Devlet, bir sürünün, benzer bir biçimde örgütlenen diğer bir sürüye karşı, saldırmaya veya savunmaya yönelik harekete geçmek üzere örgütlenmesidir.

Randolph Bourne

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 2

Faşizme karşı mücadele toplumsal devrim mücadelesidir Yazar : H. Hüseyin Pirdal

1980 yenilgisinden yıllar sonra faşist hareketin yükselişi yeniden gündeme geldi. Bunun tek bir anlamı var: İç savaş. Bu tespitin bugünün cıvık cıvık liberal ortamında nasıl bir ürperti yaratacağının farkındayız. Ne var ki faşist totalitarizmin iktidara yürüyüşü karşısında iç savaş ürkütücü olmak bir yana, direniş içinde özgürlükçü formların yaratılma şansını taşıdığından bizler için ciddiye alınması gereken bir fırsat. Burjuva liberalleri yaprak kımıldamayan tahakküm barışına sadakatlerini sürdüre dursunlar, anarşistler kutuplaşma ve çatışmaya taraf olmakta gönüllü olmalıdırlar, iç savaş potansiyelini içinde barındıran günümüzün tüm kutuplaşma ve gerginlikleri, anarşistler buralarda bir taraf, kutup olduğunda yerli yerine oturacaktır.
Tarih denilen, nesnel koşullar denilen şeylerin her zaman ezilenlere karşı çalıştığını yüzyıllık deneyimimiz açıkça gösteriyor. Bugünse bu durum daha da acı ve ironik. Henüz oluşum halinde bulunan ve tarihin talihsizliğiyle yanlış yerlerde, sokakta değil yayın dünyasında gecikmiş doğumunu yaşayan anarşist hareket, olağandışı bir oransızlıkla milyonlarca taraftar kütlesine, muazzam mali ve askeri kaynaklara hükmeden "ülkücü" ve islami faşist hareketin karşısına dikilmek durumunda. Ne var ki başka bir seçim söz konusu bile değil. Fiziksel varlığımız bir yana kendi tarihimiz boyunca savuna geldiğimiz tüm değerlere toptan bir tasallut demek olan faşizmin yok edilmesi, herkesten önce anarşistlerin işi. Üstelik tarihsel örneklerden de bildiğimiz gibi bir kitle hareketi olan faşizmin karşısına dikilebilecek tek güç onunla aynı topraktan beslenen liberalizm ve ruhtan yoksun bürokratik sosyalizm değil, bir dirim atılımıyla, ahlaki bir özne olarak ortaya çıkabilen anarşist harekettir. Daha açık bir ifadeyle, faşizmin karşısına dikilecek olan yalnızca anarşist toplumsal devrim olabilir. Dahası şu nokta özellikle vurgulanmalı ki, faşizme karşı devrimci savaşı örgütleme yükümlülüğü anarşizmin başına gelmiş bir talihsizlik değil, tam tersine kamusal alana çıkabilmek için olağanüstü bir fırsattır. Nicel azlık her devrimci hareketin başlangıçta veri olarak kabul etmek zorunda olduğu bir koşuldur. Bir toplumsal hareket ve toplumsal devrim düzenin kıyılarında, icazet alanlarında değil sokaktaki dişe diş kavganın ortasında yaratılır.
Evet, iki koldan birden tırmanışa geçen bir faşist taban hareketiyle karşı karşıyayız. Türkiyeli devrimcilerin çok yakından tanıma fırsatı bulduğu "ülkücü" faşizmle sınırlı değil bu. Şimdilik RP'de toplanan "islamcı" hareket, MHP'nin alışılmış çizgisinden çok daha fazla başarı şansına sahip. Sivas katliamında görüldüğü gibi saldırganlık ve vahşette ondan hiç geride kalmayan ve düzen karşıtlığı iddiasıyla Almanya ve İtalya gibi "klasik" örneklere daha yakın bir faşist potansiyel içeriyor... Üstelik RP'nin hal-i hazırda sağladığı destek, buzdağının sadece görünen ucu.
Şu anda birbiriyle rekabet halinde olan liderlik odaklarından hangisinin öne çıkacağı, faşizmin popüler söyleminin hangi biçimleri alacağı, liderlik ve örgütlenme mekanizmaları süreç içinde belirlenecek. Ancak bizlerin bu sürecin tamamlanmasını beklemek gibi bir lükse sahip olmadığını -umarız- herkes biliyor. Tabii, faşizmin gelişimi karşısında burjuva demokrasisine sığınanlara, islami faşizm gerçeğini hala "irtica"dan, şeriattan ibaret sanıp laiklik şarkıları söyleyenlere, meyhane-kerhane derdi dışında düzenle sorunu olmayanlara söyleyecek sözümüz yok. Ancak faşizme karşı mücadelenin toplumsal devrim mücadelesinden ayrılamayacağını bilen anarşistler ve geçmişte bunu el yordamıyla, sezgileriyle keşfeden devrimciler sokaklarda faşist kütle hareketiyle göğüs göğüse çarpışarak sürdürülecek bir toplumsal devrimin örgütleniş biçimleri üstünde kafa yormak zorundalar.
Bu topraklarda yaşayan anarşistlerin tek bir üstünlüğü var: 1970'lerde yürütülen anti-faşist direniş geleneği. O dönemin mücadelesinde öğrenilecek ve sahip çıkılacak pek çok ilke ve değerin yaratıldığını düşünüyoruz. Aynı şekilde önümüzdeki sıcak döneme hazırlanabilmek için hepimizin onuru olan 1970'li yılların direniş geleneğini eleştirebilmemiz, onun ötesine uzanabilmemiz gerekiyor. Faşizme karşı mücadelenin devrim mücadelesinden ayrılmaz olduğu, hatta devrim mücadelesinin ta kendisi olduğu Türkiye'de çokça dile getirildi. Bu söylenenler yalnızca lafta kalsa da biz bu anlayışın 1970'lerdeki anti-faşist mücadele deneyiminin en önemli düşünsel kazananlarından biri olduğu kanaatindeyiz. Gerçekten de Türkiye, anti-faşist direniş alanında bugün küçümsenemeyecek bir geleneğe, deneyim birikimine sahip. 1976-80 yılları arasında süren anti-faşist mücadele dünyadaki geçmiş örneklerden çok farklı yanlar taşıyor. Bizce bu gelenekte en önemli yanlardan biri bu mücadelenin belkemiğini bürokratik KP'lerin ya da sosyal demokrat partilerin değil, militan silahlı hareketlerin oluşturmuş olmasıdır. Bugün o mirastan gelenler dahi bu geleneği reddetmiş ve burjuva demokrasisine angaje olmayı kabullenmiş durumdalar. Ancak anarşistler toplumsal devrim hareketini hangi kültürel gelenek ve ortam içinde oluşturacaklarını, özgürlük mücadelesinin bürüneceği olası formları ve içinde taşıdığı dinamikleri hesaba katmak zorundalar. Bu yazıda faşist hareketle göğüs göğüse kavga içinde gelişecek toplumsal devrim mücadelesinin izleyebileceği yollara ilişkin bazı ipuçlarını ele alacak ve 1970'li yılların anti-faşist mücadele geleneğinin kısa bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağız. Bunun için öncelikle faşist hareketin belirleyici özelliğinin ne olduğunu incelemek ve Türk faşizminin bazı dinamiklerini tartışmak gerekiyor.

Faşizm ve Hiyerarşik Toplum
Faşizme karşı savaş sürecinde örgütlenecek bir toplumsal devrim mücadelesi öncelikle faşizmin ayırt edici karakterini göz önünde tutmak zorunda. Aşamacı ve ilerlemeci mantığıyla burjuva demokrasisine sığınmaktan, egemenlerle ittifak aramaktan öte bir perspektif sunamayan Marksizm'in, bu direnişte bir işe yaramayacağını sezgileriyle fark eden Türkiyeli devrimciler geçmişte kolay yolu seçtiler ve kendi teorik kökenlerini sorgulamak yerine dolambaçlı kurgular üretip her türlü baskı rejimini faşizm olarak nitelediler. Ancak böylesi yaklaşımlar faşist hareketin en güçlü yanını anlamayı engelliyor. Faşizmi tüm geleneksel despotizm biçimlerinden ayıran yan, onun bir kitle hareketi olması, ezilenlerin, yoksulların örgütlenmesi üzerinde yükselmesidir. Faşizme paradoksal bir görüntü veren ve yerleşik düşünüş tarzlarına göre yapılan açıklamaları geçersiz kılan özellik budur. Gerek sosyalist gerekse liberal yaklaşımlar faşizmin bu temel karakterini anlayamamış ve faşist hareketin kapsamlı bir analizini hiç bir zaman yapamamışlardır. En yaygın anlayış faşizmi salt baskı ve zorla özdeşleştirmektir. Türkiye'de bir zamanlar sıkça bağırılan bir slogan vardı: 'Zam, zulüm, işkence, işte faşizm' diye. Oysa baskı, terör, işkence, vs. hiç de faşizme özgü, daha doğrusu onunla sınırlı uygulamalar değil, her devletin sunduğu 'hizmetlerden' bir kaçıdır sadece. Devlet örgütlenişinin temeli baskı ve terördür. Güç dengelerine göre belirli durumlarda bu uygulamalar nicel olarak azalsa dahi bu potansiyel her zaman otoritede içkindir. Zor, belirli bir anda uygulanmıyor olabilir; ancak zor tehdidi, çıplak biçimde insanların fiziksel varlıklarına yönelik tehdit devlet örgütlenmesinin belkemiğidir, insanların varlığına yönelik çıplak zor tahakkümün bir aracından ibaret değil onun kurucu, düzenleyici ilkesidir. Tıpkı kağıt para hacminin ardında yatan altın rezervi gibi fiziksel baskı o an için 'piyasaya' sürülmese de her zaman bir yerlerde beklemekte, görünmeden belirleyiciliğini sürdürmektedir. Gerek faşizme gerek devlet terörüne karşı insan haklarından, demokrasiden, hukuk devletinden, vs. medet ummak bu yüzden beyhudedir. En 'demokratik' hukuk sistemi dahi baskı potansiyellerini her zaman içerir ve burada devlet terörünün tek sınırı güçler dengesidir. Başka bir deyişle koşullar elverdiğince devletin uygulayacağı baskının hiçbir sınırı ve engeli yoktur. Kuralları koyan ve yorumlayan tahakkümün kendisidir. Hakem, oyuncu ve saha amirinin aynı yerde kişileştiği bir oyundur bu ve tek amaç kaybetmemektir.
Hiyerarşik düzenin faşizme sıra gelene dek başvurabileceği, yedekte duran sınırsız bir baskı ve terör dağarcığı mevcuttur. Bu nedenle faşizmin ayırt edici özelliğini salt baskıdan öte toplumsal örgütleniş formunda aramak gerekir. Faşizm, kamusal alanda örgütlenen ve ezilenlerin gönüllü kulluğuna dayalı bir halk hareketidir. Sade despotizmler değil, diğer totalitarizm biçimlerinden de farklı olarak faşizm iktidar öncesinde kurulan bir savaş aygıtının işleyişidir. Faşist hareket iktidarı almakla yetinmez, kendi iktidar mekanizmasını toplumun bağrında kurar ve devleti top yekûn devralır. Faşizmin özgünlüğü 'sivil toplum' denilen şeyin bağrından doğan ve tahakkümün kurulu mekanizmaları dışında moleküler düzeyde bir savaş aygıtı olarak örgütlenip iktidarı almadan önce kendi devlet mekanizmasını oluşturan bir halk hareketi olmasında yatar. Klasik despotizmler muhafazakardır. Faşizm ise, Virilio'nun deyimiyle alışılmış totalitarizmden öte adeta bir intihar rejimidir, tam anlamıyla hayat bulmuş nihilizmdir. Faşizme paradoksal bir görünüm veren, hiyerarşik toplum gerçeğini anlamayanlar için onu anlaşılmaz kılan şu özelliklerdir: Devleti yücelten bir 'başkaldırı', kapitalizmi kötüleyen bir katılaşmış mülkiyet sistemi, kendi iradelerini kendi arzularıyla terk eden 'kitleler', baskı altına alınmak, ezilmek, daha da sıradanlaşmak için sokağa dökülen sıradan insanlar. Faşist hareketin analizinde üzerinde durulması gereken en önemli yan budur, istesek de istemesek de devrimi insanlarla birlikte yapacağız ve onları harekete geçiren mitosları, motiveleri bilmemiz gerekiyor.
Marksizm'den burjuva sosyolojisine tüm düzen içi yaklaşımlar bu gerçeği anlamakta zorlanır ve kitlelerin aldatılmış olduğunu, faşizmin demagojiden ibaret olduğunu söyler dururlar, "bilimsel" ve "nesnel" izahatlara girişip faşist söylemi burjuva rasyonalitesi kalıplarında "mahkum ederler." Oysa kendini avutmaktan başka bir şey değildir bu. Sokaktaki insan bilimsel ve akılcı programları değil, aldatılmayı, güdülmeyi, demagojiyi tercih etmektedir. Faşist söylemin "boş lafları" aslında onun en dolu yanıdır, iktidarın arifesinde kendisine "İtalya'yı yönetmek için programınız nedir?" diye soran bir gazeteciye Mussolini şu yanıtı veriyordu: "Programımız İtalya'yı yönetmektir." Evet, gerçekten de faşist programın içeriği böylesine dolu böylesine "kapsamlıdır": Yönetmek. Faşizm, kitle toplumunun, hiyerarşik toplumun, insanların ta bilinçaltlarına dek işlediği güdüleri, alışkanlıkları, davranış kalıplarını açığa çıkartır. Gündelik hayatın kaosuna karşı düzen tapınmasını, karar ve öz-yönetim sorumluluğuna karşı yönetilme ve hükmedilme kolaylığını, erk ve irade korkusuna karşı kolektif aczin rahatlığını sunar. Sözgelimi RP?nin "adil düzen"i boş laflarla dolu eklektik bir bulamaç gibi görünür bizlere. Oysa buradaki asıl vurgu "adil"de değil "düzen"dedir. Faşist ideoloji düzeni alabildiğine eleştirir, ama hedeflenen bizatihi düzen gerçeği, yöneten-yönetilen ayrımı değil, bu düzenin eksik kalmış, başarılamamış olması, daha doğrusu böyle sunulmasıdır. Mevcut rejimin aslında "düzensizlik" olduğu söylenir ya da ima edilir. Faşist korporatizmin anti-kapitalist, düzen karşıtı söyleminin ardında yatan herkesin kendi yerini bildiği ve bunun asla değişmeyeceğinden emin olduğu bir mutlak düzen arayışıdır.
Faşist söylemin dünyada olup bitenleri açıklamak için kurduğu sembolik evren bu mutlaklaştırılmış emir-itaat düzeninin zorunlu olarak sunulmasını sağlar. Faşist söylem her şeyi büyük bir komplo, gizli güçlerin, dış mihrakların, Yahudilerin, Siyonistlerin, masonların, vs. oyunlarıyla açıklar. Buradaki "şer kaynakları" değişebilir, yerlerine başkaları konulabilir. Ama kesin olan şudur ki bu sembolik evrende aczi, güçsüzlüğü sürekli vurgulanan sıradan insanın yapabileceği tek şey o güçlerle baş edebilecek aygıt ve onun şefine mutlak olarak itaat etmektir. Faşizmin isyancı görüntüsünün ardında yatan hiyerarşik toplumun emir ve itaat sisteminin, erk eşitsizliğinin iyice mutlaklaştırılması, sabitleştirilmesidir.

"Kapitalizmden söz etmek istemeyen faşizmden söz etmesin"
Horkheimer 1930'ların başında faşizm karşısında dehşete düşüp de hala burjuva demokrasisine sarılmaya çalışanlara karşı söylemişti bu sözü. Gerçekten de faşizmin analizinde sıkça düşülen bir yanlış, belki de bilinçli düşülen bir yanlış onu arızi, rastlantısal bir terslik, sistemin işleyişinden bir sapma olarak görmektir. Oysa faşizm tümüyle modern burjuva toplumunun, kapitalizmin özünden doğan bir vakadır. Şüphesiz burada sözünü ettiğimiz kapitalizm burjuva iktisat ideolojisiyle aynı gelenekten beslenen Marksistlerin anladığı gibi salt ekonomik bir kategori değil hiyerarşik toplumun özgül bir örgütlenme tarzıdır. Başka bir deyişle burjuva toplum ve yaşam biçimi söz konusudur. Faşizmin kapitalizmle olan bağını göstermeye çalışan yaklaşımlar ekonomik kriz, tekelleşme gibi olguları ön plana çıkarırlar. Bunlarda şu veya bu ölçüde hakikât payı olabilir. Ne var ki faşist ideolojinin ezilen kitleler üzerinde kurduğu cazibeyi açıklayamaz bu görüşler. Zira kapitalizmi önceki tüm tahakküm sistemlerinden ayırt eden yan onun inorganik karakteridir. Modern toplumu kutsayan "ilerlemeci" düşünceler ne derse desin içinde yaşadığımız toplum daha önceki toplumsal örgütlenişlerden daha gelişkin, daha karmaşık değildir. Sırf teknik anlamda bir karmaşıklaşma olsa da kültürel düzeyde basitleşmiş, zenginliğini, karmaşıklığını yitirmiş inorganik niteliğe bürünmüştür. Kapitalizm insanlar arası ilişkileri salt ekonomik ilişkilere, alıcı-satıcı ilişkisine dönüştürür, evreni, doğayı, insanları nesneler olarak gören bir tahakküm epistemolojisini zihinlere yerleştirir. Kişisel ve toplumsal bağları Manc'ın deyişiyle "bencil hesapların buzlu sularında boğar". Eko-sistemin yanı sıra toplumsal ortamlar, insanlar arası ilişkiler homojenleşmiş, tekdüzeleşmiş, aidiyet ve ortaklık duygusu bastırılmış, bireysel özgürlük ezilmiştir, insanlar arası ilişkilerin yerini hiyerarşik temsil ve mübadele sistemi alır. Bu sistem iki prototiple ifade edilir: Piyasa ve bürokrasi. Modern toplumda bürokrasinin sürekli büyümesi sık sık vurgulanmıştır. Ancak bundan da öte bizzat toplumun kendisi bir bürokratik aygıta ve onun tüm fertleri de bu aygıtın bir memuruna dönüşmüştür.
Faşizmin sıradan insanlar nezdindeki çekiciliğinin temel nedenlerinden biri burada yatar. Nesneleşmiş, atomize olmuş insana yeni bir aidiyet, bir cemaate bağlanma duygusu sunmaktadır, ilerlemeci liberaller faşizmin ve dinsel hareketlerin "geriliğini" vurgularlar. Oysa onları çekici kılan işte bu geride kaldığı söylenen bağları, bağlılıkları, cemaat ve ortaklık duygusunu hatırlatmalarıdır. Faşizm inorganik, soyut, nesneleşmiş ilişkiler aleminde bir başına kalmış ezilen insana çağdaş bir din sunmuştur. (Şimdiyse eski bir dinin çağdaş bir faşizm sunmasıyla karşı karşıyayız, ancak sonuç pek değişmiyor.)
Faşizmin kitleler nezdinde yarattığı cazibenin bir diğer nedeni de buna bağlı olarak düzmece bir "etkinlik" izlenimi, hissi sunmasıdır. Modern burjuva toplumunun bireyci olduğu söylenir. Oysa tam tersine bireysel özerkliğe hiçbir yer tanımayan bir toplumsal formdur kapitalizm. Birey denilen, sanılan şey atomize olmuş, somut tüm ifade ve tezahürlerinden koparılmış, biyolojik işlevlerine indirgenmiş bir sürü yaratığıdır. Hiyerarşik toplum bir kütle toplumudur. Bireye kişilik ve kişisellik sağlayan topluluk bağlarının yıkıldığı, insansızlaşmış bir toplumdur. Soyutlamaların egemenliğindeki bir toplumdur. Bireylerin topluma etki edişi ancak dolayımlarla, temsil mekanizmalarıyla sağlanabilir ki bu da düzen kanalları içinde her türlü etki imkanının yok edilmesinden başka anlam taşımaz. Geleneksel denilen toplumsal örgütlenişlerdeki kısmi özerkliğe dahi yer yoktur burada. Toplumsal bir varlık olan insana ancak soyutlamaların bir parçası olarak varolma hakkı tanınmaktadır. Demokrasi seyirliğinde "halk iradesi"nden söz edilir ama bu "halk" denen şey nerededir, ne yapar, ne yer ne içer, bilen yoktur bunu. Bilinen tek şey şudur: "Halkın" ancak soyut bir kurgu olarak var olmasına izin verilmektedir. Toplumda olup bitenler, ekonomi, politika, toplumsal olaylar kendi başlarına özerk bir yaşama sahip bağımsız süreçler görünümüne bürünürler. Sıradan denilen insanlar toplumun olaylarında birer seyirci durumuna indirgenmişlerdir. Faşizmin düzenlediği seyirliklerdeyse sokağa çıkma hissi, güçlü bir aygıtın parçası olarak süreçlerde yer alma yanılsaması yaşanır. Faşist hareketler kitle hareketinde sokak estetiğinin rolünü çok iyi anlamış ve uygulamışlardır.

Faşizme karşı anarşist toplumsal devrim
Faşizm en genel hatlarıyla bir başkaldırı görünümüne bürünmektedir. Kimi araştırmacıların dikkatini çekmiş ve özellikle anarşizmin hasımlarınca kullanılmaya çalışılmış bir vaka vardır: Anarşizmle faşizm arasında görünürdeki benzerlikler. Burada anarşizm karşıtlarını şaşırtalım ve gerçekten böyle yüzeyde bir benzeşmenin var olduğunu söyleyelim. Bunun nedeni de faşizmin isyan hareketlerini taklit etmesidir. Anarşizmse her şeyden önce ilkel, içgüdüsel bir başkaldırıdır. Ancak faşizmin isyanı salt bir taklitten ibarettir ve her taklit gibi aslının olmadığı yerde geçerli olabilir. Faşizmin karşısına dikilen, ona ket vuran da gerçek asilerin hareketi olur ancak, işte bu yüzden Almanya ve İtalya örneklerinde geleneksel bürokratik sosyalist partiler hiçbir varlık gösteremezken ispanya'da güçlü bir anarşist hareketin varlığı falanjizmin faşizme ve nazizme özgü kitleselliği yakalamasını engellemiş, Franco diktatörlüğü ancak askeri bir hareket olarak ve uluslararası faşizmin muazzam desteği -ve tabii. Marxistlerin arkadan vurması- sonucu başarılı olabilmiştir.
Anarşizmi diğer tüm karşı çıkışlardan ayıran temel özellik, onun kurulu düzen tarafından belirlenmiş ve dayatılmış kimlikleri veri kabul etmeyi reddetmesidir. Anarşizm dışındaki düzen içi mücadele ve muhalefet tarzları insanların hiyerarşik düzen içinde konuşlandırıldıkları yerleri, onlara dayatılan toplumsal işlev ve rolleri kabul eder, bu noktadan harekete geçerler. Örneğin, Marxizm için işçinin işçi olarak üstlendiği toplumsal rol, ana çıkış noktasıdır. Düzenin iktisat ideolojisinden yola çıkan Mandzm ve sosyal demokrasi gibi otoriter ve devletçi hareketler kapitalist tahakkümün piyasa mantığını ve varsayımlarını köküne inmeksizin kabullenir, ekonomik çıkar gibi kurgusal kategorileri temel alırlar. Bu yaklaşımla otorite için çözümler bulmak kolay olabilir. Ne var ki tahakkümü kısmen, parça parça reddetmek, karşı çıkışı bununla sınırlamak aslında tahakkümün bütününe örtük bir onay vermekten başka bir şey değildir. Reddediş bir anda ve toptan olmak zorundadır.
Anarşist toplumsal devrimin amacı tahakküm düzeni tarafından belirlenmiş, bir yerlere yerleştirilmiş insanların bu konumlarını biraz daha tahammül edilebilir kılmak değil, bu konum ve rolleri reddederek yeni özgür bireyin kendini yaratabileceği ve ifade edebileceği koşulların yaratılmasıdır. Devrim öz-etkinliğin en gelişkin biçimidir. Hayatın her alanında dönüştürme ve yaratımı esas alır, kapitalist tahakkümün piyasa sistemi içinde yok ettiği kollektiviteyi yaratmayı hedefler, bunun için de eşitlikçi bir toplumun organik dokusunu yeniden oluşturmaya çalışır.
Anti-faşist mücadele denile gelen süreçte, anarşizmin ve anarşistlerin yeri nedir sorusu gündeme gelir burada. Paradoksal gibi görünmekle birlikte şunu söyleyelim ki salt anti-faşist mücadele, daha sarih bir ifadeyle faşizme karşı savunmadan ibaret kalan bir düzen içi mücadele anarşistleri hiç ilgilendirmez. Tabii, anarşistlerin faşizmle dişe diş bir kavgaya girmeyecekleri anlamına gelmez bu. Hareketimizin bu alandaki tarihsel deneyimi ve mücadele geçmişi pek bilinmiyor olabilir, ama sırf bu konuda yazmamız dahi anarşistlerin bu kavganın dışında kalmayacaklarını belirtmektedir. Ancak anarşistler mücadele ve devrim perspektiflerini faşizmin dışsal tezahürlerine karşı çıkmakla sınırlamaz, hele hele savunmadan ibaret kalan bir yaklaşımı kesinlikle benimsemezler. Anarşistler için faşizme karşı mücadele tahakkümün her türüne karşı mücadeleden, toplumsal devrim mücadelesinden hiç bir şekilde ayrılamaz. Esasen faşizme karşı direniş ve savaşta başarı şansına sahip tek yaklaşım da budur. Burjuva toplumunun demokrasi seyirliğinin kitleler nezdinde itibarsızlaşmasını avantaj olarak kullanan, kapitalist piyasa despotizminin kişilikten yoksun bıraktığı, atomize ettiği insanlara sahte bir komünarlık, cemaat duygusu sunan ve erksiz, etkisiz burjuva bireyine göstermelik bir etkinlik hissi yaşatarak onları kendine kazanan faşizmin karşısına dikilecek toplumsal örgütleniş insanların toplumsal dayanışma ve ortaklık ihtiyacına, hayatın her alanında estetik bütünlük özlemine, etkinlik ve yaratma yetisinin gelişimine dayanan anarşizm olabilir ancak. Kapitalist tahakküm "halk," "ulus," gibi bireyin hiçe indirgendiği soyutlamalar yaratır, insanlar arası her ilişkiyi temsil dolayımına bağlarken bu tahakkümü berhava edecek olan anarşist toplumsal devrim yerelliği, somut hayat alanlarında kollektivite ve dayanışmayı canlandıracak, doğrudan eylem içinde öz-etkinliğin, gerçek bireyselliğin, özgür benliğin gelişimi için koşulları yaratmaya girişecektir. Gerek Almanya ve İtalya gibi faşizmin klasik örnekleri, gerekse sözüm ona Iran "devrimi" ve Isla-mi faşist hareketin yükselişi gibi olgular göstermektedir ki sokaktaki insanı cezbeden rasyonal ekonomik çıkarlar ve buna hitap eden programlar ya da demokrasi gibi zamane aldatmacaları değil, hayata ilişkin bütünsel bir etik ve estetik yaklaşımdır. Faşizmin karşısına ancak bir "ruhla", bir dirim atılımıyla çıkmak mümkündür.
Bu noktada Apolitika'nın 1. sayısındaki faşizme ilişkin yazılarda yer alan bir formülasyon üzerinde durmamız gerekiyor. 1. sayının 1. sayfasından alıntılayalım:
"Bu yüzden faşizme karşı mücadele halkın bir bütün olarak devlete karşı seferber olduğu, kendi yaşamının efendisi olmak için ayağa kalktığı devrim mücadelesinden farklıdır. Esas olarak 'sivil toplum' içinde bir 'ideolojik hegemonya' mücadelesidir. Faşizme karşı direniş devletin mevcut kuvvetlerinin de parçalanacağı bir kutuplaşma, bir iç savaş ortamı yaratır ya da kutuplaşmaya karşı halk tepkisinin üzerine oturan askeri Bonapartist devlete yol açar. (12 Eylül dersleri)
Tatsız bir durumdur bu. Uzun süren bir iç savaştan genellikle 'devrim' çıkmaz, çıkan devrimden de hayır gelmez. Çünkü üzerinde savaşın ve militarizmin gölgesi vardır."
Bu pasajda kullanılan terimlerin faşizm konusundaki iki yazının bütünlüğünü bozacak, bir çok olumlu tespit ve öneriyle çelişecek ve yanlış anlamalara yol açacak şekilde hatalı seçildiği kanaatindeyiz. Bunda şüphesiz tahakkümün zihinlerimizde yer etmiş olması ve düşünce tarzımızı ister istemez etkilemesi rol oynuyor. Çoğumuz için tahakküm ve hiyerarşinin düşünüş tarzlarını, kavramlarını içimize taşıyan düşünsel "ajan" rolünü Mandzm üstlenmekte. Anarşizmin henüz kendi dilini, terminolojisini tam oluşturamamış olması ve Marxist kavram ve terimlerin dilimizde yarattığı alışkanlık kimi zaman toplumsal devrim perspektifimizi -sırf söz düzeyinde de olsa- ıskat eden formülasyonlara yol açıyor. Burada öncelikle geleneksel bir anti-faşist mücadele anlayışına yakın bir formülasyonun varlığına itirazımız var. Devrim mücadelesi "halkın bir bütün olarak seferber olduğu, kendi yaşamının efendisi olmak için ayağa kalktığı" mücadeledir; evet, ama hangi halkın? Varolan tahakküm düzeninde "halk" denilen şey bir soyutlamadan, dolayısıyla aldatmacadan başka bir şey değildir. Doğrudan eylem ve onun en gelişkin ifadesi demek olan toplumsal devrim gerçek anlamıyla "halkı" yeniden yaratacak, yani kişisellik, bireysellik, eşitlik ve özgürlük temelinde yükselen bir kollektiviteyi, öz-örgütlenmeler aracılığıyla yeniden oluşturacaktır. Geçmiş devrimlerde "kendi yaşamının efendisi olmak için ayağa kalkan" düzene boyun eğmiş şekilsiz kütleler değil, bu soyutlamayı parçalayıp öz-örgütlenme ve öz-etkinlik içinde yeniden bir araya gelen ezilen insanlardır. Anarşistler "genel ayaklanma" mitosuna her zaman sahip çıkar ve bunu örnek gösterir, elverdiğince yaparak da örneklemeye çalışırlar. Ancak her mitos gibi bunun da bir idealizasyon olduğunu unutmamalıyız. Toplumsal devrim biz beklerken bir anda, saf ve temiz biçimde gelmeyecek, tam tersine gündelik hayatın pisliği içinde boğuşarak, arınarak nihai biçimine kavuşacaktır. Özgürlüğün fethi için en uygun koşul merkezi otoritenin parçalanmaya başladığı iç savaş ortamıdır. Bu nedenle soyut bir "genel ayaklanma" modeliyle iç savaşı birbirine karşıt şeyler olarak sunmak hatalıdır. Bilakis gerek geçen yüzyılda gerekse bu yüzyılın ilk yarısında ispanya ve İtalya deneyimlerinde devrimci anarşizmin yöntemi yerel ayaklanmalar örgütlemek, tahakküm barışını sarsmaya çalışmak olmuştur. Özgürlükçü deneyimler ancak otoritede gedik açılan anlarda ve mekanlarda yaşanabilir, uygulanabilir.
Kutuplaşma ve iç savaşın askeri Bonapartist devlete yol açacağı iddiası da biraz aceleyle varılmış bir sonuç ve ne tarihsel deneylere ne de bu pasajda iddia edildiği gibi "12 Eylül" derslerine uygun değil. Bonapartizm ve askeri rejimleri ayrıntılı olarak incelemek bu yazının kapsamı dışında. Ama yalnızca şunu belirtelim ki Bonapartist yönetimin toplumsal güçler arası bir kutuplaşma, yenişememe gibi bir denge durumunda ortaya çıkabildiği görüşü esas olarak Engels'in ileri sürdüğü aşın mekanik bir toplum anlayışından yola çıkan bir analizdir ve Marxizm sözgelimi Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i gibi görece kapsamlı ve ayrıntı bakımından zengin bir yapıtındaki görüşle dahi çelişmektedir. Bonapartist-askeri diktatörlükler kutuplaşma, iç savaş ortamında değil, kutuplaşma ve iç savaşın sonuçsuz kaldığı, toplumsal muhalefetin tıkandığı ve gerilemeye başladığı koşullarda başarılı olabilir. 12 Eylül'ün dersi de budur. iç savaştan genellikle devrim çıkmadığı iddiasına gelince böyle bir tezin daha sağlam kanıtlarla desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Tarihteki örneklerde devrim çıkmamış' olabilir, ama tarihteki ayaklanmalar da pek farklı olmadı. Şimdiye kadar olanlar bundan sonra olacakları bağlayacak diye bir şey yok -en azından anarşistler için böyle. Bizce pekala çıkabilir, zira burada belirleyici olan savaş ve direnişin hangi örgütsel yapı ve yöntemlerle, hangi ahlaki-politik anlayışla sürdürüldüğüdür, iç savaştan çıkacak devrimde savaşın ve militarizmin gölgesi olduğu söyleniyor. Ama unutmayalım tahakküm düzeninde varolan her şeyde vardır militarizmin gölgesi. "Barış" denile gelen toplumsal durum da aslında savaşın başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Bu düzenin barışında da savaşın, militarizmin, baskı ve terörün gölgesi, hatta gölgeden öte ta kendisi bulunmaktadır. Anarşistler bu yüzden devrimci mücadeleyi aynı zamanda kitlelerin bir öz-eğitim ve öğrenme süreci olarak görür, özgürlükçü örgütlenmelerin bugünden başlanarak hayata geçirilmesi gerektiğini savunurlar. "Nesnel koşullar" her zaman başlangıçta olumsuz olacaktır, ama anarşist toplumsal hareketin amacı da bu olumsuzluklar içinde devrimi baştan sona yaratmaktır.
Faşizme karşı mücadelenin "esas olarak 'sivil toplum' içinde bir 'ideolojik hegemonya' mücadelesi " olmasına gelince burada "sivil toplum" teriminin kabullenilerek kullanılmadığı tırnak işareti içinde yer almasından belli. Gel gelelim "ideolojik hegemonya" kavramı bu kadar masum bir kavram değil, "ideoloji" kavramı ne kadar işe yarar, ne -ölçüde kullanılabilir ve açıklayıcı bir kavram, bu konuda teorik tartışmalarla vakit kaybetmek istemiyor ve buna gerek de görmüyoruz. Mandst akademisyenler yeterince vakit ayırabilir buna-hem bırakalım böylece bir işe yaradıklarını düşünsünler. Bizce burada en ciddi sorun mücadele alanına ve tarzına ilişkin böyle bir kavramın kullanılmasının mücadelenin bütünlüğünü anlamayı engellemesinde yatıyor, insanları düzen içinde yerine getirdikleri işlevlere göre tasnif etmek gibi hayatın alanlarını da ekonomi, politika, ideoloji gibi parçalara bölmek bütünsellik kavrayışını yok eden ve tahakküm epistemolojisinin sürmesine yarayan bir düşünce tarzı. Oysa hayat kesintisiz bir akıştır. Müdahale etmek, mücadele etmek toptan ve bütünsel bir kavrayışı ve tepkiyi gerektirir. Bu nedenle anarşistler ekonomik mücadele, politik mücadele, demokrasi mücadelesi gibi ayrımlara girişmez, her alanda toplumsal devrime yönelik, doğaldan eylemi esas alan bir mücadele tarzını benimserler. Örneğin anarşizmin "eylemli" propaganda anlayışı salt ideolojik alanla sınırlı kalmayan, alışılagelmiş propaganda anlayışının tamamen dışında, eylemek ve düşünmek ayrımlarını
aşan bir tarzdır. Yaparak göstermek, eyleyerek anlatmak, yeni deneyleri yaşamak ve yaşatmaktır. Nitekim söz konusu yazıda da ideolojik mücadelenin yazıp çizmekle sınırlı olmadığı, yoğun biçimde şiddet içereceği öngörülüyor. Ancak ideolojik mücadele gibi Mancizm kalıntısı bir terimin hala kullanılması bu anlayışı zedelemekte. Üstelik bir tür "aşamacılık" yani toplumsal devrimin önüne anti-faşizmi koymak gibi yanlış anlamalara yol açabilir ki bizce en mahzurlu yan bu. "Hegemonya" terimine gelince bu daha sakınılması gereken bir kavram, 'Plehanov ve Lenin1 kullanıldığı biçimiyle bildiğimiz önderlik kavramından başka bir şey değil. Bu terime bugünkü yaygınlığını veren Gramsci başta olmak üzere, "Batı Mandzmi" başlığı altında toplananlara gelince onların yaptığı da bildik Leninist parti anlayışını süslemektir sadece. Öyle sanıyoruz ki bu türden terim ve kavramlar Mandstlerle diyalog kurmak, onlara meram anlatmak gibi bir kaygıdan doğuyor. Bu çaba gerçekten gerekli, özellikle kendilerini her şeye rağmen hala Mancist sanan devrimci grup ve kişilere bunları bıkmadan anlatmamız lazım. Ama, dikkat bunu yapalım derken kendilerine bile faydası olmayan ve gerçekten mücadele etmek isteyen bir çoğunun üstü kapalı olarak reddettiği formülleri yeniden canlandırır duruma düşmeyelim.
Son olarak şunu belirtelim: "Anarşistler faşizme karşı mücadeleyi aslında hiç sevmezler" diye bir ifade var aynı sayıdaki "Faşizm ve Sivil Toplumculuğun Eleştirisi" adlı yazıda. Evet, anarşistler faşizmden, onun köle ahlakından, gönüllü kulluk için sokağa dökülen, "postlarını gerdirmek için davul sesine koşturan" yaratıklardan ve yeryüzünde böyle şeylerin olmasından tiksinirler gerçekten. Tıpkı tahakkümdem, eşitsizlikten, otoriteden, baskıdan, boyun eğişten, uzlaşmadan tiksindikleri gibi. Ama mücadeleyi neden sevmesinler? Bilakis, gerek faşizme gerek tahakkümün her türüne karşı mücadele bir anarşistin bu dünyada en sevdiği, onun için hayatı tahammül edilebilir kılan tek şeydir, varoluşunun tek nedenidir. Bir anarşist, insanın ancak mücadele içinde, tahakküme karşı savaş içinde kelimenin olumlu anlamıyla insan olabileceğini, hayatına anlam verebileceğini düşünür. Bir anarşist mücadeleyi de onun için ödeyeceği her türlü bedeli de sever ve arzular.
Anarşist bir yayında anti-faşist mücadele ve toplumsal devrim bağlantısına ilişkin dikkatimizi çeken bu noktalar üzerinde özellikle durduk. Çünkü gerek bugün "solda" hala etkili olan, gerekse 1980 öncesi dönemde mücadelenin gidişatına damgasını vurmuş ve bu yüzden de bir devrimci durum fırsatını harcamış olan anlayışlarla hesaplaşabilmek için bu konuda net olmak gerekiyor. Türkiye'de muhtemel gelişme dinamiklerini ve bazı taktik, yöntemsel sorunları bu perspektif ışığında tartışmalıyız. Öncelikle Türk faşizminin dinamikleri ve geçmişteki deneyimler üzerinde duralım.
Türkiye yakın geçmişte dünyada en kitlesel ve klasik modellere yakın bir faşist hareketin doğumuna tanık oldu. Bugün de açık ki bu tehlike bertaraf edilmiş değil. Tam tersine bir yandan MHP'de temsil edilen "ülkücü" faşist hareketin geçmişteki oy potansiyelini yeniden yakaladığını, üstelik 1970'li yılların sonunda karşı karşıya kaldığı tıkanıklığı aşma şansına sahip olduğunu görüyoruz. Öte yandan da Sünni-lslam temelinde gelişen ve çok ciddi bir potansiyele sahip bir yeni faşist kitle hareketinin oluşumunu. Türkiye'de devletin "destek gücü" olmakla sınırlı kalmayan ve kendi dinamiğine sahip, iktidarı hedefleyen faşist hareketin biçimlenişi 1970'li yıllarda doruğuna erişti. Popüler niteliğini bu dönemde kazandı ve kimliğini oluşturan esas ideolojik öğeler bu süreçte belirginleşti. Irkçı-milliyetçi motifler Türkiye'de oldum olası resmi ideolojinin bir parçası olarak halk nezdinde her zaman revaçta olmasa da şu veya bu ölçüde geçer akçe olmuş, 1940'larda Nazi Almanyası ile kurulan yakınlığın etkisiyle sesini duyuran Turancılık TC'nin dış ilişkilerine ve uluslararası ittifaklarda tuttuğu yere göre endeksli olarak kimi zaman devletin hoşgörüsü, hatta desteğiyle taltif edilmiş kimi zamansa denetim altına alınmıştı. 1960'lı yıllarda toplumsal muhalefetin gelişmesiyle faşizan reaksiyoner örgütlenmeler yeni imkanlara ve desteğe kavuştu, CKMP'den MHP'ye giden süreçte yeni bir merkezi parti "teşkilatına", Türkeş'in kişiliğinde bir lidere ve para-militer gençlik örgütlenmelerine sahip oldu. 1960'lı yılların ortasından itibaren bir sokak gücü olarak kendini hissettirmeye ve bu arada giderek kitlesel karakter kazanmaya başladı.
1970'li yıllarda kitle desteğinin doruğuna varan ve giderek özgül bir faşist hareket kimliği kazanan MHP kelimenin tam anlamıyla bir reaksiyon hareketiydi. Ancak bu reaksiyonun sadece yükselmekte olan toplumsal muhalefete karşı değildi. Bundan daha belirleyici olan ve faşist hareketin kitle tabanına saldırgan, gözü kara niteliği kazandıran esas olarak modernleşme sürecine reaksiyondu. MHP'nin kitle tabanı en başta Anadolu'da, özellikle Orta Anadolu'da geleneksel alt-orta sınıflardan, "muhafazakar" tabir edilen aile kökenlerinden gelen, Sünni ailelerin çocuklarıydı. Geleneksel cemaat yapılarının çözülmesi, orta sınıfların alışageldiği, istikrarlı, katı toplumsal statünün sarsılması ve geçiş sürecinin yarattığı kaos duygusu ve korkusu bu kesimlerin tepkisini ve öfkesini "modernleşme" ile ifade edilen sürece yöneltmelerine yol açıyor, donuk, hiyerarşik kural ve kurumların en katı biçimde yaşatıldığı ve bir sürü kimliği içinde eriyerek güvenliğin sağlandığı bir toplum isteğini hızlandırıyordu. Kısa sürede bunlara aynı kesimin daha "yaşlıları" katıldı, en azından sempatiyle bakmaya başladı. Faşist hareket kitleselleşirken ırkçı-milliyetçi temaların yerini giderek Sünni-lslami motifler alıyordu. Gerek taşrada gerekse büyük şehirlerde faşizmin kitle tabanı edinebildiği yerler Alevi-Sünni, Türk-Kürt nüfusun yaklaşık oranda bir arada bulunduğu semtler ve bölgelerdi. Geleneksel toplum yapısında sağladıkları konumlan sarsılan ve cemaat yaşamının ortadan kalkmasıyla modern kütle toplumu içinde yalnızlaşmanın dehşetini yaşayan kesimler yüzyıllardan devraldıkları otoriter düşünsel formlarla modern kapitalist toplumun kendisini değil, bu yapı içerisinde kendi durumlarının bozulmasını esas sorun olarak gördüler, hiyerarşik toplum değerlerine daha da sarılarak tarih boyunca hiyerarşi içinde kendilerinden altta yer tutmuş ve bu nedenle de tahakküme karşı özgürlükçü değerleri benimsemiş ve sürdürmüş kesimleri hedef aldılar. 12 Eylül sonrası göstermelik olarak askeri mahkemelerde yargılanan MHP şefleri kendi hareketlerinin bir tür "milli refleks" olduğu iddiasıyla savunmaya çalışıyorlardı kendilerini. Faşizm bir refleksti gerçekten, ama düşünce ve vicdan gibi insani değerlere hiç yer vermemek tahakküm düzeninin davranış kalıplarını bir otomat gibi ortaya sermek, insani her türlü değer ve ilkeyi bir kenara bırakmak türünden bir refleks,
1973-80 döneminde faşist hareket küçümsenemeyecek bir kitle desteğine ve kendine özgü bir kimliğe kavuştu, ama öte yandan da bu gelişmenin sınırlarına vardı ve tıkandı. Kitle desteği belli bir sınırı aşamadı, geleneksel sağın sempatisini kazanmakla birlikte hepsini harekete geçiremedi ve karşısında yer alan kesimleri etkisizleştirip tarafsızlaştıramadı. 1970'lerin sonuna gelindiğinde ciddi iç gerilimler yaşıyordu. Bu gelişme sınırını oluşturan en önemli etken faşizme karşı direnişin yaygınlığı ve militan karakteriydi.
1980 sonrasında 70'li yılları kötülemek bir rnoda oldu. Tarihin ve talihin bir tuhaflığı daha: Sosyalistlerin yakın geçmişini savunmak da anarşistlere kaldı sonunda! Yalnız bir konuda içimiz rahat, o da şu: 70'li yıllarda anti-faşist direnişi sürdüren hareketler geleneksel anlamda Mancist-sosyalist hareketler değil büyük ölçüde Marxizmden bir "sapma" özelliği taşıyan ve Marxizmden "saptığı" ölçüde militanlaşan, kitleleri yakalama, devrimci bir direniş ruhu sunma şansı yakalayan hareketlerdi. Anti-faşist direniş geleneksel parti ve örgüt bürokrasilerinin dışında, yerel temelde, el yordamıyla da olsa otonomi ilkesine göre, Marksistlerin sıkça kötülemek için kullandığı deyimle "kendiliğindenci" bir .tarzda yürüdü. Faşist hareketin iktidara yürüyüşünü erteleyebilmesi ancak bu sayede oldu. Ama nihai bir çözüm getiremedi, çünkü toplumsal devrime yönelemedi. 1973-80 yılları arasında gelişen devrimci durum değerlendirilemedi. Bunun nedeniyse hareketin kendiliğindenliği, "öncü"nün yokluğu filan değildi. Ortada "bolşevik öncü"den bol bir şey yoktu o zamanlar. Anti-faşist direnişin devrim atılımını gerçekleştirmesine engel olan sosyalist örgüt ve önderliklerdi.
1970'li yıllardaki anti-faşist direnişin önemli deneyim ve düşünsel kazanım oldu. Önce bunlar üzerinde duralım biraz:
1) 1970'li yıllardaki anti-faşist direniş yerellik temelinde ve geleneksel bürokratik örgütlerin denetimi dışında gelişti. Bu direnişte aktif rolü üstlenen sol gruplar 1971 silahlı direnişinin mirası üzerine kurulu, bürokratik KP geleneğinden uzak gruplardı. Mücadele alanı geleneksel sosyalist kalıpların aksine işyerleri değil esas olarak yerleşim birimleri, özellikle büyük şehirlerin varoşları, gecekondu mahalleleri ve taşra merkezleriydi. Mahalle temelinde örgütlenme işyeri örgütlenmesine nazaran önemli zenginlikler içeriyor, hayatın her alanını sorgulama, farklı kesimlerden insanı içine alma ve hiyerarşiyi değişik boyutlarda sorgulama potansiyeli içeriyordu. Bu potansiyel kullanılamadı, savunmayla sınırlı kalındı. Ama mücadelenin mahalle temelinde sürmesi ve örgütlenmesi sayesinde faşizmin hayat bulduğu esas alanda, sokakta onun karşısına çıkılabildi. Mücadelede geleneksel devletçi sosyalistlerin etkin olamaması çoğunun iddiasının aksine yerel otonomiye imkan sağlıyor ve anti-faşist direniş için vazgeçilmez olan esneklik ve hareketliliği ortaya serebiliyordu.
2) Mahalle temelinde gelişen anti-faşist direnişin en önemli kitlesel gücü kent yoksullarıydı. Bürokratik sosyalizmin "işçici" mitoslarının aksine modern toplumda en devrimci potansiyele sahip bu dışlanmışlar kesimi gözü pek, militan bir direniş içine girdi. Üstelik bu alanda örgütlenilmesi faşizmin en önemli beslenme kaynağını kesiyordu.
3) 1970'lerin anti-faşist direnişi yasallıkla, legalizmle sınırlanmış bir hareket değildi. Düzen içi bürokratik yapıların etkisi yoktu. Öte yandan devletçi sosyalizmde devralınma "illegalite" fetişizmi de lafta etkisini sürdürmekle birlikte örgütlenme ve mücadele biçimlerini belirleyemedi. O dönemin devrimci, anti-faşist hareketleri savaşarak meşruiyet kazanan, direngenlikle açık alanda varlık elde eden kitlesel örgütlenmelerdi.
4) 1970'li yılların anti-faşist mücadelesi yaygın şiddet içeriyordu. Sanıldığının aksine İtalya ve Almanya örneklerinde pek rastlanan bir durum değildi bu. Anarşistlerin etkin olduğu ispanya dışında faşizmin karşısına sözü edilmeğe değer bir sokak gücü çıkmamıştı. Almanya ve İtalya'da sosyalistler yalnızca legal gösterilerle sınırlı, reformist örgütlenmelerdi ve faşist sokak çeteleri kolaylıkla sokağa hakim olabiliyordu. Türkiye'de ise büyük ölçüde 1971 THKO ve THKP-C çıkışının sunduğu örnek ve yarattığı gelenek sayesinde reformizmin etkisi -hiç olmazsa taktik düzeyde- kırılabilmişti. Faşizmin karşısında onun anladığı dilden konuşabilen bir kitlesellik vardı.
5) Türkiye'deki anti-faşist direnişin en önemli kazanım ve düşünsel formülasyonlarından biri "aktif savunma" anlayışıdır. Bu formülasyon bir ölçüde dolaylıdır, alışılagelmiş kalıplara lafta bağlı kalmaya çalışmakta, bunun için asıl. görevi savunmayla sınırlamaktadır, ama Türkiyeli devrimciler sıcak pratiğin gerekleri içinde bunun yetersizliğini kavramış ve bu yaklaşımı geliştirmişlerdir. Bu anlayışa göre anti-faşist direniş hareketi esas olarak savunmada olmakla birlikte faşistlerin saldırısını bekleyecek değildir. Savunma taktik saldırılar içerir, faşist saldırı odaklarının bir an önce etkisizleştirilmesini, saldıracak güç ve fırsatı elde etmeden devre dışı bırakılmasını gerektirir. Faşist saldırılar karşısında hiç bir şekilde zaman kaybedilmemesi kuraldır. Faşizm gibi insanın zihninde, bilinçaltında yerleştirilmiş en aşağılık içgüdü ve alışkanlıklar üzerinde yükselen kıyıcı bir hareket karşısında hiç duraksamaksızın "kısasa kısas" ilkesinin uygulanması hayati bir zorunluluktur.
1974 sonrası gelişen ve "klasik" örneklerine yakın bir kitlesellik imkanına kavuşan faşist hareket karşısında büyük ölçüde kendiliğinden gelişen direniş MHP'de cisimleşen sivil faşist hareketin iktidara gelişini engelleyebildi. Bugün yenilginin rüzgarına kapılıp o dönemi bir çırpıda reddedenler bu hakikati unutmamalı bizce. Ne var ki bu direniş hareketi yenilmekten kurtulamadı, askeri diktatörlüğün gelişini engelleyemedi. Bunun tek nedeni var: Toplumsal muhalefet hareketi bir toplumsal devrim, bir isyan hareketine dönüşemedi ve devrimi gerçekleştirememenin bedelini ödedi.
1974 sonrası gelişen toplumsal muhalefet kelimenin tam anlamıyla bir devrimci durum yaratma sürecine girmiş, bu olağanüstü fırsatı elde etmişti. Bugün dünyayı reaksiyon dalgası kaplamışken inanılmaz görünüyor belki ama o dönemi hatırlayan herkes, eğer hala biraz olsun inanç ve umut taşıyorlarsa gerçekten "her şeyin mümkün" olabileceğine inanacaklardır. Ne var ki, bu kitlesellik bir genel ayaklanmaya sıçrayamadı. Bunun nedeni, tekrar söyleyelim; "öncü"nün yokluğu değildi. Tam tersine kendinden menkul "öncüler"di devrimin yaratılmasının önüne dikilen. Faşizme karşı direniş sıradan insanların yetileri, sezgileriyle ilerleyebildi. Ama direniş ve dayanışma duygusunu devrim özlemine sıçratacak, otoriteyle yüz yüze gelecek, tahakkümün kalelerine saldırı düzenleyecek devrimci azınlıklar yoktu ortada.
1970'lerin anti-faşist direnişi o dönem için dünyada eşine az rastlanır bir militanlık ve gözü pekliğe sahipti. Eksik olan başkaldırı ruhuydu. Faşizme karşı mücadele içinde yer alan sol gruplar adeta zorunluluktan, görev icabı yer almışlardı bu direniş içinde. Her grubun kaygısı kendi merkezi örgütlenmesini, yani iktidar yapısını gerçekleştirmekti. "Kitlelere önderlik" safsatası altında sürdürülen insanları dönüştürme, yeni bir devrimci öznelliğin yaratılma imkanlarının reddi ve kolay yoldan destek kazanma anlayışıydı. Sol hareketler içinde yer alan bir çok insan salt mahallesini, okulunu, işyerini faşist saldırılara karşı korumak gibi bir amaçla o konumu seçmişti. Bunun sonucunda sivil faşist hareketin oluşturduğu yakın tehdidin ortadan kalkmasıyla direniş de ivmesini kaybetti. O dönemde en büyük güce, kitleselliğe sahip, toplumsal muhalefete damgasını vurmuş DY gibi bir hareket sonuçta askeri diktatörlüğün hapishanelerinde direnişi sür-düremiyor, çünkü sadece faşizme karşı savunma bilinciyle sınırlı taraftarlarını böylesi bir kalkışmaya çekemiyordu. Devletle yüz yüze gelme iddiası olmadığından çok daha sınırlı bir kitle desteğine sahip olan 1971 hareketinin gerçekleştirdiği direnişe girişilemedi bile.
Toplumsal muhalefet hiç küçümsenemeyecek boyutlara erişmişti. Ama salt bir muhalefet olarak kaldı, toplumsal devrim perspektifiyle, hayatın her alanında örgütlenerek ortaya çıkamadı. Tahakküm düzeninin belirlediği politika anlayışıyla, iktidar mücadelesiyle sınırlı hareketler insanlara gerçek anlamda bir etkinlik ve eylemlilik sunamadılar. Öz-örgütlenme, öz-eylemlilik gibi anlayışlar hiç düşünülemedi bile. 1980'e gelirken "direniş komiteleri"nden, "öz-savunma komitelerinden" daha bir çok yeni, konsey tipi örgütlenmeden söz edilmeye başlanmıştı. Ama bunların her biri o dönemin deyimleriyle "Parti"nin kitlelerle "bağlantı kayışları" yani destek sağlama mekanizmaları olarak görülüyor, öz-örgütlenme ve etkinliğin önü kapatılıyordu. 1970'li yılların sol hareketinin küçük çaplı, mikro iktidarlarla yetinmesinin en iyi örneklerinden biri "kurtarılmış bölge" anlayışıydı. Mahalle ve bölgeler düzeyinde doğal bir ihtiyaçtan doğmuşa) bu. Faşizme karşı
direnişin kilit noktalarından biri sokak hakimiyeti elde etmektir gerçekte. Ama solun etkin olduğu, kitle desteği kazandığı yerleri kolayca "kurtarılmış bölge" olarak görmek kolaycı bir yaklaşımdı. Çünkü devlet biraz zorlanarak da olsa girebiliyordu buralara ve daha önemlisi sivil faşistlere karşı gözünü budaktan sakınmayan devrimci gruplar devlete karşı hiç bir kalkışmaya girişmiyorlardı. Sosyalist hareketin o zaman gurur kaynaklarından biri olan Fatsa'da 12 Eylül'ün provası yapılır, bölgenin yerlisi faşist muhbirlerin kılavuzluğunda operasyona girişilirken o büyük güç direnmek için kullanılmadı. Fatsa gibi en azından başlangıç için başarılı sayılabilecek bir örnek bile devrimci durumu derinleştirmek için değil, politika sınırları içindeki iktidar kavgasında koz olarak kullanılıyor, beldede parça parça hayata geçirilmeye çalışılan öz-yönetim deneyi ile değil "AP'lisi, CHP'lisi, MSP'lisinin barış içinde bir arada yaşaması" ile övünülüyor (DY'nin o zamanki yayınları ve lider kadrolarının daha sonra sıkıyönetim mahkemelerindeki savunmalarında kelimesi kelimesine böyledir bu) hatta bu imkanın verdiği güvenle henüz tabana açıklanmasa bile alttan alta legal parti hazırlıklarına girişiliyordu.
Sonuçta doğal bir savunma tepkisiyle, faşizmde buharlaşmış, en keskin biçimine kavuşmuş olan hiyerarşi ve otoriteye karşı duydukları insanca tiksintiyle harekete geçen kalabalıklar düzenin sınırlarının ötesinde yeni bir eylemlilik duygusu, yeni bir yaşam deneyimi bulamıyor, kendiliğinden sezgileriyle soğudukları politikanın, aldatmaca ve iktidar dalaşının minyatür örnekleriyle karşılaşıyor ve oldum olası yaşadıkları, gördükleri politikadan temel bir farklılık sunmayan sosyalizmden uzaklaşıp yeniden düzenin "kolaylığına" geri dönüyorlardı. Devrime sıçrayamayan direniş kendini tüketti en sonunda.
Bugün faşizme karşı direnişi örgütleme görevi yeniden karşımızda. Koşullar olumsuz demek dahi hafif kaçıyor, bunun ne kadar zorlu bir iş olduğu apaçık. Ama başka bir çıkış yok. Üstelik böylesi bir gem vurulmamış ve saldırgan totaliterizm belki de düzen içinde elde edilmiş küçük mutluluklarla oyalanan uyuşmuş solu canlandırmak için son fırsat. Ancak asla taviz verilmemesi ve unutulmaması gereken ilke şu: Faşizme karşı mücadele sokaktaki insan için, bizler için zerrece anlamı olmayan burjuva demokrasisinin, tahakkümün bu en istikrarlı biçiminin, hiyerarşi düzeninin sınırları içinde tutulamaz. Anti faşist mücadele toplumsal devrim mücadelesinden, tahakkümün her türüne karşı mücadeleden ayrılamaz. Canı pahasına faşizmin karşısına dikilecek devrimcilerin çabasını, sonuçta düzen güçlerinin makamlarını korumak için harcamaya kimsenin hakkı yoktur.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Kara MecmuA
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : Ay Carmela
Diğer

  Linkler
Kaos Yayınları
RASH Ankara
Doğrudan Eylem
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız