Yıkıcı dürtü yaratıcı bir dürtüdür.

Michail Bakunin

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Amargi - Sayı 1

Birleşmiş Milletler gezegenine yolculuk (öykü) Yazar : Vedat Zencir

Ben aslında çak geç uyanan bir adamım, yani uykuyu çok severim. Çak ender alarak; erken kalktığım zamanlarda da, ne yapacağımı bilemeyip tekrar yatmışımdır. Beni uyandırmak hemen hemen imkansız gibiydi. Ha yatta sürekli ve tek uyumlu ilişkim yatağım ile alan ilişkindi. Fakat bu ilişki dün bir daha geri gelmemek üzere bozuldu. Artık yatağım sadece bir araç, beni dinlendirme görevini yerine getirdikten sonra; adeta dikenli bir tel olup çıkıyor.

Her şey iliklerime kadar işleyen bir boru sesi ile başladı. Sanki bütün vücuduma birden elektrik verilmişti. Yoğun bir acı ve titreme ile yatağımdan fırladım. Hemen ışığı açtım. Yatağımın ucunda, haki renkte bir pantolon, ceket, şapka bir de yerde bir çift postal duruyordu. G muntazaman duran şeylerin, biraz muntazamlığını bozma veya üzerime olmazsa korkusu ile giyinmeye başladım. Korkuyordum çünkü ben asla elbise dürmeyi, istiflemeyi hayatım boyunca beceremedim. Her seferinde elime yüzüme bulaştırdım. Neyse elbiseler üzerime tam geldi. Postalların bağcıklarını bağlamakta biraz zorlandım. Nedense annem aklıma geldi. Sanırım ben çocukken de bağcıklarımı bağlamasını bir türlü öğrenemediğim için, her seferinde, kızacağını bile bile bu işi yapmasını ondan istememdi. Onun, koca adam oldun hala bir ayakkabıyı bağlamasını öğrenemedin deyişi kulağımda şöyle bir çınladı. Sanırım ilk defa bu işi yapabilmiş oluyordum. Kendi başıma. Hoşuma gitmedi değil, hatta anneme kendimi göstermek gibi çocukça bir isteğe bile kapıldım.

İkinci bir boru sesi geldi. Birincisinden biraz daha farklı, bu ses de bana dışarı çıkmamı söylüyordu. Red1etmenin mümkün olmadığı bir ton ve melodi ile. Oysa hava henüz daha aydınlanmadı. Isa gitmek için bile çok erken. Yürüdüm, pastallar çok ağırdı. Düşmemek için a-yağımı yukarı kaldırıyor, gayet dengeli ve kesin bir şekilde yere bırakıyordum. Dengemi sağlamak için de, yıllardır bir türlü düzeltemediğim kamburumu birden eğitmiş, dik duruyordum. Uygun, uygun adımlar la başım dik kapıya doğru yürüdüm ve açtım. Gözlerimi neredeyse kör edecek elbisenin renginde bir ışığın içine düştüm. Bir alet beni alıp, bir makinenin içine soktu. Vücudum, yanlardan ve üstten mengene gibi bir şeyle preslendi. Kafama kask geçti. Kask’ın içinde. ) tiz bir gürültü ile çalışan çark, iki saniye içinde, saçlarımı ve sakallarımı doğradı. Aynı işlem benden öncede birilerine yapılmıştı. Zira onlarda, Bant’ın üzerinde, benim elbiselerimin aynısını giymişlerdi ve saçları biraz vardı. Çocukken ağabeylerimle, kıskanmayalım diye, böylesine aynı elbiseler alınırdı. Bu da buna benzer bir şey miydi? Yoksa aniden bir sürü ağabeylerim mi oldu. Çocukçaydı biliyorum amma o anda. bunlar aklıma geliyordu.

Bir alet beni, bir koltuğa oturttu. Önümde kanaman 4337 yazıyordu, ilkokul'da ortaokul'da, lise'de numaram hep buydu, bu numara kesinlikle bana aitti. . Yada ben bu numaraya aittim. Eminim ki annemin beş bin tane çocuğu olmuş olsaydı! Ben 4337. olurdum. Aslında ben tek rakamları sevmem 7 rakamının uğursuzluğuna da inanırım ama seçme şansım yoktu, yok. Numaraları metalik bir ses okumaya başladı. Evet şimdi ne yapacağımı artık iyi biliyordum. Ait olduğum numara okunduğunda burada diyeceğim. İnsanların bağırışlarından sadece "da" yı yada buna benzer bir şeyi anlayabiliyordum. Dikkat ettim, çok hızlı, çok kesin ve birden söylenişten kaynaklanıyordu. Numara okunurken, çok çabuk ayağa kalkıyorsun, "burada" diyorsun. Hemen hemen aynı anda diğer numara söylenmeden de yerine oturmak gerekiyor. Zor bir şey gibi geldi. Biraz heyecanlandım.

-4337

-Burada

Yerime oturmuştum bile. Çok kolay oldu. Adeta numara beni, kaldırıp oturtmuştu. Bundan sonra da bana, ait olduğum numaranın, her şeyi söyleyeceğini hatta yaptıracağını fark ettiğimde oldukça rahatladım. Yoklama bittikten hemen sonra, gemimiz büyük bir gürültüyle harekete geçti. Kalkış yapılır yapılmaz, metalik ses yine duyuldu.

- Şu anda, Birleşmiş Milletler Gezeğenine gidiyoruz. Orada kendinizi yeneceksiniz. Ve her biriniz tam olarak devletlerinize ait olacaksınız.

Hafif bir kıpırdanma oldu. Sanırım herkes benim gibi, göz ucuyla diğerlerine bakmaya çalışıyordu. Metalik ses, bir kere daha duyuldu. Biraz daha sert.

"Gezeğenimizin, her tarafından insanla bir aradasınız. Düşmanlık kardeşliktir, diliniz artık birdir". Bunu söyler söylemez, dilin ger çekten de farklı olduğunu anlıyorum. Böylece hayatımda ilk defa, üstelik hiç bir çaba sarf etmeden yeni bir dil öğrenmiş oluyordum. Ahh. . . acaba konuşabilecek miydim? Babam az konuşurdu. Yani, sanırım evde , az konuşurdu. Suç işlediğimizde de bizi dövmezdi. Çünkü bakışları yeterdi. Biz o zaman hata yaptığımızı anlardık. Dolayısıyla ne yapabileceğimizi, ne yapmamız gerektiğini de bilirdik.

Geminin yine o büyük gürültüsüyle, düşüncelerimden sıyrıldım. İnmiştik. Komutanlarımız olduğu haşmetlerinden belli olan, çakı gibi adamlar kapı girişinde sıralandı. Metalik ses; *

- Hizaya girin.

Numaralar hizalandı. Kapı açılmış, haki ışık üzerimizde parlıyordu Bütün numaralar inmeye başladık. Işık gözlerimi zorluyordu. Gözlerim mukavemet gösteriyor, hafif kısık ama keskin bakmak zorunda kalıyordu. Boru ve trampet sesi, tüylerimi diken diken yapıyordu. Baştakiler, başta numaralar yan yana tekrar hizalanıyoruz. Tam karşımızda çak ama çok büyük; "İTAAT ÖZGÜRLÜKTÜR" yazıyor. Önümüzden selam vererek her birimizin gözlerinin içine baka baka bir apolet geçiyor. Gözleri olan bir apolet. Sadece gözlerini ve apoletlerini görebiliyorum.

Bundan sonra her şey merasim halinde olacaktı. Şimdi merasim halin de yemek yiyiyoruz. Boru sesiyle aynı anda yemeğe başlıyoruz. Ve yine boru sesi ile aynı anda yemekler bitiriliyor. Tanrıya, Birleşmiş ordulara, şükran ediyoruz. Baştaki çavuş; 12

- Görev eksiksiz tamamlanmıştır komutanım diyor, selam duruyor. Çavuş,

- Uygun adım dershane.

Çok büyük bir amfi. İlkokula gittiğimde de, sınıf, sıralar, her-şey bana çok büyük gelmişti. Çıt yoktu, çıt yok. Komutan girdi. Ayaktayız.

- Çökün.

Çökülüyor. Komutan bir düğmeye basıyor, ışıklar sönüyor. Bir düğme sesi daha,

- İTAAT ÖZGÜRLÜKTÜR - EMİR MANTIKTIR - DÜŞMANLIK KARDEŞLİKTİR ' - ASIL DÜŞMAN BENLİKTİR - ÖLDÜRMEK YAŞAMDIR

Cümleler bir projektör gibi, üzerimize yanıp yanıp sönüyor. Komutan;

- Tekrarla.

Hep bir ağızdan bağırıyoruz.

- İTAAT ÖZGÜRLÜKTÜR - EMİR MANTIKTIR - DÜŞMANLIK KARDEŞLİKTİR

- ASIL DÜŞMAN BENLİKTİR - ÖLDÜRMEK YAŞAMDIR

Gittikçe yükselen, gürleşen ses. Ses, ışık. Bir süre sonra ışık yanıp sönmüyor. Ses sürekli. Ya da ses yok, ben tekrarlıyorum. Işıkla bir oldum. O'nu bütün benliğimde duyuyorum. Daha sonra, bütün bu yazıları her yerde görecektim. Binalarda, dağlarda, yollarda, yatağımın üstünde hatta tuvalette. Bütün gördüklerim gerçek miydi? Yoksa ben mi öyle görüyordum? İlk zamanlar, böylesine sorular takılıyordu kafama. Ama gerçekliğinde emir olduğunu, böylesine bir ayrımın saçma olduğunu sonradan öğrenecektim. Komutan dersin bittiğini ve yüzde yüz başarılı olduğunu, büyük komutana, esas duruşta bildirdi. Büyük komutan, şöyle bir göz gezdirdi, ile;

- Ders bitmiştir arkadaşlar. Komutan bizi şaşırtan bir gülümsemeyle;

- Arkadaşlar, şimdi de biraz eğleneceğiz şenlik var, marş marş dışarı.

Süslenmiş düz bir alan, büyük büyük kuklalar yapılmış, gevrek bir kadın sesi, oynak bir parça söylüyor. Gizliden bir şişe dolaşmaya başladı. El altından şişe alınıyor, çaktırmadan içiliyordu. Keskin bir konyak gibi, içer içmez çarpıyor. Şişe ikinci kez elime geldiğinde, ordu malı olduğunu fark ettim. Biraz koktum fakat şişenin her gelişinde de itiraz etmedim. İri yarı bir çavuş mikrofondan bağırıyordu.

- Arkadaşlar eğlence başlıyor. Orta yerde boşluk bırakacak şekilde halka oluşturun.

- Şimdi çok eğlenceli bir şey yapılacak . AÇ-AÇ

Bağırışlar, alkışlamalar.

- Bu torbadan açacaklar çıkacak. Kim çekmek ister? Bir sürü insan kurayı çekmek için can atıyordu. En isteklilerden bir numara çağrıl di. Şanslı numara belirlendi. Alkışlar arasında, zayıf, uzun boylu bir adam sahneye çıktı, anlamsız gülümsüyordu. Her kes birden bağır maya başladı.

— AÇ, AÇ, AÇ.

D ne olduğunu anlamadan, hala gülümsüyordu. Tempo devam ediyordu.

- AÇ, AÇ, AÇ. Çavuş;

- Bak böyle diyerek, bir striptizci gibi üzerindeki ceketi ve atleti yere atıyordu. Numara da şaşkın aynı hareketleri izliyor, üstü çıplak öyle bakıyor. Tempo "daha, daha". Numara anlamsız bir takım hareketler yapıyor. Tempo "pantolon, pantolon". Pantolon çıkıyor. Tempo "daha, daha". Numara "olmaz" der gibi, bir takım el kol hareketleri yapıyor. Topluluk "yuh" çekmeye başlıyor. Daha sonra "korkak, korkak" diye yoğun bir tempo tutturuluyor. Numara çıkarmamakta hala direniyor. Ağlayacak gibi bir hali var. Topluluk iyice galeyana geliyor.

- Çıkarsana be adam.

- Ne korkuyorsun ha? ,

Ve daha başka laf atışları arasında, bir-kaç kişi sahneye fırlayıp, numaranın zorla donunu da çıkarıyor. Alkış ve bir kahkaha tufanı, başlıyor.
Kuralar, soyunmalar, dalga geçmeler, ağlamalar giderek artan bir çılgınlıkla devam ediyor. Özellikle sahneye kendi istekleriyle çıkıp, kendi soyunan cesaretli Numara"lara akıl almaz şeyler yapılıyor. En sonunda mutlaka ya yalvarıyorlar ya da ağlıyorlar. Bir süre sonra, kendi isteğiyle çıkan hiç kimse kalmadı. Kuranın her çekilişinde "ne olur tanrım, ben olmayayım" diye yalvarıyordum. "Bir daha ki sefere söz çalışacağım". Torbada sanki sıfırcı Nalan'ın değneği dolaşıyordu. "Belki bugün atlatabilirim" diyordum kendi kendime. "Belki hepsi tamamlanamaz. Zaten hepimizi de çıkarmazlar".

- 4337

Ayakların zangır zangır titriyor, yürüyorum. Bir sürü el, sahneye doğru iteliyor beni. Tempo;

- Aç, aç, aç…

Kulaklarım çınlıyor. Her yanımı ateş basıyor. Gözlerimi yumup, elbiselerimi çıkarmaya çalışıyorum. Ellerim titriyor. Her düğmeyi açmak ayrı bir işkence oluyor. Tanrım en zoru, pantolonu ve donu çıkarmak. Çok komik ve iğrenç buluyorum kendimi, iki elimle penisimi örtüyorum. Yuhlar ye gülüşler geliyor. Birisi popoma dokunuyor. Elimi hızla arkaya atıyorum. Müthiş bir kahkaha, ikinci numara okunduğunda, vücudumdan kurtulmuştum. Elbiselerimi alıp, biraz ötedeki tentenin arkasına gittim. Sonraları tuvalette ve banyoda sürekli göreceğim bir boy aynasının karşısında vücuduma şöyle bir bakmaya çalıştım ve elbiselerimi çok çabuk giydim. Çok komik çok şişman bir adam soyunuyordu. Bembeyaz bir vücudu vardı. Soyunurken tıpkı utangaç bir kadın gibi hareketler yapıyordu.

- Şişko, göbeğini kaldır da görelim, diye bağırdım. Herkesin çok hoşuna gitti, onlar da aynı şeyi tekrarlamaya başladı.

- Şişko, göbeğini kaldır da görelim.

Şenlik bir apoletin şu konuşmasıyla sona erdi.

- Evet, bugün hepimiz çok eğlendik ve sizler o iğrenç şeyden, bedeninizden kurtuldunuz. Ama siz numara1ların dışındaki siz, hala duruyorsunuz. Birazdan çavuşlarınızla gezeğene kısa bir gezi yapacaksınız. Kısaca gezeğenimizin işleyişi hakkında bilgileneceksiniz. Daha sonra da hayatınızın her zaman bir parçası olacak; devletin, namusun koruyucusu silahlarınızı alacaksınız. Herkes silahı kullanmayı beceremez. Bunun için güçlü olmak gerekir. Bunun için, milletinize ve devletinize gönülden bağlı olmanız gerekir.

Bir merasim yürüyüşünden sonra 12 kişilik takımlara ayrıldık ve gezeğeni bir çavuş eşliğinde gezmeye başladık. Her yer cephanelik gibiydi. Silahlar, mermiler, tanklar, uçaklar, bombalar üretiliyor; Uçaklar havalanıyor, bombalar patlıyor ama her şey hiçbir şey olmamış gibi tıkır tıkır işliyor. Yaralılar hastaneye taşınıyor, tedavi edilip tekrar görevleri başına dönüyorlardı. Görev yapamaz halde olanlar, B. M. D. 'suna başka şekillerde hizmet ediyorlardı. Çavuş son olarak cezaevini gezeceğiz dedi. Sonra şu açıklamayı yapma gereğini duydu. "Suç işlenen her yer cezaevidir", ikinci ekleme üstüne basa basa söylendi. "Hata yoktur, suç vardır". İlk olarak tek palet üzerinde duran tank gördük. Suçu bir tepeyi aşamamaktı. Ve cezası, iki yıl tek palet üzerinde durmaktı. Daha sonra sınav çeken, ayaklı bir makineli gördük. Suçu; tatbikat anında, iki saniye geç ateş almaktı l/e cezası, 3 yıl şınav çekmekti. Takımdan bir kişi; birden!

- Hadi ya, böyle şey olur mu? Deyiverdi. Dediği anda çavuş, sınav çeken makineli tüfeğe emretti. Bu mantıksız arkadaş, sınav çeken makineli tüfek tarafından kurşuna çekildi. Çavuş bu olaydan sonra, makineli tüfeğin cezasını, ödüllendirme yolu ile indirilebileceğini söyledi. En son yaprak ve çiçek açmama cezası alan bir ağaç gördük. Suçunu çavuş söylemedi. Kimse de sarmaya cesaret edemedi. Gezi bittikten sonra, çavuşumuz:

- Unutmayın, emir mantıktır dedi.

Bir yemek merasimi arkasından, silahları ve rütbeleri öğrendiğimiz kısa ama öğretici bir ders aldık. Onbeş dakikalık bir mola verildi molada herkes, "asıl şey şimdi, bunu da aştık mı, tamam" diyordu. Hiç kimse de asıl şeyin ne olduğun tam olarak bilmiyordu. Eskilere sorduğumuzda da, sadece "az sonra görürsünüz" diyorlardı. Ya da sadece gülümsüyorlardı. Bir boru sesi daha, koşarak eğitim alanına gittik ve sıraya geçtik. Takımımız aynı çavuş eşliğinde, her birinin önünde silah olan, bay aynalarının olduğu, sahaya geldik. “Silah al”. Aldık. "Nişan al". Aldık. "ATEŞ". Ettik.

Aynalardaki kendimize ateş edecektik. Bir an bir duraksama oldu. Sonra silahlar ateşlendi. Fakat aynalara hiçbir şey olmamıştı. İşte bu anda vücudunda elektrik şokuna benzeyen korkunç bir acı duydum.

- "ATEŞ". Yine ateşledim. Anlayabildiğim kadarıyla aynaların 1-2 kırılmıştı. Aynı acıyı biraz daha şiddetli yine duydum. Aynayı kırmayı başaranlar, sınavı geçmiş oluyordu. Onlar birkaç adım, geriye gidip duruyordu.

"ATEŞ". Bir-iki ayna daha kırıldı. Acı yine geldi. Bütün eklemlerimi oynatıyordu.

"ATEŞ". Birkaç ayna daha. Yine acı, sanki gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi. Vücudumu aynada görüyorum. Çıplak, iğrenç bir vücut.

"ATEŞ". Birkaç ayna daha. Acı dayanılmaz. Vücudum, ben dayanılmaz derecede iğrencim, iğrenç.

"ATEŞ". Ayna kırılıyor. Kırılan ışıklar, gözlerim, acı, kurtuluş, derinlerimden gelen bir sesle bağırıyorum. Geriye çekildiğimde kendimi bir kuş kadar hafif ve özgür hissediyordum.

Onbir kişide sınavı başarıyla verdi. Çavuş;

- Tebrik ederim arkadaşlar. Şu anda her biriniz eksiksiz bir yurt taşsınız. Bugünlük eğitim tamamlanmıştır, serbestsiniz.

Unutmayın saat beş'te yatakhanede olacaksınız, dokuzda da yatacak siniz.

Saat dört buçuktu. Koskoca bir yarım saat vardı önümüzde. 11 kişi dolaştık, konyak gibi içkiden bulduk, içtik. Tam beşte de yatakhanedeydik. Yatakhane, çok kral bir yerdi. Herkes birbiriyle şakalaşıyor, birbirimizin soyunmasını, vücudunu anlatıp gülüşüyorduk. Saat tam 9'da "yat" borusu çaldı. . Yattık.

- Zırrrrrrrrrrrrr

Yatağımdan fırladım. Saat, saat, saatim yok! Kimse kalmamış! Lanet olsun! Off. . . Kapı kapı, rüyaydı rüya. Evet evet rüya. Boru sesiyle zil sesi aynı şey değil. Kapı almalı.

Kapıyı açtım. Postacı elinde bir kağıt.

- Beyefendi, askerlik çağrınız. Şuraya lütfen bir imza atın. . .

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Koşturmaca-1
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : Ay Carmela
Diğer

  Linkler
Radikal Karar Anı
Anarkom
Atrakya
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız