Aslında, şu ya da bu şekilde, toplumsal iyileşmeyi amaçlayan herhangi bir öneri dışsal isteklerin güçlerinin ve bireyler üzerindeki zor kullanımının artması ya da azalması olarak ifade edilebilir. Eğer artıyorlarsa şeytanidirler, eğer azalıyorlarsa anarşisttirler.

Joseph A. Labadie

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Kitaplar - Ekmeğin Fethi - Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

LÜKSE GİREN İHTİYAÇLAR Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Tüm kitabı indirmek için tıklayın

I


İnsan yalnızca yemek, içmek ve bir barınak sahibi olmak için yaşayamaz. Gerçek ihtiyaçları yerine getirildi mi, sanatsal diye adlandırabileceğimiz ihtiyaçları hem de büyük bir şiddetle ortaya çıkacaktır. Farklı insanlarda en yüksek düzeyde farlılık gösteren ihtiyaçlardır bunlar; ve toplum ne kadar eğitimliyse, toplumun üyelerinin kişilikleri ne kadar gelişmişse, bu arzular da o kadar birbirinden farklı arzular olarak ortaya çıkacaktır.

Aslında, haz duyacağım ya da manevi, maddi bir zevk alacağım diye birtakım "ıvır zıvır"a sahip olmayı reddeden kimi insanlara şimdi bile rastlayabiliyoruz. Çileci-Hıristiyan görüşü açısından bakılırsa lükse duyulan heves kınanabilir belki, ama hayatı tekdüze olmaktan çıkarıp çekici kılan da özellikle küçük görülen bu ayrıntılar oluyor. Yoksa, insan kendi gündelik yaşamı dışında hayatın hiçbir tadını yaşamaz, kendini bütün yaşamsal zevklerden yoksan bırakırsa, yaşamın yalnızca kaçınılmaz acılarına katlanmaya gelmiş gibi olmaz mı dünyaya?

Bir toplumsal devrim gerçekleştirme uğraşını verdiğimiz şu anda biz kuşkusuz, herkese ekmek sağlamayı ilk görevimiz olarak görüyoruz; bu insanı kahreden haksız düzeni değiştirmek istiyoruz. Sağlıklı, güçlü işçilerin, yalnızca kendilerini sömürmek isteyen bir patron yok diye haftalarca işsiz güçsüz oturup durduklan bir "düzen" bu. Milyonlarca ailenin kümes gibi derme çatma barakalarda, yalnızca ekmek yiyerek ayakta kalma mücadelesi verdiği bir düzen bu. Çalışabilecek insanların besinsizlikten, bakımsızlıktan ölüp gittikleri adaletsiz, alçak, aşağılık bir düzen bu ve biz işte böyle bir düzenin sonunu getirmek için devrim yapmak istiyoruz.

Ama devrimden bizim başka beklentilerimiz de var. Varlığını sürdürebilmek için korkunç bir savaş vermeye, bilim ve sanat gibi, özellikle de bilim ve sanatta yaratıcılık gibi yüksek zevklere sonsuzcasına yabancı kalmaya mahkûm insanlar görüyoruz çevremizde. Bugün yalnızca bir avuç insanın ulaşabildiği bu zevklere herkesin ulaşabilmesini sağlamak, zihinsel gelişmelerini yapabilmeleri için herkese boş zaman ve olanak vermek için devrimin asal görevi herkese önce ekmek vermektir. Ekmekten sonraki en yüce görevi boş zaman sağlamak olacaktır.

Kuşkusuz şu anda yüz binlerce insan ekmeğe, yakacağa, giysiye, başını sokacak bir dama muhtaçken lüks denilen şey resmen bir suçtur; çünkü bunun varolabilmesi için işçi çocuklarının açlıktan ölmesi gerekir. Ama toplumda herkesin karnı doyduğu zaman, lüks olarak adlandırdığımız şeye duyulan arzu şimdikinden çok daha güçlü olacaktır. Toplumda herkes birbirine benzeyemeyeceğine -ve benzemesi de gerekmediğine- göre (zevklerin ve gereksinimlerin farklı farklı oluşu, insanlığın gelişmesindeki başlıca koşuldur çünkü), her zaman zevkleri ya da gereksinimleri şu ya da bu yönde ortalamanın üzerine yükselen birtakım insanlar çıkacaktır (ve iyi ki de çıkacaktır).

Herkes, örneğin, teleskop ihtiyacı duymayabilir; çünkü eğitim herkese ulaştırıldığında bile, mikroskopla çalışmayı gökyüzünü incelemeye yeğleyenler çıkabilir. Kimi yontu sever, kimi resim; kimi çılgınlar gibi güzel bir piyanosu olsun ister, kimi bir laternası... Köylüler odalarına çokluk kaba saba resimler asarlar; ama yarın zevkleri geliştiğinde çok güzel gravürlere sahip olmak isteyebilirler. Aslında günümüzde, eğer büyük bir mirasa konmamışsa, insanın artistik zevklerini, gereksinimlerini karşılayabilmesi olanaksızdır. Ama bir insan büyük çabalarla olağanüstü bir bilgi donanımına erişti ve bununla özgür bir meslek edinme olanağı sağlayabildi diyelim, bu durumda bile, fazla beklentiye kapılmadan, belki bir gün, şu ya da bu ölçüde sanatsal eğilimlerini tatmin etmeyi umabilir. Zaten bu bakımdan değil mi, bizim komünist idealimizi, insanların hep maddi gereksinimlerini düşünmekle, onların sanatsal eğilimleriyle hiç ilgilenmemekle suçlamaları? Ve bize hep şöyle demezler mi: "Evet, siz insanlara ekmek verebilirsiniz... Ama sizin toplumsal ambarlarınızın hiçbirinde ne bir resim, ne bir optik aygıt, ne şık bir mobilya, ne herhangi bir süs eşyası... kısacası insanoğlunun sayısız çeşitlilik gösteren zevklerine seslenen sayısız nesneden bir teki bile yoktur. Böylelikle siz, insanların ekmek ve et ve tabii bir de bütün kadın yurttaşlarınızı içine sokacağınız şu gri kumaştan başka ufacık da olsa herhangi bir şey edinebilmeleri olanağını yok ediyorsunuz".

Bu itirazla bütün komünist kuramlar karşı karşıya gelmişlerdir ama Amerikan bozkırlarında komünist toplulukların kuruculuğunu yapanlar bu itirazdaki haklılığı anlayamadılar. Onlar şöyle düşündüler: Topluluğumuzun bütün üyelerini giydirecek kadar çuha edinmeyi başaralım... bir de "kardeşler"in arada bir -artık ellerinden ne kadar gelirse- bir şeyler çalıp söylemeleri ya da tiyatromsu şeyler yapmaları için bir konser salonu gibi bir şey yapalım, yeter. Böylece şunu unuttular: Artistik duygular burjuvada da köylüde de vardır; kültür düzeylerine göre bu duyguların formları değişir ama özleri aynı kalır. Sonuçta ortaya çıkan şu oldu: Bu topluluklar, üyelerinin tümünün besin gereksinimlerini karşıladılar, eğitimde kişilik gelişimine hizmet edebilecek bütün öğeleri uzaklaştırdılar, hatta kimi topluluklar okunmasına izin verilen tek kitap olarak İncil'i bıraktılar... ama ne oldu: Bireysel zevkler yine de ortaya çıktı... bunlarla ilgili hoşnutsuzluklar da yaşandı; piyano alınması ya da herhangi bir aracın ya da tuvalet gerecinin satın alınmasıyla ilgili tartışmalar çıktı... ve bu arada böyle bir topluluğun çok yönlü gelişmesini sağlayacak şey yitip gitti. Nasıl yitmesin: Her bireysel zevk, artistik yöneliş, sanatsal sezgi ezilirse gelişme mümkün değildir.

Bizim anarşist topluluklarımız da bu yoldan mı gidecektir?

Elbette, hayır! Onlar, insanların maddi varlıklarını sürdürebilmeleri için zorunlu olan şeylerin sağlanması için çaba gösterdikleri gibi, insanın aklı ve duygularının ihtiyacı olan şeyler için de çalışacaklardır.


II


Çevremizi kuşatan sınırsız yoksulluk, sınırsız acılar aklımıza geldi mi, işçilerin yolda giderken iş iş! diye yalvaran yürek paralayıcı çığlıklarını duyduk mu... öte yandan da insanların Sevr vazosu ya da kadifeden giysiler edinmek gibi arzularını yerine getirmek üzere herkesin karnının tok olduğu toplumu düşündük mü, yüreğimizden bir öfke dalgası yükseliyor ve "Porseleniniz de siz de yıkılın gidin önümüzden! Önce insanlara karınlarını doyuracak ekmek! Porselenle kadifenin sırası da gelir bir gün elbet!" diye haykırasımız geliyor.
Evet, bu böyle ama yine de insanın besin gereksinimi dışında başka gereksinimleri olduğunu da kabul etmek gerekiyor ve anarşizmin gücü de, -bir tekini bile dışarıda bırakmaksızın- insanın bütün yeteneklerini, bütün heves ve arzularını göz önünde bulundurmasından, tam da bu özelliğinden ileri geliyor. Bu bakımdan şimdi birkaç kelimeyle insanın zihinsel, artistik gereksinimlerinin de karşılanabilmesi için neler yapılabileceği üzerinde duracağız.

İnsanların, 45-50 yaşına dek günde dört-beş saat çalışarak toplumu tümüyle refah içinde yaşatacak her şeyi üretebileceklerini daha önce görmüştük.

Ama bugün çalışmaya alışmış bir insan, günde beş değil on saat üzerinden yılda üç yüz gün çalışıyor ve bütün ömrü boyunca bu böyle sürüp gidiyor. Böylece bu insanın beden sağlığı bozuluyor, aklı kütleşiyor. Öte yandan insan çalışmasını çeşitlendirdiğinde, özellikle de bu işi bir kol-bir kafa işi şeklinde gerçekleştirebildiğinde, hiçbir yorgunluk duymadan, seve seve, günde on-on iki saat çalışabilmektedir. Bu çok doğal bir sonuç. Bu bakımdan diyebiliriz ki insan günde dört beş saat yaşamı için zorunlu kol emeğiyle çalıştıktan sonra, kendi zevki, keyfi için çalışabileceği beş-altı saatlik bir süresi daha kalmaktadır.

Bir başka anlatımla herkes önce ortak tüketimden payına düşeni topluma vermek için tarım ya da sanayi işi yapmakta, bunun ardından günün, haftanın ya da yılın ikinci yansını birey olarak kendisinin artistik ya da bilimsel gereksinimlerini gidermek için harcamaktadır.

Bu farklı zevklerin, eğilimlerin gereğini yerine getirebilmek için binlerce farklı dernek vb. örgütlenmeler doğacaktır. Örneğin boş zamanlarını yazınla geçirmek isteyenler yazar, çizer, dizgici, basımcı, gravürcü, desenci, ciltçi grupları oluşturacaklar, kendileri için değerli düşüncelerini yaşama geçirip yayabilmek ortak amacı uğrunda birleşeceklerdir.

Günümüzde yazar bir yerlerde bir yük hayvanı bulunduğunu, yani üç beş paraya yapıtını bastırabileceği bir işçi bulunduğunu bilir; bu arada dizgi, baskı denen işlerin nasıl birtakım işler olduğuyla hiç mi hiç ilgilenmez. Dizgici kurşun tozundan zehirleniyor, makineleri yağlayan çocuk kansızlıktan ölüyormuş, ölsünler... onların yerini almaya hazır başka bahtsızlarla dolu nasılsa dışarısı.

Ama emeğini boğaz tokluğuna satmaya hazır insanlar kalmadığında, dünkü işçi eksiksiz eğitim alıp da kafasında beliren kendi düşüncelerini kâğıda döküp başkalarına iletme hevesi duyduğunda, yazar, ozan, bilim insanı yazılarını, şiirlerini, öykülerini basmak için ister istemez bir araya geleceklerdir.

Yazar, işçi tulumuna ve el emeğine aşağılayıcı bir şekilde baktıkça, kendi kitabını kurşun harflerle kendisinin dizebilmesi gibi bir durumu olmayacak bir şey gibi görür. Bugün dinlenmek isteyen bir yazar, diyelim, jimnastik salonuna gider ya da oturur kâğıt oynar. Ama kol emeği aşağılanmaz olduğunda, kimsenin işini başkasının üzerine yıkması imkânı kalmayıp da herkes kol emeği harcamak zorunda kaldığında... ah, işte o kutlu zamanda kadın ya da erkek yazarlar da, tıpkı kendilerinin hayranı olan kadın ya da erkek işçiler gibi dizgi makinesinin başına oturup kendi yapıtlarını dizmenin, bu yapıta değer veren bütün bu insanların hep birlikte çalışmasının ve baskı makinesinin tablasından yeni basılmış, taptaze mürekkep kokan bir formayı almanın o doyumsuz, hazzını yaşayacaklardır. Bugün küçücük çocukların sabahtan akşama dek kusursuz çalışmaları için göz-kulak oldukları -ve onlar için işkence aracı olan- bu mükemmel makineler, yarın bu makineleri sevdikleri yazarın düşüncelerini yaymakta kullananlar için işkence aracı değil zevk, keyif, haz aracı olacaklardır.

Peki, bundan edebiyat bir şey kaybeder mi? Tarlada çalıştığı ya da kendi yapıtının basılmasında kendisi de el emeğini kattı diye ozan artık ozan olmaz mı? Bir roman yazan -o ki insan yüreğinin uzmanıdır- bir fabrikada, ormanda, bir yol işinde ya da herhangi bir işlikte başka insanlarla yan yana bulunmakla kendisine insan yüreği uzmanlığını sağlayan bilgilerinden bir şey mi eksilir? Soruların kuruluşundan belli ki, yanıt kocaman bir hayırdır!

Bu durum belki de bazı kitapların eskisi kadar kalın olmamaları gibi bir sonuç doğuracaktır; buna karşılık kitaplarda daha az sayfada daha özlü düşünceler yer alacaktır. Saçma sapan şeyler daha az basılır olacaktır belki, buna karşılık basılanlar daha büyük bir keyifle okunacak, değerlendirilecek, bağıra basılacaktır. Kitaplar daha geniş bir okur kitlesine ulaşacak - okurlar daha eğitimli, kültürlü olacak, böylece de kitaplar daha iyi değerlendirilebilecektir.

Öte yandan, Gutenberg'den bu yana pek az ilerleme kaydeden basım sanatı henüz emekleme çağında bulunmaktadır. Bugün bile on dakikada yazılan bir metni dizmek için iki saat gerekiyor. Bu bakımdan insanlar kendi düşüncelerini, insanoğlunun düşüncesini çok daha hızlı yaymanın yollarını aramalı, bulmalıdırlar ve kuşkusuz bulacaklardır da.(1)

Ve hiç kuşku yok ki, eğer her yazar yapıtının basımevinde basılma çalışmalarına katılmış olsaydı, bugüne dek basın yayın işlerinde olağanüstü başarılar elde edilmiş olurdu ve biz bugün XVII. yüzyılın dizgi tekniğine çakılıp kalmış olmazdık!

Bütün bunlara bir düş demek mümkün müdür? Gözlemleyen ve düşünen insanlar için hiç kuşkusuz söz konusu bile olamaz böyle bir şey! Her şeyden önce yaşamın kendisi bizi bu yöne itiyor.


III


Herkesin üretime katıldığı, herkesin kendisine bilim ya da sanatla uğraşma olanağı sağlayan bir öğrenim gördüğü ve insanların kendi çalışmalarını yayınlayabilmek için bir araya geldiği ve bu uğurda kendi kol güçlerini ortaya koydukları bir toplum tasavvuru düş olarak adlandırılabilir mi?

Bugün bile bilimsel, yazınsal ya da başka amaçlı dernekler -ki bilim ya da sanatın şu ya da bu dalıyla ilgilenen, ya kendi yapıtlarının yayınlanması ya da bilgi alışverişi yapmak üzere kendi istekleriyle bir araya gelmiş insanların oluşturdukları gönüllü gruplarıdır hepsi de- evet, bu türden derneklerin bile sayıları binlerle ölçülüyor artık. Bilimsel yapıtların yaratıcılarına para ödenmiyor. Bu yapıtlar dışarıda parayla satılmıyor; dünyanın her yanında aynı konuyla uğraşan öbür dernek üyelerine parasız gönderiliyor. Kimi dernek üyelerinin bu yapıtlarda herhangi bir gözlemlerini açıkladıkları topu topu bir sayfa yazıları bulunuyor; kimilerinin uzun yıllar boyuncu yaptıkları inceleme ve araştırmaların bilmem kaç sayfayı bulan kapsamlı sonuçları yer alıyor; üçüncü ve son bir kesimi ise, yeni bir araştırmaya başlamadan önce bu yayını okuyanlar oluşturuyor. Böylece, sonuç olarak, herhangi bir konuyla ilgilenen insanlar arasında -kimi yazar, kimi okur- bir uzlaşmaya varılmış oluyor.

Evet, gerçi günümüzde bilimsel derneklerin durumu tıpkı bir bankerin elinde bulunan gazetenin durumuna benziyor: Yani bunlann kendilerine, elinde baskı makineleri olan ve basım işçileri çalıştıran bir basımevi sahibi bulmaları gerekiyor. Serbest meslek sahibi insanlar, bugün gerçekten de insanı kütleştiren koşullar altında yürütülmekte olan beden işlerini -kol emeğini-küçük görüyorlar. Ama bütün üyelerine geniş felsefi ve bilimsel eğitim vermiş bir toplumda beden işleri küçük görülmek şurada dursun toplumun gurur duyduğu bir emek alanını oluşturabilir.

Böyle bir durumda da bilimsel dernekler araştırmacıların, amatörlerin ve işçilerin, yani toplumun her kesiminden insanların hep birlikte hem herkesin herhangi bir beden işini bildiği, hem de bilimle ilgilendiği bir birliğe dönüşecektir.

Diyelim ki ilgi alanları yerbilim olan insanlar bir araya geldiler. Yer katmanlarını inceleme işine herkes emek katacak, herkes birbirine yardımcı olacak; o zaman da on bin insan bir yılda, bugün 100 yerbilimcinin 20 yılda yapabildiğinden daha büyük bir iş başarmış olacak. Bu araştırmanın sonuçlarının yayınlanması aşamasına gelindiğinde ise değişik mesleklerden on bin kadın ve erkek, kimi resimleri, kimi çizelgeleri, kimi gravürleri hazırlayarak, kimi dizgi ve baskı işlerini gerçekleştirerek işi bitirecekler. Bunca insan seve seve verecek boş zamanını bu iş için: Yazın açık havada araştırma işleri, kışın laboratuvar ve atölye çalışmaları yapacaklar... ve sonuçta ortak emeklerinin yapıtı yayınlandığında, yüz değil, bu ortak işle ilgilenen on bin okur bulacaklar kendilerine.

Her şey bir yana, ilerlemenin izlediği doğrultu bize bu yolu gösteriyor. İngilizler büyük sözlüklerini (Murrayin(2) redaktörlüğünü yaptığı sözlük) yayınlamaya niyetlendiklerinde, bu işe bütün ömrünü verecek yeni bir Littre'nin çıkmasını beklemediler. Yapılan çağrıya, tek bir insanın ömrünün yetmeyeceği bir işi, birkaç yılda bitirebilmek için kitaplıkları hallaç pamuğu gibi atmaya ve bir yazı kurulu başkanının yönetimi altında çalışmaya hazır binin üzerinde gönüllü başvurdu. Aynı ruh, aynı hava, kafa emeğiyle ilgili her alanda gözlenmektedir ve bu ortak çalışma girişimlerinin tek tek insanların çalışmasının yerini almakta olduğunu, yarınki güzel günlerin müjdecisi olduğunu anlamamak için insanlığı hiç tanımıyor olmak gerekir.

Ancak bu türden girişimlerin gerçekten kolektif çalışmalar olabilmesi için işleri yazarıyla, çizeriyle, dizgicisi, düzeltmeniyle beş bin gönüllünün bir arada çalışabileceği şekilde örgütlemek gerekir. Kafa ve kol emeğinin birleşme örneğinin yaşandığı sosyalist basında bu adım atılmıştır. Yazarların kendi yazılarını dizmeleri bizim öncü, savaşkan gazetelerimizde sık rastlanan bir durumdur. Doğru, şimdilik pek küçük, hatta mikroskobik diyebileceğimiz kadar küçük, önemsiz girişimlerdir bunlar; ama yine de bize geleceğin yolunu gösteren örneklerdir.

Yeni yol, özgürlüğün yoludur. Gelecekte, zamanının ortalama düşünce düzeyinin ilerisinde söyleyecek yeni bir sözü olan bir insan gidip de böyle bir yapıtı yayınlamak için sermaye yatırmaya değer mi değmez mi diye düşünen bir yayıncı aramayacaktır. Çalışmasıyla ilgili alanda, yaptığı çalışmanın önemini, anlamını bilen, bunu onunla paylaşmak isteyen yoldaşlar arayacaktır. Ve onlarla birlikte kitap, gazete, dergi... her ne şekilde dile gelmesi gerekiyorsa düşüncesinin, bunu gerçekleştirecektir.
İşte o zaman kitap, dergi vb. yayıncılığı bir başkasının sırtından zenginleşme aracı olmaktan çıkacaktır. Edebiyatçılar arasında, kitap, dergi yayıncılığını bilen insanlar arasında, geçmişte edebiyatı korumaktayken şimdi onu sömürenlerden de, pek az ayrıksı örnek dışında, edebiyata ne kadar bayağıysa, zevkleri muşambalaştınlmış, iğdiş edilmiş çoğunluğun zevklerine ne kadar uygunsa o kadar çok değer veren "sokak"tan da edebiyatın kurtulmasını istemeyen tek bir kişi bile bulunabilir mi?!

Edebiyat ve bilim ancak bu özgürlüğe kavuştuktan sonra, yani paranın ve bürokrasinin boyunduruğundan kurtulduktan ve münhasıran onu sevenlerin, onunla ilgilenmekten zevk duyanların edim alanı olduktan sonra insanlığın gelişme davasında kendine yakışan yeri alabilecektir.


IV


Edebiyat, bilim ve sanat bunlarla uğraşmayı sevenlerin elinde olmalıdır. Ancak bu koşulla kendisini soluksuz bırakan devletin, sermayenin ve burjuva aracıların boyunduruğundan kurtulup özgürleşebilir.

Bir bilim adamı ilgilendiği bir sorunla ilgili araştırmalar yapabilmek için hangi olanaklara sahiptir günümüzde? Kimin yardımına başvurabilir? Ancak devletin yardımına başvurabilir; bu yardımı da ancak yüz kişiden biri, o da, herkesin gittiği bilinen yoldan ayrılmamak koşuluyla elde edebilir. Fransız Akademisinin Danvin'i dışladığını, Petersburg Akademisinin Mandeleev'i üyeliğe kabul etmediğini, Londra Kraliyet Derneği'nin Joule'ün ısının mekanik eşdeğerini saptadığı yapıtını "yeterince bilimsel değil" diye yayınlamayı reddettiğini anımsayalım(3).

O bakımdandır ki, bütün büyük buluşlar akademilere ve üniversitelere rağmen yapılmıştır. Bunun dışında ya Darwin gibi, Lyell gibi bağımsız çalışabilecek kadar varlıklı olmak gerekir, ya da yokluklar, yoksulluklar içinde, yeterli araç gereçten, kitaptan, laboratuvardan yoksunluk nedeniyle yığınla zaman yitirerek, sağlığını yitirerek, ama yine de ümidini, inancını yitirmeyerek (ve çoğu kez bu inancın bedelini yaşamıyla ödeyerek) eşi benzeri görülmemiş bir dirençle çalışan kahraman olmak gerekir. Bilim tarihinin en şanlı sayfalarını bu kahramanların adları oluşturur... sayıları pek çoktur onların.

Kaldı ki, devletin bu konuya yaklaşımı gerçek bilimsel gelişmeyi körükleyecek değil, köreltecek yöndedir ve tüm zamanlarda bütün gerçek bilim insanları ondan uzak durmaya, kurtulmaya çalışmışlardır. Amerika'da ve Avrupa'da binlerce bilim derneğinin devletten bağımsız, gönüllülerce kurulmasının ve desteklenmesinin nedeni de budur zaten. Bunların içinde hiçbir devlet kuruluşunun ya da bankerin varlığıyla satın alınamayacak ölçüde büyüyüp gelişme başarısı gösterenler de olabilmiştir. Örneğin tümüyle bir gönüllü girişimi olarak örgütlenen ve varlığını üye ödentileriyle oluşturan Londra Zooloji Derneği'nin gücüne hiçbir devlet kuruluşunun gücü yetmez.

Bahçesini dolduran binlerce hayvanın tümünü parayla satın almamıştır bu dernek; bunların pek çoğu, dünyanın başka yerlerindeki benzer derneklerin ya da dünyanın her yanındaki koleksiyonerlerin armağanıdır. Bakarsınız Bombay Zooloji Derneği'nden bir fil armağan gelmiş, bakarsınız Mısırlı doğa araştırmacılardan bir hipopotam ya da gergedan... Sürekli yenilenen bu hayvanlar bahçesine her gün dünyanın her yanından bin bir türlü hayvan yağar: Kuşlar, sürüngenler, böcekler... neler neler!

Bunların içinde öyle armağanlar vardır ki, uğruna bir servet dökseniz satın alamazsınız: Örneğin herhangi bir gezginin bilmem nerede karşısına çıkan ve canı pahasına yakaladığı ender bir hayvan... Bir başkasının, tıpkı bir çocuk gibi bağlandığı ve ancak bu bahçeye verirse başına kötü bir şey gelmeyeceğine inandığı çok ayrıksı bir başka hayvan... Bu büyük hayvanlar dünyasının bakım giderleri için de dünyanın her yanından bahçeyi gezmeye gelen bitmez tükenmez ziyaretçilerin verdikleri giriş ücreti tümüyle yeterli olmaktadır.

Londra Hayvanlar Bahçesi ya da benzeri derneklerde eksik olan tek şey, bu muazzam kuruluşta görev alan herkesin, -bekçilerden bakıcılara, memurlardan bahçıvanlara kadar herkesin-dernek üyesi olması gerekirken, salt kartvizitlerinde "F., Z., S." (Fellovv of the Zoological Society - Zooloji Derneği Üyesi) ibaresinin yer alması için derneğe girmiş olanların dernek üyesi sayılmalarıdır. Kısacası bu kuruluşlarda kardeşlik ve dayanışma duygusu eksiktir.

Bilginler için söylediğimiz mucitler için de geçerlidir. Çoğu buluşun ne büyük çileyle gerçekleştiği herkesin bildiği bir şeydir. Uykusuz geceler, doğru dürüst beslenemeyen bir aile, deney yapacak gereçlerden yoksunluk, bin bir olanaksızlık... bugün uygarlığın övüncü niteliğindeki buluşların sahiplerinin çoğunun öyküsü hep böyledir.

Herkesin kabul ettiği bu ayıplı durumdan kurtulmak için ne yapmalı? Bilindiği gibi patent sistemi çözüm olarak görülmüş ve uygulamaya konulmuştu, ama onun da sonuçlan ortada! Aç buluşçu buluşunu birkaç rubleye satıyor, işin içinde hiç emeği olmayan, sadece sermayesi olansa buluşun getirdiği bütün kazancı -çoğu kez çok büyük kazançları- cebine atıyor. Öte yandan patent, buluşçuyu yalnız çalışmak ve çalışmalarının sonuçlarını gizlemek zorunda bırakıyor, bu da çoğu kez başarısızlığın başlıca nedeni oluyor. Bir meslektaşının çok basit bir konuda vereceği küçücük bir öğütle, yapacağı minicik bir düzeltmeyle ortaya çıkabilecek büyük bir buluş, bilinemezlikler içinde kalıyor. Egemenliğin bütün öbür tezahürleri gibi patent de yalnızca engel çıkarıyor: Sanayinin gelişmesini engelliyor.

Bir kez, kuramsal olarak, ayncalık, imtiyaz, üstünlük gibi öğeleri içerdiği için büyük bir haksızlık bu; ikincisi, pratikte, buluşun çok daha çabuk gerçekleşmesinin önünde büyük bir engel.

Buluşçu ruhun gelişmesi için, ilkin, merak uyandırmak gerekir, sonra aklın cesareti gerekir -ki bütün eğitim sistemimiz, tam tersine, cesur akıllan pısınklaştırma üzerine kuruludur-sonra, buluşçu sayısının belki yüz kat artması sonucunu doğurabilecek bir öğe olarak: Engin bilgi gerekir; ve son olarak, "bu buluş insanoğlunun ileri doğru bir adım atmasını sağlayacak" bilinci, inancı gerekir... çünkü insanlığa büyük buluşları armağan eden yüce kişilikleri çoğu kez coşku, şevk, hatta bazen hayaller, evet, doğrudan doğruya hayaller esinlendirmektedir.

Yukarda sözü edilen merakı, aklın cesaretini, bilgiyi ve bilinci, yapılan çalışmaların herkesin yaranna olduğu inancı yönünde teşvik edecek tek şey toplumsal devrimdir.

Toplumsal devrim demek, akla gelebilecek her türlü araç gereçle dolu muazzam işliklerin, bütün buluşçulara açık muazzam sanayi laboratuvarlannın kurulması demektir. Topluma karşı görevi olan çalışmayı bitiren herkes, düşüncelerini, taşanlarını gerçekleştirmek için gelip buralarda çalışır, serbest beş-altı saatini buralarda değerlendirir; buralarda başka uzmanlarla, sanayinin başka dallarından yoldaşlanyla karşılaşır, görüş alışverişinde bulunur; herkes sorunlannı, sorulannı birbirine aktanr, birbirine yardım eder, bilgiler alınır, bilgiler verilir ve sonuçta farklı görüşlerin, düşüncelerin çarpışmasından arzu edilen sonuç doğar. Ve bu da bir düş değildir! Petersburg'daki Solyanoy Gorodok'ta bir zamanlar bunun -en azından teknik alanında- gerçekleştirilmesi denenmiştir. Herkese açık kusursuz donanımlı işlikler vardı burada bir zamanlar; motor gücü de içinde olmak üzere her türlü araç gereçten ücretsiz yararlanılabilirdi; yalnızca kullanılan ağaç ve metal için ederleri kadar bir para ödenirdi. Ne var ki işçiler buraya ancak akşamları, o da gün boyu çalışmaktan bitmiş durumda gelebiliyorlardı. Bir de, her buluşçu çalışmasını yabancı gözlerden özenle gizliyordu. Malum: Patent, kapitalizm... Düşünsel, ahlaksal her ilerlemenin önünü su altındaki koca bir kaya gibi kesen kahrolası çağdaş toplum!
Ya sanat? Her yandan sanattaki gerileyişe ilişkin yakınmalar geliyor ve biz gerçekten de Rönesans döneminin yüce sanatçılarından çok uzaklardayız bugün. Teknik bütün sanatlarda büyük başarılar kazanılmasına neden oldu son zamanlarda; belli bir yeteneğe sahip binlerce insan sanatın değişik alanlarında etkinlik gösterip duruyor ama sanat sanki uygar dünyadan kaçıyor, uzaklaşıyor! Teknik, pek çok eksiği kapatıp kusursuzluk sağlıyor, ama esin... sanatçı işliklerine bir zamanlar uğradığından çok daha az uğruyor gibi.

Gerçekten de, yoksa eğer, nereden bulunacak bu esin? Yalnızca yüce düşünceler esin yaratabilir sanatta. Sanat, yaratmadır; bu bakımdan geleceğe bakmak zorundadır... Oysa çok, ama çok az istisnaları dışında profesyonel sanatçılar son derece cahil ve aşırı derecede burjuvalar... öyle ki, yeni ufukları görmelerine engel oluyor burjuvalıkları.

Kitaplardan edinilmez, esin; yaşamdan çıkar gelir... ama bugünün yaşamı buna engeldir.

Raphael ve Murillo, yeni bir ideal arayışının eski dinsel söylencelerle hâlâ bir arada varolabildiği bir dönemde yarattılar yapıtlarını. Büyük kiliseleri -yapımları için birkaç kuşak inananın emek verdiği kiliseleri- süslemek için çalıştılar. İçinde bulundukları kentle birlikte soluk alıp veren bu gizemli ve görkemli yapılar sanatçıyı esinlendirebiliyordu. Tüm halka seslenen, tüm halkın benimsediği bir anıt için çalışıyordu sanatçı; dolayısıyla o da kitlelere sesleniyordu ve esinini seslendiği kitlelerden alıyordu. O görkemli yapının, -göz kamaştırıcı sütunların, vitrayların, büyüleyici kapıların- kitlelerle konuştuğu gibi konuşuyordu o da; aynı ruh, aynı hava içinde. Bugünse bir sanatçının elde etmek için ardında koştuğu bütün onur; resminin altın yaldızlı bir çerçevesi olsun ve falanca müzede sergilensin. Peki, çağdaş müze dediğiniz nedir? Bir bitpazarı esnafının dükkânından farklı ne yanı vardır? Alın, Madrid'deki Prado müzesini: Murillo'nun "Göğe Yükseliş"inin tam karşısında Velasquez'in "Dilenci"si, onun da çapraz karşısında II. Philip'in köpeği asılıdır. Zavallı Velasquez, zavallı Murillo! Zavallı Yunan yontucular: Bir zamanlar her biriniz kendi kentinizin Akropolünde yaşardınız, şimdiyse Louvre'un kırmızı çuha kaplı duvarları arasında boğuluyorsunuz!

Bir Yunan yontucu mermeri yontmaya başladığı zaman o sert taşa içinde yaşadığı topluluğun, kentin, cumhuriyetin aklını ve yüreğini katardı. Yapıtında geçmişin tüm tutkuları, şanlı söylenceleri canlanırdı. Günümüzde ise kent, varlığını bütünsel olarak sürdüren bir organizma olmaktan çıkmıştır. Aynı kentte yaşayan insanlar arasında hiçbir ruhsal temas, manevi ortaklaşma kalmamıştır. Kentler artık birbirini tanımayan, birbirlerinin sırtından zengin olmak dışında ortak hiçbir şeyleri olmayan rasgele insanların toplandıkları sıradan yerlerdir. Eski Yunan'da ya da Ortaçağda olduğu gibi, orda yaşayan insanların ortak yurdu olma niteliği kalmamıştır kentlerin. Öyle ya, uluslararası spekülasyonlarla uğraşan bir bankerin ve bir fabrika işçisinin nasıl ortak yurdu olabilir ki?

Herhangi bir kentin, halkın ya da halk gruplarının aynı toplumsal yaşamı yaşayabilmesi, ancak, sanatçının esinini o kent, halk ya da federasyon için ortak olan, onlara ulviyet veren, hep birlikte paylaşılan bir idealden almasıyla mümkündür. O zaman mimar kilise değil, cezaevi değil, kale değil, toplumsal bir yapı yapacaktır; o zaman ressam, yontucu, oymacı, bezekçi yapıtlarının nereye konulacağını bilecekler, güçlerini aynı ortak kaynaktan alacaklar ve aynı şanlı geleceğe doğru el ele yürüyeceklerdir.

O zaman gelene dek sanat ancak sefil bir şekilde sürünecektir.

Günümüz ressamlarının yapıtlarından en güzelleri her şeye karşın doğa resimleridir: Köyler, sakin, huzurlu kırlar, tarlalar, yaylalar, bütün tehlikeleriyle deniz, görkemli görünüşleriyle koca dağlar. Ama sanatçı köyün, tarlalarda çalışmanın şiiriyetini hiç yaşamamış, yalnızca imgeleminde yaratmış ya da yalnızca bir seyircisi olmuşsa nasıl resmedebilecektir bu şiiriyeti? Tarlalarda yapılan işi, havada uçan bir kuşun, üzerinde uçtuğu toprakları tanıdığı kadar tanıyorsa eğer nasıl resmedecektir? Gençliğinde gün doğmadan uyanıp pulluğun elceklerine yapışmamışsa; hemen yanı başında kim daha çok biçecek diye yarışan yoldaşlarla, tırpanı geniş geniş savurarak ot biçmenin zevkini yaşamamışsa; havayı kristal kahkahaları ve şarkılarıyla dolduran kızlarla birlikte akşam ot biçimi dönüşlerinin lezzetini tatmamışsa... nasıl resmedecektir bütün bunları? Toprak sevgisi, toprakta yetişen şeye duyulan sevgi elde palet ve fırçayla toprağa, tarlaya bakarak kazanılamaz. Toprağı sevebilmek için ona hizmet etmek gerekir. Toprak için böyleyse eğer durum, doğayı nasıl resmedeceksiniz... onu sevmeden? En iyi ressamlarımız da içinde olmak üzere bu alanda yaratılan yapıtların sahici olmayışlarının, pek çok eksiklikler içermelerinin nedeni budur; bu yapıtlarda hemen her zaman santimentalizm vardır ama hiçbir zaman gerçek güç yoktur.

Güneşin muhteşem batışını hissedebilmek için, bir iş dönüşü tanık olmak gerekir bu olaya; köylü için, köylü nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak gerekir. Balık avcılığındaki şiiriyeti duyumsayabilmek için, gece gündüz denizde balıkçılarla birlikte olmak, dalgalarla boğuşmak, fırtınayla savaşmak, balıkla dolu, ağır bir ağı tekneye çekmenin hazzını ve verimsiz bir avdan sonra boş tekneyle limana dönmenin hüznünü yaşamak gerekir. İnsan gücünün ne olduğunu bilmek ve onu bir sanat yapıtında yansıtabilmek için, bir fabrikada bulunmak, yorgunluğu ve acıyı tatmak gerekir; yaratıcı çalışmanın keyfinin ne olduğunu anlayabilmek için döküm potasının başında durup göz kamaştıran ışıklar saçarak akan metali bizzat dövmek, makinenin nasıl yaşadığını kendinde duyumsamak gerekir. Ve nihayet halk yaşamını betimlemeye kalkmadan önce, o yaşamın içine dalmak gerekir.

Tıpkı geçmişin sanatçıları gibi halkın içinde, halkla birlikte, halkın hayatını yaşayan geleceğin sanatçılarının yapıtları da herhalde satış için yaratılmayacak. Resim olsun, yontu olsun bu yapıtlar, canlı bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak toplumun tümüne seslenen ortak yapılar için yaratılacaktır; o resim ya da yontu o yapıda bulunmazsa yapının bütünlüğü zedelenecek, yapıtlarınsa o yapıdan ayrıldıklarında anlamları yitecektir. Bu bütünlük varsa eğer insanlar gelip bu yapıtları hayranlıkla seyredecek ve yapıtların hayranlık verici, anlamlı güzellikleri insan aklı ve yüreğini ancak orada etkileyecektir.

Ruskin ve büyük sosyalist ozan Morris'in de dediği gibi sanatın gelişebilmesi için sanatla endüstrinin binlerce ara basamakla birbirine bağlanması, bir bütün içinde kaynaşması gerekir. Kendi evinden, sokağına, evinin içindeki eşyalardan, sokaktaki kamusal yapılara dek insanı çevreleyen her şey güzel artistik olmalıdır.

Ama bu ancak herkesin refah içinde olduğu, yeterince boş zamana sahip olduğu bir toplumda gerçeklik kazanabilir. Sanat toplumu demektir böyle bir toplum... böyle bir toplumda herkes yeteneklerini ortaya koyma imkânı bulur ve böyle bir toplumda ister basit bir şekilde elle, isterse teknik kullanılarak olsun, bu türden ikincil iş olarak (boş zamanlarda) gerçekleştirilen bir dizi çalışma olmaksızın sanat olmaz. Böylesi sanat toplumları üyelerinin evlerinin güzel olmasını ister, bunu görev edinir kendine... tıpkı Edinburg'lu genç sanatçıların koskoca bir yoksullar hastanesinin bütün duvarlarını ve tavanlarını süsleme görevini gönüllü olarak üstlendikleri gibi.

Bir ressam ya da yontucu doğrudan doğruya kişisel duygularından süzüp çıkardığı bir yapıt yaratabilir ve bunu sevdiği kadına ya da dostuna armağan edebilir. Sevgiyle yaratılmış ve sevilen bir kişiye hiç karşılıksız verilmiş böyle bir yapıt, günümüzde birtakım burjuvaların ya da bankerlerin salt kibirlerini tatmin için karşılığında çok para ödedikleri yontulardan ya da resimlerden neden daha değersiz olsun, hatta neden çok daha değerli olmasın ki?

İnsanın, zorunlu olanın yanı sıra aradığı bütün diğer zevkler için de aynı durum söz konusudur. Bir piyanoya sahip olmak isteyen kişi topluma müzik aletleri yapan kişi olarak girecek ve işgününden arta kalan beş-altı saatini bu işe verecektir. Hangi işten anlıyor, hangi zanaatı biliyor olursa olsun, yeter ki bildiği işi iyi bilsin, söz konusu olan piyanoysa eğer, belli bir süre çalışıp çabaladıktan sonra istediği piyanoya kendi üretimi olarak kavuşacaktır. Gökbilim araştırmalarına ilgi duyan bir kişi, gökbilim derneğine girecektir: Burada, astronomi gereçlerini bölüşeceği başkaları da bulunacaktır: Felsefeciler, muhasebeciler, fotoğrafçılar, ressamlar, gökbilimciler vb. Yani hem bilim insanları, hem amatörler. Burada, ilgi duyduğu gökyüzünü incelemek için gereksindiği teleskopa kavuşacak, buna karşılık da ortak iş için kendi payına düşen emek katkısında bulunacaktır; çünkü bir gökbilim gözlemevinin de, taşçısından marangozuna, dökümcüsünden demircisine kadar farklı iş kollarından pek çok insanın emeğine ihtiyacı vardır.

Kısacası, ortak üretime katılması zorunlu olan birkaç saatten sonra herkese kalan beş altı saatlik boş zaman, insanların lüks kapsamına giren sınırsız sayıdaki gereksinimlerini karşılamak için yeter de artar bile. Şu anda bir avuç insanın yararlandığı bir ayrıcalık olan her şey, herkes için ulaşılabilir şeyler olup çıkacaktır. Lüks olarak adı geçen her şey, kibirli burjuvaların bangır bangır bağıran aptalca tatmin araçları olmaktan çıkıp, gerçekten sanatsal zevklerin tatmin aracı olacaktır.

Bütün bunlar yalnızca mutluluğun büyümesine neden olacaktır. Herkes sevinçten kanatlanmış bir yürekle ortaklaşa çalışarak, -kitap, sanat yapıtı ya da lüks nesne- istediği şeye sahip olabilmek için, içinde uyarıcı gücü bulacak, olmazsa olmaz dinlenme hakkına, boş zamana sahip olacak ve bütün bunlar onun hayatını güzelleştirecektir.

Efendilerle köleler arasındaki ayrımın kalkması için çalıştığımız zaman, hem ilkinin hem ikincisinin mutluluğu için, tüm insanlığın mutluluğu için çalışıyoruz demektir.





1 Bu satırların yazılmasından bu yana geçen zaman içinde yazarlara kendi yapıtlarını kendilerinin dizmesi olanağı sağlayan bir makine bulundu. Yazı makinesinde yazmaya alışmış bir yazar için (ki Amerika'da bu artık sıradan bir iş sayılıyor) kendi yapıtını dizmenin kesinlikle en küçük bir zorluğu yok artık.
2 İngiliz Filoloji Derneği Başkanı (1878-1880; 1882-1884) ve sonraları Ox-ford Sözlüğü (New English Dictionary of Historical Principles Oxford, 1884) olarak bilinen sözlüğün hazırlayıcısı J. Murray.
3 Joule'ün ölümünden sonra ünlü bilgin Playfair tarafından açıklanmıştır bu ayıp.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

y037
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : A Las Barricadas
Diğer

  Linkler
körotonomedya
Bireyin not defteri
Sessiz Dergi
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız