme karşı devrimci işçi hareketi yaratmak,
4) Militarizme karşı mücadele,
5) Doğanın tahribine karşı mücadele,
6) Cinsel ayrımcılığa ve cinsiyetçiliğe karşı mücadele,
7) Tahakkümcü eğitim sistemine karşı mücadele.
Bu görevlerden hiçbiri "teorik" olarak diğerinden öncelikli değildir. Diğer çelişmeleri de çözecek anahtar bir "temel çelişme" yoktur. Öte yandan anarşistlerin şu anda güçleri de bellidir. Hangi alanlara yönelinecektir? Baştan da söylediğim gibi burada iki faktör vardır. Birincisi bireylerin yetenekleri, birikimleri ve ilgi alanlarıdır. Bunların üzerinde hiçbir "genelleşmiş" teorik gerekçe olamaz. Yani bir anarşist hayatın belirli bir alanında tahakküme karşı mücadeleyi kendisi için çok önemli görüyorsa, bunu "erteleyecek" hiçbir teorik gerekçe olamaz. Ancak daha "mobil" anarşistler de vardır. Yani tahakkümün şu ya da bu görüngüsü kendisi için fazla bir önem taşımayan, çabasını anarşist hareketin bütününün çıkarları doğrultusunda değişik alanlarda yoğunlaştırabilecek anarşistler de vardır.
Nasıl her bireyin kendi açısından "öncelikler" sorunu varsa, anarşist hareketin bütünü için de aynı sorun vardır. Ne ki, burada da öncelikli olan "a priori" belirlenmemiştir. Karşılıklı tartışmalar ve etkileşimler içinde ortaya çıkacaktır.
Bazı arkadaşlar, anarşist hareketin kitleselleşmesinin yolunun anti-militarist mücadeleden geçtiğini ileri sürüyorlar. Bu iddia üzerinde durmaya değer. Anti-militarizmi bir toplumsal mücadele alanı haline getirenler ağırlıklı olarak anarşistlerdir. Bu doğru. Bu alan büyüdükçe, ki büyüyor, anarşistlerin güç kazanacağı da doğrudur. Ama gene de anti-militarizmin, Türkiye'de anarşist hareketin ana rengini oluşturamayacağını söylüyoruz. Çünkü militer aygıt tahakkümün bütün biçimlerinin koruyucusu olsa da toplumda tahakküm ilişkileri yaygın olarak militarist tarzda örgütlü değildir. Anti-militarizm esas olarak askerlik çağındaki erkekleri doğrudan ilgilendiren bir alandır. Militarist tarzın okul, aile, hapishane, hastane, bürokrasi ve hatta işyerlerinin örgütlenmesi üzerindeki etkilerini reddetmiyoruz, ama sorun militarizmi insanların nasıl gördüğüyle ilgilidir. Militarizme karşı mücadele ancak "askeri darbe" dönemlerinde halkın gündeminin başına oturur. Bir de genelleşmiş açık savaş durumlarında (belki?). Kürdistan'da on yıldır süren yerel savaş bile, örneğin metropollerde kitlesel bir anti-militarist tepkiye yol açmamıştır. Üstelik varolan ekonomik krizin ana nedeninin bu savaş olduğu herkes tarafından bilindiği halde. Bu duranı yalnızca milliyetçiliğin ve şovenizmin güçlülüğüyle açıklanamaz, insanlar eğer askerlik problemleri yoksa militarizmi kendi sorunsallarının dışına koymaktadır. Bireysel seçim olarak bu alanda çalışma yapılmasına hiçbir itirazımız yok. Hatta bu satırların yazarının da "askerlik redçisi" olması dolayısıyla esas mücadele alanı budur, itirazımız, yukarıda sıraladığımız bir dizi temel görevden yalnızca birine sıkışıp kalmayadır. Denilebilir ki, militarizme karşı mücadele anarşist tarzda ele alınırsa diğer görevleri de kapsar. Ona bakarsanız cinsiyetçiliğe veya doğanın tahribine karşı mücadele de "anarşist" tarzda ele alınırsa aynı sonuca varır. Bir sorunu "anarşist tarzda ele almak" sözlük anlamıyla tahakkümcü bütünlüğün ortadan kaldırılmasını hedeflemektir.
Aslında anti-militarizm için öne sürülenler ekoloji hareketi için de aynen geçerlidir. Türkiye'de yeşil hareketin miladı sayılan kaplumbağa eylemi ağırlıklı olarak anarşistlerin bulunduğu bir grup tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu grup eylemden sonra kendini "Kara Sanat" dergisinin ekoloji özel sayısında ifade etmiştir.
Gene aynı dergide yer alan Osman Konur'un "Çevrecilik mi ekolojik devrim mi?" yazısı bu alanda yazılmış en tutarlı, temel bir teorik metindir. Bugün SOS Akdeniz grubu tarafından yapılan tek bacaklı "endüstriyalizm ve modernizm" eleştirisi (tek bacaklı diyorum çünkü aynı grup tarz olarak "reel politikanın" dışına çıkmamakta direnmektedir) "Kara Sanat"ın yıllar önce söylediklerinin ötesine geçememiştir. Anarşistler en büyük kitlesel "yeşil" eylem olan Termik Santrallere karşı mücadele içinde de önemli roller oynamışlardır. "Ne nükleer, ne termik ne de ideolojik santral istemiyoruz", "Aliağa'ya termik santral yaptırmayacağız!", "Biz istemiyoruz, yapamazsınız!", "Hayır!". Kampanya bu sloganlar çerçevesinde yürütülmüştür ve bu söylemin anarşist içeriği ayan beyandır. Türkiye'de ilk kez "daire içinde A" pankartı bu eylemlerde kullanılmıştır. Geçen sayıda. Saral Sarkar'ın yazısında okudunuz, başta Batı Almanya olmak üzere bütün Batılı ülkelerdeki yeşil hareketler "termik santralleri" "nükleer santrallere" karşı alternatif olarak görüyorlar. Çünkü düzen içi düşündüklerinden üretimi, tüketimi, enerji üretimini azaltmak gibi bir niyetleri yok. Oysa bugün Türkiye'de yeşil harekete herhangi bir biçimde bulaşmış birinin termik santralleri savunması olanaksızdır. Bunun nedenlerinden biri de anarşistlerin en başından beri ekoloji hareketine koydukları ağırlıktır. Anarşistler ekoloji hareketinde çalıştıkları sürece turnusol kağıdı işlevi gördüler. Genç, gerçekten doğa sever, aktivist, özgürlükçü unsurlarla orta sınıftan-orta yaşlı, doğaya arabasıyla gitmek isteyen!, medyatik, monden unsurları ayrıştırdılar. Bu alanda kalmaya devam etselerdi aynen anti-militarizm gibi; bir toplumsal mücadele alanını daha kontrol ediyor olacaklardı. Ama kalmadılar, neden? Birincisi, anti-militarist mücadelede olduğu gibi kendini sorunun asıl sahibi olarak gören anarşistler yoktu, ikincisi ve daha önemlisi ağırlıklı olarak bu alanda etkinlik göstermek anarşistlerin içine sinmedi! İçine sinmedi çünkü, bu alanda gerçek bir toplumsal mücadele ekseni oluşmadı, Aliağa kampanyası dışında "yeşil hareket" medya tarafından şişirildi, popülerleştirildi ve iğdiş edildi, isterse anarşist tarzda olsun bu alanda varolmak, risksiz ve tehlikesiz bir "sözüm ona muhaliflik" konumuydu.
Anti-militarizm de anarşizmin ana gövdesini oluşturamaz. Çünkü bir toplumsal mücadele eksenine oturmamaktadır. "Toplumsal mücadele ekseni" derken kastettiğim şudur: Bu mücadele öyle bir mücadele olmalıdır ki herkes kendini bir tutum belirlemeye zorunlu hissetmelidir. "Kürt sorunu" işte böyle bir eksendir. "İslami faşizme karşı mücadele" de, bir ölçüde "kapitalizme karşı ücretlilerin mücadelesi" de böyle bir eksen oluşturmaktadır. Diğer mücadele alanları henüz kozasını patlatamamıştır. Toplumsal muhalefetin çeşitli eksenlerde parçalanması bizim arzu ettiğimiz bir durum değildir. Ancak çağın gereğidir. Tahakkümün modern biçimleri "iktidarın parçalılığı" gerçeği üzerinde yükselir. Bu parçalar arasında aynı sembolik evrene ait olmak, başka bir deyişle "aynı dili" konuşmaktan kaynaklanan adına "sistem" dediğimiz bir bütünlük vardır. "Toplumsal mücadele eksenleri" spontan olarak oluşur, bu eksenler arasında ilişki kurarak alternatif bir sembolik evren yaratmak anarşistlerin iradi çabasını oluşturur. Anarşist hareketin ana gövdesinin, çok kısa dönemli pragmatik kaygılarla bu toplumsal mücadele eksenlerinin dışında oluşturulması tasarlanırsa, ne zaman geleceği hiç belli olmayan bir toplumsal devrimin de marjında kalınmış olur.
Anti-militarizmin, anarşizmin ana gövdesini oluşturamayacağı şuradan da bellidir: "Hareketin şu anda ulaştığı toplumsal örgütlenme biçimi Savaş Karşıtları Dernekleridir. Buna bir de Apolitika'nın önerdiği informel askerlik redcileri örgütlenmesini ekleyin. Ana gövdesi bu olan bir anarşist hareket tasavvur edebiliyor musunuz?"
Anti-militarist hareket içinde yer alan bazı arkadaşlar büyük bir kibirlilik örneği göstererek kendi bulundukları konumu "rasyonalize" edip bir toplumsal örgütlenme arayışı içindeki diğer anarşistleri "içi boş" söylemler üretmekle suçlamışlardır. Doğrudur, anarşistler şu ana kadar anti-militarizm dışıda somut, mücadeleler yaratamamışlardır. Ancak bu alanın ne kadar kitleselleştiği de ortadadır. Anarşist bulunduğu konumdan, hatta anarşistliğinden rahatsız olan kişidir. (Kara bayrakları yakmamız boşuna değildir.) Hal böyle olunca, kendi seçtiği mücadele alanını anarşist hareketin genel programı haline getirme çabası kabul edilemez. Buradan bizim anti-militarist eylemliliği küçümsediğimiz sonucu çıkmasın. Ben de kişi olarak önümüzdeki dönem "askerlik redcileri" toplu davası için çalışmayı planlıyorum. Ama anarşist hareketin ana gövdesinin birazdan açıklayacağım nedenler ve dinamiklerle "semt otonomlarından" oluşması gerektiğini savunuyorum.
Ayrıca ekoloji alanının da boş bırakılması doğru değildir. Hele cinsiyetçiliğe karşı mücadelede hiç görünmememiz utanç vericidir. Bütün bu alanlar anarşist hareketin niteliksel gelişimi açısından hayati öneme sahiptir.
Toplumsal mücadele eksenleri üzerinde yükselen anarşist hareket! Güzel, ama nasıl? Çünkü bu eksenler bugünden yarına oluşmuş olmadıkları gibi kollarını açmış anarşistlerin müdahalelerini bekliyor da değiller. Örneğin "Kürt sorunu" ekseninde şu anda Kürdistan'da açık savaş vardır. Bütün güçler (TC, PKK, Hizbullah ve Hizbukontra) dişlerine, tırnaklarına kadar silahlıdır. Bu coğrafyada silahlı güç olmayanın varolma şansı yoktur. Ayrıca bütün bu sayılan güçlerin yerel, çoğu zaman da aşiret bağlarına dayalı kitle destekleri vardır. Anarşistlerinse güçleri bellidir. Bu aşamada Kürdistan'da varolma şansımız yoktur. Anarşist Kürt inisiyatifi metropollerde örgütlenmek zorundadır. Temel görev halkların boğazlaşmasının önüne geçebilmektir. Özellikle Kürt mahallelerinde örgütlenecek anarşist Kürt inisiyatiflerinin yanında, bu çalışmaya paralel olarak komşu Türk semtlerinde anti-şovenist inisiyatifler de oluşturulmalıdır. Aynı zamanda Kürtlerin Kürt kimliğiyle yaşamalarının "hak" kavramı dışında "doğrudan etkinlikle" hayata geçirilecek biçimlerini bulmak zorundayız. Ancak şurası kesindir, Kürdistan coğrafyasında yerleşik toplumsal güçler oluşturmadıkça "Kürt dinamiğinin" ana yönelişini etkilemek şansımız yoktur. Metropollerdeki örgütlenmenin Kürdistan'da ne kadar karşılık bulacağı ise çok belirsizdir.
Ayrıca Kürt sorunu artık şu ya da bu şekilde çözüm aşamasına gelmiştir. Olası sonuçlardan hiçbiri bizim arzuladığımız yönde olmayacaktır. Militaristler bütün güçleriyle PKK'yi çökertmek için yükleniyorlar. Her gün 30-40 gerilla öldürüyorlar. Ya becerecekler ve ondan sonra ufak tefek reformlarla, Kürtlerin mevcut ekonomik sisteme giderek daha fazla entegrasyonları sonucu asimile olmalarını umarak, sorunu en azından uzunca bir süre ertelemiş olacaklardır. Ya da PKK Eylül'e kaçlar gücünü koruyacak, artık günde bir trilyonluk savaş yükünü kaldıramayan devlet ve burjuvazi, Batı'nın telkinleri doğrultusunda "barışçı" bir çözüme yanaşacaktır. Bu barışın unsurları muhtemelen PKK'nin "Bağımsız Kürdistan" talebinden vazgeçip, silahları bırakması karşılığında Kuzey Irakta kumlan Kürdistan'ın resmen tanınması, Kürtçe radyo-TV serbestisi, Kürtçe'nin okullarda ders olarak okutulması, Kürt partilerinin kurulabilmesi ve genel af olacaktır.
Tabi olayların gelişmesi bambaşka bir seyir izleyebilir. PKK iyice sıkıştığı noktada savaşı metropollere taşıyabilir, bu durumda halk içinde Türk-Kürt çatışması devasa boyutlar kazanır, toplu kıyımlar ya da askeri darbe gündeme gelebilir. Keza, devlet içinde barışçı çözüm yanlılarının çoğalması karşısında da ordu darbe yapabilir. Ya da ikinci cumhuriyetçiler, militaristleri kesin tasfiye etmek için onları çok kısa ömürlü olabilecek bir prematüre darbeye zorlayabilir, en sonu bunların hiçbiri olmaz ve savaş kronikleşir, Türkiye Lübnanlaşabilir.
Anarşistler kısa sürede etkili olamasalar da böylesine önemli bir konuda somut politikalar ortaya koymadan varolmaya devam edemezler. Anarşist Kürt inisiyatifinin acilliği ortadadır. Acaba bu konudaki görevlerimizi gerçekleştirmek için nasıl örgütlenmeliyiz? Semt otonomları, özellikle Türk-Kürt çatışması olasılığının olduğu bölgelerde yoğunlaşmalıdır. Şimdiden söyleyebileceğimiz yalnızca budur.
Kapitalizme karşı işçi mücadelesi, "sendikalizm" başlığıyla ayrıca ele alınması gereken bir konu. Ancak şu kadarını söyleyelim, sisteme karşı kitlesel ayaklanmadan vazgeçtik, henüz tarihinde doğru dürüst bir genel grev bile olmayan bir "işçi sınıfına" sahibiz. Bu koşullarda "sendikalizm" anarşistlerin ilgilendikleri konulardan biri olabilir ancak.
Türk-Kürt çatışmasının yerini giderek İslami faşizme karşı mücadelenin alacağını öngörüyoruz. Bütün öngörüler gibi bu da yanlış çıkabilir tabi. Neyse ki, Kürt sorununa müdahale olanaklarımızın alacağı biçimle, İslami faşizme karşı mücadelenin gereksindiği örgütsel biçim kesişiyor. Bu da "semt otonomlarıdır". 12 Eylül öncesinin faşizme karşı mücadelesinde iki önemli alan vardı. Okullar ve semtler. Okullarda faşist işgaller kırıldıktan sonra, ağırlık büyük ölçüde semtlere kaydı. İslamcı faşistler şu anda semt temelinde, ev ev, son derece sistemli bir çalışma yürütüyorlar.
Bu çalışmaya cevap verilmelidir. Ayrıca bizim semtlere yönelmemizin anarşist devrim anlayışından kaynaklanan köklü bir nedeni daha vardır. Osman Konur, Efendisiz dergisinde şunları yazıyor: "...Efendisizler yaşamı bir bütün olarak algılarlar. Onu üretim, eğitim vb. alanlara bölmezler. Bütün tanımlılığına ve bütün kodlanmışlığına karşın mahalleler hala özgünlüklerini koruyabilmekte, değişen dengelerle de olsa toplumun değişik kesimlerinden insanları bir araya ve benzer sorunlar çerçevesine getirebilmektedir. Aynı zamanda mahalleler, söz gelimi bir fabrika mekanına kıyasla hayatı çok daha büyük ölçüde çeşitliliğiyle kucaklamaktadır. Mahallede kadınlar vardır, işsizler, hastalar, sakatlar ve çocuklar vardır, üretim ilişkilerinden çok daha boyutlu ve yaratıcılığa çok daha açık bir ortam vardır....(Efendisiz, sayı-1 sf.ll)"
Kendini toplumsal yaşam alanlarında var edememek "sendikalistlerin" en büyük, hatası, Batılı çağdaş anarşistlerin de talihsizliğidir. Talihsizliğidir çünkü, kapitalizm geliştikçe modernite öncesi özgün "mahallelerden" oluşan kent dokusu ve hemşerilik bilinci tahrip edilmiş, kentler tahakkümün kaleleri haline getirilmiştir. Keza tarımın kapitalistleşmesiyle birlikte "köy cemaatleri" de yerini kapitalist çiftliklere bırakmıştır. Artık Batı dünyasında kendine özgü toplumsal yaşam birimleri olarak yalnızca kampüsler ve gettolar kalmıştır. Anarşistler de ya bu mekanlara sıkışmakta ya da toplumun diğer bireyleri gibi aralarındaki doğal iletişim olanaklarını yitirmiş atomize yaşantılar sürmektedirler. Sonuç ortadadır. Türkiye'de değişim hızla aynı yöndedir, ancak hala bir şansımız vardır. Kent nüfusunun büyük çoğunluğunun gecekondu mahallelerinde yaşıyor olması bize son bir olanak sunmaktadır.
Sonuç olarak, Türkiye'de anarşist hareketin esas olarak semt otonomları temelinde örgütlenmesi gerektiğini öngörüyoruz. Tabi, gerek anarşist sendikaları gerekse okullarda özellikle de liselerde otonom örgütlenmeleri, çeşitli konularda gelişebilecek inisiyatifleri ve her düzeyde oluşabilecek projeleri reddetmeden.

Otonomlar ne yapacak?
Anarşistlerin yerel örgütlenmeleri olan otonomlar bir dizi görev üstlenirler. Hepsi de birbiriyle bağlantılı bu görevlerden başlıcaları şunlardır:
l- Propaganda: Anarşist ilke ve ideallerin propagandası otonomların daimi görevidir, ilke olarak bizim kontrol ettiğimiz sözlü, yazılı, görsel bütün araçlar kullanılabilir ancak asıl olan "eylemli propaganda" ya da "yaparak propagandadır". Medyanın kullanılması bazı özel durumlar dışında uygun değildir.
Anarşistler için propaganda "devrimci bilincin" kitlelere taşınması demek değildir. Kendilerini özne olarak var etmek üzere yola çıktıkları için anarşistlerin kendi "doğruları" yani iddiaları vardır. Doğal olarak bu iddialarını tezler halinde insanlara aktarırlar. Ancak başkalarının da kendi doğalları olacağı, birçok durumda başkalarının hakikat'e daha yakın olabileceği gerçeğini de unutmazlar. Bu yüzden "propaganda" anarşistler için tek yönlü bir pedagojik pratik değil, iki yönlü iletişim pratiğidir. Ve hiçbir araç doğaldan, yüz yüze iletişimin yerini tutamaz.
2- Tavır oluşturma: O birimde gündelik hayatın bütün ayrıntılarına ilişkin tavır oluşturma, bu tavrın ajitasyonunu yapmak, bu tavrı hayata geçirmek, hayata geçirirken de olabildiğince dışımızdaki insanlarla birlikte davranmak. Konu seçimlerde alınacak tavır da olabilir, karı-koca kavgaları da. Derinleşmemiz o birimdeki gücümüzle doğrudan bağlantılıdır. Dikkat etmemiz gereken oluşturacağımız tavrın sözde kalmamasıdır. Bunun için gücümüzü iyi ölçmeli, üzerimize altından kalkamayacağımız yükler almamalıyız. Başta da belirttiğimiz gibi, öncelikli olarak İslami faşizme karsı ve halkların kardeşliğine yönelik tavır geliştirmeliyiz.
3- Doğrudan eylem: Anarşist eylem tarzının bu temel ilkesi daha uzun ve ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Diğer eylem biçimlerinden en temel farkı mevcut otoritelerden hiçbir şey talep etmemesidir.
4- Toplumsal eylemliliklere katılım: Anarşist tarzda oluşmamış da olsa, mazlumları bazı talepleri etrafında gelişecek eylemliliklere (örneğin grev, boykot, yürüyüş, vb) anarşistler katılır ve bu eylemliliği elinden geldiğince doğrudan eyleme dönüştürmeye çalışır.
5- Anarşistlerin örgütlenmesi: Otonomlar üye sayılarını arttırmayı da hedeflerler.
6- Yayın faaliyeti: Her otonom şu ya da bu biçimde mutlaka bir yayın çıkarmalı ve bu yayını hem çalışma yaptığı bölgedeki insanlara hem de diğer otonomlara ulaştırmalıdır. Yayın faaliyetinin propagandayı aşan bir işlevi vardır. Yayın faaliyeti anarşist ideallerin o birim somutunda özgül politikalara dönüşmesinin aracıdır. Bundan da önemlisi yerel yayınlar "politika oluşturma" işlevini yayarak hareket içinde ayrıcalıklı siyasal merkezler oluşmasını engeller. Genellikle underground fotokopi dergilerden oluşacak bu yayınlar hareket içinde yer alan bireylerin kendilerini özgürce ifade edebilmelerinin de aracıdır. (Örneğin "teorik" dergi olarak çerçevesi çizilmiş, periyodik, Türkiye çapında dağıtımı yapılan ve sayfa sayısı sınırlı Apolitika'da bu şans genellikle yoktur. Belli bir teorik bağlamda kullanmayacaksak, örneğin kişinin yaşadığı bir aşktan duyduğu hayal kırıklığı türünden "özel" ama kendi yerelliğinde önemli ölçüde politik denemeler ya da şiirler, pratik gerekçelerle Apolitika'da yer alamaz. Ama otonomun yayın organında yer alabilir/ almalıdır.)
Yazının bütün handikaplarının yanında "sistemli düşünmeye" aracılık etme gibi olumlu bir işlevi de vardır. Anarşistler günün birinde "teorisyenlere" maruz kalmak ve bu duruma karşı önlem alacağız diye ham bir "teori" düşmanı tutuma düşmek istemiyorlarsa yazılı iletişimi öğrenmek zorundalar. Evet, İspanya'dakilerin çoğu okuma bile bilmiyorlardı ama şimdi pek revaçta olan, kendi düşünsel tembelliğine çok güzel de kılıf olan "bilgi" düşmanı tutuma da çok uzaktılar. Anarşistler etkin oldukları her yerde okuma yazma kursları açtılar. Burjuvazinin onları bilgiden uzak tutmaya çalıştığının çok iyi farkındaydılar (bkz. Einzensberger, Anarşinin Kısa Yazı), işte bu otonom dergileri yazılı iletişim alışkanlığı kazanmak için de önemli bir fırsattır.
8- Toplumsal örgütlenme: Otonomların halkın öz-örgütlenme biçimlerini yaratmak gibi çok temel bir görevi daha vardır. Anarşist devrim kitlesel ayaklanma momentini içerse de bugünden başlayan bir süreçtir. Anarşistler kendi politik çalışmaları ve örgütlenmeleriyle eş zamanlı olarak toplumsal örgütlenme sorununu da ele almak zorundadır. Bu aşamada semt otonomlarının amaçladığı toplumsal örgütlenme biçimi olarak semtlerde etkinlik gösteren "özgürlükçü kültür derneklerini" öneriyorum.
9- Toplumsal dayanışma: Otonomlar bulundukları birimde toplumsal dayanışmanın somut biçimlerini bulmak ve hayata geçirmekle de yükümlüdür.
10- Özgürlükçü kültürün oluşturulması: Anarşistler gündelik hayatın radikal eleştirisi temelinde kendi iç ilişkilerini ve etki alanlarındaki insan ilişkilerini farklılaştırmak, giderek özgürlükçü bir kültür yaratmak amacındadır.
Bu görev birçok anarşist projenin sona ermesine yol açan tehlikeli bir görevdir. Anarşist gruplar "dışa" karşı devrimci tavır alma ve mücadele sorumluluklarını unutup ya da etkinlikleriyle orantılı olmayan bir ölçüde gözlerini kendi iç ilişkilerine çevirdiklerinde, yani tahakküm toplumunda anarşist bir adacık yaratabilecekleri zehabina kapıldıklarında çoğu zaman kişilik çatışmalarının ağır yüküyle dağılmakta, başarılı olsalar bile bütün güç ve enerjilerini bu alanda tükettiklerinden toplumsal devrim açısından işlevsiz, hatta zararlı küçük alt-kültür gruplarına dönüşmektedirler, iç ilişkilerin anarşistleşmesi, anarşistlerin genel toplumsal etkinliklerinin artmasına paralel olarak ele alınmalıdır, istisnai durumlar dışında iç ilişkiler otonomların ana gündem maddesi olamaz. Özgürlükçü kültür, bugünden yarına anarşistlerin kendi iç tartışmalarıyla oluşamaz. Bu tartışmalar kuşkusuz gereklidir ancak anarşist mücadelenin diğer görevleriyle birlikte ele alınmalı ve zamana yayılmalıdır.
11- Projeler oluşturmak: Hayatın tahakküm ilişkilerinin dışında da yaşanabileceğinin ipuçlarını veren "anarşist projeleri" hayata geçirmek, halkın öz-örgütlenmesinin devrimci kurumlarını yaratmak, doğrudan eylem-doğrudan etkinlik anlayışının en önemli öğelerinden biridir.
Bu da başarısızlık halinde sıklıkla ters sonuç veren, yani tahakkümcü ilişkilerin dışına çıkılamayacağını kanıtlayan bir yaklaşımdır. En sık yapılan yanlış, bu projelerin ancak anarşist varoluşun ipuçlarını verebileceğinin unutularak, projeye kendini aşan anlamlar yüklenilmesi, projenin bu toplumda ayakta kalabilmesi için kuşkusuz anarşistçe olmayan rasyonalitesinin iyi saptanamaması ve bu anarşist öğelerle anarşist olmayan öğeler arasındaki dengenin önceden tespit ve ilan edilmemesidir. Eğer bütünüyle anarşist projeler hayata geçirilebilseydi devrime gerek kalmazdı.
12- Anarşist literatürün incelenmesi: Sosyalist örgütlerde "eğitim çalışması" olarak adlandırılan bu pratik (ki onların amaçlarına çok uygundur bu isimlendirme) bazı işlevleri açısından otonomlarda da -tabi anarşist tarzda- vazgeçilmez önemdedir. Marksist örgütlerde olduğu gibi önceden belirlenmiş doğalların üyelere aktarılması ve üyelerin bu doğrulara göre "eğilmesi" değildir amaçlanan. Anarşistlerin zaten eğitime temel teşkil edecek böyle doğruları yoktur. Öte yandan maalesef Türkçe'ye çevrilmemiş çok geniş bir literatür vardır bu literatürü Türkçe'ye çevirmek önümüzdeki dönemin görevlerinden biridir. Yayıncılık bugün büyük paralar gerektiren bir endüstri haline gelmiştir. Anarşist hareket kısa zamanda bu parasal olanaklara kavuşacak gibi durmamaktadır.Ama çeviri metinler kendi aramızda elden ele dolaşabilir. Ayrıca şimdiden Türkiye'de küçük de olsa bir anarşist kitaplık oluşmuştur. Literatürün incelenmesi ve tartışma konusu yapılması kollektif bir çalışma olarak ele alınmalı ve bütün anarşistler literatürle ilgilenmeye teşvik edilmelidir.

Otonomlar nasıl çalışacak?
Tüzük, partinin üyelere karşı örgütlü güvensizliğinin ifadesidir" der Lenin. Bu soyutlama bütün tahakkümcü örgütlenmeler için geçerlidir. Bu yüzden otonomların iç işleyişi tüzük hükümleriyle düzenlenemez. Her yeni durumda otonomu oluşturan anarşist bireyler kendi tavırlarını kendi iradelerine göre yeniden saptamak zorundadırlar.
Otonomlar gönüllü birlikteliklerdir. "Gönüllü birliktelikten" ne anladığımızı burada açmak zorundayız. Bu temel ilkenin uç noktada algılanışı günümüz Batı anarşizminde yaygın olan "çekim grupları" (affinity groups) tarzında örgütlenmedir. Affinity group, "otonom" sözcüğünün anarşist gelenek içindeki esas olarak işaret ettiği örgütlenme biçimine denk düşmez. Otonomlar "belirli bir anarşist anlayıştaki" federasyonun yerel organlarıdır. Henüz federasyon oluşmadan da "otonomlar" ortaya çıkabilir. Ancak otonomlar hiçbir zaman "kendisiyle sınırlı" örgütlenmeler olarak var olamazlar, kendi yerellikleriyle yetinemezler. Kuruldukları andan itibaren kendi anlayışları doğrultusunda "evrensel anarşist devrimi" hedeflerler, bu doğrultuda çaba gösterirler. Otonomu oluşturan bireyler arasındaki "gönüllü birliktelik" aynı ideallere Ve bu ideallerin yaşama geçirilişine ilişkin aynı perspektiflere sahip olma temelindeki gönüllü birlikteliktir. Kastedilen "kişiliklerin uyumu" değildir. Oysa "affinity group"ta asıl olan kişilik uyumudur. Perspektif birliği gerekmediği gibi grubun üyelerinin anarşist olmaları da gerekmez, muhalif olmaları yeterlidir. Keza anarşist devrimin organları olarak tasarlanmadıklarından yerellik de zorunlu değildir.
"Çekim grupları" en yaygın olarak 80-90 arası Almanya'da ortaya çıktı. "K grupları" adı verilen birçoğu Maocu grup 70'lerin sonlarına doğru hızla dağılınca "radikal sol" potansiyel önceleri yeşil-alternatif hareket şemsiyesinde toplandı. Bu hareketin genel özelliği "anarşizan" olmasıydı. Öte yandan, anarşist geleneğin aksine parlamentoyu reddetmeyip, onu düzenin teşhiri doğrultusunda kullanmayı benimsedi, bu amaçla "yeşil parti" projesini hayata geçirdi. Radikal düşünce böylece "K gruplarının" marjinalliğinden kurtuluyor, 68 başkaldırısı ölçeğinde olmasa bile yeniden kitleselleşerek toplumun %5'ini peşinden sürüklüyor, daha da önemlisi uzunca süre gündemi belirliyordu. "Affinity group" tarzında örgütlenme "K gruplarından" "yeşil-alternatif harekete" geçiş sürecinde yaygınlaştı. Politik mücadelede bu örgütlenme tarzı feminist hareket tarafından uzun zamandır zaten başarıyla uygulanıyordu. "K gruplarının" ideolojik iflasında bir numaralı faktör "demokratik merkeziyetçilik" tarafından cendereye alınan aktivistlerin politikayı yalnızca bir görevler ve sorumluluklar manzumesi olarak gören bu çileci ve tahakkümcü anlayışa isyan etmeleriydi. Bu aktivistlerin birçoğu 68'lerin özgürlükçü havasını solumuşlardı ve birçoğu "Leninist parti" modelini burjuva devletini yıkmak için bir zorunluluk olarak gördüklerinden seçmişlerdi. 68'lerden bakıldığında "devrim" de o kadar uzakta değildi. Devrim için bu cendereye katlanmaya değerdi! "İktidar yürüyüşüyle" tanımlanan "özgürlük ideallerinin" kirlendiğini gören öte yandan ideallerinden vazgeçmeyen, "yeşil parti" türünden şekilsiz örgütlenmelerin uzun boylu radikalliğini muhafaza edemeyeceğini saptayan aktivistler "otonom" adını verdikleri "çekim grupları" oluşturdular, giderek Avrupa'da özellikle de Almanya'da toplumsal muhalefetin ana rengini belirler hale geldiler.
Otonom terimini anarşist gelenekten ödünç alan bu yeni tip muhalif oluşumlar otoriter sosyalizmle eksik bir hesaplaşmayı ve anarşist gelenekle eksik bir tanışmayı temsil ediyorlardı. Eksik de olsa bu yöneliş onları Avrupa'nın tek devrimci gücü kılıyor, tabi handikaplarıyla birlikte. Bir dizi handikapın en önemlisi birleşik bir devrimci örgütlenmenin yaratılamaması ve örneğin "ev işgalleri", "anti-nükleer" kampanyalar gibi devrimci eylemlerin süreklilik kazanarak "toplumsal devrimi" hedefleyen bir oluşumun, bir federasyonun ortaya çıkmamasıdır. Bu durumda "otonom" sözcüğü "devrimi" değil, "karşı çıkışı" çağrıştırıyor. Ne kadar radikal olursa olsun bir karşı çıkış, yeni bir yaşamı hedeflemediği ve bu hedefi doğrultusunda yaşantılar/eylemlilikler oluşturamadığı, hem nicelik hem nitelik olarak bu yaşantılar/ eylemliliklerde bir tekamül oluşturamadığı taktirde mevcut statükonun kendi eksikliklerini de onararak varlığını sürdürmesinden başka bir şeye yol açmayacaktır.
Bir başka handikap da "çekim grubu" anlayışının anarşistlerin gündelik hayatı belirleyebilecek yerel bir güç olmalarının da önüne geçmesidir. Sınırlı da olsa belli bazı coğrafyalarda varolan anarşist potansiyel tahakkümcü toplumsal düzende gedik açabilecek düzeydeyken '"çekim grubu" anlayışında dile gelen atomizasyon eğilimi tahakkümün etkinlik alanlarını genişletici bir faktördür.
En sonu, hele Batılı bir anlayışla ele alındığında, "kişilik uyumu" son derece tedrici ve sınırlı olmak durumundadır; bu durumda "otonom" belli bir yerellikte anarşist hareketin sürekliliğini temsil etmek bir yana makul süreler içinde bile ayakta kalamayacağı ortaya çıkan "çekim grupları" nezdinde (ayakta kalamazlar çünkü yaşadığımız hayat kişilik çatışmalarını her an yeniden üretmektedir.) Anarşist tasarımların olanaksızlığını vazeden bir sözcük haline gelmektedir.
Yukarıdaki yaklaşımın ışığında "otonom kimlerden oluşacak" sorusuna cevap ararsak belli bir yerellikte anarşist toplumsal devrimi amaçlayan ve mücadele tarzına ilişkin belirli perspektifleri paylaşan insanlardan cevabını veriyoruz. Otonomu oluşturan bireylerden beklenen çekim grubunda olduğu gibi mutlak bir uyum değil, birlikte çalışmayı olanaksız kılacak çatışmaların olmamasıdır. Böylesi bir çatışma ancak ahlaki sürçmelerin olduğu yerde yaşanabilir. Gönüllü birliktelikten aynı ideallere, aynı morale ve aynı perspektiflere sahip olmayı anlıyoruz, yoksa bazen gerekçe göstermek lüzumunu bile hissetmeden Avrupai "ben onunla birlikte olmayı seçmiyorum" züppeliğini değil.

Otonom arkadaş grubu değildir
Tüzüğü reddediyoruz, ama karar alma mekanizmalarını değil. Otonom bir "çekim grubu" olmadığından zaman zaman çalışmalı karar alma süreçleri kaçınılmaz olacaktır. Bu süreçlerde kullanacağımız belli başlı mekanizmalar olarak aşağıdakileri öneriyorum:
1- Gönül Birliği: iktidarı hedefleyen politik oluşumlar için bir fantezi olan bu yüzden sözü bile edilmeyen bu mekanizma anarşist örgütlenmelerin işleyişinde ulaşılmaya çalışılan temel mekanizmadır. Gönül birliği ?Oy Birliği?nden farklı olarak alınacak bir kararı uygun bulmanın ötesinde duygusal yükü de içeren aktif bir desteği ifade eder. Otonomların çalışmalarında gönül birliği nadiren oluşur. Maksimalist bir anlayışla otonomların çalışmalarını "gönül birliği" aramak adına aksatmak sıklıkla düşülebilecek bir hatadır. Kısa bir araştırmadan sonra diğer karar alma mekanizmalarına geçilmelidir. Tanım gereği "gönül birliğiyle" alınan kararlara otonomun bütün üyeleri bütün güçleriyle hayata geçirmeye çalışır.
2- Oy Birliği: Otonomların işleyişinde muhtemelen en sık kullanılacak olan karar alma mekanizması budur. Durumları elverdiği zaman, sınırları içerisinde "oy birliği" aranmalı; tartışmalar mümkünse oy birliği sağlanıncaya kadar uzatılmalıdır. Oy Birliği ile alınan kararları hayata geçirecek pratik görevler bireylerin gönüllü katılımıyla dağıtılır.
3- Genel Kabul: Oy birliği sağlanamadığı koşullarda karar almak zorunluysa başvurulabilecek bir mekanizmadır. Alınan karara bazı itirazların olduğu, ancak bu itirazların otonom içinde bir ağırlık oluşturacak kadar çok sayıda kişi tarafından benimsenmediği hem de karara katılmayanların böyle bir kararın alınmasında büyük sakınca görmedikleri durumu tarif eder. Karara katılmayanların uyma zorunluluğu yoktur. Ancak tanım gereği "genel kabulle" alınmış bir karara karşı eylemlilikte bulunulmaz.
4- Kararsızlık hali: Yukarıda sıraladığımız üç mekanizmayla karar alınamadığı durumlarda acil bir durum yoksa karar almamak, anarşist ilkeler açısından en uygun durumdur. Çünkü bundan sonra ele alacağımız mekanizmalar anarşizmin doğasına ters ve ters olduğu için de o yerellikteki anarşist etkinliği yaralayacak mekanizmalardır. Ancak, karar almamanın daha büyük zararlara yol açacağı durumlarda zorunlu olarak gündeme gelebilir.
5- Oy Çokluğu: Bu mekanizma esas olarak tahakkümcü demokrasinin bir kurumudur. Çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakkümünü öngörür. Bu mekanizmayı bu haliyle kullanmamız mümkün değildir. Azınlık haklarını gözeterek yeniden tanımlamak zorundayız. Ancak, anarşist revizyondan sonra bile iktidar ve muhalefet konumları oluşturacağı ve bu mekanizmanın sıklıkla kullanılmasıyla bu konumların kurumlaşma olasılığının da yüksek olduğu göz önüne alındığında oy çokluğuyla karar almaktan olabildiğince kaçınmak gerekir. Zorunlu durumlarda oy çokluğuyla alınan karar otonom adına ama kararı alanlarca hayata geçirilir. Genel kabulden farklı olarak azınlıkta kalanların otonomun olanaklarını kullanarak, ama otonomun adını kullanmadan "bir gurup otonom üyesi" ibaresiyle kendi kararlarını hayata geçirme hakları vardır.
6- Konsensus: Sivil toplumcu önyargıların ötesinde aslında oy çokluğundan da beter bir mekanizmadır. Oy çokluğunda oluşan iktidar ve muhalefet konumları, tahakkümcü bir sembolik evrenin göstergeleri olsa da "bireylerin" iradelerini yansıtır.
Anarşist revizyondan geçmiş "oy çokluğu" yönteminde azınlık-çoğunluk ayrımı varlığını sürdürse de bireylerin iradeleri boğulmaz. Konsensusta ise tahakküm daha soyut ve daha genel bir karakter taşır. Alınan karar hiç kimsenin iradesini yansıtmaz. Bu yönüyle gayr-i insanidir. Kimsenin içine sinmeyen bir kararı uygulamakla yükümlüdür bireyler. Bu durum boğucu bir iklim yaratır. Moralin yerini reel-politika alır. Konsensüs arama çabası içinde insan ilişkilerinde açıklık kaybolur, diplomatik dil egemen olur. Bir otonomda konsensusla karar alınmak zorunda kalınması ahlaki yozlaşma işaretidir ve ciddi bir tehlike sinyalidir.
Konsensüs ancak takiyenin zorunlu olduğu ve karar almanın ertelenemeyeceği koşullarda bir karar alma mekanizması olarak otonomun gündemine gelebilir. Yani "dışa karşı ortak irade" göstermenin zorunlu olduğu ama bu ortak iradenin oluşamadığı koşullarda. "Bu ahlaksızlıktır, biz bunu reddederiz" demek çok kolay ve kolay olduğu için de ikna edici olmaktan çok uzaktır. Her şey bir yana anarşistler kendi bireysel yaşamlarını sürdürmek için binlerce küçük ahlaksızlık yapmıyor mu? Çok seyrek olmak koşuluyla otonom da kendi fiziki varlığını sürdürmek için ahlaksız davranmak zorunda kalabilir.
7- Veto hakkı: "Hakikati" bazen binlerce insanın arasındaki bir tek insan elinde tutuyordur. Ve hakikat bazen çok yakıcıdır. Yanlış atılan bir adım bazen geri dönüşü olanaksız sonuçlara yol açabilir. Otonomun işleyişi içinde "veto" hakkı bu duruma karşı bir önlem olarak varolan bir mekanizmadır.
Veto hakkı anarşizmin bireye verdiği önemin göstergesidir. Bir tek birey otonomun hatta federasyonun hareketini durdurma hakkına sahiptir. Hiyerarşik kademelerin ötesinde bireyi yok sayan "Leninist Parti" vb otoriter örgütlenmelerle karşılaştırıldığında anarşist örgütlenme anlayışında bireye tanınan rol çok çarpıcıdır.
Böylesi bir hakkın kullanımında sorumluluklar da çok fazladır kuşkusuz. Veto hakkı da çok seyrek kullanılması gereken bir mekanizmadır. Veto kararı veren birey bu kararının hesabını mutlak vermek zorundadır. Her vetodan sonra otonomla "vetocu" arasındaki ilişki gözden geçirilmek zorundadır.
8- Dayatma hakkı: Artık uç noktalarda konuşmaya başladık. Dayatma hakkı da veto hakkıyla benzer bir zeminde yükselir. Atılan bir yanlış adım nasıl geri dönülmez sonuçlara yol açabilirse, atılmayan bir adım da benzer sonuçlara yol açabilir. Dayatma hakkı veto hakkından daha ağır sorumluluk gerektirir. Veto hakkı eğer bir teşbih yapacak olursak, "savaşan kişinin elinden silahını almaksa", dayatma hakkı "savaşmak istemeyen insanın eline silah tutuşturmaktır". Veto hakkı engellemedir, dayatma hakkı "buyruğa sokmaktır".
Dayatma hakkı hiç kullanılmayacağını umduğumuz, ancak sıcak çatışmalarda gündeme gelebilecek bir haktır. Haklılığı kanıtlanan "dayatma hakkı" kullanımları ortaya Durruti gibi karizmatik doğal önderler çıkarır. Ama böyle önderler zaten otonomun doğal işleyişi içinde de temaruz ederler. Bu kişilerden gelen öneriler çoğu zaman buralara varmadan, en azından "genel kabulle" otonomun kararı haline gelir. Paradoksal bir durumdur bu, demokrat bir kafa kolay kolay anlayamaz. Anarşistler bir bireye tahakküm toplumlarında ancak bir despota tanınabilecek hakları tanırlar. Şu farkla ki, bu haklar bütün bireylere tanınmıştır. Anarşist örgüt yaşantısı içindeki kaçınılmaz asimetri doğal önderlerin gerçek despotlara dönüşmesinin zeminini hazırlar. Buna karşı tek güvence anarşist moraldir. Anarşistler çatışmanın kritik noktalarında önderin atacağı adımların tayin edici olabileceğinin ayırdındadırlar. Bu yüzden karar alma mekanizmalarını doğrudan demokrasinin yöntemleriyle kısıtlayamazlar. Anarşizm ortalamanın egemenliği değildir. Öte yandan anarşist moral doğal önderlerin despotlara dönüşmesinin karşısına en azından birkaç kişinin çıkacağını öngörür. Bu yüzden de doğal önderlere hiçbir sıfat ve işleyiş içinde ayrıcalıklı yetki vermez.
Veto hakkının kullanılması sonucu bireyle otonom arasında oluşan gerginlik genellikle zaman içinde giderilebilir. Ancak söz konusu olan dayatma hakkı olunca daha tehditkar bir tonla konuşmak gerekiyor. Bu hakkı yanlış kullanan, hareket içindeki yeri, geçmişi ne olursa olsun çeker gider.
Otonomların işleyişinde hayati öneme sahip karar alma mekanizmalarına ilişkin önerilerim esas olarak bunlar. Bunun dışında önemli gördüğüm bazı ilkeleri de birer cümleyle belirtmek isterim.
Otonomlarda "zorunlu aidat" sistemi yoktur. Bunun yerine gönüllü bağış sistemi bütçe ve kısa dönemli çalışma programları örgütlü çalışmanın göstergesi olan zorunluluklardır. Otonom içinde başkanlık, sekreterlik, sözcülük türünden kurumlaşmış yönetici mevkiler yoktur. Otonomu temsile ilişkin görevler rotasyonla yürütülür. Keza koordinatör de her eylemlilik/durum için yeniden belirlenir. Bunun dışındaki işler için bireylerin yeteneklerine ve ilgi alanlarına ilişkin iş bölümüne gidilebilir.
Otonoma üyelik, bireyin başvurusu ya da otonomun aldığı kararla teklif usulü gerçekleşebilir. Her üye istediği zaman otonomdan ayrılabilir.
Otonom içinde çatışmalar giderilemiyorsa ayrışma yaşanır. Ayrışma tartışması otonom üyelerinin herhangi birinin talebi halinde gerçekleşir. Ayrışma sonunda otonomun olanakları paylaşılır.
Üyelikten çıkarılma, ancak yorum gerektirmeyecek kadar açık ahlaksızlık durumunda gündeme gelebilir. Bu kişinin bütün anarşist çevrelerde teşhiri yoluna gidilir.
Otonomun çalışması hakkında bütün bu söylediklerim, baştan yaptığım tüzük reddiyesiyle çelişme halinde. Farkındayım. Söylediklerimi "resmi" bir üslupla maddeler halinde yazarsam ortaya bir "tüzük" çıkar. Gene de tüzüğü reddetmekte ısrarlıyım. Aradaki fark "hukuk" ile "yasa" arasındaki farktır. Otonomun çalışma tarzına ilişkin söylediklerim benim kişisel otonom tanımımdır. Aynı perspektifi benimsediğim arkadaşlarla bir otonom oluştururum. Ancak, herhangi bir çatışma halinde ilk yapacağımız şey yazılı, donuk metinler üzerinden birbirimizi yargılamak olmamalı. Öncelikle birbirimizi anlamak zorundayız.
*
Öte yandan, yukarıdaki önermeleri de dile getirmek zorundayım. Yoksa "otonom" sözcüğüyle ne kastettiğimizi kimse anlayamaz. Kuşkusuz otonomların çalışma tarzına ilişkin başka görüşler de öne sürülebilir. Sonuçta aynı örgütlenme perspektifine sahip olanlar bir araya gelir.

Otonomlar nasıl oluşacak?
Gene başa döndük. Kuşkusuz ilk gereken ideal birliği. Bu birlik anarşist olmanın tanımı içinde vardır, fazla üzerinde durmayacağım. (Her ne kadar günümüzde bazı anarşistlerin anarşistliği bana fazlasıyla kuşkulu görünse de), ikinci olarak perspektif birliği gerekir. Bu perspektif birliği de Apolitikanın 1. sayısında belirttiğimiz gibi başlıca ütopyamız, anarşist devrim anlayışımız, mücadele tarzına ilişkin görüşlerimiz ve örgütlenme anlayışımızdan oluşur. "Türkiye'ye özgü anarşist kimlik" derken kastettiğimiz budur.
Birinci sayıdaki "İslami Faşizme Karşı Otonomlar Oluşturalım" çağrımıza en sık gelen eleştiri, bu çağrının içinin yeterince doldurulamadığıydı. Katılıyorum. Aslında çağrıyı yaparken de bu durumun farkındaydık. Tartışmalara ve bu tartışmaların sonucu ortaya çıkacak kimliğe bağlı olarak yapılabilecek bir çağrıyı henüz ilk sayıda yaptık. Bu, bilinçli bir seçimdi. "Tartışmaktan" maksadımızın ne olduğunu somut olarak göstermesi açısından önemliydi. Bizim için amaç "tartışmanın" kendisi değil, tartışmalar sonucu oluşacak örgütlenmeler ve ortaya çıkacak devrimci mücadeleydi. Mücadele "her an" vardı ve bizim tartışmalarımızın sonuçlanmasını bekleyemezdi. Siyasal İslamın yükselişi karşısında toplumun değişik kesimlerinden kişilerden gelen haklı kaygılar yanıtsız bırakılarak meramı mücadeleyi yükseltmek olan bir dergi çıkarılamazdı. Olsa olsa bir "entelektüel" dergi çıkarılabilirdi. Önümüzde bu tür olumsuz tartışmalara ilişkin çok somut örnekler de vardır. Birincisi, kapak dizaynını yaparken oldukça yararlandığımız ve "kalite" olarak ulaşmayı hedeflediğimiz Birikim dergisi. Bunlar (Birikim yazarları) yıllardır aklınıza gelen her şeyi tartışıyorlar; herhalde bir on-onbeş yıl daha tartışırlar. Ancak somut bir örgütlenme ve mücadele çağrısı yaptıkları görülmemiştir. Herhalde bunu yapacak yeterli "Birikim"e henüz sahip değillerdir. Keza sosyalistlerin ciltler dolusu niçin birleşemeyeceklerine dair tutanak yayınladıkları ünlü birlik tartışmaları. Sosyalistler bu birlik tartışmalarıyla eğlenedursun, islamcılar o sıralar ev ev örgütleniyorlardı. Nihayet, bazı açılardan benim de umutlu olduğum ancak ne yazık ki umduğumu bulamadığım Dev-Yol tartışmaları, (tartışmaların doğal sonucu olarak birkaç parça olacakları neredeyse kesinleştiğinden bir türlü bitmek bilmeyen) henüz bir güç olarak temanız edememeliğimize karşın niyetimizin mücadele etmek olduğunu göstermek açısından yayına bir çağrıyla, muğlak da olsa, boyumuzu çok aşsa da, muhtemelen fazla yankı yaratmayacak olsa da bir çağrıyla başlamak önemliydi.
Bu yazıyla "otonom" sözcüğünü kendimce tarif ettim. Ancak, otonomun üzerinde yükseleceğini umduğum zemin hala çok kaygan. Ütopyam, devrim anlayışım, mücadele tarzına ilişkin görüşlerimi hiç ifade etmediğim bir yana, "örgütlenme anlayışımı" da bütünüyle açabilmiş değilim. Zaten "nasıl bir yaşam istediğini, bu yaşama nasıl ulaşmayı düşündüğünü" belirlemeden bir örgütlenme anlayışı sunmak pek mümkün de değil. Anarşist politik örgütlenme açısından "otonom" kilit bir kavram. Ancak otonomla birlikte inisiyatif,proje ve federasyonu da tarif edersem "politik örgütlenme" konusunda söyleyeceklerimi tamamlamış olurum. Kaldı ki, ben bir "cemaat" örgütlenmesini öngörüyorum. Bunun bir ayağı politik örgütlenmeyse bir diğer ayağı da "ruhani" örgütlenme. Son derece çetrefil olduğundan anarşistlerin genelde yan çizdikleri bir konu bu. Ama sorunun çözümü yönünde adımlar atmadıkça bir türlü "cemaatleşmeyi" beceremiyoruz. Bu da ayrı bir vakıa.
"Tartışma" ve "hayatla" kurduğumuz ilişkiye tekrar dönecek olursak; "otonomlar oluşturalım" dedik, bize soruldu: "otonom nedir ve nasıl oluşacak". Kendi kimlik oluşturma tartışmalarımıza devam ederken hayata müdahale babından yaptığımız çağrıların asgari yankılarını da yanıtsız bırakamayız.
Tarifin ardından "nasıl oluşabileceğine" ilişkin önerilerimi de dile getirmek isterim. "Otonomların" üzerinde yükselebileceği yeterince sağlam bir zemine, yani politik özne olmaya elverişli bir kimliğe sahip olduktan sonra ilk yapılacak işin, aynı perspektiflere sahip kişilerin öncelikle üç büyük şehirde otonomlar oluşturmalarını, diğer şehirlerdeki anarşistlerin de bu otonomlara bağlı olarak çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu büyük otonomlar zamanla semt otonomlarına ve taşra otonomlarına tomurcuklanmak ve parçalanmalıdır.
Büyük şehirlerin dağınık yapısı ve sayıca azlığımız göz önüne alındığında uzunca bir süre sıcak mücadeleden kopuk olmamak için bütün arkadaşların, toplumsal mücadele eksenlerini de göz önüne alarak belirlenen bir semte taşınmalarını öneriyorum. Böylece ilk otonomlar esas olarak semt otonomu olarak temanız edebilecektir ki bu da yapabildiğimiz siyasi tespitlerimizle, İslami faşizme karşı mücadele hedefiyle uyum içerisindedir. Bu fikir ilk olarak benden çıkmış orijinal bir fikir değildir. KARA zamanından beri hep lafı edilen ama bir türlü hayata geçirilemeyen bir düşüncedir. Hayata geçmemiştir çünkü; kimse kendi yaşam alışkanlıklarını değiştirmeye yanaşmamıştır. Saflarımızda türlü biçimde ortaya çıkan bu konformist eğilime karşı mücadele edilmelidir. Semte sağlam bir şekilde adım atmalıyız. Sadece ikametimizi taşımakla yetinmemeli mümkünse iş yerimizi de taşımalı, işsiz arkadaşlarımızla dayanışmaya girerek çok sayıda işyeri açmalıyız. Market, kahve, berber gibi işyerleri semtin nabzının attığı, bilgi dolaşımının gerçekleştiği mekanlardır. Öncelikle böyle mekanlara sahip olmalıyız.
Tabi bütün bunlar bir "kimlik" çerçevesinde belirgin bir anlam kazanır. Henüz böyle bir "kimliğe" sahip değilken ne yapmalıyız? Ben geçici otonomlar oluşturmayı öneriyorum. Başlangıç olarak Apolitika'yı destekleyen bir okur olmanın yeterli olduğunu düşünüyorum. Bütün Apolitika okurları üç büyük şehirdeki geçici otonomlarda toplanmalıdır. Böyle bir geçici otonom, adı konmadan, fiili olarak Ankara'da oluşmuştur. Bütün sarsaklığımıza rağmen l Mayıs ve 2 Temmuz eylemlerinde, işte bu çalışma sayesinde ses getirebilmişizdir. Geçici otonomlar oluşturma düşüncesinin fazla bir sakıncası yoktur. Bir yandan tartışmalar yürür, diğer yandan otonomlar çalışmalarını sürdürürler. Tartışmalar sonunda ayrışma yaşanırsa, aynı semtte çalışma yürüten farklı otonomlar ortaya çıkmış olur. Fikirlerimiz farklı olsa da anarşist olmaktan kaynaklanan doğal bir dayanışma zeminimiz olması gerektiğine göre, yaptığımız çalışmalar boşa gitmiş de olmayacaktır.
Apolitika'nın bütün destekçi okurlarına sesleniyorum. Geçici otonomları hayata geçirelim. "Hemen şimdi!" Yerleşeceğimiz semti tespit edelim ve yerleşmenin pratik sorunlarıyla boğuşmaya başlayalım. Anarşistlerin tartışması da bir başka olmalı, hayatın içinde, hareketin ve örgütlenmenin içinde!
Çünkü, anarşizm örgütlülüktür!

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

a029
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : Viva la FAI
Diğer

  Linkler
Anarkotopya
Indymedia İstanbul
Karakök Otonomu Türkiye/İsviçre
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız