Anarşistler toplumun siyasi organizasyonunun en ideal hali için gereken koşulların, hükümet fonksiyonlarının en aza indirildiği zaman sağlanabileceğin savunurlar. Toplumun nihai hedefi hükümetin fonksiyonlarını tamamen ortadan kaldırmaktır - hükümetsiz topluma, yani an-arşi'ye

Rudolf Rocker

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Kitaplar - Ekmeğin Fethi - Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

SANAYİNİN DESANTRALİZASYONU Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Tüm kitabı indirmek için tıklayın

Napolyon savaşlarının sonuna doğru İngiltere, Fransa'nın on sekizinci yüzyıl sonlarında yarattığı ağır sanayiyi hemen hemen tümüyle bitirdi. İngiltere, denizlere egemendi ve bu alanda hemen hiçbir ciddi rakibi yoktu. İmalat sanayiinde tekel olan ve bir tek kendisinin ürettiği malları komşularına dilediği fiyattan satan ayrıcalıklı İngiltere, ayrıcalıklı durumundan ve onun getirdiği üstünlüklerden alabildiğine yararlandı ve zenginliğine zenginlik kattı.

Ama on sekizinci yüzyıl sonunda burjuva devrimi Fransa'da feodal hukuku yok etti, proletaryayı yarattı, gelişmesi geçici olarak durmuş ağır sanayiye yepyeni bir ivme kazandırdı, böylece de on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından başlayarak Fransa sanayi ürünlerinde İngiltere'ye bağlı olmaktan kurtuldu.
Bugün Fransa da önemli ölçüde dışsatım yapan bir ülke durumuna gelmiş durumda. Dünyanın pek çok ülkesine üçte ikisini değişik kumaşlar ve hazır giyimin oluşturduğu önemli miktarda mal satan Fransa'da geçimlerini dış ticaret işinde çalışarak sağlayanların sayısı yaklaşık üç milyon dolayında.

Böylece Fransa İngiltere'ye bağlı olmaktan kurtulduğu gibi, ipek kumaş, hazır giyim gibi bazı mallarda kendisi tekel oluşturma çabası içine girdi. Dışsatımdan büyük kazançlar sağladı Fransa, ama bugün, nasıl İngiltere pamuklu kumaş, hatta pamuk ipliğindeki tekelini kaybetmekteyse, o da ipek kumaş ve hazır giyim tekelini kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya.

Sanayinin doğuya doğru sürdürdüğü gelişmenin bir sonraki durağı Almanya oldu. 1870-71 savaşından önce Almanya ağır sanayi mallarının çoğunu İngiltere ve Fransa'dan sağlardı. Bugünse işin çehresi değişmiştir: Son elli yıl içinde Almanya ağır sanayisini oluşturdu, fabrikalarını en mükemmel makinelerle donattı; ve artık o da Manchester pamuklusundan ve Lyon ipeklisinden geri kalmayan dokumalar üretebiliyor. Herhangi bir yeni makine yaratabilmek ya da bir makineyi mükemmelleştirebilmek için Lyon'da ya da Manchester'da iki-üç işçi kuşağına gerek duyulurken, Almanya bu makineyi hazır olarak alıyor. Sanayinin ihtiyaçlarına göre donatılmış teknik okullar, Alman fabrikaları için hem kol gücüyle çalışabilen, hem de kuramsal donanımları olan bilgili işçi orduları yetiştiriyor. Alman endüstrisi, Manchester ve Lyon'un elli yıllık çabalarının, araştırma-geliştirme çalışmalarının, deneyimlerinin ulaştığı noktadan hareket ediyor, bu yüzden de hızla gelişiyor.

Sonuçta da aynı malları kendisi üretmeye başladığı için Almanya'nın Fransa'dan ve İngiltere'den dışalımı her yıl biraz daha azalıyor. Bu da bir yana Almanya bu ülkelerle Asya ve Afrika'da, hatta Paris ve Londra pazarlarında rekabet ediyor. Bir takım miyop kişiler, Fransa'nın yenilgisinden sonra Fransa'yla Almanya arasında imzalanan Frankfurt anlaşmasını suçlayabilir, Almanya'nın rekabet gücünü demiryolu taşıma tarifelerinin biraz daha düşük olması ya da Alman işçisinin "bedavaya" çalışmasıyla açıklayabilir, yani sorunun ikincil yanları üzerinde durabilirler ve böyle yapmakla da çok ciddi tarihsel gerçekleri gözden kaçırabilirler. Şurası kesindir ki, bir vakitler İngiltere ve Fransa'nın ayrıcalığı olan ağır sanayi, ilerlemesini doğuya doğru sürdürmüştür. Ağır sanayi Almanya'da genç ve güçlü bir halk ve akıllı, dış ticaret yoluyla zenginleşmek arzusuyla dolup taşan bir burjuvazi bulmuştur.

Almanya'nın İngiliz ve Fransız vesayetinden kurtulmasından ve hem pamuklu dokumaları hem başka kumaşları, hem de makineleri kendisi üretmeye başlamasından sonra, ağır sanayi, köklerini Rusya yönüne doğru uzatmaya başlamıştır. Bugün Rusya'da, daha dün denebilecek bir dönemde başlamış olmasına karşın ağır sanayinin hızla geliştiğine tanık oluyoruz.

Toprak köleliğine ve feodal hukuka son verildiği yıl olan 1861'de hemen hiçbir ağır sanayi işletmesi yoktu Rusya'da. Bütün gerekli makineler, raylar, lokomotifler ve öteki malzemeler hep Batı'dan sağlanıyordu. Çok değil, yirmi yıl sonra ise Rusya'nın 85 bin fabrikası oldu ve bu fabrikalarda üretilen malların toplam değeri dört kat arttı. Eski makinelerin yerini tümüyle yeni makineler aldı. Ülkede tüketilen çeliğin neredeyse tümü, demirin dörtte üçü, kömürün üçte ikisi, bütün lokomotifler, vagonlar, raylar ve vapurların tümüne yakını artık Rusya'da üretilmektedir.

Ekonomistler bu gelişmeyi vergi vb. gibi korumacı önlemlerin varlığıyla açıklamaya çalışıyorlar, ancak olay başka. Bir kez, sermayenin vatanı yoktur: Alman ve İngiliz kapitalistler, mühendislerini, ustalarını, ürünleri İngiliz mallarını aratmayan Rusya ve Polonya'ya gönderiyorlar. Yarın vergiler sıfırlanırsa sanayi bundan zarar görmez, tam tersine kazançlı çıkar. Bugün, Rusya'nın güneyinde en modern Bradford makineleriyle donatılmış çok büyük yünlü dokuma fabrikaları kurarak, Rusya'ya Batıdan yapılan çuha, yün ipliği, yünlü dokuma ithalatına en büyük darbeyi bizzat İngiliz mühendisler vuruyorlar; on yıla kalmadan Rusya'nın İngiliz çuhası, Fransız yünlüsü ithalatının iyice azalacağı, yapılan ithalatın dokuma örneklerinden ibaret kalacağı anlaşılıyor. Belçikalılar da, yine güney Rusya'da, demir üretimiyle ilgili olarak aynı şeyi yapıyorlar.

Ağır sanayi yalnız doğuya doğru değil, güneye doğru da yayılıyor. Torino'da 1884 yılında açılan bir sergi, hem İtalyan sanayiinin ne büyük başarılar kazandığını, hem de İtalyanlar ve Fransızlar arasındaki sınai rekabetin kaynağını oluşturan, iki ülke burjuvazisi arasındaki nefreti ortaya çıkardı. İtalya artık Fransız vesayetinden kurtuluyor ve Akdeniz havzasında ve Doğu'da Fransızlarla rekabet ediyor. Bu bakımdan da Fransa-İtalya sınırında -eğer devrimle önlenmezse- er ya da geç kan dökülmesi bekleniyor.

Ağır sanayinin hızlı gelişme gösterdiği bir ülke de, İspanya. Ama biz şimdi Brezilya örneğine bir göz atalım. Ekonomi politik üstatları bu ülkeyi pamuk yetiştiriciliğine mahkûm ettiler ve zavallı Brezilya ihraç ettiği ham pamuğu, daha sonra Batı'dan pamuklu dokuma olarak geri satın aldı. Gerçekten de kırk yıl önce Brezilya'nın toplam 385 iğe sahip, her biri birbirinden zavallı toplam dokuz adet pamuklu dokuma fabrikası vardı. 1890 yılında ise fabrika sayısı 46 oldu; bu fabrikalardan beş tanesinde 40 bin iğ bulunuyordu ve piyasaya yılda otuz milyon metre pamuklu kumaş sürebiliyordu. Son birkaç yıldır Brezilya'nın sanayileşme başarıları daha da arttı.

Hatta Meksika bile ihtiyacı olan pamuklu dokumayı artık Avrupa'dan almıyor, kendisi yapıyor. İngiliz konsolosunun 1894 tarihli raporundan, Orizaba'da artık ithallerini aratmayacak kalitede basma üretildiğini öğreniyoruz. Birleşik Devletler'e gelince, onlar çoktan Avrupa'nın vesayetinden kurtuldular. Dört dörtlük bir ağır sanayi geliştiren Amerikalılar artık kendilerine pazar arıyorlar.

Ama ulusal sanayide uzmanlaşma yandaşlarının kuramlarını yerle bir eden asıl ülke Hindistan. Ders kitaplarımızda hep şunu okumuşuzdur: "Büyük Avrupa devletlerinin sömürgeye ihtiyacı vardır; bu sömürgeler metropol ülkeye pamuk, yün, baharat vb. gibi hammaddeler gönderirler. Metropol ülke ise sömürge ülkeye, kalitesi kendi pazarında satılamayacak kadar kötü birtakım kumaşlar, demir (daha doğrusu demir hurdası olmaktan başka bir işe yaramayacak eski makineler), kısacası kendisine gerekmeyen, kendisi için değeri olmayan, ama sömürge ülkeye yüksek fiyatla satılabilecek şeyleri gönderir."

Kuram buydu ve yıllarca uygulama da bu oldu. Londra ve Manchester zenginliklerine zenginlik katarken, Hindistan battıkça battı. Londra'daki Hint müzesine gittiğinizde Kalküta ve Bombay'da İngiliz tüccarlann nasıl dudak uçuklatıcı servetler elde ettiğini görürsünüz.

Ama bir gün İngiliz tüccar ve kapitalistlerinin aklına, Hindistan'a sattıkları dokuma ürünlerini doğrudan doğruya Hindistan'da üretmek, böylece de Hint halkını dolaysız sömürmek gibi doğal bir düşünce geldi.

Başlangıçta birtakım başarısızlıkların göğüslenmesi gerekti. Gerçek işlerinde tam bir sanatçı olan Hintli işçiler fabrika düzenine bir türlü alışamadılar. Liverpool'dan gönderilen makineler işe yaramayacak kadar eski olduğu gibi iklimdeki değişiklik de dikkate alınmamıştı; makinelerin yeni iklim koşullarına uydurulması gerekiyordu. Bugün bütün bu zorluklar geride kaldı ve İngiliz Hindistan'ı metropol manüfaktürü için her gün biraz daha tehlikeli bir rakip olmaya başladı. 1895 yılında bu ülke toplam 146 bin işçinin çalıştığı 147 büyük dokuma fabrikasına sahip oldu. Hindistan her yıl Çin'e, Hollanda Hindistan'ına ve Afrika'ya toplam 50 milyon rubleyi aşan değerde -bir vakitler üretimini yalnız İngiltere'nin başardığı- patiska dışsatımı yaptı; 1897 yılında ise 140 milyon rublelik pamuklu dokuma dışsatımı gerçekleştirdi. İngiliz işçileri işsiz otururken, Hintli kadınlar günde 24 köpek karşılığında, Uzakdoğu'nun liman kentlerini istila eden pamuklu dokuma üretiyorlar fabrikalarda. Jüt üretimi ise çok daha hızlı bir gelişme gösteriyor.(1)

Kısacası, İngiltere'nin, dışsatım için kumaş üreten "işçiler"i nerede istihdam edeceğini bilemeyeceği gün artık iyice yaklaşmıştır (akıllı fabrikatörler bu durumu çok iyi görüyorlar, bu nedenle de Afrika'nın "fethine" hazırlanıyorlar). Bu da bir yana, yirmi yıl içinde Hindistan'ın İngiltere'den tek bir ton bile demir almayacağını düşünmemizi gerektirecek çok ciddi belirtiler de var. İlk engeller aşıldı artık ve Hint Okyanusu kıyılarında İngiliz mallarıyla rekabet eden fabrikaların bacaları yükselmeye başladı.

Metropol sanayisiyle rekabet edebilen sömürge sanayileri olgusu, on dokuzuncu yüzyıl ekonomik hayatının belki de en çarpıcı yanını oluşturmaktadır.

Hem neden rekabet etmesinler ki? Neyi eksik Hintlilerin? Sermaye mi? Sömürülecek mutsuz insanların olduğu yere sermaye her yerden gelir. Bilgi mi? Unutmayalım ki, bilgi ulusal sınır nedir bilmez. İşçilerin teknik bilgileri mi? İyi ama Hintli işçiler 1900 yılından beri İngiltere'de elyaf üretiminde çalışan ve yaşları 15'in altında olan çocuklardan neden daha kötü olsunlar ki?



II


Değişik ülkelerin sanayilerine genel olarak göz attıktan sonra, bazı sanayi dallarını özel alarak ele almanın zamanı geldi.

Örneğin, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında yalnızca Fransa'da üretilen ipeği alalım. Lyon bir vakitler Rhöne havzasında yetiştirilen (sonraları ise İtalya, Avusturya, İspanya, Kafkasya ve Japonya'dan alınan) ham ipeğin işlendiği bir merkezdi. 1875 yılında Lyon ve çevresindeki fabrikalarda kumaşa dönüştürülen dört milyon ton ham ipek üretimi 400 bin tonun altına düşmüştür.

Peki, Lyon dışardan satın aldığı ipeği işleyebiliyorsa, aynı şeyi İsviçre, Almanya ve Rusya neden yapmasın? Zürih kantonunun köylerinde yavaş yavaş ipekli kumaş üretimi başladı bile. Basel önemli bir ipek üretim merkezi oldu. Kafkas yönetimi Marsilyalı işçi kızları ve Lyonlu işçileri, Kafkasyalı köylülere ipekböceği yetiştiriciliğinde gelişmiş yöntemleri ve ham ipeği kumaşa dönüştürmeyi öğretmeleri için Gürcistan'a davet etti. Avusturya da aynı yolu izledi. Almanya, Lyon'lu işçilerin yardımıyla büyük ipekli dokuma fabrikaları kurdu. Birleşik Devletler aynı şeyi Paterson'da gerçekleştirdi...

Böylece ipek üretimi Fransa'nın özel uzmanlığı olmaktan çıktı. İpekli kumaşlar artık Almanya, Avusturya, Birleşik Devletler, İngiltere ve Rusya'da da üretiliyor. Kafkasyalı köylü kızlar kışın öyle bir fiyata ipek fular dokuyorlar ki, Lyon'lu işçiler aynı işi aynı fiyata yapsalar açlıklarından ölürlerdi. İtalya Fransa'ya ipek satmaya başlarken, 1870-74 yılları arasında 150 milyon ruble tutarında ipekli dokuma dışsatımı gerçekleştiren Lyon, otuz yıl sonra 75 milyon rublelik dışsatım rakamına gerilemiş durumda. Yakında Lyon'un İngilizlerin, Almanların, Rusların ve Japonların yalnızca örnek olarak satın alacakları çok özel, çok kaliteli kumaşlardan ya da yeni buldukları yöntemlerle yarattıkları yepyeni kumaşlardan başka bir dokuma satamaz duruma geleceğini söylemek falcılık olmasa gerek.

Aynı gelişmeler öbür sanayi kollarında da oluyor. Bir vakitler Belçika'nın tekelinde olan çuha üretimi, artık Almanya, Rusya, Avusturya, Birleşik Devletler, İsviçre gibi ülkelerde de yapılıyor. Fransa'nın Jura'sı da saat tekelini kaybetti: Saat artık her yerde yapılıyor. İskoçya artık Rusya için şeker rafine etmiyor, Rus rafine şekeri İngiltere'ye satılıyor. Ne demiri, ne kömürü olan İtalya kendi zırhlılarını kendisi yapıyor, kendi vapurları için gerekli buharlı makineleri kendisi üretiyor. Kimyasal maddeler de İngiltere'nin tekeli olmaktan çıktı: Sülfürik asit olsun, soda olsun artık her yerde üretiliyor. 1889 Paris sergisinde Zürih ve dolaylarında yapılan makineler hayranlık uyandırdı ve anlaşıldı ki, denizlerden uzak, demiri-kömürü olmayan, donanımlı, çok güzel teknik okullarından başka hiçbir şeyi olmayan İsviçre, İngiltere'den çok daha güzel ve ucuz buhar makineleri üretebiliyor. Ulusların belli üretim alanlarında uzmanlaşmaları gerektiğine ilişkin köhne teorinin ne kadar fos çıktığı da böylece anlaşılmış oldu.

Sonuç olarak, öteki üretim alanlarında olduğu gibi sanayide de aynı eğilim, desantralizasyon eğilimi gözleniyor.

Her ülke hem tarıma, hem de değişik sanayi dallarına bir arada sahip olmak istiyor. Ekonomistlerin hararetle tavsiye ettikleri uzmanlaşma, belki birkaç kapitalistin zenginliğine zenginlik katar, ama her ülkenin, her coğrafi bölgenin topraklarını kendine gerekli tahıl, sebze ve gereksinim duyduğu öteki nesnelerin üretimi için ayırması genel olarak insanlık için çok daha yararlıdır. Bu çeşitlilik, değişik sanayi dallarının birbirini etkilemesinin, sonuçta da sanayinin gelişmesinin en büyük güvencesidir, teknik bilginin ve genel olarak ilerlemenin en büyük güvencesidir. Oysa uzmanlaşma, tam tersine, ilerlemeyi önce yavaşlatır, sonra da durdurur.

Tarım ancak yanı başında sanayi olduğunda gelişebilir. Bir yerde tek bir fabrika kuruldu mu, çevresinde muhakkak onun yan ürünlerini işleyen, onun gereksindiği ara malları üreten ve böylece hepsi birbirini destekleyen, buluşlarıyla, yaratıcılıklarıyla birbirini geliştiren başka fabrikalar da açılır.



III


Düşünülecek olursa tahıl, un, yün, çuha, demir, makine vb. dışalımı yapmak, yalnızca taşımanın gereksiz harcamalarına katlanmak açısından değil, asıl, sanayisi olmayan ülkenin kaçınılmaz olarak tarımda da geri ülke konumuna düşmesi açısından zararlıdır, anlamsızdır. Çelik üreten büyük fabrikaları olmayan bir ülkede öbür sanayi dalları da gelişmez; sonuçta da halk içinde var olan sınai ve teknik yetenekler kullanılmadan kalmış olur.

Üretim dünyasında artık her şey birbirine bağlı. Makine olmadan, sulama olmadan, demiryolu, kimyevi gübre olmadan toprağı işlemek olanaksız. Makineleri, demiryollarını, sulama düzeneğini, suni gübre üreten fabrikaları vb. yerel koşullara uydurabilmek için belli yaratıcılık, belli teknik bilgi düzeyine ulaşmış olmak gerekir. Kazma, kürek ve karasabandan ibaret bir donanımla bütün bunların uygulanması şurada dursun, kavranabilmesi bile olanaksızdır.

Toprağın dört dörtlük işlenebilmesi, insanoğlunun ondan haklı olarak beklediği o güzeller güzeli, o baş döndürücü ürünleri verebilmesi için, işlenen bu toprağın hemen yakınında fabrikalar, her türden işlikler bulunması gerekir; tıpkı, endüstri ürünlerine ihtiyaç duyan müreffeh köylülerin bu ihtiyaçlarının karşılanması için fabrikaların yakınında yaşamaları gerektiği gibi. Aksi taktirde ülke hasta düşer, tıpkı bugün başlıca geliri hisse senetleri kuponları ve banka operasyonları -yani tefecilik-olan İngiltere gibi.

Ekonomik ilerlemenin ana gücü işbölümü ve uzmanlaşmada değil, uğraşların farklılığında, ortak amaç için birleşmiş yeteneklerin farklılığındadır.

Şimdi gözümüzde toplumsal devrimin ilk adımlarını atmakta olan büyük ya da küçük bir bölge canlandıralım.

Kolektivistler şöyle düşünürler: "Ciddi hiçbir değişiklik olmayacak. Büyük-küçük bütün fabrikalar, işlikler kamulaştırılacak, bunların herkesin ortak malı olduğu açıklanacak. Bundan sonra evli evine köylü köyüne, herkes eskiden olduğu gibi ve eski işinde çalışmayı sürdürecek. Toplumsal devrim böyle gerçekleşecek".

Affedersiniz ama bu iş böyle olmayacak. Toplumsal devrim böyle kolaycacık olmaz. Daha önce de söylemiştik: Yarın herhangi bir yerde, diyelim Paris'te ya da Lyon'da, ya da herhangi başka bir kentte devrim patladı, yarın Paris'te ya da başka herhangi bir kentte halk fabrikalara, bankalara, evlere el koydu... başka hiçbir şey değil, bir tek bu olgunun etkisiyle bile, o ana kadar olan bütün üretimin derhal tüm çehresi değişir.

Dış ticaret ve dışardan tahıl gelmesi durur. O bölgede mal dolaşımı, gıda stoklanması durur. Ayaklanan bölge halkının, ihtiyaç duyduğu şeyleri sağlayabilmesi için bütün üretimini yeniden düzenlemesi gerekir. Eğer bu işi başaramazlarsa, yok olurlar, telef olurlar. Eğer zafere ulaşırlarsa, bu, ülkenin tüm ekonomik yaşamında, üretimde, dağıtımda tam bir devrimi gerçekleştirmiş oldukları anlamına gelir.

Yaşam için zorunlu şeylerin gelişi durur demiştik, devrim durumunda. Bu yanda bu böyle olurken, öte yanda tüketim daha da artar. Dışalım-satım işinde uğraşan üç milyon Fransız işsiz kalır. Fransa'nın, uzak-yakın ülkelerden edinmeye alıştığı mallar bulunmaz olur; lüks kapsamına giren mal ve hizmetlerin üretimi durur... Peki, ayaklanan halk bu durumda -hiç değilse bir yıl- yaşamını sürdürebilmeyi nasıl başaracaktır?

Bize göre, sorunun tek ve çok açık bir yanıtı var. Yiyecek stokları erimeye başladığında, pek çok kişi yiyecek bulabilmek için toprağa yönelecek. Toprağı işlemek gerekecek, bizzat Paris'te ve yakın çevresinde tarımla sanayiyi birleştirmek gerekecek, başta ekmek olmak üzere yaşamsal şeylere öncelik vermek için lüks kapsamına giren nesnelerin üretimlerinin yapıldığı fabrikalar, işlikler kapatılacak.

Kentlilerin toprak işlemeyi, tarım yapmayı öğrenmeleri gerekecek; ama toprağı işlemek, tarım yapmak bugün pulluk arkasında canları çıkan ve boğazlarını doyuracak ekmeği zor çıkaran köylülerin yaptıkları gibi değil, insanoğlunun bugüne dek yapıp yarattığı bütün makineleri en geniş kapsamda kullanarak yapılacak ve en yüksek verim alınmaya çalışılacak. Toplumsal bir devrimi gerçekleştirmek üzere ayaklananlar toprağı işleyecekler, ama bu işi yük hayvanı örneği yapan köylü gibi değil (zaten Parisli bir kuyumcunun elinden gelmez böyle çalışmak). Onlar tarımı da yeniden düzenleyecekler, dönüştürecekler. Ve bu işi on yıl sonra değil, hemen şimdi yapacaklar, çünkü bilecekler ki, böyle yapmazlarsa düşmanın karşısında dayanamazlar.

Onlar bilgiyle, bilinçle donanmış, çok hoş, zevkli, keyifli bir çalışma ortamı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş insanlar olarak işleyecekler toprağı; tıpkı ilk Büyük Devrim sırasında, Federasyon bayramına hazırlamak üzere Mars tarlalarında çalıştıkları gibi çalışacaklar(2). Aslında, insan kendini toplumuna yararlı bir birey olarak hissettiğinde, kullanacağı araçları kendisi yarattığında ya da onları mükemmelleştirdiğinde, akılcı bir biçimde örgütlendiğinde, ölçüyü aşmamak üzere toprakla uğraşmak insana büyük haz verir.

Evet, toprağı işleyecek, tarım yapacaklar. Ama öte yandan da yurtdışından gelmesine alıştıkları pek çok şeyi kendileri üretecekler ve şunu asla unutmayacaklar: Kendilerini örnek alıp da ayaklanmalarına katılmayan her bölge onlar için yurtdışıdır ve buralarda üretilen her şey, onlar için "yurtdışı"ndan gelen şeydir. 1793 ve 1891 yıllarında ayaklanan Paris için yurtdışı hemen kent kapılarından başlıyordu. Hemen komşu kentte yaşayan ekmek spekülatörü, Parisli "sankülotlar" ("çulsuzlar, baldınçıp-laklar") açlıktan inim inim inlerken, Versailles komploculannca Fransız topraklarına getirilen Alman askeri birliklerinden farksız, hatta belki de daha zalim bir tutum içindeydi isyancılara karşı. Devrimciler, "yurtdışı"sız yaşamayı becermeliler. Becerecekler de. Kıtasal abluka nedeniyle Fransa şekersiz kalınca, şekerkamışı yerine şekerpancarından şeker yapmayı buldu. Barut için hiçbir yerden güherçile bulamayınca Paris kendi mahzenlerinden, bodrumlarından çıkardı güherçileyi. Elbette böyle olacaktı bu; değil mi ki bizler çağdaş bilimle donanmışız, elbette bilimin daha ilk kazanımlarından bile doğru dürüst haberleri olmayan dedelerimizden daha ilerde olacağız.

Devrim, belli bir ekonomik, toplumsal yapının yıkılmasıdır, daha başka ve daha fazla bir şey değil. Devrim insan aklını uyandırır, yaratıcılığı geliştirir; yeni bilimin şafağıdır devrim, 1789 ve 1793'ün yarattığı Laplace'dır, Lamarck'dır ve Lavoisier'dir.

Sanki civardaki bir ormanda yürüyüşe çıkmışız, ya da gidip seçim sandığına oyumuzu atmışız da evimize dönmemizi ister gibi, bizden çalıştığımız fabrikalara, işliklere dönmemizi istemiyorlar mı, şaşıp kalıyor insan!

Burjuva mülkiyetinin yıkılması olgusu tek başına tüm ekonomik hayatın yeniden yapılandırılmasını gerektirir: Fabrikalarıyla, işlikleriyle, eviyle barkıyla.

Ve devrim bu yeniden yapılanmayı başaracaktır! Toplumsal devrimin ateşini tutuşturmuş Paris, burjuvazinin uşaklannca gerçekleştirilen yalıtılmışlığa bir iki yıl dayanabilse... büyük fabrikalarda beyinleri çok şükür hâlâ dumura uğramamış, büyük küçük her işe, her sanata yaratıcılığını katmayı bilen Parisli, hiçbir yerden hiçbir şey istemeden, kimseden yardım görmeden, yalnızca, bizden ışığını-ısısını esirgemeyen güneşin motor gücüyle ve pisliklerimizi önüne katıp götüren rüzgârla ve bir de ayaklarımızın altındaki toprağın bağrında yatan, kıpır kıpır, durmaksızın faaliyetini sürdüren o göz kamaştırıcı güçle, insan aklının neleri başarabileceğini dünyaya gösterebilse, yeter! Hayatın yeniden düzenlenmesi, yapılandırılması başarılmış demektir!

Dünyanın bir noktasında toplanmış yetenekli, çalışkan insanların, sınırsız çeşitlilikteki ve birbirini bütünleyen, tamamlayan zanaat alanlarından ustaların, devrimin cana can katan gücünün etkisiyle iki milyon akıllı, çalışkan, güzel varlığın doyması, giyinmesi, barınması ve mümkün olan her lüksten yararlanması için neler yapabileceğini herkes görecek!

Bu, kesinlikle bir hayal değil! Bunun gerçekleşebilmesi için, bilinene, denenmiş ve yararlı olduğu görülmüş olana başvurulması yeterlidir. Bu bizce bilinen şey, devrimin güçlü rüzgârı ve halk yığınlarının kendiliğinden şahlanışıyla bir canlansın, bir döllensin yeter!






1 Hindistan sanayiinin daha sonra gösterdiği gelişmelerle ilgili olarak, bkz.: "Tarlalar, Fabrikalar ve işlikler", yeni baskı, 1919.
2 Bkz.: Büyük Fransız Devrimi, Bölüm . XXIII, s. 137-141.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

27 Eylül 03
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : Ay Carmela - Rosa Leon
Diğer

  Linkler
Indymedia İstanbul
Kaos GL
Gözetleme Kamerası Oyuncuları
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız