Bizim istediğimiz anarşist devrim yalnızca tek bir sınıfın çıkarı ve özgürlüğe kavuşması içindir. Bu sınıf ekonomik, politik ve moral bakımdan tutsak edilmiş tüm insanların sınıfıdır.

Errico Malatesta

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Makaleler - Sendikalizm - 1980 sonrası Türkiye sendikal hareketinin sorunları ve çözüm arayışları

Değişen Koşullar ve Sendikalar Yazar : Doğa Kara

Kapitalizmin Altın Çağı

19. yüzyıldan itibaren endüstrileşmeyle birlikte, kapitalist toplum bir çok bunalım yaşamış ve bunalımların çözümünde de birçok değişik politika izlemiştir.

Ekonomi politikalarında uygulanan ilk büyük değişim, 1929 İktisadi Bunalımı ile başlamış ve 1945 sonrasında kapsamlı bir uygulama alanı bulan Keynesyen politikalarda olmuştur. 1970'li yılların ortalarına kadar başarılı bir şekilde uygulanan bu politikalar ile ekonomik ve sosyal gelişmeler bir arada yürütülmüş ve bunun sonucunda toplumsal uzlaşmaya ulaşılması sağlanmıştır. (1)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ABD'nin ekonomi üzerindeki belirleyiciliği daha da belirginleşmesi dikkat çekici bir noktadır. Savaştan çıkan Kıta Avrupa'sının yeniden yapılanma sürecinde, ABD sermayesine ihtiyaç duyması da bunun bir göstergesidir. ABD'nin dünya ekonomisinde ki toparlanma ve genişlemedeki bu kadar etkili olmasının temel nedeni ise diğer ülkelere göre, ileri teknoloji üretme kapasite ve yeteneğinin fazla olmasıyla açıklanabilir.

Kıta Avrupa'sının İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadığı savaş tahribatını giderebilmesi ve ABD ile yarışabilecek düzeye gelebilmesi için, ekonomide devletin müdahalesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu noktada Keynesyen politikalar önemini arttırmaktadır. Peki, Keynesyen politikaların temel önermesi nedir?

Kapitalist ekonominin devlet tarafından düzenlenmesini esas alan Keynes, klasik ekonomistlerin tam istihdam varsayımını reddetmektedir. Klasiklere göre, piyasalar üretimde izlenecek arz yanlısı ekonomi politikaları ile tam istihdama ulaşacaktır. Ekonomide eksik istihdam ortaya çıksa bile bu geçicici olacak ve hiçbir müdahale olmaksızın ekonomi kendi içinde tam istihdama ulaşabilecektir. Keynes'e göre ise efektif talep yetersizliği nedeniyle eksik istihdamda dengeye gelen piyasalar, talep yanlısı uygulanacak ekonomi politikaları ile tam istihdam düzeyinde dengeye gelecektir. Bunun için de devlet, maliye politikası araçlarını kullanarak talep yaratacak, yani üretim sürecine katılarak yatırımlar yapacak ve böylece girişimcilerin olumsuz beklentileri ortadan kaldırılarak yeni yatırımlar gerçekleşecektir. Yeni yarımların gerçekleşmesi sonucunda yeni istihdam alanları ortaya çıkacak ve ekonomilerin tam istihdama gelmesi sağlanacaktır. Bu durumda işsizlik gibi bir sorunla başa çıkmakta büyük oranda kolaylaşacaktır.

Marshall Planı çerçevesinde Keynesyen politikaların uygulanması ile Batı Avrupa yeniden inşa edilirken, ekonomik faaliyetler giderek canlanmış ve önemli üretim artışları sağlanmıştır. Bu canlanma çerçevesinde, istihdam hacminin artığı ve işsizlik sorununun da büyük oranda çözümlendiği görülmektedir. (2) Bu dönemde firmalar kar marjlarını yükseltirken, fiyatlar kısmen sabit kalmıştır; ayrıca ülkelerin büyüme hızlarında da önemli yükselişler gözlenmiş ve dış ticaret hacmi de büyümüştür. İkinci dünya savaşından itibaren yaklaşık 25 yıla yakın süren bu dönem daha sonra “kapitalizmin altın çağı” olarak adlandırılacaktır.

Bu dönemde devlet harcamalarının sivil kısmında da önemli bir artışın yaşandığı görülmektedir. Bu artış, yani refah devleti politikalarının temel nedenleri halkın daha iyi toplumsal hizmet için baskısı ve kapitalist gelişmeleri desteklemek için ekonomik altyapı ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Burada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var; Keynesyen uygulamaların nihai hedefi sadece ekonomik sistemin yeniden krize girmesini önlemek değildi. Bu uygulamalar aynı zamanda işçi sınıfının, Avrupa'nın hemen yanı başında yaşanan Sovyet Devrimi ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan “Sosyalist Blok”un etkisine girmesini engelleme kaygısını da beraberinde taşımaktadır. Bu nedenle “sosyal refah devleti” anlayışı destek görmüş ve ekonomilerle beraber geliştirilmeye çalışılmıştır.

Devletin ekonomiye müdahalesi ve sosyal refah devlet anlayışı ile işsizlik oranlarındaki görece düşüş, sendikaların güçlenmesine de imkan sağlamıştır. Bu durum, çalışanların yaşam ve çalışma koşullarında önemli gelişmelere neden olmuştur. Bu dönemde sendikalar baskı grubu olma özelliği kazanmış ve bunu çalışanlar lehine kullanmışlardır. Yine bu dönemde sendikalar, çalışanların hak ve özgürlüklerini koruyup geliştirmeye çalışırken aynı zamanda kapitalist sisteme karşı da bir mücadele içindeydiler.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomilerinde yaşanan krizsiz büyümenin 1970'li yıllara gelindiğinde durduğu görülmektedir. Uluslararası para sisteminde yaşanan sorunlar, verimlilik artışlarının getirdiği yüksek ücretler ve artan talep, endüstri girdisinde yaşanan yüksek fiyat artışları nedeniyle yaygınlaşan enflasyon ve bunlara bağlı olarak maliyetlerdeki artışlar sonucu yeniden yükseliş gösteren ve başa çıkılamayan işsizlik sorunu, bu dönemde ekonomilerin derin yaralar almasına ve altın çağın giderek bir krize girmesine neden olmuştur. (3)

Keynesyen yaklaşımlar ve politikalar bu sorunlar karşısında yetersiz kaldığı için, yeni ekonomik modeller geliştirilmeye çalışılmış ve varolan modeller de yeniden ele alınmaya başlanmıştır. Bu dönemde yoğun olarak yaşanan tartışmalarda klasik ekonomik modele geçiş fikri giderek ağırlık kazanmış ve klasik ekonomik modelin bazı yönleri yeniden yorumlanıp geliştirilmiştir. Keynes'in talep yönlü yaklaşımı terk edilerek, arz yanlı ekonomiye geri dönüş ile neo-liberal döneme girilmiştir.

Bu dönemde sosyal uzlaşmaya dayalı model terk edilerek, Fordist birikim rejimi yerini Post-Fordist sermaye birikim rejimlerine bırakmaya başlamıştır. Otomotiv sektörü bu alanda kilit bir yere sahiptir. 1950'li yıllarda dünya otomotiv pazarında yok denecek kadar az paya sahip olan Japonya'nın 1989'da, (ABD'nin pazardaki payının %40 oranında düşmesine karşın) pazardaki payı %25'lere çıkmıştır. Japonya'nın bu başarısının altında yatan temel neden Fordist iş organizasyonu yerine, “yalın üretim” adı verilen, işçilerin bedensel katkılarının yanında zihinsel katkılarını da üretime katmalarını sağlayan yeni bir organizasyon modelini uygulamalarıdır. Japonya maliyet oranlarında sağladığı düşüş ve uyguladığı yalın üretim tekniği sonucunda daha kaliteli ve ucuz ürünler üreterek pazardaki payını yükseltmiştir. (4)

1970'lerin krizinin aşılamaması, artan rekabet ve küreselleşme ile firmalar kar marjlarını korumak için işçilik maliyetlerinin düşürülmesi yoluna gittiler. Neo-liberal politikalar ile esnek çalışma yaygınlaşmaya başladı; mevzuatlarda yapılan kısıtlamalar ile çalışanların ve sendikaların aleyhinde düzenlemeler geniş uygulama alanı kazandı. Bu durum sendikaların giderek güç ve etkinliklerini yitirmesine neden oldu.


Üretimdeki Sektörel Değişimi

Sanayi sektöründe doğan sendikalar, doğal olarak bu sektörde güçlerini kazanmış ve gelişmişlerdir. Çok sayıda işçinin çalıştığı sanayi işletmelerinde kolaylıkla örgütlenen sendikaların, günümüzde üretimin geniş ölçekli imalat sanayisinden küçük ölçekli imalat sanayisine doğru kayması sonucunda örgütlenmeleri de giderek zorlaşmıştır. Ayrıca tarımın önemini yitirmesi ve yeni hizmet sektörlerinin ortaya çıkması sendikal örgütlenmeleri zor duruma sokmaktadır.

1980'li yıllarda ve özellikle 1990'lı yıllara gelindiğinde hizmet sektörü en başta anlam ve kapsam olarak değişikliğe uğramıştır. Ayrıca mal üretimi de giderek hizmet sektörüne bağımlı duruma gelmektedir. Bu günkü teknolojik değişimin özellikle hizmet sektöründe ortaya çıktığı, dolayısıyla bir hizmet sektörü devrimi yaşandığı söylenmektedir. Endüstri devrimi temelde fiziksel iş bölümüne dayalıyken, mikro-elektronik devrim zihinsel emeğin iş bölümünü gerektirmektedir. (5) Bu durumda emeğin vasıf düzeyinin gelişmesine ve değişmesine yol açmaktadır.

Özellikle Japonya'nın üretimde uyguladıkları insan kaynakları yönetimi, kalite çemberleri v.b. gibi yeni teknikler bu üretimin yapısındaki değişikliğe iyi birer örnek oluşturmaktadır. Japonya uyguladığı bu yeni tekniklerle birlikte dünya piyasalarında giderek güçlenen bir konum almaktadır.

Üretimdeki değişim mal üretiminde değil, üretim tarzında ve bu üretim tarzının yeni bir emek, sermaye ve örgütlenme getirmesindedir. İşte bu yeni bileşim, işin, yöneticilerin ve örgütün yeniden yapılanmasına neden olmuştur. (6) Emek yoğun üretimden sermaye yoğun üretime geçiş sağlanmıştır.

Hizmet sektörünün gelişmesi, teknolojik yeniliklerin üretimde büyük uygulama alanları bulması ile artan makineleşme ve otomasyon, teknik bilgi ve uzmanlık gerektiren işlerin artmasına neden olmuştur. Bu durumda daha önce de belirttiğim gibi sanayi sektöründe örgütlü olan sendikaların üye sayılarının azalmasına, dolayısıyla etkinlik alanlarının da daralmasına neden olmuştur.


Çalışanların Yapısında Değişim

Sendikalar bu güne kadar ağırlıklı olarak mavi yakalı işçiler arasında örgütlenmiştir. Özellikle hizmet sektörünün ekonomi içindeki yerinin büyümesi ve sektörlerdeki işgücü dağılımının değişmesi ile beyaz yakalı işçilerin toplam işgücü içerisindeki oranı da artmaya başlamıştır. Beyaz yakalı işçiler, mavi yakalı işçilerin tersine bir sendikaya ait olma duygusunu daha az taşıyan ve bireyselliğin daha güçlü hissedildiği bir çalışan grubudur. Bu nedenle beyaz yakalı işçilerin sendikalaşmaları çok daha zordur.

1970'li yıllarda yaşanan kriz ile birlikte uygulanan neo-liberal politikalar, dışsallaştırma stratejileri, taşeron uygulamaları sonucunda işgücü çekirdek ve çevresel işgücü olarak bölünmeye başlamıştır. Çekirdek işgücü yüksek vasıflı ve görece nispeten yüksek ücretli ve nispeten güvenceli bir kategoriyi oluştururken, çevresel işgücünün çalışma koşulları belirsizlik göstermektedir. (7) Çevresel işgücü kolayca ikame edilebileceği için sendikalaşamamakta ve genellikle kayıt dışı alanda istihdam edilmektedir. Çekirdek işgücü ise bireysel pazarlık yolunu tercih ettiği için sendikalaşmak gibi bir gereksinim hissetmemektedir.


Kamu Kesiminin Daralması ve Özelleştirme Politikaları

Keynesyen politikalar ile devletin ekonomiye müdahalesi sonucunda, özellikle kamu kesiminde büyük istihdam imkanları ortaya çıkmıştır. Bu durum sendikaların daha çok kamu kesiminde örgütlenmesine olanak saplamıştır. Neo-liberal ekonomi politikalarına geçiş ile birlikte, kamu kemsinin daralması ve özelleştirme uygulamaları sendikaların kamu kuruluşlarındaki güçlerini giderek yitirmelerine neden olmuştur.

Kamu kuruluşlarındaki nispeten rahat ortam sendikaların örgütlenebilmesi açısından özel sektör için söz konusu olmamaktadır. Özel sektörde uygulanan serbest piyasa koşulları ve vahşi kapitalizm uygulamaları, işçilerde tedirginlik yaratmakta ve işlerini kaybetme korkusu diğer nedenlerle birleşince işçilerin sendikal faaliyetlere katılmasını daha da zorlaştırmaktadır.


1) Meryem Koray, Değişen Koşullarda Sendikacılık. İstanbul, Tüses Yayınları, 1994, s.7-8
2) Ibid., s.10.
3) Ibid., s.11-13.
4) Aziz Çelik, “Günümüzde Sendikaların Sorunları ve Çözüm Arayışları”, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), 2003, s. 12.
5) Koray, s. 30.
6) İbid., s. 26-31
7) Çelik, s. 15.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Kapitalizm Öldürür
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : Viva la FAI
Diğer

  Linkler
Kaos GL
DTCF Muhalifleri
Hayvan Özgürlüğü
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız