Tarih kazananların propagandasıdır.

Ernst Toller

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Kitaplar - Ekmeğin Fethi - Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

HERKES İÇİN REFAH Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Tüm kitabı indirmek için tıklayın

Herkes için refah bir hayal değildir. Dedelerimizin, emeğin daha üretici olması için harcadıkları büyük çaba bunu olanaklı ve gerçekleştirilebilir kılmıştır.

Şunu biliyoruz ki, bugün eğitim düzeyleri yüksek ülkelerde nüfusun üçte birden az olmayan bir kesimini oluşturan üretici işçiler, her aile için belli bir refah sağlayabilecek yeterlikte ürün üretebilmektedirler. Bildiğimiz bir başka şey daha var: Bir başkasının emeğini bol keseden savuranlar herhangi bir yararlı işle uğraşmak zorunda kalsalardı, sahip olacağımız zenginlik, -üretici işçi sayısı artmışçasına- birkaç kat daha büyürdü. Ve son olarak, insanoğlunun üretici gücünün artış hızının, burjuva biliminin papazı Malthus'un öne sürdüğünün tersine, insanın kendisinin artış hızından daha büyük olduğunu biliyoruz(1). Bir ülkenin nüfusu ne kadar büyükse, üretici güçlerin gelişmesi de orada o kadar hızlıdır.

Gerçekten de, İngiltere'nin nüfusu 1844'ten bugüne topu topu % 62 artmışken, üretici güçlerin artışı en az % 130 olmuştur. Nüfusun daha az arttığı Fransa'da da üretici güçlerde çok hızlı bir büyüme gözlenmiştir. Tarım alanında üzücü krizler yaşanır, köylü bir yandan devletin, bir yandan banker, tefeci ve sanayicilerin haraç kıskacında soluk alamazken, Fransa'da son çeyrek yüzyılda tahıl üretimi dörde katlanmış, sanayi ürünleri üretimi ise on kat artmıştır. Birleşik Devletler'de gözlenen tablo ise çok daha çarpıcı: Avrupa'dan bu ülkeye yönelik göç akınlarına karşın, daha doğrusu özellikle bu işçi göçü sayesinde, Birleşik Devletler'in her sektördeki üretimi onlarca kez artmıştır.

Bu sayılar bile akılcı düzenlenmiş koşullarda üretimimizin ne olabileceğini gösterebilmekten uzaktır. Bugün üretim yeteneğimiz arttıkça, asalaklar ve aracılar ordusu da görülmemiş bir hızla çoğalmaktadır. Geçmişte sosyalistler arasında egemen olan bir görüş vardı: "Sermaye, hepi topu belirli birkaç elde toplanmıştır, dolayısıyla da zenginliğin herkese yayılması için bu birkaç kişinin elindeki servetin müsadere edilmesi yeterlidir"... Gerçekteyse, başkalarının emeğini sömürerek yaşayan insan sayısı, bu basit hesabın ötesinde bir karmaşıklık gösterir.

Fransa'da her otuz kişiye, üretimle dolaysız uğraşan on kişi bile düşmemektedir. Ülkenin tüm tarımsal zenginliğini yalnızca yedi milyon insan yaratmaktadır; kömür ve dokuma gibi sanayinin iki ana dalındaki işçi sayısı ise iki buçuk milyondan azdır. Bir de emek sömürücülerinin sayılarına göz atalım: İngiltere'de (İskoçya ve İrlanda'yla birlikte) jüt, dantel, ipek, çuha, hasa vb. tüm dokuma sektöründeki işçi sayısı 1 milyon 30 bindir ve bunun yalnızca 300 bini erkek, geri kalanı kadın, yeniyetme ve çocuktur. Ülkenin tüm kömür ve maden ocaklarında yaklaşık yarım milyon kişi çalışmaktadır. İngiltere ve İskoçya'da bir milyondan biraz fazla kişi toprağı işlemekle uğraşmaktadır ve istatistikçiler İngiltere ve İskoçya'nın 26 milyonluk nüfusuna en çok 8 milyonluk üretici düşebilsin diye sayıları büyütmek zorunda kalmaktadır(2). Gerçekteyse, İngiltere'nin dünyanın dört bir yanına yolladığı zenginlikleri taş çatlasa altı ya da yedi milyon işçi yaratmaktadır. Bu durumda, dünyanın dört yanından gelir elde eden sermaye sahipleri ve tüketiciyi kendilerinin üreticiye ödediklerinin 5-20 kat fazlasını ödemeye zorlayan aracı-tüccar takımının sayısı için ne diyeceğiz?

Ötesi de var. Sermaye sahipleri fiyatları yükseltebilmek için sürekli olarak üretimi kısmaktadırlar. İstiridye ve en lezzetli balıklarla dolu fıçıların, bu ürünlerin halkın alım gücü düzeyine düşmemesi ve zenginlerin damak tadı olmayı sürdürmeleri için denize atılmaları, lüks sayılabilecek kimi dokuma ve gıda ürünlerinin de istiridyelerle aynı sonu paylaşmaları şurada dursun, herkes için zorunlu, olmazsa olmaz ürünlerin üretimlerini bile kısmaktan çekinmemektedirler. Kömür işçileri ordusu, soğuktan titreyenlerin ısınabilmesi için ocaklarda her gün kömür kazmayı seve seve kabul edebilecekken, kömür fiyatlarının düşmesini istemeyen patronlar, bu ordunun üçte birinin, hatta bazen üçte ikisinin haftada üç günden fazla çalışmalarına izin vermemektedirler. Karıları kızları paçavralar içinde dolaşırken binlerce dokuma işçisi yine aynı nedenle tezgâhlarının başına geçememektedir. Bu da bir yana, Avrupa nüfusunun dörtte üçünün üzerinde giyim-kuşam kavramına hakkını verecek giysi bulunmamaktadır.

Yüzlerce yüksek fırın, binlerce el tezgâhı ya sürekli çalışmamakta, ya da yalnızca yarı zamanlı olarak çalışmaktadır. Neden, yine aynı: Fiyatları yukarı çekmek. Eğitim düzeyi yüksek her ülkede yaklaşık bir milyon, hatta bazen iki milyon insanın işsiz olduğunu görüyoruz. Bu insanlar sürekli iş arıyorlar ama aradıklarını bulabilme olanağından yoksunlar.

Milyonlarca insan, işlenmemiş ya da kötü işlenmiş toprakları, muhteşem ürünlerin kaldırılabileceği verimli tarlalara dönüştürmeyi seve seve kabule hazırlar. Şu anda içler acısı ürünlerin kaldırıldığı tarlaların verimini beşe katlamak için bir yıllık bir akılcı emek yeter de artar bile. Ama toprağa, maden ocaklarına, el tezgâhlarına sahip olan sermaye sahipleri sermayelerini -halktan gasp ettikleri paraları- Türkiye ya da Mısır devletlerinin borç senetlerine, Patagonya'nın altın madenlerine yatırmayı tercih ettikleri için, kollan sıvayıp işe girişmeyi bekleyen gözü pek, çalışkan girişimciler işsiz güçsüz oturmak zorunda kalmaktadır. Çünkü ülkelerini terk etmek zorunda kalmış Mısır fellahlarını, İtalyanları, Çin kulilerini çalıştırmayı kapitalistlerimiz çıkarlarına daha uygun bulmaktadırlar.

Bütün bunlar, üretimin bilinçli olarak ve doğrudan kısıtlanmakta olduğunu vurgulayan olgulardır. Bu arada, dolaylı ve bilinçsiz kısıtlamalar bulunduğunu da unutmamak gerekiyor: Bununla, son kerte yararsız, ya da yalnızca varsılların öz benliklerini tatmine yönelik gereksiz zımbırtıların üretimi için harcanan emekten söz ediyoruz.

Bu dolaylı kısıtlamanın maliyetinin hangi dudak uçuklatıcı rakamlara ulaştığını yaklaşık olarak bile tahmin edebilmemiz olanaksız. Ama hepimiz, bugünün ve yarının üretimini daha da artıracak ve mükemmelleştirecek araçların üretimine harcanabilecek muazzam bir insan emeğinin tümüyle boş şeylere harcandığını biliyor ve kendi gözlerimizle görüyoruz. Yeni pazarlar kazanmak, komşularını ekonomik etkisi altına almak, ülke içinde sömürüyü daha kolaylaştırmak için Avrupa'nın silahlanmaya harcadığı milyarları düşünelim yeter... Yine, bir avuç insanın ekonomik yaşamı ellerinde tutabilmesi için her türden memur vb.ye ödenen milyonları düşünelim... Büyük kentlerde suç oranını önemli ölçüde düşürmenin kesin bir yolu olarak, buralardaki yoksulluğu bir parça olsun hafifletmenin maliyetiyle, mahkemelere, cezaevlerine, jandarmalara, adalet dedikleri mekanizmaya harcanan milyonları kıyaslayalım... ve son olarak, şu ya da bu partinin, politikacının ya da sömürücü bir kumpanyanın çıkarlarına dönük olarak basın yoluyla yalan yanlış haberlerin yayılmasına harcanan milyonları düşünelim...

Hepsi bu kadar da değil. Her yıl son derece gereksiz şeyler uğruna harcanan emeği -hesaplayabilirsek eğer- hesaplamaya çalışalım: Varsılların at ahırları, av köpekleri, uşakları, hizmetçileri için; sosyete beylerinin, bayanlarının kaprisleri için, yüksek sosyete denen ahlaksızlar topluluğunun lüksleri için harcanan kaynakları... insanları kendilerine hiç de gerekmeyen şeyleri almaya zorlayan reklamları, bu yolla tüketilen gereksiz nesneleri, aynı mekanizmayla satılmaya çalışılan düşük kaliteli, hatta bazen tüketicisi için kesinlikle zararlı olan malları... Bütün bu gereksizliklerin maliyetinin hangi rakamlara ulaştığını tam olarak hesaplayabilmek her ne kadar olanaksızsa da, bu uğurda harcanan muazzam emekle yararlı şeyler üretilebileceğini, pek çok fabrika ve atölyenin makinelerle donatılabileceğini ve bunun sonucunda da dükkânların, bugün halkın üçte ikisinin şiddetle gereksinim duyduğu mallarla dolup taşacağını kestirmek zor olmasa gerektir.

Kısacası, her ülkede üretici emek gücünün dörtte birinin yılın en az üç dört ayı işsiz olduğuna, ikinci bir dörtte birinin -hatta belki de yarısının- zenginlerin keyfine ve halkın sömürülmesine harcandığına kuşku yoktur.

Böylece, bir yandan, uygar halkların üretici güçlerini artırma hızlarını, öbür yandan, üretimin maruz kaldığı doğrudan ve dolaylı kısıtlamaları göz önüne aldığımızda, akılcı bir ekonomik yapılanmayla birkaç yıl içinde ortalığın yararlı üründen geçilmez hale geleceği açıktır; insanların, "Yeter!" diyecekleri durum olacaktır bu, "kömür de, ekmek de, giysi de yeter artık! Oturup güzelce bir dinlenelim ve gücümüzü, boş zamanımızı en iyi nerede, nasıl değerlendireceğimizi düşünelim!"

Hayır, herkes için refah bir hayal değildir. Bu belki insanoğlunun, üstelik de korkunç bir çalışmayla bir desyatinlik(3) araziden hepi topu üç yüz dört yüz kilogram çavdar kaldırabildiği, tüm üretim araçlarını kendi elleriyle yaptığı zamanlarda bir hayaldi, ama biraz demir ve birkaç kilogram kömürle en karmaşık makineleri bile harekete geçirebilen, uysal, söz dinler büyük gücün, motorun bulunmasından bu yana hayal olmaktan çıkmıştır.

Ama bu refahın gerçekleşebilmesi için insanoğlunun yarattığı muazzam servetin; kentlerin, evlerin, tarlaların, fabrikaların, iletişim araçlarının, eğitim kurumlarının özel mülkiyet konusu olmaktan çıkmaları gerektir... ki ele geçirenler bunlarla keyiflerince oynamasınlar.

Dedelerimizin muazzam bir emekle yapıp yarattıkları, işleyip ürettikleri üretim araçları herkesin ortak malı olmalıdır, ki toplum kolektif aklıyla bunlardan herkesin yararına olacak şeyler çıkarabilsin.

Bunun içinse istimlak ve müsadere gereklidir. O yüzden herkes için refah bizim amacımız, istimlak ve müsadere ise aracımızdır.



II


İstimlak ve müsadere, yani halka ait olan şeylerin yine halka verilmesi... tarihin bize, on dokuzuncu yüzyıl sonu insanlarına verdiği görev budur. Toplumun refahını sağlamaya yönelik her şey, topluma geri verilmelidir.

Ama bu sorunun çözümü ne yasalara, ne de yasama organına bırakılabilir. Böyle bir çözüm kimse için inandırıcı olmaz. Yoksul da varsıl da gayet iyi bilir ki, ne çağdaş hükümetler, ne de herhangi bir siyasal devrimle işbaşına geçebilecek olan hükümetler bu işi sonuçlandırabilecek bir yol bulamazlar. Yine, yoksulu da, varsılı da hissetmektedir ki, bunun için toplumsal bir devrim gereklidir ve bu devrim ufukta görünmüştür, artık bugünün-yarının işidir ve bu da kimsenin kimseden gizleyemeyeceği açık seçik bir olgudur.

Son yarım yüzyıldır gerekli hazırlıklar -evrim- zihinlerde tamamlanmıştır; ama devrim azınlığın, varlıklı sınıfların baskısıyla hayata geçememektedir; o nedenle engellerin bertaraf edilmesi ve devrimin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Peki bu devrim nereden gelecek? Devrimin başlangıcının belirtileri nelerdir? Bu sorulan kimse yanıtlayamaz; bize göre tam bir bilinmezlik içindeki konulardır bunlar. Ama bir parça gözlemleyen ve düşünebilen herkes -varsılı yoksulu, işçisi patronu, devrimcisi tutucusu- bu devrimin çok yakın olduğunu duyumsamaktadır.

Peki, günü gelip de bu devrim patladığında ne yapacağız?

Geçmiş devrimlerin dramatik yanları üzerine pek çok şey okumuşuzdur, ama bunlardaki gerçekten devrimci çalışmalara ilişkin bildiklerimiz öyle azdır ki, çoğumuz bu hareketlerde yalnızca dışsal durumu, ilk günlerin mücadelelerini, barikatları görürüz. Ama bu sokak çatışmaları, bu ilk çarpışmalar çok kısa sürer ve halkın zaferi ya da yenilgisiyle sona erer; ama işte halkın egemenler üzerinde sağladığı zaferden sonra başlar asıl devrim çalışmaları. Devrim gerçekten halkçı bir karakter taşıyorsa eğer, dört bir yandan saldırıya uğrayan güçsüz ve yeteneksiz egemenler, devrim kasırgasıyla savrulur giderler. 1848 yılında Fransız burjuva monarşisi birkaç gün süren bir yenilgiye uğradı ve Louis Philippe basit bir arabayla Paris'ten kaçmaya başladığında, Paris eski kralını çoktan unutmuştu bile. 18 Mart 1871'de Thiers hükümeti Paris'i kendi kaderiyle baş başa bırakarak birkaç saat içinde sırra kadem bastı. Bu arada unutmamak gerekir ki hem 1848, hem de 1871 hareketleri yalnızca birer kent ayaklanmalarıydı; gerçek bir halk ayaklanmasında ise ülke çapında tüm devlet aygıtının çözülüp yok olması inanılmaz bir hızla gerçekleşir. Egemenler önce kaçarlar, sonra kendilerine dönüş olanakları yaratacak kumpaslar kurmaya başlarlar.

Eski hükümet sallanmaya başlar başlamaz, halk ayaklanmasının dalga dalga yükselişi karşısında ordu direnmeye son verir, komutanlarını, liderlerini suçlamaya başlar; liderlere gelince onlar da bir yolunu bulup usulca sıvışırlar; direnmeye son veren askerler ya kollarını kavuşturup beklerler, ya da dipçiklerini havaya kaldırıp isyancılara katılırlar. Polis ilkin ne yapacağında kararsızdır: Sille tokat kalabalığın üzerine yürümekle, "Yaşasın komün!" diye haykırmak arasında gidip gelir; sonuçta "yeni amirler"ini beklemek üzere uslu uslu evlerine dağılırlar. Büyük burjuvazi pılı pırtısını bohçaladığı gibi güvenli bir yerlere doğru sıvışır. Halk, olduğu yerde kalır. Her devrimin başlangıcı böyledir.

Şimdi, diyelim, birkaç büyük kentte komün kuruldu. Binlerce insan caddeleri meydanları dolduruyor, akşamlan "ne yapmalı?" sorusuna yanıt bulmak, toplumsal sorunlara çözüm aramak için ateşli tartışmalar yaptıkları kulüplerde kendiliklerinden toplanıyorlar. Onları artık her şey ilgilendiriyor; eskiden toplumsal olaylara kayıtsız olanlar bile şimdi çok çalışkan, çok ateşliler. Her yerde müthiş bir hareketlilik, zafere ulaşmak için müthiş bir arzu gözleniyor. En yüksek düzeyde özverilere tanık olunuyor. Halk coşkuyla ileri doğru atılıyor: İleri olsun da nereye ve nasıl olursa olsun.

Bütün bunlar çok güzel, çok yüce davranışlar. Ama devrim değil henüz bu. Tam tersine, devrimcinin işi daha yeni başlıyor.

Bu arada, kuşkusuz, bazı öç eylemlerinde de bulunulacak: Bir takım Watrin'ler, Thomas'lar halk tarafından sevilmemenin bedelini ödeyecekler. Ama bu da devrime ilişkin tesadüfi bir olay olacak, yoksa devrimin kendisi değil.(4-5)

Hükümet sosyalistlerinin, radikallerin, tanınmamış gazeteci dâhilerin, kibirli hatiplerin (işçi ya da burjuva) kent Duma'sına koşup boşalan yerleri kapmaya çalışacaklarına da kuşku yok. Kimi ceketinin üstüne birtakım ıvır zıvır takıp kendini bakan aynalarında seyredecek ve yeni unvanına yakışır azamette emir verme talimleri yapacak: Gazete yazı kurulundaki ya da fabrikadaki eski arkadaşlarının saygılı hayranlıklarını üzerine çekebilmek için şimdi onlara kırmızı kuşak, askeri şapka ve azametli el kol hareketleri gereklidir. Kimi, okuyup bir şeyler anlayabilmek ve görkemli tümcelerle dolu yasalar, yönergeler hazırlayabilmek için gerçekten temiz, içten duygularla kitapların, dergilerin arasına gömülecektir (oysa devrim sürecinde bulunulduğundan kimsenin uymayacağı, uygulamayacağı şeyler olacaktır bunlar).

Kendilerinde eksik buldukları vakar ve heybete sahip olabilmek için, eski hükümet kurumlarından uygun buldukları adları alır ve kendilerine "Geçici Hükümet", "Toplumsal Kurtuluş Komitesi", "Belediye Meclisi", "Başkan", "Baş", "Muhafız Birliği Komutanı" gibi sıfatlar yakıştırırlar. Kimileriyse unvan seçimi konusunda fazla müşkülpesent davranmaz ve parlamento ya da Kent Sovyeti üyesi unvanlanyla yetinirler ve kendilerine yakışan törensellikle mecliste toplanırlar. Böylece, önlerindeki devrimin hedefini, sonuçlarını, kapsamını farklı farklı anlayan, sık sık öne sürüldüğü gibi ortak bir platformu paylaşmak şurada dursun, kişisel yarışma içinde bulunan en az on ayrı eğilimden bir yığın insanı toplanmış görürüz. Sonuçta, dört bir yandan bir araya gelmiş posibilistler ("mümküncüler"), kolektivistler, radikaller, Jakobenler, blankistler hiç ara verilmeyen ve gitgide tansiyonu artan uzun toplantılar boyunca bir tartışmaya girmek zorunda kalırlar. Dürüst insanlarla, bir tek kendisinin buyruk verme durumunda olmasını düşleyen, aralarından çıktıkları kalabalıkları küçük gören çıkarcılar birbirlerine karışmışlardır. Birbirlerine tam aykırı görüşlerin sahibi olan bu insanlar bir araya gelip toplanırlar ve aralarında birlik oluşturabilmek, çoğunluk sesi diyebilecekleri bir ses çıkarabilmek için, birbirlerine sık sık gerici, despot, üçkâğıtçı suçlamalarını da yönelterek, bitip tükenmek bilmeyen bir tartışmaya girişirler. Ciddi denilebilecek tek bir önlem üzerinde bile uzlaşmaya varabilmeleri olanaksızdır; beş paralık ayrıntılarla ilgili öyle ateşli tartışmalara girer, öylesine kendilerinden geçerler ki, tumturaklı bildiriler yayınlamaktan başka hiçbir şey beceremez, kotaramazlar. Bu arada da kendilerini pek bir ciddiye alırlar; oysa hareketin asıl gücü onlardan uzakta, sokakta, yığınlar arasındadır ve hep orada kalacaktır.

Bütün bunlar, tiyatroseverler için belki ilginç şeylerdir; ama kesinlikle devrim değildir. Buraya kadar daha hiçbir şey yapılmış değildir!

Bu arada halk acı çekmektedir. Fabrikalarda makineler durmuş, atölyeler kapılarına kilit vurmuş, kapitalist kaçıp güvenlikli bir deliğe gizlenmiş... sipariş yok, ticaret yok. İşçi, evvelce almakta olduğu üç kuruşu da kaybetmiş, yaşamak için zorunlu ihtiyaç maddelerinin fiyatları durmadan yükseliyor...

Ama böyle yüce dönüm noktalarına gelindiğinde hep olduğu gibi kahramanca bir özveriyle bekliyor halk. "Üç aylık ücretimizi Cumhuriyete bağışlıyoruz!" Böyle dediler Şubat 1848'de Parisli işçiler, Fransa'da cumhuriyet ilan edildiğinde. Aynı anda "halk temsilcileri" cici beyler ve geçici hükümetin cici üyeleri, -en küçük memura dek- düzenli olarak aylıklarını almaktaydılar.

Halk acı içinde. Ama, yığınlara özgü çocuksu bir saflıkla, önderlerine duyduğu güvenle, inançla, onların yukarıda; kabinede, mecliste, Toplumsal Kurtuluş Komitesinde hızla işe koyulmalarını bekliyor. Ama "yukarda" halkın acıları dışında her şey düşünülüyor. 1793 yılında açlık, devrimin kaderini de tehdit edecek şekilde Fransa'yı pençeleri arasına aldığında; halkta artık bıçak kemiğe dayandığı bir sırada; göz kamaştırıcı tuvaletler içindeki saygıdeğer bayanlar, baylar gösterişli arabalarıyla Elise kırlarında keyif çatarken, Jakoben Kulübü'nde Robespiere müthiş bir inatçı tutum sergiliyordu. Niçin? Kendisinin İngiliz Anayasasına ilişkin anılarının tartışılması için! 1848 yılında sanayinin bütünüyle durmuş olmasından dolayı işçi bir dilim ekmekten yoksun otururken, Geçici Hükümet ve Mecliste, subayların emekli aylıklarıyla cezaevleri konusunda bitmez tükenmez bir ağız dalaşı yürütülüyor, şu kahredici işsizlik ortamında halkın nasıl yaşadığı kimsenin aklına gelmiyordu. Bin bir olumsuzluk ve Prusyalıların top ateşi altında doğan ve varlığını topu topu yetmiş gün sürdüren Paris Komünü'nün kınanacağı bir nokta varsa o da aç askerle zafer kazanılamayacağını, günde otuz su (elli kopek) ile kuşatılmış Paris'te işçinin hem istihkâm hatlarında çarpışıp, hem de ailesini geçindiremeyeceğini anlayamamış olmasıdır. Halk acı içinde kıvranıyor ve soruyor: "Ne yapmalı? Bu durumdan kurtulmak için nasıl etmeli?"


III


Bize kalırsa bu sorunun tek bir yanıtı var.

Geçmişte taşıdığı etiket, bedensel ya da moral gücü, yetenekleri ve başka nitelikleri ne olursa olsun, herkesin yaşama hakkı olduğunu, toplumun, sahibi olduğu tüm geçim araçlarını herkes arasında bölüştürmesi gerektiğini kabul etmek ve bunu yüksek sesle açıklamak gerekir. Evet, kabul etmek, açıkça ilan etmek ve buna uygun adımları atmak gerekir.

Bir kez, halkın, devrimin daha ilk gününden, kendisi için yepyeni bir dönemin başladığını; bundan böyle, yanı başında görkemli saraylar dururken kimsenin köprü altlarında gecelemeyeceğini; kentte ağzına kadar yiyecek maddeleriyle dolu dükkânlar dururken kimsenin aç kalmayacağını; yanı başında kürkçü dükkânları dururken kimsenin soğuktan titremeyeceğini anlamasını sağlamak gerekir. Varsın artık her şey herkesin olsun! Varsın artık tarih en nihayet, halka görevleri konusunda vaazlar veren değil, onun gereksinimleri konusunda kaygılanan, çabalayan hiç değilse tek bir devrim görsün!

Ama yönergelerle olmaz bu iş. Ancak halkın işin içine girmesi, yaşam için gerekli her şeye doğrudan egemen olmasıyla olur; bu, biricik bilimsel davranış biçimidir, halk kitlelerinin gerçekten anlayabileceği, arzulayacağı biricik yoldur.

Ayaklanan halk adına ekmek depolarına, giyim kuşam mağazalarına, evlere el koymak gerekir. Hiçbir şey boşa harcanmamalı, harcanan her şeyin yerine yenisinin konmasını sağlayacak bir örgütlenmeye gidilmeli. Kısacası, ihtiyaçların giderilmesi için gerekenlerin yapılmasından önce üretime başlanmalı, hemen, derhal başlanmalı bu işe, ama bu kez cici beyler, bayanlar için değil, tüm toplumun bugünü, yarını için, daha yüksek bir hayat düzeyine kavuşması için yapılmalı.

1848 yılında halkın kandırılması için kullanılan, bugün de kimilerinin aynı amaçla piyasaya sürmek istedikleri "çalışma hakkı" türünden ne anlama geldiği tam anlaşılmayan sözlere karnımız tok bizim. Günümüzde artık uygulanabilir hale gelen herkes için refah şiarını, ne pahasına olursa olsun hayata geçirmek gerektiğini lafı dolandırmadan, korkmadan açıklamanın zamanı geldi.

1848'de işçiler çalışma hakkı talebinde bulunduklarında hükümet hemen ulusal atölyeler kurdu ve insanları günde iki frank karşılığında bu atölyelerde çalışmaya zorladı! İşçiler, emek örgütlenmesi talebini yükselttiklerindeyse, kendilerine şu karşılık verildi: "Az bekleyin dostlar, hükümetimiz bu işi gündemine almış bulunuyor; şimdilik şu iki frankı buyurun. Dinlen biraz, yaşamı boyunca hep çalışmış, çilekeş işçi!" Bu arada top namluları hedefe yöneltilsin, askerler dört bir yandan kuşatma operasyonunu tamamlasınlar ve burjuvazi bin bir yöntem kullanarak ustası olduğu bir işi gerçekleştirsin: İşçilerin örgütlülüğünü yerle bir etsin. Derken, aydınlık, pırıl pırıl bir gün kendilerine yöneltilen şu buyruk: "Gidip Afrika'yı işgal edecek, sömürgemiz yapacaksınız... Yoksa hepinizi kurşuna dizeriz, teresler!"

Oysa işçilerin talebi refah hakkı olursa, sonuç bambaşka olacaktır. Çünkü bu taleple birlikte tüm toplumsal zenginliklere egemen olma haklarını; evleri ihtiyaç sahibi ailelere dağıtarak, çektikleri bunca açlıktan sonra tavanlarına kadar dolu yiyecek içecek depolarına el koyarak en nihayet refah denen şeyin ne olduğunu ucundan kıyısından öğreneceklerini dile getirmiş olacaklardır. Böylece, tüm zenginliklerin kendilerinin hakkı olduğunu, uzun yıllar boyunca yalnızca burjuvazinin erim alanında bulunan bilim ve sanatın yüksek hazlarıyla en nihayet tanışabileceklerini açıklamış olacaklardır.

Refah haklarını yükseltmekle, işçiler -bu nokta çok daha önemli- aynı zamanda bu refahın neyin nesi bir şey olduğunu, bu refahın sağlanması için nelerin üretilmesi gerektiğini, hangi değersiz şeylerin üretiminden artık vazgeçilmesi gerektiğini belirleme haklarını da ilan etmiş olacaklardır.

Refah hakkı demek, insanca yaşamak demektir... Çocuklarımızı bizim yetiştiğimiz -adına çalışma hakkı denilen, ancak yarının burjuvasınca yönetilen ve sömürülen, uygulamadaysa hep ücretli kölelik hakkı olarak kalan- koşullardan çok daha iyi koşullarda, bizim yetişme düzeyimizden çok daha yüksek bir düzeyde, toplumun eşit üyeleri olarak yetiştirmek demektir. Refah hakkı, toplumsal devrim demektir; çalışma hakkı ise, olsa olsa, endüstriye zincirlenmişlik demektir.

İşçinin, insanlığın ortak mirasındaki hakkını istemesinin, bu hakka sahip olmasının zamanı çoktan gelmiştir.



1 Malthus, 1798'de yazdığı "Nüfus Yasası Üzerine Bir Deneme" adlı yapıtında, nüfusun ve yoksulluğun artışının nedenlerinin, kapitalist ekonominin koşullarında değil, geçinme araçlarının mutlak yetersizliğinde aranması gerektiğini; insan nüfusunun geometrik, geçinme araçlannınsa aritmetik bir hızla arttığını; dolayısıyla, nüfusla geçinme araçları arasındaki oranın salgın hastalıklar, savaşlar vb. yollarla dengelenmesi gerektiğini öne sürmüştü. Aşırı nüfus artışı konusu, komünist düşüncenin XIX. yüzyıldaki kuramcılarının hayli kafasını karıştırmıştı: "Toprağın verimliliğinin düşmekte oluşu" ve "aşın nüfus artışı" olguları gerçekse, insanoğlu varoluşunu sürdürebilmek için sonsuza dek mücadele etmeye mahkûmdur, dolayısıyla da "bolluk, eşitlik ve uyum toplumu" bir hayal olarak kalacaktır.
2 1892'den sonra sayılar değişmiş ama genel sonuçta bir değişiklik olmamıştır.
3 Desyatin: Yaklaşık 1 hektar (1,09 hektar)lık Rus alan ölçü birimi (Ç.N.).
4 Watrin, işçilerin nefret ettikleri bir gardiyandı, 80'li yıllarda öldürüldü. Thomas, generaldi, 18 Mart 1871 günü öldürüldü. Komünün ilan edildiği gün halkın tek can alma olayı da bu oldu.
5 Kropotkin, yanılıyor. 18 Mart 1871 günü General Thomas'la birlikte General K. Lecompte da kurşuna dizildi.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Oldsletter
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : Salud Proletarios
Diğer

  Linkler
Veganarşi
Anarşi Forum
Koyaanisqatsi Fanzin
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız