Güçlü bir halk lidere ihtiyaç duymaz.

Emiliano Zapata

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Haziran Temmuz Ağustos 2005

Özgürlüğün Örgütü Yazar : Zafer Onat

Düşünsel ve tarihsel bir birikim olarak anarşizm eşitlik ve özgürlük kavramları üzerinde şekillenmiştir. Anarşizmin ortaya çıkışından beri bu iki kavram özel mülkiyet, örgüt, kolektif sorumluluk, öz-disiplin gibi alt kavramlar çerçevesinde tartışılmıştır. Biri toplumsal, diğeri bireysel bir vurgu içeriyor izlenimi verse de bu iki kavram birbirinin ayrılmaz parçalarıdır. Bireyci anarşizm ile toplumcu anarşizm arasındaki önemli bir ayrışma bu tespitle ortaya çıkmaktadır. Toplumdan bağımsız bir bireyden, dolayısıyla toplumsal, ekonomik ve siyasal ilişkilerde eşitlik sağlanmadan, toplumdaki tüm bireylerin özgürlüğünden söz edilemeyeceği toplumcu anarşizmin temel vurgusudur. Bu anlamıyla toplumcu anarşistler anarşizmi sosyalist akımlar arasında görür. Anarşizm mücadele tarihi içindeki iki sosyalist akımdan biridir.

Sosyalist bir anlayış olarak anarşizm örgütlülüğün özgürlüğü yok edeceği söylemini şiddetle reddeder. Anarşistler için sınıfların ve otoritelerin olmadığı, bireylerin özgür iradelerine dayalı komünist bir dünyanın nasıl mümkün olduğuna verilecek en genel cevap “bu toplumdaki tüm bireylerin birbiriyle iletişim kurabilir, dayanışabilir olmasını sağlayacak, otoritenin yeniden ortaya çıkmasını engelleyecek bir örgütlülüğe sahip olmaları gereklidir.” olacaktır. Örgütlülük yaşamın ta kendisidir ve zaten örgütsüzlüğü savunanların da yaşamlarını örgütsüz biçimde sürdürme şansları yoktur. Sorun örgütlülükte değil, genel olarak toplumun, özel olarak da devrimcilerin örgütlenmesinin nasıl olması gerektiğindedir.

Bu noktada bizlerin, -siyasal değil toplumsal bir devrimle birlikte var edilebilecek, sınıfların ve sınırların olmadığı bir dünyanın emekçi sınıfların ve dolayısıyla insanlığın tek kurtuluşu olduğuna inanan devrimci anarşistlerin- nasıl örgütlenmesi gerektiği sorunu karşımızda duruyor. Nasıl örgütleneceğimiz, nasıl bir dünya hayal ettiğimizden bağımsız düşünülemez. “Devletçi sosyalizm” deneyimleri bizlere göstermiştir ki gerçek anlamıyla komünist bir toplum bugünün ve geçmişin egemenlerinin araçlarıyla gerçekleştirilemez. Yani bir baskı aracı olan devlet, baskının ortadan kalkmasının aracı olamaz. Devlet bir noktadan sonra ona egemen olan sınıfların varlığından bağımsız bir varlığa sahip olur ve devletin amacı kendini sürdürmek, yenilemek ve güçlendirmek haline dönüşür. İktidar merkezileştikçe bu etki artar. Liberal devlet anlayışı gereği iktidar devlet tekelinde değildir. Ancak iktidar toplumda eşit biçimde paylaştırılmak yerine üretim araçlarına sahip olanlar arasında, sahiplikleri oranında paylaştırılır ve egemenliklerini ve bunun kaynağı olan mülklerini koruması ise devlete iktidarlarını teslim ederler. Toplumsal sözleşme dedikleri bundan ibarettir ve doğal olarak liberalizmin birey tanımı ise bu sözleşmenin tarafı olan mülk sahipleriyle sınırlıdır. Yani üretim araçları üzerindeki iktidar toplum üzerindeki iktidarı belirler.

Benzer bir durum merkezi bir parti iktidarına dayanan devletçi sosyalizm için de geçerlidir. Marksizm nihai hedef olarak devletsiz toplumu öngörmesine rağmen bunun devlet aygıtıyla gerçekleşebileceği şeklinde büyük bir yanılgıya düşerler. Yani devlet, parti bünyesinde cisimleşmiş iktidarından kendiliğinden vazgeçecek ve komünizm aşamasına geçilecektir. Bu, burjuvazinin üretim araçlarını kendiliğinden emekçilere bırakabileceğini düşünmek kadar gerçeklikten uzak bir anlayıştır. İktidar ona sahip olanların niyetlerinden bağımsız bir niteliğe sahip olur. Zaten yaşananlar da bunun gerçekleşmediğini göstermiştir. Sovyetler Birliğin’de, Kore’de, Çin’de ve diğer devletçi sosyalist deneyimlerde emekçilerle yöneticiler, bürokratlar arasında farkın giderek artmış, giderek yönetenler ve yönetilenler arasında ekonomik anlamda da bir farka yol açmıştır. Yani sınıflı toplum ortadan kalkmamış, eski patronların yerine işçilerine daha “adil” davranmaya çalışan yeni patronlar gelmiştir. Bu o ülkelerdeki yöneticilerin hatası sonucu değil, maddenin doğasının gereği böyle olmuştur.

Bugün örgütlenirken tüm bunları ve daha pek çok olguyu göz önünde bulundurmak zorundayız. Bizler, bugün özgürlükçü komünist bir devrime inanan bir azınlık olarak kendimizi emekçilerin öncüsü olarak göremeyiz. Her şeyin ötesinde bizler (materyalist algımız gereği) bildiklerimizin ve inandıklarımızın, içinde bulunduğumuz maddi koşullardan bağımsız şekillenmediğinin farkında olmalıyız. Sahip olduğumuz bilgi ve inancımız bizi devrime yön verecek öncüler konumuna sokmaz. Daha fazla bilgi edinme şansına erişmiş olan şanslı bir azınlık olarak mücadelemiz bu bilgi birikimini ve inancı toplumun geneline yaymak olmalıdır. Diğer emekçilere anlatacağımız çok şey olduğu gibi, onlardan öğreneceğimiz de çok şey olduğunu da unutmamalıyız. Kuşku yok ki bugün ve uzun bir süre için de çeşitli sebeplerden dolayı devrimci örgüt(ler) gereklidir. Ancak devrimi yapacak olan devrimci bir örgüt değil, emekçilerdir ve özgürlükçü bir devrim için emekçi sınıfların tamamının söz sahibi olacağı araçlar, özyönetim organları yaratılmalı, söz ve karar hakkı bu organlarda toplanmalıdır. Devrimci örgüt ise emekçilerinin kendi yaşamlarını ellerine almasının propagandasını yapacak, bunun araçlarını oluşturulması için mücadele edecektir.

Bu noktada üzerinde durulması gereken bir sorun şudur; devrimci örgütün toplumsal devrimdeki işlevi ne olacaktır? Bununla bağlantılı bir başka sorun da devrimci örgütle emekçilerin öz örgütlenmeleri arasındaki ilişki nasıl olmalıdır?

Sınıf ve Örgütü

Toplumsal devrim her şeyin bir anda kökten biçimde değişeceği bir mahşer günü değil, bir süreçtir. Biz iktidarı ele geçirmeyi değil, toplumun geneline yaymayı hedefliyorsak bunun için gerekli aygıtları yaratmaya bugünden başlamak zorundayız. Hali hazırda var olan otoriter aygıtları tasfiye ederken, bir yandan üretim kolektifleştirilmeli, diğer bir yandan da doğrudan demokrasi aygıtları toplumun tamamına yaygınlaştırılmalıdır. Emekçi sınıflar içerisindeki devrimciler ise kendi aralarında kurdukları örgütlerle sınıfsız, sınırsız ve devletsiz bir dünyanın kurulması için bulundukları her yerde mücadele etmeli ve bu mücadeleyi örgütlü biçimde sürdürmelidir. Bu yüzden devrimci, anarşist örgütlenme ideolojik bir netliğe sahip olmalıdır. Bu örgütlenmeyi oluşturan bireyler sınıf içerisinde bu ideolojik netliğiyle konumlanır ve anarşist komünist bir dünyanın propagandasını yapar, bunun için gerekli gördüğü araçların (öz yönetim araçları, kolektif alanlar v.s.) oluşturulması için uğraşır, liberal ya da otoriter eğilimlerin oluşumunu engellemek (ya da halihazırda var olanları ortadan kaldırmak) için mücadele eder. Herhangi bir emekçiden farklı olarak bunu örgütlü biçimde yapar. Ama örgütünde aldığı kararları sınıfın özörgütlenmesine angaje etmeye çalışmaz ya da emekçilerin örgütlenmesini kendi devrimci örgütlenmesine mal etmez. Devrimcilerin sınıfın öncüsü değil, parçası olduğunun somut ifadesi budur. Anarşist bir örgütlenmenin amacı devrime özgürlükçü ve komünist bir yön vermektir, zaten içlerinde yer aldığı emekçilere kendi fikirleri anlatır, onları ikna etmeye çalışır. Ancak propaganda yaparken amaç diğer emekçileri “devrimci örgütün öncülüğünde bir devrime götürmek” için değil, devrime yön verecek olan emekçilerin kendi kararlarını, yatay biçimde alacakları örgütlerin kurulması için mücadele etmektir.

Toplumdaki tüm sınıflar çeşitli biçimlerde örgütlü durumdadır. Siyasal partiler, dernekler, ticaret veya meslek odaları, sendikalar aracılığıyla insanlar önceden sınırlandırılmış alanlarda bir arada durmaktadır. Ancak bunlar arasında, bugün emekçilerin nispeten daha yoğun var olduğu sendikalar bile emeğin kendini var edebileceği alanlar olmaktan çok uzaktır. Emekçiler, sendika bürokrasisinin hegemonyası altında en ufak ekonomik taleplerini bile güçlükle dillendirebilmektedir. Sendikalar bugün geldikleri noktada sistemle barışık halde, sistem için tampon görevi görmektedir. Ama ne yazık ki emekçiler için bugün bu sendikalardan başka bir seçenek de görünmemektedir, ki sigortasız ve sözleşmesiz işlerde çalışan, mevsimlik işçiler, seyyar satıcılar, işsizler gibi pek çok kesimin yasal çerçevede örgütlenme, sendikalarda yer alma gibi bir şansı dahi yoktur. Emekçiler için var olan hiyerarşik sendikal yapılanmalar en ufak ekonomik taleplerini bile dile getirmeleri önünde büyük bir engel teşkil etmektedir. Dünyaya baktığımızda ayaklanmacı ya da toplumsal devrimci tüm kalkışmalar tabandan gelen baskıyla ortaya çıkmıştır. Tabandan gelen baskının önünde bir engel olmaması durumunda devrimci potansiyel emekçi sınıflar için her zaman varlığını korumuştur. Doğal olarak yatay olarak örgütlenildiği ve içindeki herkesin söz sahibi olabildiği örgütlenmelerde tabandan baskı yaşam alanı bulabilmiştir. Oysa bürokratik anlayışın ve merkezi karar alma mekanizmasının var olduğu emek örgütlenmeleri bugün büyük oranda sisteme entegre olmuş veya olmaktadır.

Geçmişte olduğu gibi bugün de dünyada hala görece devrimci potansiyel taşıyan ve sistem için tehdit oluşturan örneklerin önemli bir kısmı tabandan örgütlenen hareketlerdir. Bu konuda tarihteki en önemli deneyimler arasında Paris Komünü’nü, Sovyetler Birliği’nin başlarında ortaya çıkan işçi konseylerini, Ukrayna’da Kızıl Ordu’nun saldırılarına kadar süren komünleri, İspanya iç savaşı boyunca varlığını sürdüren fabrika ve mahallelerde özyönetimlerini saymak gerekir. Bunlar dışında da dünya tarihi pek çok benzer örnekle doludur. Arjantin’de 2001 yılında patlak veren krizle kendiliğinden ortaya çıkan halk meclisleri ve Brezilya’daki topraksızlar hareketi bugünün emekçilerinin tarihe yazdığı deneyimler arasında önemli yerlere sahiptir. Türkiye’de de, Çorum Alpagut* Linyit İşletmesi’ndeki işçilerin fabrikanın yönetimine el koyması ya da 15-16 Haziran olayları tabandan gelen etkiyle ortaya çıkmıştır. Bu örneklerin dışında Türkiye’de gerçekleşen direnişlerin önemli bir kısmı sendika bürokrasisine rağmen gerçekleşmektedir. Türkiye ve dünyadaki bu hareketlerin bazılarında şu ya da bu politik hareket etkin olmuşsa da, nitelik itibariyle taban hareketleridir. Bu hareketleri besleyen, yönlendiren sınıfın öz gücüdür.

Sovyetler Birliği’nden, Çin’e, Doğu Blok’u ülkelerinden Kore’ye leninist anlayışa uygun olarak yaşanan deneyimler ise kapitalizmi ortadan kaldırmak ve sınıfsız bir toplum yaratmak bir kenara farklı bir sınıflı toplum ve farklı bir kapitalizm yaratmıştır. Yaşanan süreç, kişisel iktidar savaşına dönüşmüş ve bu iktidar savaşında doğru taktikleri uygulayan, doğru ayak oyunlarını yapan kazanmıştır. Bu tarihsel vakaların bütünlüklü olarak incelenmesi, eleştirilmesi ve alternatiflerinin yaratılması gereklidir. Mesele yaşanan deneyimlerdeki öznelerin hatalarında mıdır? Bu noktada devrimi stratejik başarıya indirgeyen anlayışı irdelemek gerekir. Devrim nihai olarak taktiksel bir takım başarılarla sonuçlanacaktır. Ancak meselenin temeli bu taktiklerdeki başarılar değil, devrim düşüncesinin toplumun genelinde karşılık bulup bulmadığı ve o devrimin vaatlerinin gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Baskı aracı olduğu kabul edilen devlet aygıtının kullanıldığı, katı bir hiyerarşik düzenin yaratıldığı bir sistemin bu vaatleri gerçekleştirebileceğinden bahsedemeyiz. Tarihsel verilerle de bunun böyle olamayacağını gördük. Tüm bu olgular anarşistlerin, sınıfın sadece sendikal bilince sahip olduğu, ancak devrimci öncünün bilinç taşıması ve yönlendirmesiyle devrimcileşebileceği şeklindeki leninist teze karşı, sınıfın bir öncüye ihtiyaç duymadan devrimci bir potansiyele sahip olduğu şeklindeki tezi savunmasının gerekçelerindendir.

Bugün tüm olanaksızlıklara karşın emekçilerin kendi öz örgütlenmelerinin yaratılması bir zorunluluktur ve bu anlayışın zemini emekçilerin sınıfsal karakterinde bulunmaktadır. Anarşist-komünistlere göre komünist bir toplum ancak herkesin karar almaya eşit biçimde katılabilmesi ile hayat bulabilir. Herkes gücü, yeteneği oranından çalışacağı ve herkes ihtiyacı kadar üretilenlerden alabileceği bir toplumda, elbette herkes üretime ne oranda katılırsa katılsın (hatta hiç katılmasa bile) kendisiyle ve yaşadığı dünyayla ilgili eşit söz hakkına sahip olacaktır. Bu emekçilerin gerçek ihtiyaçlarını karşılama olanağı bulacağı tek örgütlenme anlayışıdır. Hiç kuşku yok ki çeşitli sebeplerden dolayı çalışamayanlar olacaktır. Bu insanlar çalışamadıkları için aç ya da kıyafetsiz kalmayacakları gibi yaşadıkları dünya hakkında da herkes kadar söz sahibi olabileceklerdir. Bunların nasıl gerçekleşeceğine, toplumsal ilişkilerin nasıl olacağına dair genel ilkeler ve bu doğrultuda uygun toplumsal aygıtlar önermek dışında gelecekteki topluma dair çok fazla şey önermek zordur ve gereksizdir. Özgür dünyaya gidilecek yöntemi ya da var olacak dünyanın ayrıntılarını içinde bulunulan yer ve zamanın şartları ve o dünyayı var edecek emekçilerin kolektif iradesi belirleyecektir. Şu an belirlememiz gereken ise emekçiler içerisinde azınlık olan -ve her zaman da görece azınlık olması büyük olasılık olan- devrimcilerin örgütlenmesinin nasıl olması gerektiğidir.

Devrimci Örgütlenme

Yaşamın asıl belirleyicileri birilerinin kafalarında kurdukları idealler değil, maddi olaylardır. İnsan iradesi tamamıyla önemsiz görülemez ama onun geçici olduğu, insan zihninin değişken olduğu, gidiş gelişler yaşadığı ve hepsinden önemlisi kişinin içinde bulunduğu maddi koşullardan doğrudan etkilendiği unutulmamalıdır. Bu yüzden bizler de salt “Anarşist ideallerimize” güvenerek hareket edemeyiz. Kullandığımız araçlar bizi ön gördüğümüz geleceğe bağlayan anahtarlardır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki anarşist bir örgütlenme toplumsal mücadelenin merkezi olma hedefinde olamaz. Emekçiler farklı anlayışlara sahip olarak örgütlenmektedir ve örgütlenecektir ve kendi dışındaki siyasetleri tasfiye etme biçimindeki Bolşevik anlayış anarşistlerin mücadele etmesi gereken bir olgudur. Ayrıca anarşist komünist örgütlenme kendi anlayışına daha yakın örgütlenmelerle doğal bir ittifak halinde olacaktır.

Anarşist örgütlenme doğası gereği otoriter ilişkileri içinde barındırmamalıdır. Bu bir temenni olarak kalmamalı, bunu sağlayacak gerekli mekanizmalar yaratılmalıdır. Örgütlenmeyi var eden temel unsur kişiler, değil fikirler ve ortak devrimci amaçlar olmalıdır. Gerek bu sebepten, gerekse yukarıda parça parça sözü edilen sebeplerden dolayı devrimci örgütlenme ilkesel birliğe ihtiyaç duyar.

İlkesel birliğin hangi noktaya kadar olacağı bir başka sorundur. Bu bir yanıyla bireysel inisiyatif sorunuyla, bir yanıyla da örgütlenmenin nasıl daha işlevsel olabileceği, karşısındaki çok iyi örgütlenmiş ve merkezi karar alabilen sistem aygıtlarıyla nasıl mücadele edebileceği sorunuyla bağlantılıdır. Eğer anarşist ideallerin toplumsal alanda karşılık bulması ve yaşama geçmesini istiyorsak bu iki soruna da yeterli ve dengeli cevaplar vermek zorundayız.

Kuşku yok ki bu örgüt içerisinde var olup olmama gönüllülük esasına dayanmaktadır. Ayrıca alınan kararlarda herkes eşit söz hakkına sahiptir. Ancak tüm kararların konsensusla alınamayacağı düşünüldüğünde, bu kararlara katılmayan bireylerin, kararların uygulanmasına katılamama konusunda özgürlüğe sahip olması gerektiği de ayrıca vurgulanmalıdır. Diğer bir yandan çoğunluğun katılmadığı ancak önceden belirlenen genel ilkelere aykırı olmayan işlerin de örgüt içerisindeki bireyler tarafından uygulanma özgürlüğü olması gerekmektedir. Çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakkümü anarşist bir örgütlenme için kabul edilemez bir olgudur.

Birey veya kolektif genel örgütlenme içerisinde taahhüt ettiği ölçüde sorumludur. Kuşku yok ki genel bir hedefte ve bu hedefe gideceği düşünülen anlayışta ortaklaşmış insanların birliğidir örgüt ve bu anlamda ilkesel ortaklığa sahiptir. Ancak bu ortaklık küçükten büyüğe gittikçe zayıflar. Yani genel örgütü meydana getiren ve aralarında özerklik olan yapılar(otonomlar) kendi içlerinde daha yoğun bir birliğe sahipken, aynı şehirde olan ama farklı otonomlarda bulunanlar nispeten daha az ortaklığa sahiptir, birbirinden farklı şehirlerdekiler ise aynı şehirde olanlara göre daha az ortaklığa sahip olur. Bu kendiliğinden olur. Her hangi bir politik faaliyetin sürdürüldüğü alan büyüdükçe o alanda yer alan insan sayısının artışıyla orantılı olarak ortak düşünce ihtiyacı da, ortaklaşma olasılığı da azalır. Yani karar ne oranda merkezileşirse o oranda genel bir niteliğe sahip olur. Ancak kuşku yok ki bir örgütten söz edebilmek için ortak ilkeler, ortak amaçlar ve bu amaçlara giden ortak pratikler söz konusu olmalıdır. Ayrıca otonom yapıların kendi inisiyatifiyle gerçekleştirecekleri pratikler ortak olarak belirlenen genel ilkelere aykırı olmamalıdır ve alınan ortak kararlar da herkes tarafından uygulanmalıdır. Kuşku yok ki bunların hepsi katılımcılık ve doğrudan demokrasi ilkeleri çerçevesinde ve dolayısıyla özgürlükçü niteliğimizden vazgeçmeden olacaktır.

Sonuç olarak devrimci, anarşist bir örgütlenme belirli ideolojik bir perspektif ve içinde bulunduğu koşulları göz önüne alan ilkesel bütünlük çerçevesinde bir araya gelmiş özerk yapıların bir aradalığıdır. Ancak bu yapılar ortak mücadele edebilme yetisine sahip olmalıdır. Özgürlük ilkemizden vazgeçmeden kapitalizme ve devletlere karşı etkin bir mücadele verecek bir örgütlenme yaratmak bugün özgürlükçü bir devrime inanan insanlar için öncelikli bir görevdir. Kuşku yok ki bunun için çok tartışmak ve bir yandan tarihsel olguları, yapılan yanlışları, bir yandan da bugün içinde bulunduğumuz koşulları iyi değerlendirmek zorundayız.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

y028
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : World Anarchy
Diğer

  Linkler
Sanal Molotof
Veganarşi
Gözetleme Kamerası Oyuncuları
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız