Anarşi taleplerin değil, yaşamın bir meselesidir.

Gustav Landauer

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 2

Apolitika'ya ilişkin kısa bir değerlendirme Yazar : Gün Zileli

Öncelikle sizleri Apolitika gibi bir dergi çıkarttığınız için kutlayarak başlamak istiyorum. Neye niyet neye kısmet ama sonuç olarak tam da bugün Türkiye'de ihtiyacı duyulan bir anarşist dergi çıkartmışsınız. Gerçekten yetkin bir dergi bu. Eşin dostun karşısına yüz akıyla çıkartabileceğimiz bir dergi. Al, oku, bak anarşistler neler yazıyorlar, ne gibi tahliller yapıyorlar diyebileceğimiz bir dergi. Bugüne kadar karşımıza çıkıp "iyi güzel de, Türkiye'nin sorunlarına yanıt vermiyorlar" diyenlerin önüne göğsümüzü gere gere çıkartabileceğimiz bir dergi. Dergiye şöyle baktım ve baştan sona okudum da (iki günümü aldı) ihtiyacın tam da böyle bir dergi olduğunu iyice anladım. Gereksinmemiz bugün için o kadar kısa yazılar içeren bir propaganda dergisi değildir.. Türkiye'deki durumun teorisini yapan, tahlilini yapan böyle bir dergidir işte. İnsanların dar anlamda propagandadan önce tahlile, kafalarının açılmasına ihtiyacı var çünkü. Hiç endişe etmeyin. Halil'in yazdığı gibi buruk olmanıza falan hiç gerek yok. Tam bilincinde olmadan da olsa iyi bir iş yapmışsınız. Bir kere daha kutlarım ve devam derim. Aman devam edelim. Hatta bu devam için Ateş Hırsızı bile ertelenebilir bence.
Şimdi derginin tahliline ve tek tek yazılara geçmek istiyorum.
"İslami faşizme" ilişkin ilk iki yazı (özellikle sivil toplumculukla ilgili olanı) derginin bence bel kemiğini oluşturduğundan ve benim açımdan önemli tartışma noktalarını gündeme getirdiğinden bu iki yazıyı en sonda ele alacağım. Bu yüzden diğer yazılardan devam ediyorum.
l Dinle Kemalist ve Dinle Marxist yazıları çok güzel, kolay okunan, hem propagandif, hem dikkat çekici, hem de teorik yeterliliği olan yazılar. İlerde de bu tür "dinle"lere devam etsek iyi olur. Bu "dinle"ler nedense çok dikkat çekiyor ve insanlar belki de psikolojik bir etkiyle okumak gereğini duyuyorlar.
2 Haymarket savunmaları biraz uzun olmakla birlikte güzel ve rahatlıkla okunuyor. Son derece etkili. (Bu arada hemen belirteyim, ufak tefek tashih hatalarına rağmen, ilk kez bol tashih hatasından kurtulmuş bir anarşist dergiyle karşılaşmış oldum).
3 l Mayıs paketi olarak Ankara gösterisini anlatan yazı ile "Sloganlar Üzerine Düşünmek" yazısı da çok güzel. Son derece öğretici yazılar her ikisi de. Özellikle Sloganlar Üzerine yazısını yazan arkadaşı kutlamak isterim. İzmir gösterisinin unutulması hatasını Halil mektubunda zaten belirtiyordu.Anarşizmin Simgeleri yazısı da iyi. Bilgi verici.
4 68 paketi: Burada Bookchin'in Fransa 68'ini anlatan yazıları yeterliydi. Bir de Apolitika'mn bu olayları anlatması fazla kaçmış. Bence bu yazıda Türkiye'nin 68'i anlatılsa daha iyi olurdu. Benden isteseydiniz böyle bir yazı yazabilirdim. Üstelik yazının siyah dizilmiş ilk sütununda Türkiye'ye ilişkin söylenenlerde katılmadığım ve hatalı bulduğum saptamalar var ve bu hatalı saptamaların, olaya biraz dışardan bakmaktan geldiğini düşünüyorum. THKO ve THKPC hareketleri her ne kadar eylem planında devlet karşıtı idiyseler de, aynı şey ideolojik planda söylenemez. Gerek THKO savunması, gerekse Mahir'in yaptığı savunma güçlü Kemalist ve milliyetçi öğeler, dolayısıyla devletçi öğeler barındırır. Devletçilikten, ideolojik planda bir kopuş söz konusu değildir. Üstelik, bence "71 direnişi" denen şey, 68'in yenilgisinin, kitle hareketinin sona erişinin yol açtığı umutsuz bir çıkıştır. Bir yükselişin değil, bir gerileyişin ürünüdür. Dahası bu hareket, küçük grupların eylemini esas aldığından, kendi aktif taraftar kitlesini de pasifleştirmiş, yataklık yapar konuma sürüklemiş ve kendi kitlesinden kopmuştur. Bu yüzden fazlasıyla övgüyü hak eden bir hareket değildir. 1970'li yıllardaki, bu hareketin yarattığı geleneğe dayanarak sürdürülen antifaşist mücadele ise ne yazık ki, faşizmin önünde önemli bir bariyer oluşturmamış, tersine kısasa kısas mantığını, kör doğuşu mantığını esas aldığı için darbecilerin ekmeğine yağ sürmüştür. Dışı seni içi beni yakar demişler. Ya da davulun sesi uzaktan hoş gelir. Bu tür saptamalar yapılırken daha dikkatli olunmalıdır. Artık bugün, bizzat o hataları yapanların bile özeleştiriye hazırlandığı bir dönemde, kraldan fazla kralcı tahlillerin kimseye bir yararı yoktur.
Öte yandan "onuruyla ölmesini bilemeyenler" edebiyatı böyle bir yazıda oldukça hafif bir değerlendirmedir. Ölüme çağrılar ucuz kahramanlık edebiyatıdır ki, bugün Mancist sol bile bu edebiyatı aşmıştır ya da aşmak üzeredir. Bize ne oluyor? Dövüşürken ölünebilir elbette. Kimseye, ölmeyeceği konusunda bir garanti verilemez ama, eğer kişi savaş alanında döneklik etmediyse ya da korkup kaçmadıysa salt ölmediği için onu suçlamak saçmalıktır. O kişinin daha sonraki davranışları eleştiri konusu olabilir, ama buna bir de "geçmişte ölmesini bilemedin"} eklemek, ÇKP'nin, yıllar yılı başında tuttuğu Lin Biao'yu tasfiye ederken, "o zaten 1930'lardan beri sağ çizginin takipçisiydi" diye suçlamasına benziyor.
Deniz Gezmiş ile ilgili kısa yazıda ise; bazı teknik, bilgi ve yorum hataları var: Birincisi, ölümünün 12. değil 22. yılı olacak, ikincisi, Deniz, Kommer'in arabasının yakılması olayında yoktu. Sanırım yazıyı yazan arkadaş, onun ODTÜ'de barınmasından hareketle bunu tahmini olarak yazmış. Oysa Deniz, ODTÜ'de daha sonra konuşlandı. 71'e kadar o İstanbul'daydı ve İstanbul'daki gençlik eylemlerine öncülük etti. Deniz'i yüreği, gönlü ve eylemiyle anarşist olduğuna ben de katılabilirim. Ancak kafası Mandst'ten de çok Kemalist'ti diyebiliriz. Kendisini, o zamanki genel geçer ideoloji Marxizim olduğu için Marxist olarak adlandırması da ayrı bir sorun. Ancak bence yine de, ölmüş insanlar hakkında bu tür spekülatif yorumlar yapmak, herkesin şehit ticareti yaptığı bir ortamda bizim kaçınmamız gereken bir iş olmalıdır. Bence ona "anarşist" damgası vurmak yerine, eylemini tahlil edip, örneğin onun örgüt otoritesi tanımaz doğrudan eylemciliğini vb. ortaya koysak ve gerisini insanların fikir yürütmesine bıraksak daha iyi ederiz gibime geliyor.
ODTÜ ile ilgili yazı imajinatif yanıyla iyi.
5 Otorite ile ilgili çeviri yazısı bana, hayli ağır bir teorik yazı olarak göründü. Bugünkü ihtiyaçlarımız açısından çok gerekli miydi diye sordum kendi kendime. Keza Saral Sarkar'ın yazısı da, yeşilcilerin eleştirisi açısından fazla aydınlatıcı ve vurucu değil. Bu türde daha iyi yazılar bulunabilirdi. Örneğin Amargi'de Greenpeace ile ilgili çıkan yazı çok daha bilgilendirici. Öte yandan, yapılan çevirilerin nereden alındığını belirtmek iyi olur.
6 Vicdani Redçiler yazısı, 27 yıllık bir asker kaçağı ve şu anda da bir vicdani redci anarşist olarak beni de yakından ilgilendirdiğinden, çok ilgimi çekti doğal olarak. Bu harekete somut destek vermek istiyorum ama, yazının sonunda "konuyla ilgilenen arkadaşlar derhal bizimle temas kursunlar" dendiği halde hiçbir bağlantı verilmemiş. Nasıl bağlantı kuracağız?
7 Gönül Sever'in yazısı güzel ve bilgi verici bir yazı. Ancak son paragraftaki bence sekter değerlendirmeler yazıya gölge düşürecek nitelikte. Duygu Asena'nın feminist açıdan ve sınıfsal açıdan eleştirilmesi elbette gerekiyor. Ama Anarkofeministlerin Duygu Asena ile yapabilecekleri hiçbir şeyleri olmadığına katılmıyorum. Somut bir durumda, bir burjuva feministiyle de bir araya gelinebilir, eleştirilmek kaydıyla, Onunla mücadele etmek, bir yerde erkek egemenliğine karşı mücadele olabilir, ama somut alanda bu, ortak hareket edilemeyeceği anlamına gelmemelidir. Aynen, anarşistlerin, Marxistlerin devletçiliği ile mücadele ederken, bir faşist saldırısı karşısında ortak "faşizme karşı omuz omuza" sloganını atabildikleri gibi.
Öte yandan, kaymakamlık hakkı için mücadele eden kadınlarla dayanışmayı düşünmemek de sekter bir değerlendirmedir. Bu, seçimlere karşı olan anarşistlerin, örneğin bu yüzyılın başında İngiltere'de seçim hakkı için mücadele eden kadınlarla dayanışmayı düşünmemeleri gibi bir sekter yaklaşım olur. Kaymakamlık hakkını önleyen erkek egemen toplumdur ve buna karşı mücadele etmek herkesten önce anarşistfeministlerin görevidir. Aynen kaymakamlık hakkının kazanılmasından sonra, halka yapacağı baskılara karşı mücadele etmek kadar önemli bir görevdir, bu ve bu iki görev birbiriyle çelişmez. Gayler ile ilgili yazı anarşist basında ilk kez yer aldığı için önemlidir. Tabuların üzerine yürümekte kararlı olmalıyız.
8 Politika Kitleleri Aldatmaktır yazısı, taşıdığı başlığın hakkını veremiyor bence. Ancak yine de kapakta bütün yazılara yer verilip te, bu yazıdan söz edilmemesi tuhaf. Yoksa yazarı dul kadının oğlu olduğu için mi?
9 Şimdi gelelim esas yazılara: Özellikle belirteyim, Sivil toplumculukla ilgili yazı güçlü bir teorik içeriğe sahip. Zevkle okudum. Yazarını kutlamak isterim. (Bu arada yazara kısa bir notum olacak. Mandst solun duran saatinin, günde iki kere doğruyu göstermesi örneği hoşuma gitti. O sırada ben de naçizane bu saatin yelkovanı görevini yapıyordum, ilk yazılı "sivil toplum" nitelendirmesi bana aittir ve Almanya'da yayımlanan Seçenek dergisinde çıkan Kürşat Bumin'le ilgili eleştiri yazımda yer almıştır. Yıl 1982.) Ancak, gerek "islami faşizme karşı otonomlar oluşturalım" yazısıyla, gerekse ele "faşizm ve sivil toplumculuğun eleştirisi" yazısıyla tartışmak istediğim önemli bir kaç temel nokta var.
Birinci temel nokta: İSLAMİ FAŞİZM.
Hemen belirteyim, bunu doğru bulmuyorum. Yani islami radikalizmin faşizm olarak nitelendirilmesinin doğru olmadığı kanısındayım. Nitekim, Apolitika da bunu kanıtlamak için fazla çaba göstermemiş. Belki de bu, dergi çevresinde yer alan arkadaşların, bu konuda bir anlayış birliği içinde olmalarından doğuyordun Ama islami harekete faşizm damgası vurmanın, yine yazıda eleştirilen, sol hareketin her türlü despotizme faşizm damgası vurmasından pek farkı yok bence. Bu hareketin faşizm olduğu yargısına, bu hareketin sivil toplum içinde aşağıdan gelişen bir halk hareketi olması noktasından varılıyor sanıyorum. Yani kölelerin, başkalarını köleleştirerek kölelikten kurtulması girişimi. Doğru, islami hareket bu yönüyle faşizme benziyor gerçekten. Ama bir kaç temel benzerlikten kalkılarak, o hareketin faşist olduğu sonucuna varmak kolaycılık olur. Geçmişte de sol hareket, despotizmlerin baskıcılığından, halkı ezmesinden hareketle, bu benzerliği kolaycı bir yoldan faşizm olarak nitelememiş miydi?
Ama, faşizmin, bugünkü islami hareketle uyuşmayan başka bazı özellikleri vardır ki, bunlar göz ardı edilemez. Bu temel özelliklerden birincisi MİLLİYETÇİLİKTİR. Aşırı şoven, aşırı milliyetçi ve ırkçı olmayan bir faşist hareketin, örneğin faşist MHP'den farklı olarak Kürt hareketi karşısındaki tavrıdır. Kürtlere karşı aşırı şovenizmi körüklememektedir. Çünkü bu onun ümmetçi temelini parçalar. Kürt düşmanlığının şampiyonu, yine beklendiği gibi faşist ve ırkçı MHP'dir.
Faşizmin ikinci temel özelliği, aşırı devlet tapıncı içinde olmasıdır. Devlet onun totalitarizminin temel aracı ve aynı zamanda amacıdır. Bu, millet kavramıyla bütünleşmiş devlet kavramıdır ve milliyetçilikle devlet tapıncı birbirini bütünler. Oysa islami hareket, totalitarizmini devletten değil, Kur'an'dan alır, onun tapındığı devlet değil dindir. En yüksek irade, şefin şahsında cisimleşen devlettir. Oysa islami harekette devlet, yalnızca Kur'an'ın kurallarının uygulanmasında bir araçtır. En yüksek irade allah ve halifedir. Gerçi son tahlilde kurulacak bir islam devletinde, halife ve Kur?an'la devlet kaynaşır, ama, bu yine de faşizmin devlet kavramından önemli bir farklılık meydana getirir. Bu yüzdendir ki, İran'daki rejim de, son tahlilde, devlet tapıncını esas alan bir faşizm değil, islami kuralları esas alan bir dinsel despotizmdir.
Faşizmin üçüncü temel özelliği ise, militer ve üniformalı bir sokak gücü yaratmasıdır. Kendi özel işaretleri ve sembolleri olan bu sokak gücü, daha devlet iktidarını ele geçirmeden devrimcilere, komünistlere, sosyalistlere, anarşistlere, serserilere, homoseksüellere, kadınlara, grevci işçilere, direnişçi köylülere, toplumun bütün devrimden yana canlı organizmalarına karşı sokak kavgaları vererek, önce iktidarını sokakta kurar. Karşıdevrimin balyoz gücü olduğunu dosta düşmana karşı sokakta ispatlar. Yazıda sözü edilen "şiddetin sıradanlaştırılmasıdır" bu. Sokak kavgaları ve cinayetleriyle ne yaman bir devrim düşmanı olduğunu ortaya koymayan bir faşizm bugüne kadar görülmüş değildir. Bu özellik ele islami harekete uymamaktadır.
Sivas'ta vb. girişilen kitlesel islami katliamlarla, faşizmin organize sokak gücünün her köşe başında güvenlik güçlerinin görevini fazlasıyla ve büyük bir gayretkeşlikle yerine getirmesi arasındaki önemli farklılıklar, dikkatten kaçmamalıdır. Bugün bu özellik, taktik nedenlerle, MHP'de bile eksiktir. Ama hiç kuşkumuz olmasın, yakında yeniden başlayacaklardır. Yani MHP başlayacaktır. Onun faşist karakteri faşist sokak gücü olarak yeniden ortalığa dökülmesini kaçınılmaz olarak getirecektir.
İkinci itiraz noktama gelecek olursak: Sivil toplum içinde, islami harekete karşı güçlü bir ideolojik hegemonya mücadelesi verme önerisini (anarşizmin bir ideoloji olmadığı fikrimi saklı tutarak) kabul ediyorum. Üstelik bunun halkın öz örgütlenmeleri yoluyla yapılması önerisini çok olumlu buluyorum. Yeniden tozlu gecekondu yollarına çağrısını ise, coşkuyla karşılıyorum. Ama bütün bunlar, şu saptamaları eleştirmekten alıkoymuyor beni: "Faşizm belasının üstesinden gelmeden devletin, resmi ideolojilerin ortadan kalkması ve özgürlükçü bir yaşam olanaksızdır.? (s. 1) "Bu yüzden faşizme karşı mücadele, halkın bir bütün olarak devlete karşı seferber olduğu, kendi yaşamının efendisi olmak için ayağa kalktığı devrim mücadelesinden farklıdır, "(s.2) "Faşizme karşı mücadele, esas olarak halkın ya da toplumun, tepesine tünemiş despotlardan kurtulma mücadelesi değil, sivil toplum içinde ideolojik. hegemonya mücadelesidir.'(s 4) "Anarşistlerin artık devlet ve onun doğrudan silahlı güçlerinden önce sivil faşistlerle hesaplaşmaları neredeyse her yerde zorunluluk olmuştur...Ezilen yığınlar içindeki bu virüs etkisiz kılınmadan, tahakkümü bütün biçimleriyle ortadan kaldıracak bir anarşist toplumsal devrim olanaksızdır." (s.5) (Altım ben çizdim.)
İşte, derinden görüş ayrılığı içinde olduğum satırlar bunlardır. Elbette bu satırlara muhalif olmam, yukarda da belirttiğim gibi, gerçekten de sivil toplum içindeki reaksiyoner hareketler olan faşizme (MHP) ve islami radikalizme (RP) karşı düşünsel ve eylemsel planda etkili bir mücadele vermeyi reddetmek anlamına gelmiyor. Bu anlamda yukarıdaki önerilere katılıyorum. Katılmadığım nokta, bu mücadeleyi devlete, kapitalizme karşı verilecek bir toplumsal devrim mücadelesinin önüne almak, bu konuda bir öncelik tanımak gibi ele alıştır. Bu yanlıştır. Çünkü, yoksul kitleler içinde faşizme ve islami radikalizme karşı mücadele vermek istiyorsak, her şeyden önce devlete ve kapitalizme karşı toplumsal devrim mücadelesini esas almamız gerekmektedir. Çünkü yoksul kitleler, kuru kuruya bir antifaşizme itibar göstermeyeceklerdir. Böylesine bir antifaşizme entelektüeller, liberal orta sınıf kesimleri falan eğilim gösterebilirler, ama despotizm ve sömürüden gına getirmiş halk kitleleri, tozlu gecekondu yollan asla demokrat
değildirler ve bu anlamda c. demokrasi falan umurlarında değildir. Onları seferber edecek ve bu anlamda da faşizmin ve islami radikalizmin karşısına dikecek tek şey onların kendi gerçek kurtuluşlarını getirecek olan toplumsal devrimdir. Bu bağlamda İspanya dersleri öğretici olmalıdır. Kitleler, Franko faşizmine karşı devrimi savunmak ve gerçekleştirmek için seferber olmuşlardır. Ama komünistler ve sağ sosyalistler, faşizme karşı mücadele adına devrimi erteledikleri ve hatta bastırdıkları an, kitleler de faşizme karşı savaşa karşı ilgisizleşmişlerdir.
Devrimi esas almazsak, sivil toplum içinde faşistler ve islami radikaller daha da güçleneceklerdir. Nitekim bugüne kadar güçlenmelerinin nedeni, kitlelerin sosyal demokrasiden ve soldan umut kesmesidir. Eğer sosyal demokrasi ya da sosyalist hareketler, kitlelere ciddi bir devrim ya da kurtuluş alternatifi sunmuş olabilselerdi (ama zaten bu olanaksızdı, çünkü bu kitlelerin kendi işiydi) RP ve MHP sivil toplum içinde bu kadar güçlenemeyeceklerdi. Toplumsal devrimden kopuk bir faşizme karşı mücadele, ancak yeni iktidar adayı olan liberal burjuvaların işi olabilir. Bizim işimiz .devrimdir ve bu devrim geleceğin cennet vaadi değil, bugünden başlatılacak bir toplumsal ve bireysel harekettir. Faşizmi sivil toplum içinde geriletecek ve yenecek olan da işte böylesi bir kitlesel öz devrimci örgütlenme ve harekettir.
10 Mektubumu bitirirken son olarak da, sunuş yazısındaki bir kaç noktaya değinmek istiyorum. Sultani tembellikten kurtulma ve toplumsal kimlik meselesine tamamen katılıyorum ve destekliyorum. Ancak örgütlenmeye karsı olan anarşistlerle tartışmayı gereksiz görmeyi biraz keskin bir ifade olarak gördüm. Örgütlenmeyi zorunlu görüyorsak, onlarla neden tartışmıyoruz? Belki de tartışmamız sonucunda onları da ikna edebiliriz. Toplumsal devrim perspektifinin belirtilmesi çok önemli. Ama bunu "pasifizm ile yollarımızı ayırıyoruz" diye ifade etmeye ne gerek var? Bu "yol ayırmalar" ben de bile olumlu bir imaj yaratmıyor. Hatlımızı belirlemek gereklidir, ama çok yakınımızdaki insanlarla böyle kesin yol ayrımları çizmek ve onları dışlamak olumlu bir görünüm vermiyor.

Apolitika'nın Notu: G.Zileli mektubuna 'Sevgili Arkadaşlar' şeklinde başlık koymasına rağmen, biz bu yazıya yukarıdaki başlığı uygun gördük.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Afiş
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : Ay Carmela
Diğer

  Linkler
Kara Kukla
Portakalzine
Kara Mecmu-A Forum
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız