Güçlü bir halk lidere ihtiyaç duymaz.

Emiliano Zapata

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Amargi - Sayı 6 - Nisan 1993

Sıra müslümanlarda mı? Yazar : Savaş Canıtez

Aktüel yazılar yazmak pek hoşuma gitmiyor. Ama politikaya soyunulduğu zaman bunlar gerekli mi oluyor ne?.. Yazıda bu derginin potansiyel okuyucularının aşağı-yukarı paylaşacağı düşünceler olacak. Aslında bazı şeylerde ayan beyan ortada. Yani yapılan saptamaların öyle, bir özgünlüğü, yeniliği falan yok.
Bilindiği gibi bizim devletimiz pek adil değildir. İpin ucunu genelde kaçırır. Ya da bir ucu tutarken diğer ucu unutur. (Hem yürüyüp hem de sakız çiğneyemez...) Bu dengesizliği bazı kesimlere gereğinden fazla zarar verdiği gibi, çoğu zaman kendisine de zarar verir. Bu biraz onun oturmam ıslığından, biraz dar görüşlülüğünden, kendi ideolojisini kendisinin henüz tam anlayamayışından kaynaklanır. Diyebiliriz ki; devletimizin henüz kendi üzerine tam anlamıyla dönen bir bilinci söz konusu değildir. Ancak olayların zorlamasıyla, kendini idrak kabiliyeti gittikçe artıyor. Bundan dolayıdır ki, geç idrakların zararlarını eskiye göre daha akılcı, daha becerikli bir şekilde halledebiliyor. (Devleti böyle üçüncü tekil şahıs gibi anlatmak çok hoşuma gidiyor. Bu üslup, bu çocukça algılayış sizi bilmem ama beni memnun ediyor.)
Cumhuriyetin ilk yıllarında, yetmişlere kadar devlet, İslami isyanlarla uzunca bir süre uğraştı. Cumhuriyeti kuran Kemal'in ithal fikri, bu ümmeti müslüme biraz ecnebi geliyordu. Buncan dolayı Kemalist ideoloji, uzunca bir süre Kemal'in fikriyatının zorla iş başında olması olarak kaldı. Zira koskoca bir ümmetten, öyle ha deyince "ulus" ölmüyordu. Ümmet, ulus olmamakta direniyor ve habire isyanlar çıkarıyordu. Cumhuriyetin ideolojik boşluğunu, uygunsuzluğunu ordu dolduruyor ve isyanları bastırıyordu. Devletin ideolojisiyle ümmetin inancı arasındaki yabancılık hiçbir zaman tam anlamıyla giderilemedi. Sanki zorla uluslaştırılan ümmetin, sindirilmiş bir kin, öc alma duygusu hep bir yerlerinde saklı kaldı. Fakat bu arada Kemal'in ithal fikri, daha iyisi olmadığı için devletin egemen ideolojisi olmayı becerdi. Aslında Kemalizm'in yerini alması gereken, liberal ideolojinin gelişmesinin koşulları, bu memleketin tarihsel sürecinde yavaş ve Kemali-yenlerin dürtükleyici anlayışı ile geliştiğinden dolayı, liberal ideoloji bir türlü devletin merkezine tam anlamıyla oturamadı. Onun içindir ki, bu memlekette bir taraftan ikinci cumhuriyet tartışmaları yapılırken, Mustafa Kemal üzerindeki tabular kaldırılmaya çalışılırken, Kemalist yazar Uğur Mumcu'nun ölümüyle, öldü denen Kemalizm hortlayıveriyor. Ordu, Yekta, sivil iktidar, millet elele oluyor. Geleneksel düşmanlıklar su yüzüne çıkıyor. Tarih amca "o olmadı, yeni baştan" diye çarkı bir kez daha döndürüyor.
Cumhuriyetin tarihinde Kemaliyenlerin attığı iki önemli kazık vardır ki, bu kazıkların acısını hem atanlar hem de atılanlar sık sık duyarlar. Birisi bu memleketin müslüman evlatlarına zorla giydirilen laiklik- ulusçuluk gömleğidir, diğeri ise aynı gömleğin (Türk ulusçuluğu) Kürtlere alicengiz yapılarak giydirilmesidir. Dolayısıyla ne merkezi devlet, müslümanların ve Kürtlerin kendisini oluşturmalarına, devlet olmalarına izin verdi ne de onlar bu devleti kendilerinden gördü. İktisadi koşulların değişmesine rağmen buna uygun ideolojik değişim yavaş kaldı. Bu, tabii ki hiçbir dönüşüm olmadığı anlamına gelmiyor. Ama sonuçta kronik çatışmalara olanak tanımayacak şekilde ciddi bir dönüşüm yaşanamadı. Çok başarılı, dini bütün iş adamları yetişti. Fakat bu insanlar yükseldikleri zeminin ideolojik gerekliliklerinden uzak, burjuva değil islamcı kalmayı becerdikleri gibi, sosyal iktisadi ilişkilerini de islamiyete uydurdular. İş yaptıkları, mekanizmalarını kullandıkları batıya düşmanlıklarını da inatla sürdürdüler. Gerçekten de Türkiye'de islamiyetin bir taraftan kapitalistleştiğini gözler-sek, diğer taraftan da önemli ölçüde kapitalizmin islamileştiğini görürüz. Kürt meselesinde de buna benzer çağrışımları yapacak gelişmeler insana, iktisat- ideoloji ilişkilerini keyifle araştırtacak özelliklere sahip. Kente göçen Kürtlerin normal olarak, asimile olması ve içinde bulundukları iktisadi ilişkilerin raconunda - hukuğunda oynamalarını beklerken bir de bakıyorsunuz, bir süre sonra onlar o koskoca metropollerde kendi aşiret - soy ilişkilerini kurmuşlar. Olaya fena halde kendi renklerini katmışlar. Kent kültüründe enteresan bir feodal - aşiret ilişkileri, iktisadi yaşamın bir bölümünü bambaşka bir rotada yürütmeye başlamış. Türkiye'de ü-retim - dolaşım ilişkilerini değiştiren, tersyüz eden iki güç yalnızca islamiyet ve Kürt halkıdır. Bu iki güç sosyal, iktisadi, ideolojik anlamda iktidara değil devlete - T.C.'ye muhaliftir. Sosyalistler de devlete muhalif olmasına rağmen başından beri böylesine bütünlüklü, güçlü bir dönüşümü gerçekleştirmekten uzaklar. Sadece yetmiş, seksen arası ideolojik anlamda sosyalistler başarılı oldu. Fakat aynı oranda da sosyal ve iktisadi alanda bir dönüşüm gerçekleştiremedikleri gibi, bu alanda zayıf kaldılar. Bunun en önemli nedeni, üretim ilişkilerinin dönüşmesini iktidarın el değişmesine bağlamaları neden oluyordu. Buna rağmen sosyalistleri, devlet olduğundan daha tehlikeli algıladı ve cezası o oranda ağır oldu. Oysa bu arada müslümanlar devletin kanatları altında, devlete muhalif olarak, devletin ve hayatın her alanında min adımlarla ilerliyorlardı. Ta ki son ara seçimlerde Refah'ın sürpriz yapmasına dek. Refah'ın oy oranlarını beklenenin ü-zerinde arttırması, geleneksel tabanının dışına çıkması, ideolojisini reforme etmesi devletle arasını ciddi şekilde açtı. Yaklaşık yirmi yıllık bir aradan sonra müslümanlara abanın altından sopanın ucu göründü. Mumcu'nun cenazesi bunun ilk ve en önemli işaretini verdi. Askeriyle siviliyle geleneksel devletin, geleneksel tabanıyla cenaze radikal müslümanlara karşı tam bir gövde gösterisine dönüştü. Olayda kontrgerillanın kokusu çok fazla hissediliyor. En azından Hizbullah gibi islami radikal/terörist örgütlerin kontrgerilla tarafından iyi bilindiğini varsaymak abartı olmayacaktır. Mumcu olayından hemen sonra çözülen cinayetler, açığa çıkan islami örgütler bu işte bir hazırlık olduğunu insana ister istemez düşündürtüyor. Sola karşı üstünlüğünü gerçekleştiren egemen ideoloji, islam ideolojisi karşısında yavaş yavaş egemenliğini yitirmeye başlamıştı. Mumcu olayı şöyle ya da böyle imdada yetişti ve egemen ideolojinin kendisini toparlamasını sağladı. Şeriatın sıkı düzeninden ürken "çağdaş/laik Türk vatandaşlarının" yavaş yavaş bu korkudan kurtulduğu bir dönemde şeriatın öcülüğü İran örneği gösterilerek, ona veciz bir şekilde hatırlatıldı. Refah Partisi son yerel seçimlerde kullandığı reklâm yöntemleriyle, çağdaş görünümüyle merkez partilerin, liberal-laik tabanın bir kısmını kazanmayı başarmıştı. Refah son dönemlerde her anlamıyla bir yenileşme dönemine girdi. Ve bunda da oldukça başarılı oldu. Müziklerinden tutun da görünümlerine kadar bir dizi konuda "çağdaş" mesaj verir oldular. Refah'ın önemli ideologlarından Orhan Dilipak'ın "Biz demokrasiden daha fazla özgürlük istiyoruz" gibi ö-nemli açılımlarıyla, şeriatın otoriterliğin-den korkan seçmenin kaygılarını ekarte etmeye başlamışlardı. Ekonomik olarak bunalan orta sınıf ve alt sınıf insanlara dayanışmacı cemaat ilişkileri içinde hem destek verip, hem de ideolojik açılımıyla da rahatlık sununca sisteme alternatif olmakta zorlanmıyorlardı. Mumcu'nun cenazesi ve sonrasında yapılan ideolojik bombardıman, hiç de yabana atılmayacak şeriat düzenine karşı korkuları yenilemeyi başardı. İslami cinayet örgütlerinin arkasındaki desteğin (İran'la ilişkilerin bozulması pahasına) açıkça Iran olarak gösterilmesi çok önemliydi. Zira sıradan, Türkiye'li "popüler müslüman" için Iran yeterince kötü bir örnek. Bu insanlar Cuma namazına giderler, Ramazan'da oruç tutup, içki içmeyebilirler ama daha fazla sıkılığa, ekonomik dar boğazda da olsalar gelemezler. Merkez partiler bu seçmenlerini Refah'a kaptırmakla karşı karşıyayken, Mumcu olayıyla onları tekrar yakalama şansını elde ettiler. Fakat olay burada kalmayacaktır. Zira islamın yükselişi oldukça yapısal ve sıkı sosyal ilişkiler ağıyla geliştiği için çok sağlamdır. Bunun içindir ki İslama karşı Mumcu olayıyla ilk işaretini veren ideolojik bombardımanın arkası başka şekillerde de dolarak, ama temkinli bir şekilde gelecektir. Bu aynı zamanda islami unsurların faşistleşme sürecini de hızlandıracaktır. Zira bir dizi islami yapı devletle çatışma noktasına gelmekten çok, yakınlaşmayı yeğleyecektir. Devletin islami kendi kanalları içinde akıtmaya çalışması normal bir liberalleşme çizgisinde değil, klasik Kemaliye n tarzıyla olacak görünüyor. Zira Mumcu olayında verilen mesajlar ve sarılman ideoloji zaten islamın içkinleşmesini engelleyen Kemalizmdir. Fakat İslam böylesine güçlenmesine rağmen yine de devletin üçüncü sırada üzerine gideceği muhalif güçtür. Herşeyden önce halletmek isteyecekleri ve halletmeye çalıştıkları birincil planda Kürt meselesidir. Devlet PKK'ya ve Kürt halkına karşı askeri baskılarının dozajını ve alanını arttırarak sürdürecektir. Buna bağlı olarak Batıda gittikçe artan Kürt nüfusuna ve bu nüfusun ekonomik ilişkilerin bir bölümünde güç kazanmasına karşı İzmir'den başlayan tecrit, sindirme, asimilasyon politikasını genişleterek sürdürecektir. İzmir'de işportacıların kaldırılmasıyla başlayan olaylar, ilginçtir sahil şeridinde yayılarak devam ediyor. Çünkü bu bölgeler halledilmesi en kolay olan, Kürt nüfusun daha az ve daha fazla asimile olduğu bölgelerdir. Sıra en son İstanbul'a gelecek. Oranın çok geniş ve uzun vadeli operasyona tabi olacağı bugünden ortada. Kürt meselesinin yanında geleneksel sosyalist sol, "demokratik güçler" diye tabir edilen kesim, zaten gittikçe artan bir şekilde yok etme politikasına maruz kalıyor.
İdeolojik ağırlığını yitiren sosyalist sol, gerek Kürt Ulusal Kurtuluş mücadelesine desteğiyle gerekse demokratik imajda sorun teşkil etmesiyle ve her zaman güçlenebilme olasılığına karşı sorun olmaktan çıkarılmaya çalışılacaktır. Devlet hazır sola karşı ideolojik üstünlüğünü sağlamışken bu fırsatı sonuna kadar kullanacaktır.
Sonuç olarak devlet geleneksel muhaliflerine karşı, geleneksel yöntemleriyle ama biraz da ideolojik yanına ağırlık vererek taarruzunu sürdürecektir. Tarihsel mirasın getirdikleri ve bu mirasın tekrarlanması çatışmaların çözüleceğini değil, olsa olsa bir başka döneme devredeceğini gösteriyor. Bu, devletin ve bir şekilde herkesin çok istediği demokratikleşmenin daha uzunca bir dönem klasik espirisiyle oluşmayacağını gösteriyor. Yine uzunca bir dönem devletin baskıcı yanı ön planda olacaktır. Beni burada ilgilendiren, solun gittikçe marjinalleşmesi ve alternatif politikalar yaratılmaması. Hâlâ Mumcu olayında olduğu .*gibi müslümanlara karşı, devletin laik kuyruğuna takılmak ve bundan medet ummak anlaşılır bi rşey değil. Yine bir kısmı faşistleşmiş, bir kısmı da faşistleşme potasında olan islamcılarla ve bu çatışmadan devrimci medet ummak, anlaşılır birşey değil. Bugün gerek solun gerekse demokratik güçler diye tabir edilen kesimin gerekse anarşistlerin yapması gereken, insani düzlemde, klasik politik jargonlardan uzak, insan hakları mücadelesinde koşulsuz en geniş bütünlüğü sağlamaktır. Devletin gittikçe fütursuzlaşan baskılarını, cinayetlerini önleyebilmenin ve politik açılım sağlamanın tek anlamlı yolu da budur. Bu başarılmadığı sürece şu anda bulunduğumuz yerleri de muhafaza etmekte oldukça zorlanacağız.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Koşarken
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : Hijos del Pueblo
Diğer

  Linkler
Sanal Molotof Mesaj Panosu
Atrakya
Kara MecmuA
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız