Devlet en iyi şekliyle bile kötü bir organizasyon olduğundan mümkün olduğu kadar en az devlete sahip olmalıyız

William Godwin

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Amargi - Sayı 2 - Şubat 1992

Antimilitarizme İlişkin Ayrımlar Yazar : Amargi

(taramadan kaynaklanan bir hata nedeniyle ilk sayfayı aktaramıyoruz, önümüzdeki günlerde eklenecektir.)

GİDİYORUZ? Örgütlenmiş şiddet başka amcalardır. Ve onların işi, sürekli ceza vermektir. Kendilerine hiç de vazife olmayan, hiçbir alakalarının olmadığı çatışmalarda, adalet cübbesi altında "haklı" ceza dağıtırlar. Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki, bireyin kendi ölçülerinde karşısındakine kestiği cezanın korkunçluğu karşısında ürperenler, hukukun cezasını meşru ve insani görenler, HİÇBİR BİREYİN HAPİSHANESİ YOKTUR.
Bugün bütün devletler, iktidarlarını, ordularını, polislerini ve mahkemelerini bir zorunluluk temeline oturtuyorlar. Bu zorunluluğu, bütün insanların iyi olmadığı, kötülerin ve canilerin de olduğu, düşman ulusların bulunduğu, insanların yaşamlarını ve mallarını güvence altına almak, korumak mantığı zeminine oturtuyorlar. Şu ciddi bir soru. Herhangi bir organ, insanlar adına insanları korumak, onlara adalet dağıtmak hakkını kendisinde nasıl görür. Ve insanlar kendilerini korumak adına, bir organa neden vekâlet verirler? Ve sonra da bu organların gazabından neden korunmaya çalışırlar?
İktidar, hukuk toplum adına hareket ederken: (Temsil şekilleri, nitelikleri farklı olabilir.) Hepsi chaosun önleyicimi cosmosun zorunlu koruyucuları ve adaletin gerçekleştiricisi oldukları rasyonalizasyonuna sarılıyorlar. Seçilmek veya seçilmişler tarafından seçilmek;, toplumun geneli adına, herkes adına karar vermek için yeterlidir. Dolayısıyla hukukun müeyyidelerinin caydırıcılığının olmadığı yerde, suça, kötülüğe meyilli olan insan, bütün düzeni, toplumsal barışı yıkacaktır. Kısacası, müeyyide olmadan, bu insanlar rahat durmazlar. Bunu bildikleri için de, kendilerini zapt edecek, yola getirecek kurumlara ihtiyaç duyarlar. Ve onları seçerler. Yani birey, bir özne olarak seçme noktasında kendi kaderini belirler. Fakat iyilik, adalet, düzen, barış gibi sözde bireyi koruyan değerler, asıl olarak büyük anlamda özne olan devlete ve ulusa aittir. Zaten devletin yasalarının dışında birey düşünülemeyeceği için öncüllerin devlete ait olduğu ve ancak yurttaş kimliği ile birey, hukukun oluşmasında katkıda bulunur. Seçse de seçmese de, oy kullansa da kullanmasa da. Reddetse (de etmese de, "toplumsal concensus"un oluşturduğu yurttaşlık haklarına ve görevlerine tabidir. Dolayısıyla, bireyin, genellikle devleti ve hukuku doğar doğmaz onayladığı için, pek fazla söz söylemeye hakkı yoktur. ;Sonuçta her çocuk asker doğar.
Militarizmi yalnızca orduyla sınırlamamak gerekir. Devletin hukukuna ve yasalarına dayanan her kurumlaşmış şiddet, militarizmdir. Tutarlı bir anti-militarist tavrın, zorunlu olarak diğer kurumlara da (başta polis olmak üzere) reddetmesi gerekir. Aynı şekilde yurttaş kimliğini onayladığı, devletin kurumlarına vekâlet verdiği, özlük haklarını yasalara devrettiği her yerde ve anda kendisiyle çelişir. Hem yurttaş olup, hem de tutarlı bir anti-militarist olmak mümkün değildir.
Tabii ki hemen bütün kimliklerden sıyrılıp, komple devletin ve yasalarının dışına çıkmaktan söz etmiyorum. Ama en azından, orduyu ret, kişinin salt ahlaki değerlere dayanarak, hukukun - devletin dışına çıkmasının billur bir başlangıcı olabilir.
Bugün dünyadaki gelişmelerin de ışığında artık zorunlu askerliğin, bir devlet politikası olarak da yavaş yavaş ortadan kalktığını görüyoruz. Ciddi bir ordu geleneği olan Türkiye'de' de profesyonel orduya geçmek için hazırlıklar yapılmaktadır. Sivil hizmetin devletlerin politikası olarak ortaya çıktığı şu günlerde, sivil hizmeti bir aşama, bir kazanım olarak savunmanın da bir manası kalmıyor. Aksine "hantallıklarından sıyrılması", "mobilize olması", "devletin askeri yükünün azalması" anlamıyla, sivil hizmete artık ordunun ihtiyacı vardır. Ahlaki olarak da sivil hizmetin kabulü ciddi bir çifte standartlıktır. Bu "ben öldüremiyorum ama sen öldür demenin" kaçamak bir yolundan başka bir şey değildir. Anti-militaristler artık sivil hizmetin çifte standartlığını sorgulamak ve aşmak zorunda değil. Artık yurttaş kimlikleri içinde uydukları her yasanın, bulundukları her statünün, meşru bütün kimliklerinin orduya ve devlete hizmet olduğunu bilmek zorundalar. Kuşkusuz kendisini ciddi olarak anti-militarist tanımlayan her kişi orduya dolaylı hizmetin ne olduğunu, kendisinin de bunun içinde olduğunu biliyordur., Tabi ki önemli olan bunu bilmek değil. Önemli olan, öncelikle dolaylı hizmeti; devlet, ulus, yurttaşlık gibi kavramlarla bir bütünlük için de algılamak ve çok ciddi bir şekilde taşınan kimliklerden (resmi kimlik anlamında da) rahatsızlık duymak. İkincil olarak da süreç içinde total reddin (diğer kurumları- da kapsayan anlamıyla) olabilirliğine inanmak ve bunun yollarını aramaktır. İlk planda askerliği redde, polise ve mahkemeye başvurmamayı ekleyebiliriz. Bireyin devletle ilişkisinde ilk olarak orduyu reddetmesi çok anlamlıdır. Bütün temsil kurumlarında olan, bireyin adına hareket etme. karar verme orduda çok keskin bir şekilde kendisini gösterir… Birey başka kurumlarla ilişkisinde kendi benliğini koruma ve özgürlük yanılsamasını yaşayabilir. Ama orduda asla. Ordu yanılsamaya ne izin verecek düzeyde örgütlenebilir, ne de yapısı buna müsaade eder. Dolayısıyla da en iyi, sağlam yurttaşlık dersleri de orduda verilir.
BÜTÜN DEVLETLER PARANOYAKTIR

Çocukların doğacakları yerleri seçme hakları yoktur. Doğar doğmaz bir milliyete ve onun talihine sahip olurlar. Çocuklar seçmeyerek geldikleri toprakta, düşmanlarını belleyerek, milliyetlerini bilenerek seçerler! Sonrada karşı ulusun topraklarında doğsaydılar, buradakilerin düşman olacaklarını hiç düşünmeden asker olurlar. Ve yeni haklı savaşlara (fırsat çıkarsa) giderler. Ölürler. Sakatlanırlar. Bütün milli tarih derslerinde, ordularının muzaffer, düşman ordularının namert, vahşi olduğunu, ...vs. öğrenirler. Bütün milli tarihler hep haklıdırlar. Düşman topraklarına girdiklerinde, bayraklarla, sevinç gösterileriyle karşılanırlar. Düşmanlar topraklarına girdiğinde kan. gözyaşı, yıkım ve bir dizi tecavüz götürürler.
Bildiğimiz gibi, Türkiye'nin üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrilidir. Sadece Türk Devleti böylesine paranoyak değildir. Bütün devletler anı şekilde paranoyaktır. Kuşkusuz müttefikler de vardır. Fakat onlar da her zaman kazık atabilirler. İşin ilginç yanı, devletler bu paranoyaklıklarında haklıdırlar da! Zira devletler her zaman "büyüme'" eğilimindedirler. İttifaklar kurulur, ittifaklar bozulur, yeni ittifaklar kurulur. Bir ulus diğerine bazen kardeş bazen de baş düşman olur. Tarih boyunca coğrafya "haklı" savaşlarla sürekli değişe gelmiştir. Ve her ulusun diğerine saldırmak için, tarihten her zaman yeterli malzemesi kalmıştır. İktidarlar iktidarlarını sürdürmek için bu malzemeyi insanların kanıyla yaratır. Hem de sürekli kullanır. Tarihteki savaşlara tarafsız bir açıdan bakmaya çalışsak bile, kimin eli kimin boğazında belli olmayan bir muamma ile karşılaşırız.
Anti-militarizm yapısı gereği evrenseldir. Dolayısıyla her türlü ırksal, ulusal, uluslararası belirlenimlerin dışında, yadsınamaz bir ahlaki değerler üzerine kuruludur. Orduyu radikal ret, ordunun ve devletin bütün savunularını temelden yıkan, billur, insani bir tavır olması nedeniyledir ki, orduların, devletlerin korkulu rüyasıdır. Örneğin, dünyada hiçbir devlet askerlik retçilerine sığınma hakkı vermiyor. Devletlere bunun için hak vermemek mümkün mü?
Radikal bir anti-militarist devletle olan yurttaşlık sözleşmesini, askerliği reddiyle birlikte tek taraflı olarak bozarken, bir dizi tohumu beraberinde atmış olur. Devleti oluşturan bir dizi ana unsur, yasalar saylanmamaya adaydır. Ulusal güvenlik, sınırlar da bunlardan birini oluşturur. Anti-militaristlerin düşmanları olmadığı ve bütün "kültür"leri kardeş gördükleri için "ulusal güvenlik", "sınır" gibi dertleri de olamaz.
Tarihin bıraktığı, kim kimin toprağına tecavüz etti, hangi ulus haklıydı, hangisi haksızdı gibi kimin eli kimin boğazında belli olmayan soruların yükünden de kendini ınuaf tutar. Dolayısıyla onlar için bütün sınırlar sunidir ve sınırlar korunması gereken şeyler değil, çiğnenmesi gereken savaş mevziileridir. Devletlerin paranoyak olduğunu söylemiştik ama şunu unuttuk: Devletler paranoyak olmak zorundadır. Üstelik paranoyaklıklarını toplumun geneline de geçirmesi gerekir. İç ve dış düşman olmadan hiçbir devlet meşruluğunu sağlayamadığı gibi, iktidar iktidarlığını uzun süre rasyonalize edemez. Dolayısıyla iktidar iktidarını sürdürebilmesi için sürekli düşmana ihtiyaç duyar. Düşmanın umulmadık bir zamanda ortadan kalkmasıyla, panik halinde yeni düşman aranır. NATO’nun varlığını korumak için çırpınışlarında, bu filmi gayet komik bir şekilde izledik. Yani, düşman devletler aslında birbirlerine sürekli şükran borçludurlar!
Sermayenin milliyetini hızla yitirmeye devam ettiği, Avrupa birliğinin tek devlet çatısı altında birleştiği bir dönemi yaşıyoruz. Avrupa ülkeleri tek devlete doğru giderken, kapitalizmin ulusal yanının can çekiştiğini bağırıyor. Fakat Kapitalizm bir yandan uluslararasılaşırken, bir taraftan da yeni güçler dengesinde ulusal kimlikler sırıtmaya devam ediyor. Almanya, Avrupa birliğini oluşturan diğer ülkelerden farklı bir tavır olarak Hırvatları desteklerken, bunu herhalde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına inandığı için yapmıyor! Aynı şekilde ABD ile Avrupa arasındaki AGIK-NATO çekişmesi ve ABD ile Japonya arasındaki ekonomik savaş, kısacası dünyadaki dengeler ulusal kimliklerden çok da bağımsız değil. İşin diğer yanı silah sanayinin çarklarının dönmesi için ulusal çatışmalara, kamplaşmalara her zaman gereksinimi olduğudur. Eğer ilerde uzaydan bir düşman edinilebilirse savaş sanayi ulusal çatışmalara ihtiyaç duymaktan vazgeçebilir. Ama şimdilik böyle bir şey yok. Dağılan Sovyetlerdeki, Balkanlardaki, Doğu Avrupa’daki ülkeler, bakir pazarlar olması itibarıyla kapitalizmin iştahını kabartırken, bir yandan da gelişen milliyetçilik silah sanayini uzun süre ihya edeceğe benziyor. '
Teshiller, tahliller ne olursa olsun, olan ya da olacak savaşların önlenebilmesi ve özgür bir yaşam için, ırksal, ulusal, birleşik ulusal devlet kimliğinden sıyrılmışı ciddi bir anti-militarist mücadele şart. Çünkü bu anlayışın dışındaki her çaba, reel politikanın batağında çırpışmaya ve başka varyasyonlarda silahlanmaya, savaş ürkmeye mahkûmdur. Sadece kapitalizmim değil, devletin, iktidarın olduğu her yerde ordu ve savaş da zaruri olacaktır. Devletlerin olduğu yerde, sözde savaşı önlemek için kurulan Birleşmiş Milletler gibi kuruluşlar da, sadece savaşın daha usturuplu yapılmasına yarayacaktır. Nitekim Irak’ta yapılan muazzam katliamın meşruluk belgesi Birleşmiş Milletlerden çıkmakta fazla tereddüde uğramadı.
Dünyamızdaki silahlanmanın, savaşların önlenebilmesi, özgür bir yaşamın olabilmesi için Anti-Militarist bir mücadele şart ama sanıyorum ki anti-militarist mücadelenin gelişebilmesi, bir şeyleri gerçekten değiştirebilmesi için, öncelikle dünyanın değişebileceğine savaşların önlenebileceğine ilişkin genel bir inanca, motivasyona gereksinim var. Bunu şunun için söylüyorum: Devletin insan ilişkilerine yaygınlaşıp, güçlenmesi bir düşünce yapısını da beraberinde getirdi. Bu olabileceklere değil, sürekli olabilirlerin sınırlarında hareket etmeye alışılmış rasyonel düşünce, hayalleri küçümseyen, aşağılayan kronik bir soğuk algınlığı. Aynı zamanda motivasyonu ve inancı biberinde getirecek, radikal mücadele ve projelere isfiyaç duyar.

RADİKAL PASİFİZM - ANTİMILİTARİZM - ANARŞİZM

Radikal pasifizm ve anarşizm iki önemli anti-militarist unsurdur. Bu iki anlayışın anti-militaristliğine farklı kaygı ve önyargılar kaynaklık ederler. İkisi de anti-militarizm noktasında zorunlu temasa girdiği içindir ki her zaman birbirinden kolayca ayırmak mümkün olmaz. Zaten bu yazıdaki ayrımlarda çözümsel olmaktan öteye geçmeyecektir. Fakat yinede önyargılarının faklı olması, anti-militarizmin mahiyetini ve sonuçlarını belirler. Farklılıkları bu bölümde kısaca açıklamaya çalışacağım. Ama benim asıl derdim, farklılıkların üzerine gitmek değil, aksine kesişimleri yakalamak. İki anlayışın anti-militarizm noktasında diğerinin önyargısıyla zorunlu temasa girmesi çok önemli. Çünkü daha sağlıklı ve geniş anti-militarist tavrı sağlayabilecek nitelikte. Her biri diğerinin anti-militarizmini eleştirirken bazı tehlikelere işaret etmesi dolayısıyla; bu tehlikelerden komple kurtulmanın değil ama tedbir almanın-anlamanın yolunu açar nitelikte.
Radikal Pasifizm: Asli olarak insan yaşamının kutsallığından yola çıkarak anti-militarizme varır. İnsan, metafizik bir önyargı olarak asla öldürülmemesi gereken kutsalbir yaratık olarak kabul edilir. Öncüllerini en iyi şekilde Hıristiyanlıkta bulan bu anlayışın, öldürmeme yargısına, insana tanrısallık yüklemesi kaynaklık eder. İnsan tanrı olma potansiyeline sahip bir yaratık olarak kabul edilir. Dolayısıyla şiddetin her türünün kullanımı tanrısallık yolunda ciddi bir sürçmedir. Şiddet "buradaki yaşam savaşının" en kesin örneğidir. Yani "dünyeviliğin belirleyicisidir". Şiddetin kullanımı, başkalarına zarar vermekken çok, kullananın "sürçmesi" ile önem taşır. İnsan kullandığı şiddetten birinci derecede sorumludur. Şiddeti uygulayan aynı ölçüyle kendisine davranılmasını da hak etmiş olur. Radikal pasifizmin metafizik düzlemde savunulmadığı anlayışta da. "şiddeti kullanmaktan dolayı sorumluluk duymak belirleyicidir". İnsan eşer isterse bütün benliğinden şiddeti-nefreti atabilir. Tanrıya -ölümsüzlüğe ulaşmanın yolu insanı sevmekten geçer. Başkalarını sevmek kendini sevmektir. (Ya da tersi) Militarizm bütün bunları imkânsız kıldığı için, radikal pasifistler zorunlu olarak anti militaristtir. Militarizmle ilişkide, militarizmin tahakküm yanından çok şiddet ve öldürme niteliği öne-m taşır. Radikal pasifistler aynı nedenden dolayı da bu noktada tahakkümü kesin reddeder. Zira komutana itaat ettiğinde, tanrısallığına ihanet etmiş olacaktır. İtaat, başka şeylerde olabilir ya da görülmeyebilir. Ama militarizme gelindiğinde, itaatsizlik kesin olmak zorundadır.
Anarşizmin anti militaristliği, dünyevi bir özgürlük, önyargısından kaynaklanır. Militarizmi reddi asli olarak onun tahakkümünün netliğinden dolayıdır. Benzeri şekilde anarşistler de diğer alanlarda tahakkümü görmemezlikten gelip, sineye çekebilir, rasyonalize edebilir... vs. Ama militarizm de kendisiyle barışıklığını asla sağlayamaz. Anarşizm, özgür bir yaşantının olabilmesi için militarizmi kesin reddeder. Tahakkümün en güçlü silahı olan şiddetin örgütlenme tehlikesine karşı da, pasifizmi sorgulama potasına almak borunda kalır. İnsana ve yaşa genelde aşkın bir anlam / değer yüklemez. (tabii ki Tolstoy gibi Radikal Pasifizmin ve anarşizmin buluştuğu durumlar da söz konusu.) Anarşizm önyargısının pozitif kayncğını, olanağın ve estetiğin özgürlükte buluşmasından alır. Militarizmi /Tahakkümü yaşamın ve güzelliğin katledicisi olarak gördüğünden, onlarsız bir "Ölümlü" yaşantıyı seçer.
Anti militaristler genelde pasifisittir. Sanırım bunun en temel nedeni; Özgürlüğe giden yollardan en güvelisi ve militarizmin karşısında meşruluk sınırlarının billur olmasından kaynaklanıyor. Pasifizm, şiddeti kabul eden anarşizm kadar tehlike içeriyor. Birincisi; Pasifist söylemin günlük anlamda pasifize olmaya dönüşmesi. Devletle karşı karşıya gelmemek, rizikolara girmemek için söylemin rahat bir sığınak haline gelebilirliği. İkincisi; metafizik ideal bir bütünlük kurmaya çok açık olması. Bu da pasifizmin ideal insanlık söylemi altında "Ahlaki-Tahakkümcü" bir yapıya gitme tehlikesini içeriyor. Anarşizmin handikapı da şu: Şiddet, Tahakküme / baskıya karşı savunma amacıyla zorunlu olarak kabul edilir. Ama bu zorunlulukların sınırları, her zaman genişleme tehlikesine, şiddetin örgütlenme / kurumlaşma meşruluğuna zemin hazırlayabilir. Diğer bir zaafı, karşı çıkılan yapıya karşı, savunma sınırlarının billur olmamasıdır. Zira sonuçta ortak bir araç kullanılıyor.
Bana öyle geliyor ki, pratikte, düşüncede, duyguda militarizme karşı oluşacak yol, pasifizm ile anarşizm arasında sürekli gidip gelecektir. Çünkü başta da söylediğim gibi şiddet de, pasifistlik de insana ait olan şeyler.
Bana öyle geliyor ki, pratikte, düşüncede, duyguda militarizme karşı oluşacak yol, pasifizm ile anarşizm arasında sürekli gidip gelecektir. Çünkü başta da söylediğim gibi şiddet de, pasifistlik de insana ait olan şeyler.
Ben en azından anarşistlerin gel gitten yorulmaması için bir yol öneriyorum. Kaba olarak, özgürlüğü bilinci ilke, pasifizmi alt ilke olarak önerelim. Pasifizmi özgürlük mücadelesinde "Güvenli", "Anlamlı" bir yol olması dolayısıyla, zorunlu değil gerekli bir şey olarak alalım. Sanırım bu algılayış hem bir dizi şeyi açıklayacak hem de pratiğin önünü rahatlatacaktır. Bu ne şiddeti ne de pasifistliği bayraklaştırmaktır. Salt bir öneri olarak sunulan pasifizm, bireylerin ya da yapıların "Yeter" dediği noktada terk edilebilir bir şey olur. Tabiir kötü de olsa ben bu önerime "Pragmatik pasifizm" adını veriyorum. Pragmatik pasifizm önerilen/istenilen bir şey. Ahlaki olarak da olsa dayatılan bir şey değil. Örneğin, bireysel şiddet ya da savunmacı şiddet konusunda baştan alınacak genel bir tavır yok. Bu mücadele durumunda da, iç ilişkiler anlamıyla da böyle. Bu bireylerin de çevresindeki ilişkilerin o andaki durumunda ne varsa o olur tavrıdır. Zira bireysel ya da savunmacı şiddete genel geçer bir tavır, önlem düşünecek olursak, bu ister istemez tahakkümcü bir yapıyı oluşturacaktır. Aynı zamanda da başka bir varyasyonda, militarizmin savunma mantığının içine düşmek olur. Yalnız yaşamsal anlamda pasifist bir kültürden, gelenekten, etkileyiciliğinden rahatça söz edebiliriz.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Taçanka
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : Ay Carmela - Rosa Leon
Diğer

  Linkler
Dahke Fanzin
İzinsiz Gösteri
Gezgin Tao
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız