Hiçbir hükümet faşizmi yok etmek üzere savaşmaz. Burjuvazi, güç elleri arasında kayıp gittiğinde, ayrıcalıklarını tekrar kazanmak için faşizmi diriltir.

Buenaventura Durruti

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 2

Toplumsal ekoloji hareketi: Özgürleşmek isteyen ruhlar Yazar : su


Gelişmenin ölçüsü bir toplumdaki farklılaşma derecesidir.
Eğer birey devasa bir kütlenin bir biriminden ibaretse, yaşamı sınırlı, katlanılmaz ve mekanik olacaktır. Yok eğer birey kendi başına bir birimse, bağımsız eylem alanına ve potansiyeline sahipse, o zaman rastlantı ve şansın daha çok etkisinde olabilir belki, ama hiç olmazsa kendini genişletme ve ifade etme imkanına sahip olur.
Gelişebilir kelimenin tek gerçek anlamında gelişebilir yani, erk, coşku ve dirimsellik bilinci gelişir.

(Herbert Read, Anarşizmin Felsefesi)


Bireyin kendisini önemsemesi, sahip olma duygusu feodalizmin aşılmasında kapitalizmin insanlara sunduğu, dahası had safhaya ulaştırdığı duygulardı. Bunlar bir gelişme gibi görünmüştü o zamanlar. Oysa, bugün kapitalizmin suçlan ortadadır. En akıldışı cinayetlerin işlendiği, kitlesel katliamların yaşandığı, üstelik her şeyin yavaş yavaş öldürüldüğü ve doğanın her gün, her dakika, her saniye ırzına geçildiği bir toplum biçimidir kapitalizm. Aklanması mümkün olmayan bir tarihtir bu. Ancak, tam da burada çok önemli ama çoğu zaman gözden kaçan bir nokta var; yaşamımızın bu kadar iğrenç hale gelmesinin tek sorumlusu kapitalizm değildir. Hatta sorumluluğu sadece kapitalizmle sınırlamak başka bir çok şeyi derinlemesine sorgulamaktan kaçmak ve mücadelenin hedeflerini belirleyememek anlamına gelir. Sorumlu, sanayi uygarlığıdır.
İnsanın doğaya hükmetme yanılsaması kendi hiyerarşik değerlerini çevresine yansıtmasından kaynaklanır. Ama doğaya hükmetmek denilen şey insanın insana ve erkeğin kadına hükmetmesinden başka bir şey değildir. Modern insan bugün içinde yaşadığı ortamı, dolayısıyla bizzat kendi varlığını bile yok etmek üzere olan bir parazit türüne dönüşmüştür. Sanayi öncesi toplumlarda, hiyerarşi ve otoritenin bulunduğu toplumlarda kısmen vardır bu. Ama Sanayi Devrimi'nden özellikle de İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ekosisteme yönelik tehdit tarihte eşi görülmedik boyutlara ulaşmıştır. Bizzat ekolojide böylesi yıkıcı bir parazitliğin ortaya çıkışı çeşitli sorunlar doğurur. Öncelikle bir canlı türünü, ekosistemi, doğal dengeleri ve tür olarak kendi varlığını yok eder. İnsanı böylesi bir parazit haline getiren şey doğayı, dünyayı, canlıları, her bir varlığı birer nesne, kullanılacak birer araç gibi gören sanayi uygarlığı ve gelişme zihniyetidir. Sanayi uygarlığı ve piyasa toplumu insanın gelişmesini dayanışma değil rekabet olarak görür. Uyum ve ortaklık değil, her ne pahasına olura olsun büyüme ve tüketme ilkesine dayalı bir ahlakı (daha doğrusu ahlaksızlığı) yerleştirir. Bu uygarlık doğadaki karmaşık süreçleri basitleştirmekte, çeşitliliği ortadan kaldırarak organik evrimi tersine çevirmektedir.
Marksizm ve sosyalizm de sanayi uygarlığını sorgulamamakta, kapitalizmin yıkılmasıyla sona ermeyecek sorunların varlığını fark etmemekte ve ekolojik bütünlüğü aynı şekilde tehdit etmektedir. Burjuva toplumunun tüketim ve üretim ideolojisini temelden reddedemeyen, doğayı hükmedilecek bir nesne olarak gören otoriter sosyalizmin kapitalizmle yakışan zihniyeti insanlara ne vaat edebilir ki?
Sanayi uygarlığına karşı kendiliğinden gelişen ve olması gerektiği gibi heterojen bir yapıya sahip olan ekoloji hareketi de varoluşuyla Marksizmin tezlerinin, yaşama dair vaatlerinin artık mümkün olmadığının bir göstergesidir.
Temelinde 1968 öğrenci hareketinin belirleyici olduğu yeşil ve ekolojik hareket, radikal yelpazenin en geniş karşı çıkışıdır. Bütün bunlar tesadüfi değil. Ya da bu "bilinçli" çoğunluğu yakalamış olan ekoloji hareketinin nicelik bakımından kısa zamanda bu düzeye ulaşmasını niteliksizliğine bağlayan kimilerinin söylediği gibi değil. Emin olunması gereken şudur: Ekoloji hareketi özünü 1968 öğrenci hareketinden alır. 1968 hareketine katılanlar, kendilerini belli bir sınıfın vekili ilan etmeden arzularını doğrudan eyleme geçirmek isteyen insanlardır. Alman öğrenci hareketinin bilinen siması Rudi Dutschke bunu "işçi sınıfının artık devrimin öznesi olmaması, artık toplumda insanlık adına hareket edilecek ayrıcalıklı bir alan kalmaması" il£ ifade ediyor. (Burada şunu sormalı: Aslında işçi sınıfı hiç bir zaman "özne" olarak görülmemişti demek yanlış olmaz değil mi? Bu tezleri ileri sürenler, daha en baştan onları "nesne'liğe mahkum etmişlerdi zaten.)
Buradan çıkaracağımız sonuç şudur: Artık herkes sistemin çarkları içinde eritilmeye çalışılmaktadır. Bahro bunu şöyle özetliyor: "Mesele açıkça şu: Devrimci özne, bizim şimdiye kadar kullandığımız proletarya kavramının ve onun kavramsal çerçevesinin sunduğu beklentiler doğrultusunda işlemedi. Ve biz gözlerimizi dikmiş, nafile yere bir devrimci işçi sınıfı arıyoruz... Bugün tek bir talep etrafında yürütülen, sınırlı mücadele tanımını hak eden bir mücadele varsa o, tamamen kurumsallaşmış ve son kertede tamamen kapitalist yeniden üretimin bütünsel sürecine tabi kılınmış olan ücret mücadelesidir."
Sanayi uygarlığı insanların ruhlarını ele geçirmiş durumda ve özgürleşmek isteyen ruhlar gün geçtikçe gerçekleri görebilen, mücadele edebilen güçler olarak sistemin karşısına dikiliyor.
Burada dikkat çekilmesi gereken önemli nokta, her muhalif hareketin karşı karşıya olduğu tehlikelerdir. Bu tehlikeleri başlangıçta ikiye ayırabiliriz. Birinci tehlike marjinalleşme, ikincisi ve daha vahim olanıysa, devletin kendi meşruluk zemininde bu muhalefeti eritmesidir. Amerikalı anarşist ekolojist Murray Bookchin bunu şöyle ifade ediyor: "Varolan otoritelere meydan okumak yerine, onların işlerini daha iyi yapmalarına yardımcı olan çevreciler onlardan çok daha suçludur." Çoğu çevreci örgütlenme, ruhlarını özgürleştirmek isteyen, kendilerini eylemleriyle ortaya koyan bireyler yerine, yerleşik kurum ve kuruluşlarla iletişime girerek baştan kendilerini feshederler. Çoğu liberalin bile karşı koyamayacağı, hatta olumlayacağı çevreci yaklaşımlar başlangıçtan beri (19. yüzyıldan bu yana) teknolojinin zararlarına reformist bakış açısıyla yaklaşan, faydacı hareketlerdir. Kendini konumlayışıyla antroposentrik (insanmerkezci) bir görüştür ve bizim en baştan reddettiğimiz bir bakış açısıdır. Aşağılıktır. Bu sistem içinde daha iyi yaşanmasını mümkün kılmayı hedeflediği için sistemi besler. Marjinalleşmesi ise, bu eğilimlerle hesaplaşmaksızın, köktenciliğini insanlara zamanından önce zaman kaygısı önemlidir açıklamaya çalışmasıyla varılan bir noktadır. Örneğin Alman Yeşilleri bu noktada ciddi ayrışmalar yaşamış, Rudolf Bahro, partisinden istifa etmiş, yoldaşları ve yandaşları tarafından delilikle suçlanmış ve statüsünü (!) kaybetmiştir. Varolan hareketlerin geliştikleri ortamda kendi iç dinamiklerini oluşturarak bir kültür yaratmaya çalışmaları, bunu kendilerinden ödün vermeden yapmaları şarttır. Bu durumda da ne devletin onları çekmeye çalıştığı yere ne de toplumun anlayamadığı zaman, ittiği marjinalliğe savrulurlar.
"Marjinalliği" çok iyi kullanan yıkıcı, kendine özgü hareketler de vardır fakat bunlar, bir altkültür oluşturma kaygısından çok "yap, örnekle, göster" tarzında kendini ifade etmelerle sınırlı kalabilir de. Örneğin Earth First örgütü yaptıklarıyla insanlara bir çok konuda önemli örnekler sunmuş ve "kaygılarınızı, rahatsızlıklarınızı bu şekilde eyleme geçerek ifade edebilirsiniz" demeye getirmiştir. Earth Firsf?ün doğrudan eylem anlayışı sistemle uzlaşmacı çevreciliği asla kabul etmez ve bu nedenle gerek mücadele gerekse kendini ifade ediş tarzı bakımından ekoloji hareketinin ihtiyaç duyduğu bir anlayışı örneklemektedir. Esas olan bu karşı çıkışı, bu eylemselliği yaygınlaştırmaktır.
Diğer konuya örnek olarak ise, Greenpeace gösterilebilir. Yakın geçmişinde bir çok anlamlı eylem gerçekleştirmiş olmakla birlikte, artık statüsü bir itfaiye ekibi olmakla sınırlanmış duruma gelen Greenpeace örgütü üyeleri ülkemize geldiklerinde bütün yaptıkları Hilton'da basın toplantısı düzenlemek olmuş ve olay (asbestli gemilerin sokumu olayı) devletin istediği tarzda sonuçlanmıştı.
Yeşil hareket ve genelde toplumsal ekoloji hareketi sistemi besleyen çevreciliği dışlar, ister derin ekoloji (deep ecology), ister ekofeminizm olsun, her türlü sistem dışı karşı çıkışı geniş yelpazesinde barındırır ve ortak eylemlilik sergiler. Yalnızca ekolojistler değil, alternatif hareket, antinükleer hareket, yurttaş inisiyatifleri, kadın hareketi, ev işgalcileri gibi değişik akımları içeren heterojen bir yapıya sahiptir. Bu da insanların, artık devlete, hiyerarşiye, kurumlara karşı birlikte mücadele edebilmeyi öğrenebildiklerinin göstergesidir. Yaşamı bütün olarak görebilmek bu hareketin özünü oluşturduğu gibi, çeşitliliğiyle de bu özü yapısında yansıtır.
Ancak başta da bahsettiğim gibi, bir takım kaygılarla ödün vermemek gereklidir. Bugün kapitalizmin bu sorunların hiçbirisinin üstesinden gelemeyeceği açıktır. Gelmesi için kendini yok etmesi gereklidir. Herkes bunun farkında. Artık insanlar "bilim değil, bilgelik" istiyorlar ve bu insanlar "çağdaş aklın akıl dışılığına karşılar".
Henıyk Skolimowski'nin dediği gibi, "ekonomi tanrısına ibadet ettik, o da bize maddi
bolluk verdi, fakat yaşamımıza anlam veremiyor". Doğru, yaşamını anlamlandırmaya çalışanlar, her şeyin yavaş yavaş acı çekerek öldüğünü görmek istemeyenler, bizi her tarafımızdan kuşatmış olan akılsız materyalizmin dizginlerini yok etmek için toplumsallaştırma adını verdikleri yalancı tarihi onaylamamak için, medeniyet dedikleri yabancılaşmadan kurtulmak için ÖZGÜRLÜK diye bağıran ruhlarınızı artık serbest bırakın.
Rahatsız olduğumuz her şeyi artık ifade edebilmeyi öğrenmeliyiz. Parti, vs... değil, her yerde varolması gereken dünya savaşçıları gerekli. Hayvan satan dükkanları basmaktan, nükleer santralı yaptırmamak için her türlü eylemi göze alacak insanlar gerekli. Devletin belkemiği; o öldüren deterjanlarından, yıkan makinelerinden, bağımlılık yapan içeceklerinden, okullarından, ordularından oluşuyor ve hepsi zincirin birer halkası. Zinciri bütünüyle görebiliyorsak ancak halkaları bir bir yok etmeyi başarabiliriz.
Artık devletler toplumsal ekoloji hareketinden korkuyor. Feministleri hapishanelere gönderiyor. Neden acaba? Bunları anlamak zor değil. Biz onun varlığını her şeyimizle tehdit ediyoruz. Feminizmimizle erkekliğini, antimilitarizmimizle otorite ve militarizmini, eğitime karşı oluşumuzla itaati reddettiğimizi gösteriyoruz, insanları kendine daha da köle kılmak için, tüm dünya devletlerini birbirine bağlayan nükleer santral vb. gibi örneklere karşı çıkışımızla onu aç ve susuz bırakıyoruz. En önemlisi de, ekosentrik bakış açısı ve duyarlılıkla onun varlığının karşısına, direnemeyeceği bir ahlakla çıkıyoruz.
Yalnızca güzel vaatler ya da meclise gönderilecek imzalar değil, yıkıcılığın gücünü gösterelim ve isyanı yaygınlaştıralım. Ne şekilde olursa olsun yavaş yavaş ölmek yerine her şeyi göze alarak savaşmak gerekli.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

a022
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : Amarrado a la Cadena
Diğer

  Linkler
Global Disaster
Attack To Society
Anarşi Kolektifi Ankara
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız