Anarşistler toplumun siyasi organizasyonunun en ideal hali için gereken koşulların, hükümet fonksiyonlarının en aza indirildiği zaman sağlanabileceğin savunurlar. Toplumun nihai hedefi hükümetin fonksiyonlarını tamamen ortadan kaldırmaktır - hükümetsiz topluma, yani an-arşi'ye

Rudolf Rocker

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Kitaplar - Ekmeğin Fethi - Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

TARIM Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Tüm kitabı indirmek için tıklayın

Ekonomi politiğe, insanın üretkenliğini artıran tek gücün, kişisel çıkar güdüsü olduğu görüşünü -bu, yanlışlığı su götürmez görüşü- bütün çıkarsamaları için hareket noktası olarak aldığı eleştirisi yöneltilir sık sık.

Bu, çok yerinde bir eleştiridir. Sanayide, başarılı sonuçlarından bugün bizim de yararlanmakta olduğumuz en büyük buluşların yapıldığı dönemler, tam tersine, insanların kendi çıkarlarından çok, insanlığın genel mutluluğunu ön planda tuttukları dönemlerdi. Büyük araştırmacılar, buluşçular insanlığın özgürleşmesi düşü peşinde olmuşlardır hep. Buharın, lokomotifin ve dokuma makinesinin buluculan olan Watt, Stephenson, Jacquard buluşlarının işçi sınıfını böylesine sefil edeceğini bilselerdi uykusuz gecelerinin ürünü planlarını, projelerini herhalde yırtar atarlardı.

Ekonomi politiğin, bazı sanayi dallarında aşırı üretim olduğu şeklindeki bir başka önemli ilkesinde de benzeri yanlışlığı görüyoruz: Toplum, herkesin ihtiyacı olan şeyleri sağlayabildiği bir konuma asla gelemeyecek, dolayısıyla, hiç kimsenin ücret karşılığı emeğini satmak zorunda olmayacağı zaman da asla gelmeyecek. Açıkça değil, ama üstü örtülü bir şekilde yapılan bu kabullere, ekonomistlerin kafalarımıza sokmaya çalıştıkları hemen bütün "yasa"larda rastlıyoruz.

Eğitimli bir toplum kendine, herkesin ihtiyacı nedir ve bu ihtiyaçların karşılanması için hangi araçlar gerekir? sorusunu sorsa görür ki, insanların en önemli ihtiyaçlarının giderilmesi için bugüne dek yaratılmış araçlar, bilgiyle, bilinçle kullanılabildiğinde hem sanayi, hem de tarım sayısız olanakla doludur.

Bunun endüstri açısından böyle olduğunu kimse yadsıyamaz. İster manüfaktür ürünü olsun, ister ağır sanayi ürünü, insanın tüm sınai ihtiyaçlarının kolayca karşılanabileceğini anlamak için büyük sınai işletmelere, maden ocaklarına, çelik elde etme ve işleme fabrikalarına, dokuma fabrikalarına vb. bir göz atmak yeter. Şu anda pek az bir çaba ile üretimi birkaç kat artırabilir, buna karşılık harcanan emekten de önemli ölçüde tasarruf yapabiliriz.

Daha da ötesi, aynı şeyin tarım için de geçerli olduğunu öne sürüyoruz biz. Tıpkı sanayici gibi tarımcının da, bugün sahibi olduğu araç ve imkânlarla gıda maddeleri üretimini -hadi on kat demeyelim, ama- en az dört kat artırabileceğini ve bunu hemen şu anda -böyle bir gereklilik duyduğu anda- yapabileceğini söylüyoruz. İnsan emeği kapitalist değil de toplumsal bir nitelik aldığı anda, tahıl, meyve, sebze üretimini yılda, ya da iki yılda dört katına çıkarmak hemen mümkün olur.

Tarımdan söz edildiği zaman, pulluğuna abanmış, toprağa rasgele (üstelik de kötü) tohum atan, o yılın kendisi için iyi bir ürün yılı mı kötü bir ürün yılı mı olacağını bilemeyen, derme çatma bir kulübe ya da dam ile, kas yapmasına yarayacak az biraz çavdar için sabahtan akşama dek toprakla boğuşan köylü ailesi, kısacası La Bruyere'in geçen yüzyıl betimlediği "vahşi hayvan" akla gelir hep.(1)

Yoksulluktan budalalaşmış, beyni kütleşmiş insanın aklından geçen en büyük istek, ödediği verginin ve toprak kirasının azaltılmasıdır. En nihayet belini doğrultmuş, boş zamanı olan ve yalnızca kendi ailesinin değil, yüzlerce başka insanın da beslenmesine yetebilecek şeyleri üretebilen bir köylüyü tasavvur etmeye bile cesaret edemez kimse. Sosyalistler, en pervasız, en deli dolu hayallerinde bile, olsa olsa gerçek tarımcılığın henüz çocukluk döneminde olan Amerikan fermerliğinden (çiftlik tarımından) ötesini düşünemez. Ya da, Babeuf ve Consideran'ın şu köhne ütopyalarını yineleyerek, yönetimin, mülkiyet durumları şimdiki gibi olan tarlalarda çalışmaya zorladığı köylüleri düşünürler.

Oysa günümüzde çağdaş tarıma ilişkin olarak, özellikle de Fransa'nın kimi kırsal yörelerinde, çok daha geniş kapsamlı düşünceler belirmeye başlamıştır. Bütün bir aileye yetecek bütün bitkisel gıdalar için 1 desyatinden bile az toprak yettiği görülmektedir. Keza, 25 büyükbaş hayvanın beslenmesi için, geçmişte tek bir öküz ya da inek için varlığı zorunlu görülen üç desyatin toprak yetmektedir. Çağdaş çiftçi artık tarım ortamını kendisi oluşturmaya çalışıyor; böylece de ne kuraklık, ne de hatta belli ölçüde iklim onu düşündürüyor (gerekiyorsa eğer, ektiği, diktiği şeylerin çevresinde ısı üretiyor, hem havayı, hem toprağı uygun ısıya getirebiliyor). Uzun sözün kısası bugün artık çağdaş tarımın ideali, bir desyatin topraktan, geçmişte yirmi desyatin topraktan alınamayan ürünü almaktır; üstelik de bunu kendini helak ederek değil, tam tersine emekten önemli ölçüde tasarruf ederek başarmaktır. Sonuç olarak, özellikle de elverişli koşullara sahip bazı yerlerde ve bu arada büyük kentlerin dolaylarındaki sebzeliklerde ya da bahçelerde öyle tarımsal yöntemler uygulanıyor ki, toprağı en az emekle işleyerek, karşılığında herkesin bol bol doymasını sağlayacak ürün kaldırılabiliyor. Çağdaş tarım işte bu türden kazanımlarına her gün yenilerini katıyor.

Başta Liebig olmak üzere kimyasal tarım kuramını savunan bilim adamları, kendilerini kuramlarla uğraşmanın lezzetine kaptırıp gittikleri için sık sık çok ciddi yanlışlara düşerlerken, cahil çiftçiler topluma yeterli gıdayı sağlamada yepyeni yollar buldular. Paris, Troyes, Rouen dolaylarının çiftçileri, İngiliz meyve yetiştiricileri, Flaman fermerleri, Jersey ve Guernsey köylüleri parmak ısırtan geniş ufuklar açtılar önümüze.

Eskiden bir köylü ailesinin yalnızca topraktan elde ettiği ürünlerle yaşayabilmesi için -köylüler nasıl yaşar, herkes bilir- yedi, sekiz desyatinden az olmayacak bir toprak gerekliydi. Bugünse bir ailenin zorunlu geçim maddeleri şurada dursan, lüks sayılabilecek şeyleri sağlaması için ne kadar küçük bir toprağın yeterli olduğu ortadadır. Yeni tarım ilkelerine göre işlendiğinde, geçmişte insanın hayal bile edemeyeceği miktarda ürün kal-dırılabilmektedir günümüzde. On yıl önce tahıl, patates, sebze ve en güzel meyvelerle beş altı kişilik bir aileyi tıka basa doyurabilecek ürünleri yetiştirebilmek için iki desyatin toprak yeter diyebilirdik. Bugünse hiç korkmadan iki desyatin toprağın bunun için fazla olduğunu söyleyebiliriz. Zorunlu tarımsal ürünleri sağlamak için gerekli toprak alanı gitgide küçülmektedir. Tarımda her gün öyle başarılar kazanılıyor ki, dışardan hiçbir tarımsal ürün yardımı görmeden, bir buçuk kilometrekarelik bir alanda kaç kişinin sıkıntı, yokluk çekmeden, doya doya yaşayabileceği gibi bir soruyla karşılaşsak, doğrusu yanıt vermekte çok zorlanırız.

XIX. yüzyılın sonuna yaklaştığımız şu günlerde tam bir inanla, güvenle söyleyebiliriz ki, yalnızca Fransız toprağından kaldırılan ürünlerle -dışardan hiçbir şey getirmeden- rahat rahat yüz milyon insan beslenebilir. Durun, daha bitmedi: Bugün Fransa'da, Belçika'da, Hollanda'da, Jersey Adalarında ve Amerika'nın doğu eyaletlerinde tarım günümüzde öyle başarıların altına imza atıyor, önümüze gözlerimizin kucaklamakta zorluk çekeceği öyle ufuklar açıyor ki, yüz milyon insan için Fransa topraklarının çok bile geleceğini büyük bir rahatlıkla söyleyebiliriz. Toprak eğer Fransa'nın pek çok bölgesinde işlenmeye başlandığı gibi işlenebilirse, (hatta çok verimsiz bir toprak bile söz konusu olsa), elli milyon desyatinlik Fransız toprağında yaşayan yüz milyonluk bir nüfus bile, bu ölçekte bir toprağın besleyebileceği nüfusun ancak çok ufak bir parçasını teşkil ederdi.

Belli bir toprak parçasında yaşayan belli sayıdaki insanı besleme imkânları, insanın topraktan neler beklediğine, ne kadar ürün beklediğine, ne kadar ürün istediğine, talep ettiğine bağlı olarak da değişkenlik göstermektedir.

Ne olursa olsun, tümüyle kanıtlanmış bir gerçek var ki -az sonra aşağıda göreceğimiz gibi- Paris ve iki departmanı (Seine ve Seine-et-Oise, buna Paris ve çevresi diyebiliriz) hemen yarın anarşist toplum yapılanmasına geçseler, herkesin kol gücüyle çalışması durumunda, dünyanın hiçbir yerinden tek bir kilo buğday, tek bir sepet meyve, tek bir baş hayvan, tek bir baş soğan bile gönderilmese, üstelik de ayaklanan bu insanlara kendi bölgeleri dışında tek bir karış toprak bırakılmamış olsa, evet, bütün bu koşullar altında bile bu insanlar hem bu iki bölgenin merkezinde, hem de kırsal kesimlerinde yaşayan insanlar için ekmek, et, sebze üretebilecekleri gibi, bugün lüks kapsamına giren nesneleri de üretebilirler. Gidin, Parisli bir bahçıvana sorun, nasıl doğruluyor bu gerçeği, göreceksiniz.

Bunun da ötesinde şunu bile iddia ediyoruz: Bütün bu işler için harcanacak insan emeği, bu bölge insanlannm Auvergne ya da Rus tahılıyla ve Güneyden ve bilmem başka nerelerden getirtilen meyve ve sebzelerle beslendiği günümüze oranla çok daha az olacaktır.

Bununla kesinlikle her bölge kendi yiyeceğini kendi yetiştirsin, değişim (mübadele) diye bir şey olmasın, sahip olduğu iklim koşullarında ancak suni yollarla (kültür yoluyla) yetiştirebileceği şeyleri de zorlasın, kendisi yetiştirsin gibi bir şey söylemek istemiyoruz. Biz sadece şunu göstermek istiyoruz: Bugün bize dayatılan biçimiyle mal mübadelesi, çok abartılmıştır ve şu anda var olan mübadele pek çok açıdan yararsızdır, hatta zararlıdır. Ayrıca biz, güneyli bir Fransız köylüsünün üzüm, ya da bir Rus, Macar köylüsünün -bu amaçla boğuştukları bozkır toprağı alabildiğine verimsiz olduğu halde- tahıl yetiştirebilmek için harcadıkları emeğin hiç dikkate alınmadığını söylüyoruz. Onların şu anki tarımsal yöntemlerle çoğu kez kol emeğine dayanan çabalarının, aynı ürünlerin elde edilmesinde yeni tarım yöntemlerinin uygulanması durumunda -çok daha elverişsiz iklim ve verimsiz toprak koşullarında bile- azalacağını, çok azalacağını söylüyoruz.

II


Baz aldığımız pek çok olguyu burada tek tek sayıp dökmemiz beklenmemeli bizden elbette; daha ayrıntılı bilgi için okurlarımızı daha önce adını andığımız kitabımıza, "Tarlalar, Fabrikalar ve İşlikler"e(2) göndermek, bu sorunlara özel olarak ve derinden ilgi duyan okurlarımıza ayrıca Fransa ve İngiltere'de yayınlanan (adlarını aşağıda vereceğimiz) çok yararlı bazı kitapları salık vermek durumundayız.(3)

Toprağın, tarımın ne olduğundan habersiz kentli yurttaşlara, özellikle de büyük kentlerde yaşayanlara gelince, kendilerine, yaşadıkları kentin çevresinde yürüyüşler yapmalarını ve buralarda bağ bahçe işlerinin nasıl yapıldığını gözlemelerini, bu işleri yapan insanlarla konuşmalarını salık vereceğiz; önlerinde yepyeni bir dünyanın açıldığını görecekler, yirminci yüzyılda Avrupa tarımının nasıl olacağı konusunda belli ölçüde fikir sahibi olacaklar, ayrıca, toplumsal devrimin elinde ne büyük güç olduğunu anlayacaklar, insanların topraktan istedikleri her şeyi ondan nasıl alacaklarını öğrendikleri zaman toprağın nasıl cömert olduğunu görecekler.

Bu sözlerimizde hiçbir abartma olmadığını kanıtlamamız için burada birkaç olguyu sıralamamız yeterli olur herhalde. Yalnız daha önce bir noktayı belirtmemiz gerek.

Bugün Avrupa tarımının ne denli acınası bir durumda olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Köylüyü toprak sahibi soymazsa, devlet soyar. Devlet bu konuda biraz müsamaha gösterse, hemen tefeci devreye girer: Faiziyle, borç senetleriyle, icra tedbirleriyle köylünün anasını ağlatır, işlediği toprağın gerçek sahibi bu kez o olur, köylünün payına yine kiracılık düşer. Böylece köylü; toprak sahibi, devlet, tefeci üçgeninin kira, vergi, faiz kıskacında debelenir durur. Bu soygun toplam olarak -her ülkede ufak tefek farklılıklar göstermesine karşın- köylünün kaldırdığı ürünün dörtte biri, hatta bazen yarısı düzeyini bulur. Fransa'da tarımsal vergi, daha yakın zamana dek, gayri safi ürünün % 44'ü düzeyindeydi. Bu açıdan İtalya'nın durumunun Fransa'dan da kötü olduğunu biliyoruz.

Bu da bir yana, toprak sahibinin ve devletin köylüden aldığı pay sürekli büyüyor. Köylü kazara -yaratıcılık göstererek, girişimci bir ruhla ya da çok ağır, inanılmaz bir çabalamayla- biraz fazla ürün elde etmeyi basarsa, toprak sahibine, devlete ya da tefeciye ödediği haraç da hemen o oranda artar. Bir desyatin topraktan kaldırdığı ürünü ikiye katlamışsa, derhal toprak kirası artar, devletin aldığı vergi yükselir; köylü bir yolunu bulup elde ettiği ürünü daha da büyütürse, hemen haraççılar da haraçlarını yükseltirler. "Ödeme yeteneği ", dünyanın her yanında devletin ve toprak sahibinin benimsediği tek ödeme sınırıdır. Uzun sözün kısası, köylü her gün 12, 16 saat çalışır, bir şeyler üretir; ve dünyanın her yerinde bu üç yamyam, köylünün, ürettiklerinden yaşam koşullarını iyileştirmekte kullanmak üzere tasarruf edebileceği miktara hemen el koyar. Köylüyü yaşam düzeyini yükseltecek olanaklardan yoksun bırakmaktır esas olan. Tarımdaki durgunluğun nedeni de burada yatar.

Köylü ancak (o da kırk yılda bir ve tümüyle istisnai olarak, -örneğin bu üç sırtlanın birbirine düşmesiyle, köylünün üretimde kendisine sıçrama yaptıracak yaratıcı bir buluş gerçekleştirmesiyle ya da canhıraş bir çalışmayla), sülüklere sezdirmeden, geçici olarak ileri doğru bir adım atabilir. Bu arada söylemeyi unuttuk: Köylü sanayiciye de haraç verir; makine, kürek, kimyasal gübre gibi sanayi ürünleri köylüye ederlerinin üç dört katı pahalıya satılır. Tarım ürünlerinden önemli paylar alan başka bir sürü aracı bulunduğunu da unutmayalım; özellikle İngiltere'de demiryollarının tarım ürünleri taşıma ücretleri resmen bir soygun boyutuna ulaşmıştır. İngiliz çiftçiler ürünlerinin üçte biri değerini, -hele sebzede, tüketicinin ödediği kadar bir değeri- demiryolu kumpanyalarına kaptırırlar. Yaratıcılık ve ilerleme çağı olan on dokuzuncu yüzyılda tarımın böylesine geri kalmasının, ancak tek tük birkaç yerde -o da rastlantılar sonucu ve geçici olarak- gelişme gösterebilmesinin nedeni budur.

Evet, bereket versin ki birkaç yerde, vaha gibi tek tük de olsa, ya sırtlanlardan habersiz ya da sırtlanların her nasılsa üzerine düşmedikleri örneklerden, yeğin tarımın insanoğluna neler sağlayabileceğini öğreniyoruz. Şimdi birkaç örnek üzerinde duralım.

Çok az ürün alınabilen, bu yetmiyormuş gibi bir de kuraklık tehdidiyle karşı karşıya bulunan Amerikan bozkırlarında, beş yüz kişi, yılda sekiz ay çalışarak elli bin insanı doyuracak gıdayı üretebiliyor. Emekten büyük tasarruf yapılarak sağlanıyor bu sonuç. Bu engin düzlüklerde toprağın sürülmesi, ekilmesi, biçilmesi büyük çiftlik örgütlenmesiyle neredeyse askeri bir düzenle gerçekleştiriliyor: Buharlı pullukların ya da biçerdöverlerin geri gitmek ya da sağ-sol yapmak gibi gereksiz hiçbir hareketi olmuyor; askeri bir resmi geçit düzeni içinde gerçekleşiyor her
şey.

Toprağın hiçbir iyileştirme çalışması yapmadan, doğanın elinden çıktığı biçimiyle kullanıldığı inanılmaz büyüklükte tarımsal işletmeler bunlar. Topraktan verebileceği her şey alındı mı, o toprak öylece bırakılıyor ve başka bakir topraklara doğru gidiliyor; aynı şekilde bu toprakların da işi bitti mi, yine ilerlemeye devam ediliyor. Ama toprağın anasını ağlatan, onu acımasızca sömüren bu tarım türü artık Amerika'da bile kaybolmaya yüz tutmuş durumda. Ohio ve Kanada Manitobası'ndaki akıl almaz büyüklükteki çiftlikler kapatılmış, toprakları 200, 100, hatta 50 desyatinlik parçalara bölünmüş ve çiftçilere satılmış durumda. Tarlalarını atların çektiği pullukla süren bu çiftçiler çokluk dörder dörder birleşip ekinlerini biçip demetleyecek işçileri kiralıyorlar, ayrıca birtakım girişimcilerin yaptıkları ve buharla çalışan patozlar kiralıyorlar (Patozcular sırayla bir köyden öbürüne geçip, yarım günde ya da bir günde bütün ekini dövüyorlar). Drenaj, tahılın silolara boşaltılması gibi ufak tefek iyileştirmelerin de katkısıyla bu yöntemle, örneğin Chicago'da, on kişinin çalışmasıyla yüz kişiye bir yıl yetecek un üretilebilmektedir.

Bunun yanı sıra, makinelerin devreye girdiği ve her geçen gün makine katkısının biraz daha arttığı yeğin (entansif) tarımda da büyük gelişmeler gözleniyor. Yeğin tarım, esas olarak küçük parçalara ayrılmış toprağın çok iyi işlenmesine, gübrelenmesine ve o toprak parçasından alınabilecek en yüksek ürünün alınmasına dayanıyor. Bu işletme türü yıldan yıla dünyanın her yanına yayılıyor; bu arada tabii Amerika'nın doğu, hatta batı eyaletlerine de yayılıyor. Güney Fransa'nın büyük tarım işletmeleriyle, Amerikan batısının bereketli bozkırları ortalama olarak bir desyatin topraktan beş-altı çeyrek tahıl ürünü alabilirken, kuzey Fransa'nın küçük çiftçileri aynı miktar topraktan 15-19 çeyrek, hatta bazen 26-28 çeyrek ürün kaldırabilmektedirler. Bu sonuçtan, bir kişinin bir yıl boyunca kusursuz biçimde beslenebilmesi için bir desyatin toprağın on ikide birinin yeterli olabileceğini anlıyoruz.

Gelelim toprağın sürülmesine. Son yıllarda adına traktör denilen ve benzinli bir motordan güç alıp üç, altı, hatta dokuz kulak demirini çevirebilen bir araç kullanılmaya başlandı. Üç kulak demiri olan bir traktörle, bir kişi, rahatça sürücü koltuğunda oturarak bir günde üç desyatin toprak sürebiliyor. Traktörler inanılmaz bir gelecek vaat ediyor insanlığa. En nihayet tarımın en zorlu işlerinden biri olan toprağı sürmeyi herkesin altından kalkabileceği basit bir iş haline getiren bir araç bulundu.

Ve çok ilginç bir durum: Tarım ne denli yeğin yapılıyorsa, desyatin başına elde edilecek ürün için daha az emek harcanıyor. Pek çok işte makineler insanın yerini alıyor; elde edilecek ürünü ikiye katlayacak kimi iyileştirmeler (örneğin akaçlama yoluyla toprağın kurutulması, taşların ayaklanması) bir kez yapılıyor ama hep işe yarıyor. Kimi kez ise toprağın çok derin sürülmesi gibi bir yöntem, gübreleme vb. gibi ek harcamalara gerek kalmadan, orta karar bir topraktan bile, tek başına, yıllarca çok bol ürün alınmasına yetebiliyor. İngiltere'nin Rothamstead'inde yirmi yıl boyunca tarım hep böyle yapıldı. Bu yakınlarda, yine İngiltere'de, (bu kez Southend on Sea'de), köstebeğin toprağı kazısından esinlenerek yapılmış bir buharlı makineyle derince kazılıp kabartılmış topraktan da aynı sonuç alındı.

Şimdi, tarım alanında ayrıntılara dalıp gitmemize gerek yok; herhangi bir üstünlüğü olmayan, sıradan bir toprakta, olağanüstü birtakım makineler kullanılmasına falan da gerek kalmadan, yalnızca toprağı akıllıca işleyerek bir desyatinden 21 çeyrek buğday kaldırılabildiğinin altını çizelim, yeter. Böyle bir ürünün ne anlam ifade ettiğine gelince: Seine ve Seine-Uaz departmanıyla Paris ve çevresinde yaşayan 3.600.000 kişi'nin başta buğday olmak üzere her türden yıllık tahıl gereksinimi 4 milyon çeyrektir. Yukarda altını çizdiğimiz ürün elde oranından yola çıktığımızda, bu insanların sahip oldukları toplam 555.000 desyatin "elverişli" topraktan 180.000 desyatinini işlemeleri gerektiği sonucuna ulaşırız.

Bu insanlar bu ölçekte bir toprağı elbette bel küreğiyle işleyecek değiller, çünkü çok zaman isteyen bir iş olurdu bu (günlük beş saat çalışmayla on desyatin toprak kürekle ancak 260 günde bellenebilir). Bu durumda toprağın bir kez, ama sonsuza dek yetecek şekilde iyileştirilmesini yeğleyecektir, yani; akaçlama yapılacak yerler akaçlanacak, kurutulacak kesimler kurutulacak, düzlenecek yerler düzlenecek, taşlan temizlenmesi gereken yerlerde taş bırakılmayacak vb. Bu ön çalışma da, diyelim, beş saatlik işgünü hesabıyla beş milyon işgünü gerektiriyor, yani beher desyatin toprak için 26-27 gün gerekiyor. Daha sonra topraklarını ya da topraklarının önemli bir bölümünü buharlı pullukla sürüyorlar (ki bu iş de beher desyatin için 4 gün alıyor) ve bir dört günü de ikinci sürüme ve tırmıklamaya ayırıyorlar.(4) Tohum, rasgele değil, kalbur makinesinden geçirilerek seçiliyor ve yine, rasgele değil, bugün hemen her yerde yapıldığı gibi, açılan evleklere serpiliyor ve bütün bu işler düşünüle taşımla ve elverişli koşullar yaratılarak çalışıldığında, beş saatlik işgünü hesabıyla, desyatin başına 25 günden fazla zaman harcamaları gerekmiyor. Toprağı yaklaşık üç dört yıl bu şekilde işlediklerinde desyatin başına 25-30 çeyrek ürün almaları işten bile değildir, üstelik de böyle bir sonuç için bugün harcanan zamanın yarısını harcayarak.

Böylece, 3.600.000 kişiye, kendilerine yetecek buğdayı sağlayabilmeleri için on beş milyon işgünü yeterli olmaktadır. Üstelik bu süre içinde her türden insan çalışacaktır; yani zayıf, çelimsiz ve daha önce toprak işleriyle hiç uğraşmamış kişiler de bulunacaktır çalışanlar arasında. İşlerin dağıtımı ve inisiyatif, toprağın ne olduğunu, neler istediğini bilen kişilerin elinde olacaktır. Tarımda kullanılan basit makineleri yönetmeyi birkaç saat içinde öğrenemeyecek ya da şurada duran sap yığınını beriye çekmeyi beceremeyecek, böylece de tarım işinde kendi üzerine düşen görevi yerine getiremeyecek -kadın ya da erkek-Parisli olmayacaktır herhalde.

İçinde yaşadığımız çarpık düzende Paris'te ve çevresinde -resmi kayıtlarda görülen işsizleri de bir yana bırakalım- değişik meslek ve zanaattan yüz bin dolayında insanın geçici işsiz durumunda olduğunu göz önünde bulundurursak, bugünkü toplumsal yapılanmanın bir sonucu olarak kendisinden yararlanılamayan bu gücün bile tek başına, toprağı akıllıca işleme koşuluyla, Paris'in en önemli iki departmanında yaşayan üç dört milyon insanın bütün gıda ihtiyacını karşılayabileceğini görürüz. Hayal görmüyoruz. Çok daha verimli sonuçlar sağlanabilecek gerçek bir yeğin tanmdan da söz ediyor değiliz henüz. Yukarıda açıkladığımız biçimde 3-4 yıllık bir uğraştan sonra tek bir taneden 600, 1000, hatta bazen daha da fazla tane içeren bir kucak ekinin elde edildiği, böylece de beş kişilik bir ailenin doyabilmesi için bir dönümden az toprağın yeterli olabildiği Brighton (Galleta)da ulaşılan deneysel başarılardan falan da söz etmiyoruz. Buğday yetiştirilmesiyle ilgili hesaplarımızı biz bu örneklere değil, Fransa'da, İngiltere'de, Belçika'da, Flandra'da, Lombardia'da vb. pek çok çiftçinin elde ettiği sonuçlara, günümüze dek nice çabalarla geliştirilmiş, sınanmış bilgi ve deneyimlerle, -ama öyle birkaç dönümlük tarlalarda değil, çok büyük çiftlik işletmelerinde- gerçekleştirilen buğday yetiştiriciliğiyle ilgili sonuçlara dayandırıyoruz.

Ama devrim olmadan bunların hiçbiri olmaz; çünkü toprağı ve sermayeyi elinde tutanların işine gelmez böylesi sonuçlar. Bu sonuçların işine geleceği kesimin, yani köylünün ise -eğer yukarıda sözünü ettiğimiz üç sırtlandan biri ya da onlara yakın kesimden biri değilse- böyle bir işi becerebilmek için ne bilgisi, ne parası, ne de zamanı vardır.

Çağdaş toplum henüz bu aşamaya gelemedi. Ama Parisliler kendi kentlerinde anarşist bir komün kurmayı başarabilirlerse, içinde bulunacakları nesnel koşulların dayatmasıyla bu aşamaya ulaşabilirler; çünkü evlerinde yiyecek ekmekleri yokken oturup birtakım süs nesneleri, (Viyanalıların, Varşovalıların, Berlinlilerin de aynı incelik ve güzellikte yapabildikleri) ıvır zıvır şeyler üretmeyi sürdürecek kadar aptal değillerdir.

Kaldı ki makineler yardımıyla yapılan tarımsal çalışmalar alabildiğine keyiflidir, çekicidir.

"Yetti artık!" diyecek Parisli işçi. "Yeter artık şu mücevherat denen pislikle uğraştığımız, süs bebekleri için tüllü, dantelli giysiler dikip durduğumuz! Zaman, kırlara, tarlalara yönelmenin zamanı! Temiz hava canımıza can, gücümüze güç katsın! Doğanın diriliğiyle, tazeliğiyle dolsun içimiz; karanlık, havasız işliklerde, viran işçi semtlerinde unuttuğumuz yaşama sevincini yeniden keşfedelim!"

Ortaçağda İsviçre halkının krallardan, feodal beylerden kurtulmasında İsviçreli çobanların katkısı mızraktan, kılıçtan daha büyük olmuştur. Ayaklanan kentlerin burjuvazi karşısında direnebilmesinde, ayakta kalabilmesinde çağdaş tarımın da böylesi bir katkısı olacaktır.



III


Paris'in iki departmanında yaşayan üç buçuk milyon insanın, topraklarının yalnızca üçte birini bu işe ayırarak ihtiyaçları olan ekmeği nasıl bol bol çıkarabileceklerini görmüş bulunuyoruz. Şimdi devam ediyor ve hayvancılığa geçiyoruz.

İngilizler çok et yiyen bir millettir; yetişkin bir İngiliz'in yıllık et tüketimi ortalama 200 funt dolayındadır.(5) Bunun tümünün sığır eti olduğunu kabul edersek, bir sığırdan elde edilen etin yaklaşık üçte birine denk düşen bir miktardır bu. Buradan yola çıkarak yılda beş kişinin (çocukları göz önünde bulunduruyoruz) bir sığır tükettiği sonucuna ulaşırız. Ve bu hesaba göre, üç buçuk milyon kişi için 700 bin baş hayvan gerektiği ortaya çıkar.

Bugünkü hayvancılık sisteminde 700 bin baş hayvan yetiştirmek için en az iki milyon desyatin arazi gereklidir. Ama bir süredir güney Fransa'nın engin düzlüklerinde yapıldığı gibi, kaynak sularıyla çok az sulanabilen meralarda bile, bu iş için 500 bin desyatin yeterli olabilmekte, hele yem olarak pancar, şalgam ve yoncanın kullanıldığı entansif sığır yetiştiriciliğinde bunun da dörtte biri, yani 125 bin hektarlık bir arazi ile sorun halledilebilmektedir. Hele bir de yemler arasına mısır da katılır ve hasatları henüz yapılmış taze yemlerin özel çukurlara doldurulup sıkıştırılması olarak özetleyebileceğimiz presleme yöntemi uygulanırsa, 700 bin baş sığırı besleyebilecek yem 85 bin hektarlık bir araziden elde edilebilir.

Sulamanın lağım sularıyla yapıldığı Milano çevresinde, bir desyatinlik araziden 4-6 büyükbaş hayvanı besleyebilecek yem elde edilebilmekte, koşulları çok elverişli bazı yerlerde ise bir desyatinlik araziden 49 ton kuru ot (yani 10 sağmal ineğe bir yıl yetecek ot) elde edilebilmektedir. Bir yanda, beher büyükbaş hayvan için üç desyatinlik mera gerekliliği, diğer yanda ise tek bir desyatin arazide 10 büyükbaş hayvanın (ister süt, ister et eldesine dönük olsun) yetiştirilebilmesi... günümüz tarımının uç noktaları böyle.

Jersey Adasında 3600 desyatinlik işlenmeye elverişli arazinin yaklaşık yarısı (1730 desyatin) ekin tarlalarıyla, sebze-meyve bahçeleriyle kaplıdır, geriye mera olarak kullanılmak üzere topu topu 1910 desyatin arazi kalmıştır. Buna karşın bu arazide 1480 at, 7260 baş sığır, 900 koyun ve 4200 domuz beslenebilmektedir; bu da -atlar, koyunlar, domuzlar şurada dursun- bir desyatinlik merada üç büyükbaş hayvanın beslenebildiğim gösterir. Ada arazisindeki verimliliğin denizotu (su yosunu) ve özellikle de kimyasal gübrelerle, yani yapay yolla artırıldığını belirtmemize gerek yok.

Sonuç olarak, Paris ve çevresindeki üç buçuk milyon insanımıza dönecek olursak, et gereksinimlerini karşılamak üzere büyükbaş hayvan yetiştirmek için bunlara gerekli arazinin iki milyon desyatinden 80 bin desyatine indiğini görürüz. Ama hadi biz en düşük rakamları değil, kurallara uygun yapılan sıradan bir tarımın ortaya çıkardığı rakamları alalım ve küçükbaş hayvanlar için de, gerekli olandan daha fazla toprak ekleyelim. Elimizdeki 400 bin desyatinlik araziden, herkesin bol bol ekmek bulabilmesine yetecek tahıl tarımı için gerekli bölümü ayırdıktan sonra elimizde 160 bin, hadi hatta, 180 bin desyatin arazi kaldığını varsayalım. Büsbütün cömert olalım ve bu ölçekte bir arazinin işlenebilmesi için 5 milyon işgünü gerektiğini varsayalım. Böylelikle bir yıl boyunca yirmi milyon işgünü -ki bunun yarısı kalıcı iyileştirme çalışmalarına gidecektir- harcayarak hem ekmek, hem et ihtiyacımızı doyasıya karşılayabileceğiz (ki kanatlı etleri, domuz eti, tavşan eti vb. bu hesap içinde yer almamaktadır; ayrıca, kendi bahçesinde nefis meyve sebze yetiştiren, dolayısıyla da -bunların eksikliğini etle gideren- İngilizlerden çok daha az et tüketen insanlar bu hesaplamada göz önünde tutulmamıştır).

Bir işgününün beş saat sürmesi koşuluyla yirmi milyon iş-gününden her kişiye ne kadarlık bir çalışma düşer? Çok az bir süre düşer. 3,5 milyonluk bir nüfusun 1 milyon 200 bini çalışabilir durumda yetişkin erkek, bir o kadarı da aynı durumda olan kadındır; dolayısıyla da herkese et ve ekmek sağlayabilmek için -yalnızca erkekler için hesapladığımızda- yılda topu topu 17 işgünü çalışmak gerekir. Bu hesaba süt elde etmek için harcanacak 3 milyon işgünü daha ekleyelim; bir bu kadar işgününü de ne olur ne olmaz diye ekleyelim; yine de kişi başına yıllık 25 işgününü bile bulamayız, bir başka deyişle, et, ekmek ve süt gibi üç temel gıda maddesini elde etmek için, güzel koşullarda tarım yapılan bir köyde yılda toplam birkaç gün çalışmak yeterlidir. Unutmayalım ki bu üç temel gıda maddesi, konuttan sonra insanoğlunun yüzde doksanının başlıca kaygısıdır.

Bir kez daha yineliyoruz: Bu hesaplamada ayağı yere basmayan, hayal diye nitelendirilebilecek hiçbir şey yoktur; biz yalnızca hayata geçirilmiş olan, uygulanmakta olan, büyük ölçeklikli deneylerle kanıtlanmış olan gerçekleri aktardık. Özel mülkiyeti güvence altına alan yasalar ve genel cehalet olmasa, bu sonuçları elde edebilmek için hemen yarın tarımda bu dönüşüm gerçekleştirilebilir.

Paris, herkesi nasıl ve neyle besleyeceğini, temel gıda maddelerini nasıl üreteceğini anladığında ve Parisli ekmeğin, parlamento ve belediye meclisindeki çürüyüşten daha önemli olduğunu anlayabildiğinde, devrim gerçekleşecektir. Paris o gün her iki departmanın toprağını ele geçirecek ve işlemeye başlayacaktır. Niteliksiz ve miktar olarak yetersiz birtakım yiyecekler satın alabilmek için ömrü boyunca çalışıp duran Parisli, böylece, yaşadığı kalenin içinde (bu kaleler yerle bir edilmemişlerse tabii), kentin duvarlarının dibi sayılacak bir yerde -geçmişte tüm kazancını alıp götüren- bu yiyecekleri şimdi topu topu birkaç günlük sağlıklı ve çekici çalışmayla kendisi üretecektir.

Gelelim meyve ve sebzelere. Paris sınırlarından çıkıp sebze meyve yetiştirilen bir bahçeye göz atalım ve bu kentteki bilim yuvalarından, akademilerden yalnızca birkaç kilometre ötede ne mucizeler gerçekleştirildiğine tanık olalım (ekonomi politik üstatlarının haberleri bile yoktur bundan). Bahçecilik üzerine (culture maraichere) nefis bir de kitabı olan ve bu kitabında yaptığı çalışmaları ayrıntılarıyla anlatan, toprağa ne verdiğini, ondan ne kazandığını hiç gizlemeyen Mösyö Ponce'un bahçesinde duralım, örneğin. Hemen belirtmeliyiz ki Bay Ponce'un ve özellikle de işçilerinin çalışma tempoları müthiş. Toplam sekiz kişiler ve 1 hektardan daha büyük olmayan bir toprağı işliyorlar, yani bizdeki ölçüyle, tam bir desyatinlik topraklan var. Günde 12-15 saat çalışıyorlar, (yani olması gerekenin 3 kat fazlası); sekiz yerine yirmi dört kişi olsalardı, tek bir fazlalık olmazdı. Buna karşılık Ponce bize, 11 bin metrekare toprağı için toprak sahibine kira adı altında ve sevgili devlete vergi adı altında (yani yukarda sözünü ettiğimiz sırtlanlara) 2500 frank gibi (yani bin ruble) dudak uçuklatıcı bir haraç ödediğini, ayrıca kışlalardan satın aldığı gübrenin kendisine maliyetinin de 2500 frank (yani bir bin ruble daha) olduğunu söyleyecek ve "Bu nedenle de," diyecektir "ister istemez sömürgen olmak zorundayım ben; sömürüldüğüm için sömürüyorum". Toprağında sebze tarımı yapmakta kullandığı donanımlar da yaklaşık 30.000 frank tutarında (ki bu tutarın yandan fazlası asalak sanayi baronlanna, önemli bir bölümü de para spekülatörlerine, yani tefecilere gidiyor). Her neyse... sonuçta, yaptığı bahçe ziraatı toplam olarak 3 bin işgününü, hatta, büyük olasılıkla, bundan biraz daha az bir zamanı kapsıyor.

Gelelim Ponce'un kaldırdığı ürüne. 670 pud(6) havuç, 610 pud soğan, turp vb. "ufak" sebzeler, 6000 kelle lahana, 3000 kelle kırmızı lahana, 5000 sepet domates, 5000 düzine seçme meyve, 154.000 kök salata (marul), kısacası, bir desyatin topraktan, yani boyu 50 sajen(7), eni 46 sajen olan bir alandan toplam 7625 pud sebze ve meyve... Başka bir deyişle, 1 desyatin topraktan 125 ton ürün.

Ama hiç kimse yılda 600 funttan daha fazla sebze-meyve yiyemez. Dolayısıyla da böyle bir bahçenin her desyatininden 380 yetişkin insanın 1 yıllık sebze-meyve ihtiyacı bol bol karşılanabilir -ki bu da genel nüfus olarak en az 500 kişiye denk düşer.

Başka bir deyişle, Ponce'un yaptığı gibi bahçecilik yapıldığında (ki bazı yörelerde bunun da ötesine geçen sonuçlar alınmaktadır), bebekler ve çocuklar da katıldığında 500 kişilik bir nüfusa yetecek sebze ve meyveyi yetiştirmek için 380 yetişkin insandan her birinin yılda 100 saatten biraz fazla (103 saat) çalışması yeterli olmaktadır.

Hemen belirtelim ki, bu öyle çok özel bir tarım değildir: Paris çevresinde, 800 desyatin toprakta 5000 bostancı (bahçıvan) tam da böyle tanm yapmaktadır. Ne var ki toprak kirası olarak, hektar başına 2500 frank, yani bir desyatin için 800 ruble ödemek zorunda olan bu insanlar neredeyse birer yük hayvanına çevrilmiş durumdadırlar.

Yalnızca bu olgular bile (ki herkes bunların doğru olup olmadığını denetleyebilir), elimizde kalan 190.000 desyatin topraktan 6400 desyatininin, 3,5 milyon Parislimize doyasıya, meyve sebze sağlamaya yeteceğini kanıtlamaktadır.

Bu meyve sebzelerin eldesi için ne kadar çalışmak zorunluluğu olduğuna gelince, yukanda örnek olarak belirttiğimiz bahçıvanların çalışmalarını esas aldığımızda, beş saatlik işgünü hesabıyla 50 milyon işgünü dolayında olacağı, yani her yetişkin erkeğe elli işgünü düşeceği görülür. Ama Jersey ve Guernsey Adalarında büyük yaygınlık kazanmış olan bazı yöntemlere başvurulduğunda bu sürenin Önemli ölçüde kısaltılabileceğini de biliyoruz. Bununla ilgili olarak bir tek şu noktayı anımsatmakla yetinelim: Bugün bağ bahçe işiyle uğraşanların böylesine çok çalışmalarının nedeni, pazara ocak ayında çilek, yaz başında şeftali vb. sunmak, kısacası turfanda meyve sebze yetiştirmek istemeleridir. Turfanda meyve sebzenin fiyatı, mevsim normallerine göre çok yüksek olduğu için, bu insanlar dudak uçuklatıcı toprak kiralarını, faiz ve vergi borçlarını ancak bu yolla ödeyebilmektedirler. Öte yandan, bizatihi çalışma yöntemleri de onları gerçekte gerektiğinden daha fazla çalışmak zorunda bırakmaktadır. Bahçede yapılacak başlangıç yatırımları için büyük harcamalar yapamadıklarından (cam, tahta, demir, kömür vb.yi çok pahalı alıyorlar), sera ve kömür yoluyla çok daha ucuza mal edebilecekleri (turfandacılık için gerekli) yapay ısıyı ancak gübreyle sağlayabiliyorlar.



IV


Böylesine bereketli ürün için bahçıvanlar hem makinelerin yardımına başvurmak, hem de yaşamın tüm zevklerinden kendilerini yoksun bırakmak zorundalar, ama yine de bu emekçiler, bize gereken toprağı nasıl yaratacağımızı öğretmekle çok büyük bir iş başarmışlardır. Limonluklarda yetiştirilecek bitkiler için gerekli ısıyı gübreyle sağlamak gibi eski bir yöntemle çalıştıkları için, topraklarının bir bölümünü her yıl satmak gibi bir zorunlulukla karşı karşıya kaldılar; çünkü bahçelerinin toprak yüzeyi her yıl bir dyum(8) dolayında yükseliyordu. Bu nedenle de son zamanlarda toprak sahipleriyle imzalanan anlaşmalara, bahçıvanın, işlemekte olduğu toprağı şu ya da bu nedenle (sözleşmenin bitmesi ya da feshedilmesi vb. gibi) işleme hakkının sona ermesi durumunda, toprağını yanında götürebileceği maddesi eklenmeye başlandı. (Bu olguya, Barral'ın "Ziraat Sözlüğümün "maraichers" maddesinde yer verildiğini de belirtelim.)

Ev eşyaları ve limonluk çıtalarıyla birlikte arabalarla götürülen toprak: İşte, toprak kirasını, "şu ya da bu nitelikteki toprağın doğal üstünlüklerinin yarattığı sonuçlan eşitlemek" olarak değerlendiren ekonomist Ricardo'ya köylülerin verdikleri yanıt! Fransız bahçıvanlarının çok kullandıkları bir deyim var: "Adam eşittir toprak!" Yani, toprağı neyse adam da odur; ya da tersi: Adam neyse toprağı da odur!"

Neyse... Bütün bu Parisli ve Rouen'li bahçıvanlar, aynı miktar ürün elde edebilmek için Jersey ve Guernsey'li emekçi kardeşlerinin iki katı çalışıyorlar. Adalılar tanma sanayiyi katıyorlar ve suni toprak yaratmakla yetinmeyip suni iklim de yaratıyorlar.

Aslında bütün bahçecilik işleri varıp şu iki noktaya dayanıyor:

Limonlukta ekim yapmak; sınırlı bir alanı kapsayan ama nitelik olarak çok zengin bir toprağa ekim yapmak ve çok özenli, titiz bir bakımla yetiştirilen bu "fide"leri, tam boylarına ulaşabilecekleri, gelişebilecekleri yere aktarmak. Kısacası bir bebekle uğraşır gibi bunları daha tohumu toprağa salıp da ilk göverdikleri andan itibaren büyük bir özen, ilgi çemberiyle kuşatmak.
Ürünün vaktinde yetişmesini sağlamak için, bitkinin çevresini camla kaplamak ve toprağı bolca gübrelemek, böylece de toprağın ısısını yükseltmek.

Özetin özeti: (Ekimin yapılacağı toprak hazırlandıktan sonra) önce fide yetiştirip sonra bunun asıl yetiştirileceği yere aktarılması ve ürün alınacak alanda çevredeki havadan daha yüksek bir ısıl ortam yaratılması, bahçe-bostan işlerinin en temel özelliği olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilk adım, daha önce de gördüğümüz gibi, bugün uygulanmaktadır ve yalnızca bir iki küçük düzeltmeye ihtiyacı vardır. İkinci adım içinse, hem toprağı, hem havayı ısıtma işinde gübrenin yerine ya toprak altından borular aracılığıyla getirilen sıcak su kullanımına yönelmek gerekir, ya da herhangi bir ısı kaynağıyla limonluğun ısıtılması gerekir.
Esasen, bu da bugün hayata geçirilmiştir. Pek çok Parisli bahçıvan, geçmişte gübre aracılığıyla sağladıkları ısıyı bugün termosifonlar aracılığıyla sağlıyorlar, İngiliz, daha doğrusu Jersey ve Guernsey adaları çiftçileri ve Belçikalı bahçeciler limonluk inşası yolunu tercih ediyorlar.

Önceleri limonluklar hayli gösterişliydi, yalnızca zenginler -tropik bitkiler ya da lüks olarak nitelenebilecek şeyler yetiştirmek amacıyla- uygulayabiliyorlardı bunu. Şimdiyse bunlar geniş ölçekli olarak kullanılabiliyor: Jersey ve Guernsey Adalarında desyatinlerce toprak (Guernsey'de hemen her çiftlikte, her bahçede rastlanılan küçük limonluklar şurada dursun) camla kaplanmış durumda. Londra çevrelerinde, koca koca tarlaların camla kapatılmasına başlandı; her yıl İngiltere'deki limonluklara binlerce yeni limonluk ekleniyor. Bunlar, granit duvarlı lüks yapılardan, bütün bu sülük-sırtlan düzenine karşın 1 sajen karesi 7-9 rubleden fazla tutmayan cam tavanlı mütevazı tahta yapılara kadar her türden olabiliyor. Buraları ısıtıyorlar (hatta bazen ısıtmıyorlar bile, çünkü eğer çok erken turfanda ürün elde etmek gibi bir amaçlan yoksa, kapalı alan -ısı kaçmasını önlediği için- yeterli oluyor) ve öyle üzüm, tropik meyve gibi şeyler değil, patates, havuç, nohut, bakla-bezelye gibi olmazsa olmaz sebzeler üretiyorlar.

Böylece bahçeci, iklimin belirleyici etkisinden kurtulmuş oluyor. Öte yandan bahçeye gübre sermek gibi ağır bir işten ve sürekli pahalanan gübre harcamasından kurtulmuş oluyor. Böylece insan emeğinden de tasarruf sağlanmış oluyor: Camekânlanmış bir desyatin toprağı işleyebilmek ve Bay Ponce'un elde ettiği sonuçlan elde edebilmek için, yedi-sekiz kişi yeterli olabiliyor. Jersey'de yedi kişi haftada 60 saat çalışarak bir desyatin topraktan, geçmişte onlarca desyatin topraktan kaldınlabilecek ürünü kaldınyorlar. Aslında pek çok sayıda göz kamaştırıcı örnek gösterebiliriz, ama yalnızca bir örnekle yetineceğiz:

Jerzey'de, deneyimli bir bahçıvan yönetimindeki 34 işçi, üç buçuk desyatinden biraz fazla bir toprağı seracılık yöntemiyle işleyerek şu sonuçları elde ettiler (günde beş saat çalışmış olsalardı 70 kişi gerektirirdi elde ettikleri sonuç): 1525 pud üzüm (hasadını mayıs başlarında yapıyorlar), 4880 pud domates, 1830 pud patates (nisan ayında), 366 pud nohut ve 122 pud fasulye (hasadı mayıs ayında), yani toplam 8723 pud değişik meyve ve sebze (bazı seralarda elde edilen önemli miktardaki ikinci ürünler, çok büyük bir serada elde edilen lüks niteliğindeki ürünler ve seralar arasındaki açık alanda yetiştirilen çeşitli şeyler bu hesapta yer almıyor).

Sekiz bin yedi yüz yirmi üç pud sebze ve meyve! Bu, 1500 insanın koca bir yıl boyunca doyasıya beslenmesine yetecek bir miktardır ve bunun elde edilmesi için topu topu 21000 yanm işgünü yeterlidir. Sözünü ettiğimiz 1500 kişilik topluluktan yalnızca 500 kişi bu işle uğraşsa, bahçemize yılda 210 saat ayırmamız yeterli olmaktadır. Bu hesaba (yaklaşık dört desyatinlik toprağın yıllık ısıtmasında kullanılacak) 1000 ton da kömür ekleyin; bu da 500 bahçe işçisinin her birine yılda 6-7 saatlik bir ek çalışma getirecektir (İngiltere'de bir işçi 10 saatlik bir işgününde kolayca 3 ton kömür çıkarabilmektedir).

Böylece, topluluğun yetişkin üyelerinin yarısı olağan çalışma zamanlarının dışında yaklaşık elli yarım günlerini sebze-meyve işine ayırsalar, tüm topluluk, bugün lüks sayılan yiyecekleri, -seralarda yetiştirmelerine karşın- koca bir yıl boyunca doya doya yiyebileceklerdir. Kaldı ki daha bir de aynı seralarda ikinci ürün olarak kolayca yetiştirilebilecek olan küçümsenmeyecek miktarda sıradan sebze ve meyveler var ki, yukarda gördüğümüz gibi Bay Ponce'unki gibi işletmelerde bunlar içinde aynca bir elli işgünü gerekmektedir.

Efendim, bunlann hepsi lüks nesneler kapsamına giren ürünler, diyenler çıkabilecektir. Ama belirli düzeneği olan limonluklar artık camla kapatılmış basit bahçelere dönüşmekte ve yalnızca üç ay ısıtılan bu bahçelerden inanılmaz miktarda ürün kaldırılmaktadır: Örneğin, nisan ayı sonunda bir desyatin topraktan yaklaşık 300 çeyrek patates kaldırılmakta, daha sonra toprak gübrelenmekte ve mayıstan ekim sonuna kadar, cam altında yüksek, -neredeyse tropik- ısı elde edildiği için başka bir dizi ürün daha elde edilmektedir.

Bugün aynı 300 çeyrek patatesi elde edebilmek için her yıl yaklaşık 20 dönüm, hatta daha fazla toprağa dikim yapmak, sonra büyüme başladıkça çapa yapmak, aralarda biten ayrık ve her türden yabani otu temizlemek vb. gerekiyor. Bütün bunlar büyük emek gerektiren işler. Sera çalışmasının başlangıç aşamasında her sajen kare için yaklaşık iki günlük bir çalışma yapılması gerektiği doğrudur, ancak bu ön çalışma gelecekte harcanacak emeğin hadi dörtte üçünü demeyelim, ama yansını bulan bir ölçekte bize emek tasarrufu sağlayacaktır.

Bütün bunlar birer olgu, bütün bunlar ulaşılmış, erişilmiş, herkesçe bilinen ve çevresindeki bahçecilik çalışmalarına bir göz atma zahmetini gösteren herkesin kendi gözleriyle görüp ikna olabileceği sonuçlar. Ve bütün bu anlattıklarımız, sanırım, kendisine nasıl yaklaşılacağı bilindiğinde toprağın insanlara neler verebileceği hakkında bir fikir vermeye yetecek örneklerdir.

V


Şu ana kadar hep benimsenmiş olan, kısmen de hayata geçirilmiş olan yöntemlerden söz ettik. Toprağın yeğin biçimde işlenmesi, borular döşenerek doğal su kaynaklarından (pınarlardan) sulanması, seracılık, bu yöntemle yapılan bahçecilik... bütün bunlar bugün hayata geçirilmiş durumdadır, uygulanmaktadır. Leons de Lavern, elli yıl önceki, tarımda işlenen toprağın gitgide azalacağına, yaratılan yapay toprak ve yapay iklimle insanın yoğun emeğinin birleşerek bitkiler için en elverişli yaşam ortamının yaratılacağına ilişkin öngörüsünde tümüyle haklı çıktı.

Bu konudaki ilk itici güç, erken elde edilen sebze ve meyveden daha çok para kazanılacağının anlaşılması oldu. Ama o günden bu yana yeğin tarıma ilişkin olarak gerçekleştirilen açılımlarla, en az emekle en fazla ürün elde edilebileceğinin anlaşılması, en sıradan sebze ve meyvelerin bile bu yöntemle yetiştirilmesine, dolayısıyla da sera işi bahçeciliğin hızla yaygınlık kazanmasına yol açtı.

Gerçekten de Guernsey'deki tahtadan yapılmış basit limonluklar bize, açık havadan üç ay daha önce (nisana doğru), üstelik de sürülmesi, bitki çıktıktan sonra da çapalanması gereken beş kat daha büyük toprakta yetiştirilen ürüne denk bir ürünün, hem de çok daha az emek harcayarak, sera yöntemiyle yetiştirmenin mümkün olduğunu gösterdi. Bu, alet ve makine kullanmaya eşdeğer, onunla aynı anlamı taşıyan bir gelişmedir: Daha mükemmel araçlar, makineler, her ne kadar başlangıçta bunları edinmek için ciddi birtakım harcamalar yapmak gerekiyorsa da, bize emekten önemli ölçüde tasarruf yapabilme olanağını sağlamaktadır.

Sıradan sebzelerin seracılık yöntemiyle yetiştirilmesine ilişkin şimdilik elimizde daha fazla veri yok; bu henüz çok yeni bir tarım türü ve uygulaması da çok yaygın değil, pek büyük olmayan birkaç bahçeyle sınırlı. Ama lüks kapsamına giren ve yaklaşık otuz yıldır tarımı yapılmakta olan bir ürüne ilişkin olarak elimizde son derece etkileyici rakamlar var. Üzüm, bu ürün.

İngiltere'nin kuzeyinde, savaştan önce kömürün tonunun taşkömürü ocaklarının hemen yakınında topu topu iki ruble ettiği İskoçya sınırına yakın yerlerde nicedir seralarda üzüm yetiştiriliyor. Ocak ayında olgunlaşan bu üzümü elli yıl önce yetiştiricisi funtu 10 rubleden satıyordu, sonra da aynı üzüm III. Napolyon'un masasına konulmak üzere funtu 20 rubleden yeniden satılıyordu. Şimdiyse aynı bağcı, kendisinin özel bir bağ-bahçe dergisinde yayınlanan yazısından öğrendiğimize göre, üzümünü funtu bir ruble yirmi köpekten satıyor. Bunun nedeni, Londra ve Paris'e tonlarca üzüm gönderen rakiplerin ortaya çıkması. Ucuz kömür ve toprağın akıllıca işlenmesi sayesinde kuzeyde kışın üzüm yetiştiriliyor ve öbür meyvelerin aksine, kuzeyden güneye gönderiliyor. Britanya'lı ve Jersey'li bağcılar mayıs ayında üzümü funtu 80 köpekten satıyorlar; ve bu fiyat, tıpkı elli yıl önceki 20 ruble/funt fiyatı gibi, ürünün nadir bir ürün olması nedeniyle bu düzeyini koruyabiliyor. Hem İngiltere'de, hem de Jersey'de (büyük bölümü camekân altında, az bir bölümü de ısıtılmış açık toprakta yetiştirilen) büyük miktarlarda ürünün piyasaya sürüldüğü Ekim ayı üzüm fiyatları ise, İsviçre ya da Rhine üzümlerinin fiyatlarından biraz pahalı oluyor: Funtu 6 pens (25 köpek). Olması gerekenin üçte ikisi oranında yüksek bir fiyat olduğu söylenebilir bunun; fiyat yüksekliğini yaratan şey ise, üzüm yetiştiricilerinin toprak sahiplerine ödedikleri korkunç toprak kiralarıdır; buna bir de (camekânlann yapımı ve ısıtılması da içinde olmak üzere) tüccarın ve aracıların aldıkları çok yüksek komisyonlarla faiz eklenebilir.

Bu nedenle de güneşsiz, sisli havasına karşın Londra düzlüklerinde bile üzüm yetiştirmek ve üstelik bunu sudan ucuza getirmek mümkündür, diyebiliriz. Nitekim kentin banliyölerinden birinde, Harrow'da, fakirhanemizin hemen yanındaki dört arşına üç arşınlık bir toprak üzerinde, biraz cam ve biraz da çimentoyla çırpıştırıverdiğimiz uyduruk bir camekân, bize yedi yıl boyunca her yıl ekim ayında 50 funtun üzerinde üzüm (hem de ne üzüm!) yeme saadetini yaşatmıştır(9). Bu arada belirtelim:

Bizim camekân öyle kötüydü ki, yağmur yağdı mı çatı olduğu gibi içeri alıyordu yağmuru. Geceleyin camekân içindeki ısı, dışarıdaki ısı neyse oydu, çünkü herhangi bir ısıtma işlemi yapılmıyordu (bu, sokağı ısıtmak gibi bir şeydi). Yapılan tüm harcamalar asmaların yılda bir kez budanması (yarım saat alan önemsiz bir iş) ve bir el arabası gübrenin killi toprağa dikilmiş asma kütüklerinin köklerine dökülmesinden ibaretti.

Şunu da hatırlatmamız gerekir: Rhine kıyısında ya da Cenevre gölünün kıyılarında üzüm yetiştiriciliği yapanlar, tepelerin yamaçlarında taş üstüne taş koyarak teraslar (sekiler) hazırlıyorlar, çuvallara doldurdukları gübreyi ise kışın iki yüz üç yüz fut yüksekliğe omuzlarında çıkarıyorlar; o bakımdan Londra düzlüklerinde camekânda yapılan üzüm yetiştiriciliğine göre İsviçre ya da Rhine üzümcülüğünün daha çok emek isteyen, daha zahmetli bir iş olduğu ortada.

İlk bakışta bu söylediklerimiz inanılmaz gibi görünebilir, çünkü üzümün güneyde kendiliğinden yetiştiğini ve bağcıların bu işte herhangi özel bir katkıları olmadığını düşünmeye alışmışızdır. Ama uzmanlar, bağcılar, bahçıvanlar bizim düşüncelerimizi onaylıyorlar. İngiliz bahçecilik dergisinin de yayınlayıcısı olan ve pratik olarak bağcılıkla uğraşan uzman bir üzümcü, "Bağcılık-bahçecilik bağlamında İngiltere'ye en uygun ürün, üzümdür" diyor. Aslında üzüm fiyatları arasında bir karşılaştırma yapıldığında da aynı sonuca ulaşılır.

Bütün bunları komünizm diline çevirecek olursak... boş zamanlarından yılda yirmi saati bakım işlerine ayırarak (ki, alabildiğine keyifli bir iştir bu), camekân altına dikilmiş birkaç asma kütüğünden, her Avrupa ülkesinin ikliminde hepimiz, kendimizin, ailemizin, dostlarımızın bir yol boyunca doyasıya yiyeceği üzümü yetiştirebiliriz. Üstelik bu durum bir tek üzüm için değil, bizim iklimde yetişebilen bütün meyveler için söz konusudur.

O bakımdan, herhangi bir topluluk, diyelim, ufak sebze işleriyle uğraşıyor ve geniş ölçekli tarımsal işletmelerde bundan yüksek verim alıyorsa, yerli-yabancı her tür sebze-meyveden de buna yakın bir sonuç alabilir; üstelik de topluluk üyelerinin her birine bu iş için yılda yirmi-otuz saat gibi sözü edilmeye bile değmez bir çalışma süresi düşer.

Bütün bu söylediklerimizi kim, ne zaman isterse deneyebilir. Bunun için, şu ya da bu lüks nesneyi üretmekle uğraşan küçük bir işçi grubunun, bu çalışmalarına bir süre için son verip, dikkatlerini Gennevilie (Paris dolaylarında) düzlüklerindeki bazı bağ ve bahçelerde yapılan işlere çevirmeleri ve filiz ve fidelerin korunması için ısıtmalı düzenlenmiş camekânlar altında ne mucizeler gerçekleştirildiğini izlemeleri; bunun yanı sıra, bir desyatinlik bir alana meyve yetiştirmek üzere yapılmış elli dolayında mütevazı camekânda -elbette işin ayrıntıları konusunda deneyimli bahçıvanların öğütlerinden yararlanarak- bizzat işe girişmeleri yeter de artar bile.

Jersey'in bize sunduğu ortalama verileri baz aldığımızda, yani; bir desyatinlik camekânlı alandaki bitkilerin bakımı için 7-8 kişinin (yani yıllık 240.000 saatten daha az bir çalışma süresinin) yeterli olduğunu baz aldığımızda, 135 desyatinlik bir alan için yıllık yaklaşık 3.500.000 saatlik çalışma gerektiğini görürüz. Yüz bilgili bahçıvanın, günde beş saat çalışarak yürütebileceği kapsamda bir iştir bu; geri kalan işler (kürek, tırmık işleri ya da ısıtma düzeneğine göz kulak olmak, sulama düzeneğiyle, bez borular vb. ile ilgilenmek gibi) profesyonel olmayan elemanlar, yani asıl işleri bahçıvanlık olmayan insanlar tarafından da yerine getirilebilir.

Bir önceki bölümde de gördüğümüz gibi böylesi bir çalışma, 75-100 bin kişi için -hiç değilse temel meyve ve sebzeleri, hatta lüks kapsamına giren önemli miktarda meyve ve sebzeyi sağlayabilir. Diyelim bu insanlardan 36 bini bağ-bahçe işleriyle uğraşmaya hazır ve istekli olduğunu belirtti. Bunların her birine, bütün yıla yayılmış olarak 100 saat/yıl çalışma düşer; üstelik bu yıllık 100 saatlik çalışma süresi onlar için çoluk çocuklarıyla, dost ve arkadaşlanyla doğanın bağrında dinlenme, çok büyük olasılıkla efsanevi Semiramis bahçelerinden bile daha görkemli, göz kamaştırıcı bahçeler içinde cana can katma süresi olacaktır.(10)

Böylece, kapitalistlerin, mülk sahiplerinin, vampirlerin varlıklarına varlık katmaya giden kuruşlardan tasarruf edebilmek için azıcık azıcık alınan ve annelerin aile üyeleri arasında eşit bölüştürebilmek için büyük özen gösterdiği sebzeleri, bugün kendimizi yoksun bırakmak zorunda olduğumuz güzelim meyveleri bol bol elde edebilmenin ne kadar az bir emek gerektirdiğini görmüş bulunuyoruz.

Yeter ki insanoğlu bunu yapabileceğinin bilincine varsın ve yeter ki bu bilinç ona bunu istemek gücünü versin! Yeter ki, suyun altındaki taşın -bugüne dek bütün devrimleri kıran şeyin-zihinsel korkaklık olduğunu anlasın.

VI


Bu anlaşıldığı zaman toplumsal devrimin önünde hangi ufakların açılacağını görmek zor olmayacaktır.
Ne zaman ciddi bir işçinin evinde, onun açlıktan kıvranan çocuklarını da görerek toplumsal devrimden söz etsek, işçinin hemen kaşları çatılır ve inatla hep aynı soruyu yineler: "Peki, ekmek nereden gelecek? Nerede, nasıl bulacağız ekmeği? Ve herkes doyasıya yediğinde herkese yetecek mi ekmek? 1793'te kentlilerin kendilerine yaptığını bu kez de gericilerin etkisi altındaki cahil köylüler kentlilere yapmaya kalkışırlarsa ne olacak?"

Buyursunlar, yapsınlar! O zaman büyük kentler, köylersiz de yapabileceklerini gösterir onlara!

Gerçekten de, bugün fabrikaların, işliklerin karanlık, pis havalarında boğulan yüz binlerce işçi boş zamanlarını nerede kullanacak? Sahi, devrimden sonra da kapalı kapılar ardında tüketmeyi sürdürecekler mi onlar bu zamanlarını? Ekmek suyunu çekmek üzere, et büsbütün kıtlaşmış, sebzeyi ara ki bulasın... Bu durumu göre göre, dışarı satılmak üzere ıvır zıvır birtakım lüks nesneleri üretmeye devam edebilecekler mi gerçekten?

Elbette, hayır! Fırladıkları gibi kentlerden kırlara koşacaklar. Orada, en işe yaramaz gibi görünen makineleri bile ortak üretime katacaklar; eski tanm yöntemlerine devrimin ruhunu katacaklar ve devrim bu kez kurumlarda ve düşüncelerde gerçekleşmiş olacak.

Bir yerde yüz bin desyatin alanı camekânla kaplayacaklar ve yalnız erkekler değil, kadınlar da narin elleriyle filizleri, fidanları okşayarak bakımlarını yapacaklar. Bir başka yerde yüz bin desyatin alanı traktörle sürecek(11), gübreleyerek ya da ufalanmış kalker ve grafit yardımıyla toprağın verimini artıracaklar. Ve bu neşeli, coşkulu kalabalığın, bu tesadüfi çiftçilerin ellerinin altında tarlalar başaklarını taşımakta zorlanan altın ekinlerle kaplanacak; işleri, hiç kuşkusuz tarım konusunda deneyimli kişiler yönetecek; en başta da halkın, uzun uykusundan uyanmış, tüm toplumun mutluluğu idealinin aydınlattığı yolda ileri doğru atılmış, yüce pratik zekâsı yönetecek.

Derken, ilk hasat! Zorunlu gıda maddelerini kendi elleriyle üreten halk, yüzyıllar sonra ilk kez doyasıya yiyip içebiliyor.

Ayaklanan halkın dehası müthiş! İhtiyaçlarının neler olduğunu saptayıp buradan yola çıkarak toprağı işleme konusunda, bizim de bugünden ucun ucun duyumsadığımız, ama henüz yeterince denenmediği, sınanmadığı için emin olamadığımız yeni yöntemleri uygulamaya koyuyor. Tarımda yeterince değerlendirilememiş olan ışık gücünden yararlanmak için denemeler yapıyor. Çünkü biliyor ki, Yakutistan'da arpanın 45 günde olgunlaşmasını sağlıyor ışık; güneş ışığının toplanmasıyla ya da yapay ışıkla, genç bitkilerin büyümesini hızlandırmada ısının etkisiyle boy ölçüşebilecek bir güç elde edilebilir. Geleceğin bir Mouchot'u, toprağın bağrında kömür olarak yatan güneş sıcaklığı yerine, bu kez güneşin ışınlarını yönlendirebilen ve onlardan bir güç olarak yararlanabilen bir makine icat ediyor. Toprağın sulanmasının mikroorganizma kültürleriyle gerçekleştirilmesi yönünde deneyler yapıyor: Toprakta birtakım mikroorganizmalar, hücreler üretilerek, hem bitkinin köklerinin gerekli besini almasını, hem de toprağın bileşimine giren kimi öğeleri çürüterek toprağın verimliliğinin artmasını sağlayacak bu çok rasyonel ama henüz yeni düşünce onu heyecanlandırıyor.

Deneyerek görecekler ki... ama hayır, bundan sonrası fantezi alanına girebileceği için burada duralım. Denenmiş, sınanmış, gerçekliği kanıtlanmış somut olgulardan öteye geçmeyelim. Başka her şey şurada dursun: Günümüzde büyük ölçekli olarak uygulanmakta olan ve ticari rekabette yenik düşmediği gibi başarısını kanıtlamış olan tarımsal yöntemler, karnımızı doyurmamızı sağlamakla kalmaz, lüks kapsamına giren meyve ve sebzelerden yararlanabilmemizi de sağlar; buna karşılık bizim vereceğimiz şey ise hem çok az, hem de çok keyifli bir emek katkısı olacaktır, o kadar. Bu yakınlarda gerçekleştirilen bilimsel buluşların, uzak olmayan bir gelecekte ne müthiş uygulama alanı bulacağını şimdiden sezinleyebiliyoruz.

Biz burada şimdilik yeni bir yolun altını çizmekle yetiniyoruz. Bu yolun adı: Halkın ihtiyaçlarının neler olduğunu belirlemek ve bunların nasıl, nereden, ne şekilde karşılanacağını araştırıp bulmak yoludur.

Devrimin elinin ermeyeceği, gücünün yetmeyeceği tek şey, inisiyatif (teşebbüs, gözü karalık, korkusuzca girişmek)tir. Daha ilkokuldan başlayarak ezilen, yetişkinlik çağlarında geçmişin kölesi olan ve ölene dek bu durumları süren bizler, düşünmek denen şeyi neredeyse hiç bilmiyoruz. Yeni bir düşünce akımı ortaya çıktığında bunun neyin nesi olduğunu kavramak için aklımıza başvuracağımız, onun hakkında kafamızda kendi düşüncemizi oluşturacağımız yerde, yüz yıl önce yazılmış kitaplara başvurup, eski bilgelerin bu konuda ne düşündüklerini öğrenmeye çalışıyoruz.

Bunun yerine devrimin yeterince düşünce cesareti, girişimcilik cesareti olabilse, temel gıda maddeleri gibi yaşam yedekleri konusunda en ufak bir sıkıntıya düşmez.

1789-1793 devriminin bütün o yüce günlerinin zihinlere sonsuza dek nakşedilen en güzeli, en yücesi, Federasyon bayramı için dört bir yandan gelip toplananlann Mars sahasında tanm işçileri gibi çalışıp orayı bayrama hazırladıkları gündü. O gün Fransa gerçekten de tek yumruk, tek yürekti; yeni düşünce biçiminin coşkusu içinde, önünde açılan güzel günleri görmüştü sanki: Toprak bundan böyle herkesindi ve hep birlikte işlenecekti. Toprağı hep birlikte işlemenin en büyüleyici sonucu, ezilmişliğin, düşmanlaşmanın, ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan bölünmüşlüğün bütün izlerini yok etmesidir.

Yeni toplum, böyle bir dayanışmanın, böylesi muazzam bir motorun, insanın enerjisini, yaratıcı gücünü yüz kat artıracağını anlayacak ve yeni toplumun yeni insanı olarak olanca gençlik gücüyle geleceği fethetmek için ileri atılacaktır. Ne idüğünü, kim olduğunu bilmediği müşteriler için üretmeye son verecek; içinde yaşadığı çevrenin ihtiyaçlarına, zevklerine uygun şeyler üretecektir; içinde yaşadığı toplumun varlığını sürdürebilmesi için zorunlu şeyleri üretmekle kalmayacak, hoşnutluk, bolluk, refah göstergesi olan nesneleri ve ruhun gıdası olan şeyleri de üretecektir: Bu da kendisine özgür iş seçimi, özgür çalışma, başkalarının yaşamına engel olmadan yaratılmış yaşama sevinci sağlayacaktır. Yanı başında omuzdaşlarının bulunduğunu bilmenin verdiği cesaretle ve birliktelik duygusuyla insanlar bilimsel bilginin ve sanatsal yaratıcılığın yüce doruklarını fethetmek üzere hep birlikte ileri atılacaklardır.

Böylesi bir coşku içinde bulunan bir toplumun ne iç anlaşmazlıklardan, ne de dış düşmanlardan korkmasına gerek vardır.

Geçmişin bütün saldırılarının karşısına, yeni düzene bağlılıklarıyla, hem bireysel, hem toplumsal düzlemde gösterecekleri cesur girişimcilik ruhuyla, uyuyan dehalarım uyandıracak Herkül gücüyle dikileceklerdir.

Bu muazzam güç karşısında ne bir krallığın, ne de "birleşmiş krallıklar"ın gücü dayanabilir. Yapabilecekleri tek şey bu güç karşısında eğilmek ve toplumsal devrimin insanlık önünde açtığı yeni ufuklara doğru yol olan ortak arabaya herkes gibi güç vermek olacaktır.






1 Bkz.: La Bruyüre J., Yüzyılımızın Karakteri ya da Alışkanlıkları (insana Dair bölümü). Spb., 1890, s.255.
2 Önce şunu söyleyeyim: Ben bu düşüncelerimi ilk kez 1888 yılında "Nineteenth Century" de yayınladığımda hiçbir kesimden en ufak bir itiraz görmediği gibi, "Bahçecilik Dergisi" yazıkurulu başkanınca da tümüyle onaylandı. Bağ, bahçe, toprak işiyle bizzat uğraşan insanlar "bir yerde kömür ucuzsa üzüm de ucuzdur"u kanıtlayarak bu konuda benden de ileri gittiler. Ben Fransız bahçecilerin de benimle aynı fikirde olduklarından eminim. Okurlarımız, Jersey Adasından ve Belçika'dan getirilen sera üzümünün Londra'da bunca ucuza satılmasıyla ilgili açıklamaları, sayısal verileri şimdi andığımız kitapta bulabilirler.
3 Bkz.: "Repartition metrique des impots", A.Toubeau (2 cilt, Guillaumin yayını, 1880). Yazarın düşüncelerini hiç paylaşmıyoruz, ama kitabı hangi toprağın hangi üründen ne kadar vereceğinin hangi kaynaklardan öğrenilebileceğine ilişkin tam bir ansiklopedi niteliğinde. Ayrıca bkz.: Ponce, "La culture maraichere" (1869), Le Potager Gressent (Paris, 1885), bahçecilikle uğraşanlara hararetle tavsiye ediyorum bu nefis bahçecilik elkitabını. Risler, "Physiologie et culture de ble" Paris, 1886; Lecoteux, "Le ble sa culture intensive", Paris, 1883; Eugdne Simon, "La çite chinoise; Diction-naite d'agriculture "; Wm. Fream, "The Rothamstead experiments ", Londra 1888.
4 Traktör oldu mu, 180.000 desyatin toprağın sürümü beş saatlik işgünü hesabıyla 120.000 işgününü aşmıyor.
5 funt - 409,5 gr. (çev.).
6 pud - Eski bir Rus ağırlık ölçüsü: 16,3 kg (çev.)
7 sajen - 2,13 m. (çev.).
8 dyum - pus; bir fut'un (30.48 sm.) on ikide biri olan uzunluk ölçüsü, 2.54 sm. (çev.).
9 Bizim camekânda altı yaşında Hamburg türü omcalar vardı. Üzüm, yetiştirilmesi büyük emek ve sabır isteyen başlı başına bir bilim; iki üç kuşak bağcının çabası gerekiyor iyi bir asma kütüğü elde etmek için. Hamburg türü asmalarsa kış soğuna karşı çok dayanıklılar. Asmanın büyüyebilmesi için kış soğuğu gerekli.
10 Paris'in iki departmanında yaşayan halkın, her yıl çok az bir zaman harcayarak, kendi topraklarından kaldıracakları ürünlerle varlıklarını sürdürebileceklerini kanıtlayan tarıma ilişkin verdiğimiz rakamları özetleyecek olursak: Seine ve Seine-et-Oise departmanları:
1866 yılı nüfusu 3.600.000
Desyatin olarak yüzölçümü 549.000
Desyatin başına düşen nüfus 654
Gıda sağlamak için ekilip biçilen topraklar (desyatin olarak):
Ekmeklik tahıllar 180.000
Doğal ve yapay çayırlar 180.000
Sebze ve meyve 6.300 ile 9.000 arası
Bütün bunlardan geriye kalanlar (evler, yollar, parklar,
ormanlar) 180.000
Bütün bu alanların tarıma elverişli hale getirilmesi ve tarımsal amaçlı olarak işlenmesi için harcanacak emek (5 saatlik işgünü üzerinden):
Ekmeklik tahıl (Ekim ve hasat) 15.000.000
Mera ıslahı, büyükbaş hayvancılık, süt 10.000.000
Sebze-meyve (lüks kapsamındakiler de içinde) yetiştirme,
bahçe bostan işleri vb 33.000.000
Beklenmedik işler 12.000.000
5 saatlik işgünü olarak toplam 70.000.000
Yetişkin nüfusun (kadın-erkek) yalnızca yansının tarımsal işlerle uğraşacaklarını varsayarsak, bu 70 milyon yarım günü 1.200.000 kişiye böldüğümüzde, her çalışana 5 saatlik 58 işgünü düşeceği ortaya çıkar.

11 Önceki baskıda "tekerlekli pulluk"la demiştim. Bugün ise (1919) traktör var hayatımızda ve yakında bütün tarlalarda atın yerini alacak.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

CNT-FAI
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : Arroja la bomba
Diğer

  Linkler
Otonom-X
Antifa İzmir
Kara Haber Video Eylem Atölyesi
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız