Mülkiyet hırsızlıktır!

Proudhon

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Kitaplar - Ekmeğin Fethi - Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

KONUT Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Tüm kitabı indirmek için tıklayın

İşçileri dikkatle izlemiş olan herkes herhalde fark etmiştir ki, Fransa'da herkesin yavaş yavaş üzerinde uzlaşmaya vardığı çok önemli bir sorun vardır: Konut sorunu. Fransa'nın bütün büyük kentlerinde (hatta bazı küçük kentlerinde de) işçiler yavaş yavaş şu inançta birleşmektedirler: Konutlar, devletin malikler olarak tanıdığı kişilerin özel mülkleri değil, kentin bütün sakinlerinin mülkü olmalıdır. Zihinlerde gerçekleşen böyle bir dönüşümden sonra, artık halkı konutların özel mülkiyete konu olabileceğine ve bunun adalet duygusuyla bağdaşabileceğine inandırmak çok zordur.

Evi, ona sahip olan kişi değil, açlığın böyle bir işe ittiği yüzlerce işçi yapmıştır ve varlığını sürdürme zorunluluğu onları yaptıkları bu iş karşılığında acınası bir ücreti kabule zorlamıştır.

Mülk sahibinin evin yapımı için harcadığı para da kendi emeğinin ürünü değildir. O bu paralan, bütün zenginlikler nasıl ediniliyorsa öyle edinmiştir, yani çalıştırdığı işçilere hak ettikleri ücretin üçte ikisini, hatta yarısını ödemiştir.

Son olarak -ki işte asıl bu noktada mülk sahipliği hukukunun saçmalığı sırıtmaktadır- evin değerini belirleyen şey o evden elde edilen ya da elde edilebilecek olan gelirdir; bu geliri belirleyen şey ise, evin kaldırımlı, gaz lambalanyla aydınlatılan, başka yollarla, kentlerle bağlantısı olan düzgün bir cadde üzerinde yapılmış olması; o evin bulunduğu kentte birtakım sanayi kuruluşlarının, bilim ve sanat kuruluşlarının ve insanlarının bulunması, köprülerin, rıhtımların, köylerde yaşayanların hiç bilmedikleri ve kentlerde yaşayanlara konfor ve keyif sağlayan paten alanları, müzeler, tiyatrolar, parklar, gezi alanları gibi özel yerlerin bulunmasıdır; özetleyecek olursak evden sağlanacak gelir, evin bulunduğu kentin güzel ve sağlıklı bir sanayi ve kültür kenti olabilmesi için yirmi otuz kuşağın harcadığı yoğun emeğe bağlıdır.

Paris'te, bir evin bir milyon ruble (hatta daha da fazla) ettiği mahalleler vardır. Bu evler damlarına, duvarlarına bir milyonluk malzeme ve emek harcandığı için değil, özellikle Paris'te bulundukları için, başka bir deyişle, yüzyıllar boyunca kuşaklarca işçinin, sanatçının, düşünürün, edebiyatçının, bilginin o kenti Paris yapmak için verdikleri çabanın ve sonuçta, kentin bir sanayi, ticaret, siyaset, sanat, bilim merkezi olmasının sonucu olarak, Paris'in caddelerinin, sokaklarının edebiyat sayesinde gerek Fransa'nın taşrasında, gerek başka ülkelerde tanınmasının, on sekiz yüzyıl boyunca Fransız halkının elli kuşağının emeğiyle o değeri kazanmışlardır. Bütün öbür başkentler için de üç aşağı beş yukarı aynı gerçek söz konusudur.

Bunun korkunç bir haksızlık olduğu gerçeğini es geçmeden, böyle bir kentin minnacık bir toprak parçasına ya da en değersiz görünen yapısına "burası benimdir" demeye kimin hakkı olabilir? Bu ortak mirasın mini minnacık bir parçacığını bile satmaya kimin hakkı olabilir?

Daha önce de değinmiştik: İşçiler arasında artık bedava konut konusunda bir uzlaşmaya varıldığı görülüyor. Esasen bu konu Paris'in ilk kuşatılışı (1871'de Almanlar tarafından) sırasında ilk kez gündeme gelmiş, halk ev sahiplerine olan bütün borçlarının silinmesini istemişti. Aynı görüş 1871 Komünü sırasında da boy vermiş ve işçiler Komünler Şûrasından ev kiralarının kaldırılması yönünde etkin önlemler alınmasını talep etmişlerdi. Yeni bir devrim patladığında, yoksulların ilk talepleri yine bu olacaktır.

İster devrim kavgası sırasında olsun, ister barışçıl dönemde olsun, işçilerin ilk gereksinimleri hep başlarını sokacakları bir dam altı, yani konut olacaktır. Gelgeldim, ne kadar kötü, sağlıksız da olsa barındıkları bu yerden onları her an kovabilecek bir ev sahibiyle karşı karşıyadır işçiler. Evet, devrim sırasında ev sahibi ne adalet mekanizmasını, ne de işçinin kap kaçağını sokağa atacak polisi bulabilecektir yanında. Ama kendini ne kadar devrimci ilan ederse etsin, yarın yeni bir hükümetin gelip de ev sahiplerine bütün bu hakları tanımayacağını kim garanti edebilir. Evet, Komün 1 Nisan itibariyle bütün kira borçlarının silindiğini açıklamıştı, ama yalnız 1 Nisan itibariyle!(1) Sonra yeniden, -Paris'te her şeyin tepetaklak olmasına, sanayinin durmasına ve devrimcilerin elinde Komün'ün ödediği 30 su (50 köpek) gibi gülünç bir para bulunmamasına karşın- kira borçlarını ödemek zorunda kaldı insanlar.

Esasen, işçi kira ödemeyecekse eğer, bu, kira borcunun bağışlanması yoluyla değil, ücretsiz konutun kendisine bir hak olarak verildiğini, bu hakkın halkın ortak kararıyla, açık oyuyla tanındığını bilmesi gerekir.

Yoksa biz her dürüst insanın adalet, eşitlik duygusuna denk düşen böyle bir kararın alınmasını, burjuvaziyle birlikte yeni geçici hükümete giren sosyalistlerden mi bekleyeceğiz? İyi ama yeterince beklemedik mi? Hatta beklemekte aşırı bile gitmedik mi? O kadar bekledik ki, biz beklerken gericilik hortladı geldi!

İşte bu yüzden, egemenliğin ve boyun eğmenin simgesi olan bütün sırmaları, şeritleri, atkıları, nişanları, şalları, şapkaları reddeden gerçek devrimciler halk içinde halkın bir parçası olarak kalacaklar ve halkla birlikte konutların kamulaştırılması ve zoralımın hayata geçirilmesi için çalışacaklardır. Devrimciler bu yönde bir hareket başlatmak için bütün güçlerini harcayacaklar ve en nihayet zoralım düşüncesi olgunlaştığında, halk tarafından da rağbet bulur hale geldiğinde ise, halk, mülk sahiplerinin bütün ödüllendirme vaatlerine ve oturdukları yerde kuram üretenlerin işi yavaşlatmaya yönelik bu türden başka zırvalıklarına kulak asmadan konutların zoralımını gerçekleştirecektir.

Konutların kamulaştırıldığı gün işçi sınıfı, varsılların ve güçlülerin önünde boyun eğmek zorunda olmadığı, eşitliğin açıkça ilan edildiği, devrimin, -bir zamanlar olduğu gibi- devlet tiyatrosunda basit bir dekor değişikliği olarak kalmayıp hayata geçtiği gerçekten yeni bir zamanın başladığını anlayacaktır.


II


Konutlara el konulması düşüncesi halk içinde bir kez olgunlaşmaya görsün, bunun hayata geçirilmesi, bizim çoğu kez var olduğunu sandığımız ve ürktüğümüz, üstesinden gelinmez dediğimiz engellerle karşılaşmayacaktır.

Doğrudur, sırmalı şeritli, süslü püslü üniformalar kuşanıp Bakanlıklardaki ve Kent Meclislerindeki boş kadroları dolduran kişiler bu türden engelleri çoğaltmaktan geri durmayacaklardır. Mülk sahiplerinin ödüllendirmelerinden, tam ve kesin istatistiksel bilgilere sahip olmak gerektiğinden söz edecekler ve çok uzun raporlar kaleme almaya başlayacaklardır; ve bunlar o kadar uzun raporlar olacaktır ki, işsizlikten, yoksulluktan anası ağlayan halk, önünde hiçbir aydınlık göremeyip devrime duyduğu bütün inancı yitirecektir.

Bu engel halk üzerinde etkili olursa her şey mahvolur. Ama eğer halk bu türden kandırmacalara itibar etmezse ve yeni hayat yapısının yeni araçlar gerektirdiğini anlarsa ve işe bizzat sarılırsa, zoralım işi herhangi bir özel zorlukla karşı karşıya kalınmadan kolayca çözülür.

"Nasıl yani?" diye sorulacak şimdi bize, "Nasıl böyle kolayca çözülüverecek bu iş?" Şu anda bu konunun açıklamasına gireceğiz. Yalnız, daha önce bir uyanda bulunmamız gerekiyor: Biz burada, en ince ayrıntılarına dek bir zoralım planı açıklamasına girişecek değiliz; biz yaşamın kişi ya da gruplann önerdiği her şeyi arkada bıraktığını, bütün bunların önüne geçtiğini çok iyi biliyoruz. Yaşam, daha önce de söylediğimiz gibi, bizim daha önce tasarladığımız, programladığımız şeyleri bizden çok daha güzel ve çok daha kolay yapar.

O bakımdan biz, devletin müdahalesi olmadan kamulaştırma yapmanın mümkün olabileceğinden söz ettiğimizde, bunu öncelikle, böyle bir şeyin olanaksız olduğunu peşinen ilan edenlere yanıt vermek için yapıyoruz. Yalnız, küçük bir uyarı: Bu iş en iyi şöyle kotarılır diyerek, ya da bu işi halledecek en uygun yöntem şudur diyerek bu yönde propaganda yapmak gibi bir niyetimiz kesinlikle yoktur. Bizim tek istediğimiz, kamulaştırmanın halkın inisiyatifiyle gerçekleştirilebilecek bir iş olduğunu, bundan başka bir yolun olmadığını göstermektir.

Halk kamulaştırmasının daha ilk adımlannda, büyük olasılıkla, her mahallede, her sokakta, her ev öbeğinde gönüllü grupları ortaya çıkacak ve bunlar birbirleriyle bilgi alışverişinde bulunacaklardır: Hangi mahallede kaç tane boş ev var, çok kalabalık aileler hangi evlerde sıkış tepiş oturuyorlar, hangi evler sağlıksız, hangi kocaman evlerde birkaç kişilik küçük aileler yaşıyor ve hangi gecekondulardaki aileler buralara yerleştirilebilir? Birkaç gün içinde bu gönüllüler belirli bir sokak ya da mahalledeki evlerin durumunu gösterir eksiksiz bir çizelgeye sahip olacaklar ve bu çizelgeden sağlıklı-sağlıksız, dar-geniş, lüks-basit konutlar çabucak görülebilecektir.

Gönüllü grupları bu listeleri birbirlerine aktaracaklar ve çok kısa bir süre sonra eksiksiz istatistik bilgilere sahip olunacaktır. Yalan yanlış istatistik bilgilere sahip olmak kolaydır: Bürolarda oturduğunuz yerden uydurur uydurur yazarsınız; ama gerçek ve doğru istatistikler ancak tek tek kişilerin uğraşlarıyla ve yalından karmaşığa gidilerek elde edilebilir.

Hiçbir yerden hiçbir şey beklemeksizin bu gönüllü yurttaşlar kentin varoşlarında yıkık dökük evlerde oturmakta olan yurttaşlarına gidecekler ve onlara: "Bu kez, yoldaşlar, gerçek bir devrimle karşı karşıyasınız!" diyecekler. "Bu akşam falanca yere gelin; bütün mahalle orda olacak; daireler bölüşülecek. Bu kalabalık ailenizle bu tek göz damda kalmak istemiyorsanız, gelirsiniz, eldeki beş, altı odalı dairelerden birine yerleşirsiniz. Yeni evinize yerleştiğiniz zaman olay bitmiş demektir; her kim ki sizi oradan kovmaya çalışır, karşısında silahlı halkı bulur!"

Şimdi bize, "E, madem böyle, herkes yirmi odalı ev isterse ne yapacaksınız?" diyenler çıkacaktır.

Onlara yanıtımız şudur: Böyle bir şey asla olmayacaktır! Küçük bir aile yirmi odalı evi ne yapsın, bir sürü uşağı, hizmetçisi olmadan nasıl baş etsin böyle kocaman bir yapıyla, oranın ısıtılması, temizliğiyle? Kaldı ki halk hiçbir zaman imkânsızı istemez. Tam tersine, insanlar arasında hakka, adalete dayanan ilişkiler kurulması söz konusu olduğunda, halk yığınlarının nasıl adalet sezgisiyle, sağduyuyla davrandığını görerek şaşıp kalmışızdır. Bunca devrim yaşandı, halkın hiç yerine getirilemeyecek bir istekte bulunduğu duyuldu mu? Paris kuşatma altındayken insanların kendi boğazlarına girecek bir lokma ekmek, sobalarında yakacakları bir odun parçası için birbirleriyle kavga ettiklerini duyan var mı? Tam tersine: Kuyruklarda sıralarının gelmesini sabırla beklediler; bunu hem yabancı gazetelerin muhabirlerine malzeme vermemek için yaptılar, hem de kuyruğa son girenin o akşam için ekmek de, odun da alamayacağını herkes çok iyi biliyordu, bu nedenle de sabırla boyun eğdiler koşullara.

Kuşkusuz bizim toplumumuzda küçümsenmeyecek sayıda bencil insan vardır ve biz bunu çok iyi biliyoruz. Yalnız, bildiğimiz bir başka şey daha var ki, o da, ev sorununun çözümünün herhangi bir resmi daireye bırakılması durumunda bu bencilliğin, açgözlülüğün çok daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkacağıdır. Böyle bir durumda tutkular dizginlenemez bir durum alacak, herkes işle ilgili en fazla yetkiyi koparmanın peşine düşecektir. Yapılacak küçücük bir haksızlık öfke haykırışlarına neden olacak, haklı olarak rüşvet savlarını gündeme getirecektir.

Ama semtler ya da sokaklar temel alınarak öbekleşen halk, zenginlerin kocaman evlerini varoşların yoksullarına dağıtma işini bizzat üstlenirse, yapılacak küçük bir yanlışlık ya da haksızlık için insanlar bas bas bağırmayacaklardır. Nedense halkın iyi içgüdülerine pek az başvurulur. Devrim zamanları, batan geminin kurtarılacağı sırada başvurulur, örneğin. Ve halk hiçbir zaman duyarsız kalmamıştır, özellikle emekçi sınıflar büyük bir özveriyle karşılık vermiştir bu çağrılara.

Gelecek bir devrimde de aynı şey olacaktır.

Ancak, bütün bunlara karşın, büyük olasılıkla, bazı haksızlıklar da görülebilecek ve bunlardan kaçınılamayacaktır. Toplumumuzda hiçbir yüce olayın bencilliklerinden sıyıramadığı insanlar da ne yazık ki vardır. Ancak soru, haksızlık olacak mı olmayacak mı sorusu değil, olanaklar ölçüsünde bunların sayısı azaltılabilir mi azaltılamaz mı sorusudur.

Bu soruya ise tüm tarih ve insanlığın yaşadığı tüm deneyimler, en iyi çözümün, konuyla doğrudan ilgili kişilerce getirilecek çözüm olduğu yanıtını vermektedir. Her türden bürokratik düzenlemenin içinden sıyrılıp çıkma olasılığı bulunan binlerce ayrıntıyı ancak onlar dikkatlerinden kaçırmazlar. Köy cemaatlerinde toprağın nasıl paylaşıldığını hep biliriz. Haksızlık olmaz mı? Olur, kuşkusuz. Ama toprak bölüşümü resmi memurlarca yapıldığında neler olur? Hiçbir şey olmaz, çünkü bu bölüşüm olmaz.


III


Kaldı ki, dairelerin tam bir eşitlik gözetilerek bölüşülmesi değildir burada söz konusu olan. Kimi ailelerin hâlâ yaşamak zorunda kaldıkları bazı küçük rahatsızlıkların, zoralım ya da kamulaştırma yoluyla kolayca giderilmesidir. Taş işçisi ya da başka herhangi bir yapı işçisi, geçiminin sağlandığını bildi mi, yapmakta olduğu işi sürdürmeyi zevkle kabul edecektir. Temizliği, bakımı koca bir hizmetliler ordusu gerektiren büyük evleri, konaklan birkaç ay içinde değiştirip, emekçilerin şu anda oturmakta olduklarından çok daha sağlıklı yepyeni evlere dönüştüreceklerdir. Bu evler, hiç kuşkusuz, anarşist toplumun emekçilere söyleyeceği şu şiara tam uymayacaktır: "Sabredin yoldaşlar! Çok yakında özgürlüğüne kavuşmuş kentimizde bir zamanlar kapitalistlerin yaptıklarından çok daha sağlıklı, konforlu, birbirinden güzel konaklar, saraylar yükselecek! Bu evler onlara en çok gereksinim duyanlara verilecek. Anarşist toplum, kazanç amacıyla ev yapmayacak. Anarşist toplumun dikeceği evler, kolektif ruhun ürünü ve tüm insanlığın simgesi olacak... bu evler, yoldaşlar, sizlerin olacak!"
Ayaklanan halk evleri kamulaştırır ve bunların bedava olduğu, herkesin ortak mülkü olduğu ve her ailenin sağlıklı bir konuta sahip olmasının onun en doğal hakkı olduğu ilkelerini ilan ederse, bu devrimin daha en baştan komünist bir karakterde olduğunun ve geri döndürülmesi pek kolay olmayan bir yola girdiğinin göstergesi olacaktır. Özel mülkiyete ölümcül darbe ancak böylelikle vurulacaktır.

Bütün bu söylediklerimizden ortaya çıkan gerçek, evlerin kamulaştırılmasının tüm toplumsal devrimin embriyosu olduğudur. Olayların sonraki gelişmesi, bu işin nasıl kotarıldığına bağlıdır. Sonuçta ya anarşist komünizme giden anayola çıkılacak, ya da bir yarım yüzyıl daha devletçi bireyciliğe saplanıp kalınacaktır.

Bize bu konuda ne gibi itirazlar yapılabileceğini kestirmek hiç zor değil: Bu eleştirilerin bir bölüğü kuramsal, bir bölüğü ise kılgısal nitelikte olacaktır.

Bu itirazlar, önünde sonunda adaletsiz düzenin sürdürülmesine destek verir nitelikte olacaktır ama bize hak, adalet söylemiyle karşı çıkacaklardır. "Parisliler birbirinden güzel evlere konarken, köylülerin payına derme çatma kulübelerin düşmesi hiç hakkaniyete sığar mı?" diye haykıracaklardır, örneğin. Hiç şaşırmamamız gerekir: Bu "aşırı" adaletçiler, adalet kavramıyla ilgili düşünme yöntemlerinin kendilerini adaletsizliğin savunucusu durumuna getirdiğini hep unuturlar. Bu baylar Paris'teki işçilerin de, pencerelerinden zengin konaklarının göründüğü viranelerde aileleriyle birlikte süründüğünü unuturlar. Aşın kalabalık varoşlarda güneşe ve temiz havaya hasret kaç kuşak emekçi ailesinin tükenip gittiğini de unuturlar. Dolayısıyla bu büyük haksızlığı gidermenin devrimin birinci görevi olduğunu akıllarına bile getirmezler.

Bu samimiyetten uzak, belirli amaçlarla yükseltilen itirazlar üzerinde uzun boylu durmaya gerek görmüyoruz. Biz, Paris'le köyler arasında var olmaya devam edecek olan eşitsizliğin her gün azalacak türden bir eşitsizlik olduğunu gayet iyi biliyoruz. Köylü artık toprak sahibinin, fabrikatörün, tefecinin ve devletin yük hayvanı olmaktan çıktığında, köylerde de şimdikilerden çok daha sağlıklı konutlar yapılacaktır. Geçici ve düzeltilebilir bir haksızlıktan kaçınmak için, yüzyıllar boyu sürecek bir haksızlığı mı savunacağız?

Kılgısal eleştiriler de kuramsal eleştirilerden daha güçlü ve tutarlı değil. "Diyelim ki," diyecekler, "bir yoksul, kendini bir sürü şeylerden yoksun bırakarak bir ev sahibi olmayı başardı. Ev de, kendisine ve ailesine biraz büyük gelen bir ev... Ama evlerinde mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlar. Siz şimdi bu insanları sokağa mı atacaksınız?"

"Elbette, hayır! Eğer evi kendine ve ailesine ancak yetiyorsa, sağlık, mutluluk içinde yaşayıp gitsin evceğizinde; bahçesini bellesin, çiçek, sebze yetiştirsin... Gerek duyarsa eğer, bizim yiğitler de yardım ederler kendisine. Ammaa, eğer evinin bir bölümünü kiraya veriyorsa, o zaman halk bu kiracıya diyecektir ki; 'Bak kardeş, bundan böyle kimseye kira falan ödemek zorunda değilsin. Polis beni sokağa atar diye de korkmana gerek yok. Toplumsal devrim zamanı şimdi!'"

Bir ev sahibi düşünün ki, tek başına yirmi odalı bir evde oturuyor, öte yandan aynı mahallede beş çocuklu bir ana tek göz damda oturuyor... O zaman halk gider ve o yirmi odalı evin birkaç odasında yapılacak bir düzenlemeyle bu anacık için eli yüzü düzgün, küçük bir daire yapılıp yapılamayacağını inceler. Şimdi bu işin adaletsizlik neresinde? Anayı ve beş bebesini viranede, yiyip yiyip semirmiş zengini konak gibi evde bırak mı adalet? Kaldı ki zengin adam yeni durumuna çok çabuk alışacaktır; hele karısı, artık hizmetçileri falan olamayacağı için, koca evin yansından kurtulduğu için sevinecektir bile.

"Ama bu tam bir kaos demektir!" diye haykıracak düzen yandaşları. "Sonu gelmeyen bir kaçış göçüş yaşanacak! O zaman en iyisi herkesi sokağa atmak, sonra da evleri kurayla dağıtmak!" Yine yanlış! Eğer bu işe hükümet, devlet karışmazsa, her şeyi bu amaçla gönüllü oluşmuş gruplar düzenlerse, evden eve taşınan kişi sayısı, şu anda bir yıl içinde ev sahiplerinin açgözlülüğü yüzünden ev değiştirmek zorunda kalan kişi sayısından çok daha az olur. Bu bir.

İkincisi, bütün büyük kentlerde o kadar çok boş ev var ki, bu evlerin bütün varoş sakinlerine yetmesi bile olasıdır. Saraylara, konaklara, villalara, lüks dairelere gelince, buralann temizliği ve bakımı çok sayıda işçi çalıştırılmasını gerektirdiği için işçi aileleri buralara yerleşmeyi aklından bile geçilmeyecektir. Yine aynı nedenle, buraların sahipleri, kendilerine daha alçakgönüllü evler bulmak isteyecekler, banker karıları kendilerinin temizleyebilecekleri, mutfakta yemekleri kendilerinin pişirebileceği ev derdine düşeceklerdir. Böylece de, herkes yavaş yavaş, barış içinde ve olabildiğince bir tatsızlığa meydan vermeden mevcut evlere yerleşecektir. Bu böyle olacaktır, çünkü ne bankerler kentin varoşlarına, ne de yoksullar konaklara yerleşmek için konvoylar oluşturacaklardır. Köy cemaatleri de, tarlaların ya da belli bazı baltalık ormanların paylaşımı sırasında, buraları özel mülkü gibi gören kişilerde birtakım rahatsızlıklara yol açmıyorlar mı? Bu türden rahatsızlıklar akıl, mantık, sağduyu sahiplerince ancak şaşkınlıkla karşılanabilir. Rus köy cemaatlerinde, ciltlerce araştırmanın da apaçık gösterdiği gibi, özel mülkiyette yargı kararıyla gerçekleşen yer değiştirmelerden, kaç-göçten çok daha azı yaşanmaktadır. Büyük kentlerde yaşayanlar, bir yer değiştirme işinin düzenlenmesinde neden Rus ya da Hint köylüsünden daha yeteneksiz, daha aptal olsunlar ki?

Kaldı ki her devrim, gündelik yaşamın akışında şu ya da bu ölçüde bozulma, sarsılma yaratır; büyük bir toplumsal krizi, kahvaltı saatinde bile en ufak bir değişiklik olmadan yaşayacaklarını umanlar kuşkusuz hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Yönetim biçimini burjuvanın kahvaltı saatinde en ufak bir değişikliğe yol açmadan da değiştirmek mümkündür elbet, ancak yüzyıllık bir suç ve sömürü toplumunu, onun elebaşılarının kıllarına bile dokunmadan değiştirebilmek mümkün değildir.

Bir tedirginliğin, rahatsızlığın olacağı kuşkusuzdur; önemli olan bunun gereksiz ölçüde büyümesine imkân verilmemesi, mümkün olan en az ölçüde tutulmasının sağlanmasıdır. Ve -bir kez daha anımsatalım- rahatsızlıkların en az ölçüde olabilmesi için, ne türden olursa olsun, bürokratik yöntemlere ve bürokratlara değil, doğrudan ilgili kişilere başvurmak gereklidir.

Eğer halk, kendisinin temsilcisi olma onurunu elde etmiş, her şeyi bildiklerini, her şeyin gereğini yerine getirebileceklerini iddia eden düzenbazların sesine kulak verirse, kimsenin kuşkusu olmasın ki yanlış üstüne yanlış yapılmış olur. Bunun yerine kendisinin bildiği, kendisini doğrudan ilgilendiren şeylerin düzenlenmesini doğrudan kendisi üstlenirse, her türden memurun becerebileceğinden çok daha iyisini yapabilir. Bunun en iyi örneğini hem Paris Komünü sırasında, hem de daha yeni yaşadığımız Londra dok işçilerinin grevi sırasında apaçık görmedik mi? Ve her köy cemaatinde, her gün görmeye devam etmiyor muyuz?






1 30 Mart tarihli kararname. Buna göre kiracıların 1870 Ekimiyle 1 Ocak 1871'den 1 Nisan 1871'e kadar olan kira borçlan siliniyordu.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

karablok-caglayan-1
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : Ciao Bella
Diğer

  Linkler
Anarkom
Taçanka
Anarşi Kolektifi Ankara
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız