Bizler ne hayal aleminde yaşıyoruz, ne de insanları olduklarından daha iyi hayal ediyoruz, onları oldukları gibi görüyoruz. Bu nedenle insanların en iyisinin bile otoritenin uygulamalarıyla özde kötü kılındığını ileri sürüyoruz. İnsanın insanı yönetmesinden bu nedenle nefret ediyoruz.

Pyotr Alexeyevich Kropotkin

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Eylül Ekim Kasım 2005

Anti-kapitalist mücadele için sınıf çözümlemesi Yazar : Whatever

Anonim, “Whatever”da 1995 yılında yayımlanmıştır

Bu makale devrimci eylemlilik içerisinde olan birey ve gruplarla iletişime geçmek için bir girişimdir. Şu anki her türlü radikal mücadelenin arkaplanı, katılımcıları tarafından fark edilse de edilmese de bir toplumsal ilişki olan sermaye saldırıdır. Günümüzün küresel koşullarının yıkımı küresel bir mücadeleyi gerekli kılar; dünya çapındaki bir mücadelenin üzerinde verilebileceği yegâne zemin küresel bir sınıfa odaklanan bir zemindir. Şu an verilmekte olan parçalı mücadelelerin (ücret mücadeleleri, ev ve işyeri işgalleri, çevresel savunma, işin reddedilmesi vs.) tümünün ya da herhangi birinin başarısı proleter mücadelenin genişlemesi ve birleşmesine bağlıdır. Sınıf ilişkilerine ilişkin bir perspektif, kendi başına anlamsız olmakla beraber, mücadelelerimizin verimliliğini son derece arttırır. Bu çözümleme pratik deneyimden çıkarılmıştır. Pratik sonuçlar yaratması umut edilmektedir, bu pratikten ayrı bir teori değildir.

Gördüğüm kadarıyla sınıf çözümlemesine dair görünüşte küçük olan anlaşmazlıkların (örn. öğretmenlerin orta sınıf ya da işçi sınıfından oldukları sorunu), epeyce bir tartışmadan sonra dünyanın nasıl bir yer olduğunda dair çok temel anlaşmazlıklara dayanmakta olduğu anlaşılır. Daha da özelde, gerçeğin doğasına ilişkin anlaşmazlıklara dayanmaktadır bunlar. Bu yüzden çok temel bir düzeyden başlamak zorunludur. Benim dünya görüşüm materyalisttir. Ama materyalizm, idealizm tartışmasına girerek zaman kaybetmek istemiyorum. Bu zıt dünya görüşleri birbirlerinden öylesine ayrıdırlar ki, üzerinden tartışılabilecek ortak bir zemin yoktur. Benim görüşüme göre dünya düşünceler tarafından değil, maddi güçler tarafından şekillendirilir ve yeniden şekillendirilir. Örneğin bu metni okuduktan sonra düşünceleriniz değişebilir veya değişmeyebilir. Eğer bir değişme gerçekleşse bile bu değişim, eylemleriniz ve davranışlarınız da değişmediği sürece tamamen anlamsız olacaktır. Düşünceler bir makaleyi okuyarak değişmez, böyle bir değişim daha geniş bir deneyim bağlamında gerçekleşir. Eğer böyle olmasaydı aynı şeyi okuyan herkes aynı şekilde düşünmeye başlardı ki bunun gerçek dışı olduğunu çok iyi biliyoruz.

eğer tanrı öldüyse, gerçek nerede?
Ortaçağ avrupası ve bugünün kimi teokrasileri gibi bazı toplumlarda gerçek toplumun dışından bir yerden kaynağını alır. Bazı önemli tartışmalarda tartışma bir değişmez resmi doğru üzerinden yapılır ve karara vardırılır. Ortaçağ avrupasında bu değişmez doğru İncil’di. “Değişmez doğru”nun hangi özel yorumunun kabul göreceği toplumdaki en güçlü grupların çıkarları tarafından belirlenirdi, ancak önemli anlaşmazlıkların etrafında döndüğü kimi referans noktaları bulunmaktaydı. Ortaçağ’daki devrimci sınıf mücadeleleri öyle görünüyorki karşı sınıf güçleriyle olan bir dini anlaşmazlıkla da örtüşmekteydi. (Örn. Muenster komünü Anabaptistler tarafından yaratılmıştı, Taboritler aynı zamanda kliseye karşı mücadele eden protestanlardı ve İngiltere içsavaşındaki çeşitli güçlerin kendi dini sektleri vardı.)

Bu durum burjuva devrimi tarafından darmadağın edildi. Tanrı toplumun merkezinden uzaklaştırıldı ve ardında sürekli gelişmekte olan bilim tarafından doldurulamayan bir boşluk bıraktı. Genel olarak kabul gören bir ‘doğru’nun bulunmadığı koşullarda birbiriyle çelişen yeni doğrular toplumun çelişkili bölümleri tarafından geliştirildi. Bu durumun en açık olduğu yer sınıf teorisi alanıdır.

Sınıf teorisinin günümüzde geçerli olan kapitalist bir versiyonu sosyolojiye dayanır. Bu yöntemle toplum mesleğe, eğitime ve ücrete göre kategorilendirilir. Bir varyasyonda örneğin kalifiye işçiler C2 olarak kategorilendirilirler. Bu sınıf çözümlemesi özellikle reklam endüstrisinde kullanılır. Satışları arttırmak için reklamlar belli toplumsal grupları hedef alır. Bu tip bir çözümleme politik partiler tarafından da kampanyalarının verimini arttırmak için kullanılır. İngiltere’de C2ler politik uzmanlar tarafından kazanılması gereken hayati bir bölge olarak görülürler. Skalanın altındaki kimseler İşçi partisine, üzerindekiler Muhafazakâr partiye oy vermeye eğilimlidirler. Kalifiye işçiler kampanyalar ve politikalar sayesinde tercih değiştirebilir bir grup olarak ele alınır. Muhafazakârların pek çok politikası bu grubu hedef alır. Sosyolojik sınıf çözümlemesini kullanmaları onların başarılarında önemli bir paya sahiptir. Bu teori bu yüzden doğrudur, yani gerçek dünya ile çakışmaktadır. Ama yalnızca kapitalist güçler için doğrudur. Onların dünya görüşleriyle örtüşmektedir, bize karşı olan stratejilerini planlamada onlar için çok kullanışlıdır. Doğru bir teoridir, ama sadece kapitalist sınıfın kendi iktidarını koruması için doğrudur. Bizim sınıf çözümlemesine olan ihtiyacımız tamamen başka bir sebeptendir. Biz bu toplumu onu yıkmak için anlamak istiyoruz. Bu yüzden bizim teorimiz toplumun ayırt edilebilen tabakalarının bilimsel kategorizasyonuna değil, farklı grupların birbirleriyle, kapitalizmle ve kapitalizme karşı mücadele ile olan aktif ilişkilerine dayanmalıdır.

tarihte sınıf

Tüm uygar toplumlar sınıflı toplumlar olagelmiştir. Bu toplumlardan her biri uygarlığını, kültürünü, teknolojisini bir çoğunluğun bir azınlık tarafından ezilmesi üzerinde kurmuştur. İlk uygarlıklar açık bir sınıf gücüne dayanmaktaydılar. Temel üretici sınıf özgür topluluklardan ya da rakip uygarlaşmış toplumlardan kaçırılmış insanlar olan kölelerdi. Zaman içerisinde efendi köle ilişkisi her iki taraf tarafından da normal olarak karşılanmaya başladı ve köleler kendi köleliklerinin yeniden üretilmesine katıldılar, bu yeniden üretime yardımcı oldular.

Daha yakın zamanlarda köle sınıfının yerini köylüler aldı. Köylüler kendi köy topluluklarında yaşadılar. Ama bunlar bu topluluklar uygarlıktan önce (ya da onun dışında) varolan özgür topluluklar değillerdi. Bu topluluklar lord, kilise ve nihayetinde devlet tarafından yönetilirlerdi. Bu güçler topluluğun dışındandı ama onun içinde önemli rol oynadılar. Lord topluluğun koruyucusuydu (örgütlü suçtan başka bir şey olmayan bir savunma sağlıyordu), köylüler onun toprağında haftanın bir günü bu korumanın karşılığı olarak çalışırdı. Bu ilişki de kabul edilir hale geldi ve hem lord hem de köylüler karşılıklı bir haklar ve sorumluluklar düzenini benimsedi.

Önceki tarihsel toplumlar bu günkünden çok farklı sınıf ilişkilerine sahipti. Ama bugünkü ilişkiler de farkına varılabilir nitelikte. İşçilere sık sık ücretli köleler denir, işçiler alınıp satılamasalar ve hukuki olarak özgür de olsalar bu nitelemenin bir gerçekliği var. Günümüzün sınıfsal tahakkümünün atalarımızınkiler ile nasıl bir ilişkisi var? Tüm sınıfsal tahakküm sistemlerinde ortak olan şey ne?

Bariz olmasına rağmen genel olarak yok sayılan cevap toplumsal iktidarın varlığıdır. Tüm sınıflı toplumlarda alt sınıfın üyelerinin kendi iktidarları (güçleri) şu veya bu şekilde kendilerinden alınmış, kendilerine yabancılaşmıştır. Bu alınan iktidar (güç) egemen sınıf ve onun görevlileri tarafından kullanılır. Antik toplumlarda kölenin iktidarı kendisinden tamamıyla alınmıştır, öyle ki köle bir nesne, alınıp satılan basit bir meta, tekmelenecek bir köpekten ibarettir. Öte yandan köylünün katı sınırlar içerisinde belli bir özerkliğe sahip olmasına müsaade edilmiştir. Bugün çoğunluğun yabancılaşmış olduğu kendi iktidarı özellikle sermayenin görevlileri ve devletin aracıları tarafından kullanılır. Yabancılaştırılmış bu toplumsal iktidarın kullanımı bu iktidarın üzerine uygulandığı yığınlarla aktif bir ilişkidir.

“marksizm”

Yaşadığımız toplum kapitalist bir toplum ve en belirgin özellikleri ücretli emek, merkezi bir devlet, meta üretimi, sermayenin birikimi. Peki, sınıfın hala toplumdaki iktidar tarafından belirlendiğini söyleyebilir miyiz? Benimsediğim ilk tutarlı sınıf çözümlemesi 4. Enternasyonel’in İngiltere seksiyonu olan Devrimci İşçi Partisi tarafından öne sürülen Troçkist bir versiyondu. Önerdikleri sınıf kuramına göre sınıf pozisyonunu, kişinin sermaye sahip olup olmamasına göre belirlenirdi. Büyük miktarda sermayeye sahip olanlar burjuvazi, az miktarda sahip olanlar küçük burjuvazi, geri kalan da işçi sınıf olarak kabul ediliyordu. Bu teori açıktır ki pek çok açıdan işlevseldir (ki pek çok Marksist grup tarafından da benimsenmekte). Kapitalist toplumda sermayenin mülkiyeti kesinlikle çok belirleyicidir. Ama kuramın ciddi çatlakları da mevcut. En büyük sorun DİP’in Sovyetler Birliği çözümlemesinde açığa çıkmakta. SSCB kapitalizmin ücretli emek, meta üretimi gibi tüm tipik toplumsal ilişkilerini barındırmaktaydı. Ancak sermayeye sahip bir sınıf içermemekteydi. DİP’in tutumu bu yüzden SSCB’nin kapitalist bir sınıfa sahip olmadığı ve bir tür işçi devleti olduğu yönündeydi. Bu tutumun yanlışlığı DİP’in teoriyi yanlış kullanmasından değil teorinin kendisinden kaynaklanıyordu. Bireylerin sınıfsal konumlarını belirleyen tek şeyin onların sermayeye sahip olup olmamaları olduğunu iddia eden bir sınıf çözümlemesi kullanışsız olmaktan da beterdir. Bu çözümleme, her anlamda kapitalist olan bir takım ülkeleri desteklemeye kuramsal dayanak sağlar. Tüm modern toplumlardaki gerçek çatlakları tespit etmekte başarısızdır.

Sermayenin mülkiyeti sınıfın önemli bir belirleyicisi, eğer büyük bir miktarda sermayeye sahipsen kapitalistsindir. Ama bu saptamayı tersine çevirmek yanlış olur. Sermayeye sahip olmamak seni proleter yapmaz. Sovyetler birliği sınıflı bir toplum ve kapitalist bir devletti. Sınıf çelişkisi mülkiyetin mülksüzlüğe karşı olan çelişkisi değil, toplumsal iktidara sahip olmak ile olmamak arasındaki bir çelişkidir. SSCB’nin egemen sınıfı, kapitalist sınıfı ekonomiyi,devleti ve ideolojik aygıtları yöneten üst düzey yöneticilerdi. Sermaye ile emek arasındaki aracı sınıf özellikle, görevleri işyerlerini günlük olarak yönetmek olan alt düzey yöneticilerdi. 1 SSCB’deki sınıf iktidarının biçimlerinin bu şekildeki kavranışı bizi karma olarak nitelendirilen ekonomilerin (İngiliz ekonomisi gibi) incelenmesine getirir. İngiltere’de de kimi endüstrilerde devlet mülkiyeti bulunmaktadır. Elbette ki geleneksel burjuvazi bu işletmelerden (planlama avantajları ya da sübvansiyonlar yoluyla) faydalanmaktadır ancak bu işletmelerin kapitalist olmalarının sebebi onların burjuvazinin çıkarlarının aracılığını yapmaları değildir. Devlet işletmeleri asla sosyalist olarak (kapitalist olmayan anlamında) nitelendirilemezler. Bu ulusal işletmeler artı değer üretmek ve biriktirmek için ücretli emeği kullanırlar, ki bu kapitalist üretim ilişkilerinin özüdür. Bu işletmeleri yöneten bireylerin kendileri kapitalist sınıfın bir parçasıdır. Son olarak özel işletmelere bakalım. Kapitalist bir işletmenin tipik betimlemesi bir kapitalistin sahip olduğu ve doğrudan kendisi tarafından yönetilen bir fabrikadır. Bu hoş resim yüzyıl evvel gerçekliğini yitirmiştir (ondan öncesi için ne kadar geçerli olduğu da ayrı konu). Özel işletmeler bugün tipik olarak sermaye tarafından bireylerin ve kurumların sahip oldukları hisseler üzerinden kolektif olarak mülk edinilmişlerdir. Burjuvanın kendisi tarafından değil de üst düzey yöneticiler tarafından idare edilirler. Hem açık pazar ekonomilerinde, hem de devlet tarafından kontrol edilen toplumlarda üst düzey yöneticiler kapitalist sınıfa, alt düzey yöneticiler de orta sınıfa dahildir. Açık pazarlı toplumlarda (devlet tarafından kontrol edilen toplumlardan farklı olarak) bu tabakalanmaya özel kapitalistler ve küçük burjuvazi de eklenir. Burjuvazinin, yani sermayenin sahiplerinin egemen sınıf olmalarının sebebi onların zengin, bizim de fakir olmamız değil. Burjuvalar egemen sınıftır çünkü sermayenin mülkiyeti onlara üretici güçler (ki buna değişken sermaye, yani çalışanlar da dahildir) üzerinde kullandıkları belli haklar, yetenekler, güçler verir. Sermayenin mülkiyeti, sınıf iktidarının kapitalizmin belirli varyasyonlarında ortaya çıkan bir türüdür. Kendi karakteristiklerine sahip olmakla beraber, diğer tahakküm biçimleriyle de bazı devamlılıkları barındırır, nasıl ki proleterlerin koşulları da tahakküm altında olma durumunun tarihsel biçimleriyle benzerlikler (ve farklılıklar) taşıyorsa.

ücretler

Yanlış sınıf teorilerinden birkaçını daha sayacağım. Kimi zaman sınıfın kişinin alığı ücret tarafından belirlendiği iddia edilir. Şu içinde bulunduğumuz an zenginle fakir arasında bir sınıf farkı var, ama bunun sebebi ücret farkları değil. Ücret farklılıklarına dayalı bir sınıf çözümlemesi sonsuz sınıf olduğu sonucuna varacaktır. Aynı zamanda farklı bölgelerdeki ücret farklılıkları da sorun yaratacaktır, bu ya bölgesel sınıf farklılıkları olduğu ya da sınıf çözümlemesinde bölgesel varyasyonların bulunduğu sonucuna götürür bizi. Bu elbette ki saçmadır. Dahası böyle bir teori ücret farklılıklarının neyden kaynaklandığını göremez. Bir yönüyle ücretler süregiden sınıf savaşı tarafından belirlenir, yüksek ücretler işçilerin verdikleri başarılı mücadeleyi yansıtır. Ama bu hikayenin bir yönü, çünkü ücretler kapitalist sistemin bağlamında belirlenir. Ücretlerin yansıttığı şey kısmen farklı emek güçlerinin farklı değişim değerleridir; bazı kişiler daha fazla ücret alır çünkü onların emek güçlerinin yeniden üretimi daha pahalıdır. Daha genel olarak ücretler emek piyasasındaki dalgalanmalara göre belirlenir ve farklı tipteki emeklerin arz ve talebini yansıtır. En önemlisi ücret faklılıkları sermaye tarafından kasıtlı olarak proleteryayı bölmek için yaratılır. Sınıf kendine dönük olan kıskançlık ve elitizm tarafından bölünür. Ücret farklılıklarına dayanan bir sınıf çözümlemesine güvenmek, kapitalizm tarafından kendisinin ayakta kalması için yarattığı yapay ayrımları gerçek kabul etmek ve bununla da kalmayıp bu ayrımları kasıtlı olarak vurgulamaktır. Böyle bir teori kapitalizmin kendisinden beklediği görevi yerine getirir ve bizim faydamıza değil zararımızadır.

komünist analiz

Buraya kadar eleştirmiş olduğum sınıf analizleri özsel ya da mutlak olarak karşıdevrimcidir. Az ya da çok bilinçli olarak kapitalizmi savunmak için kullanılırlar (elbette ki her kullanılışlarında bu geçerli değildir). Bunlar ayrıca bence yanlış olan devrimci akımlar tarafından üretilmiş olan sınıf analizleridir. Jean Barrot’un “Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Doğuşu” adlı kitapta yer alan “Kapitalizm ve Komünizm” isimli metni muhtemelen komünist teoriye en iyi giriştir. Özellikle de teorinin sınırlılıklarının ve normalde teorik etkinlik olarak adlandırılan ‘etkinliğin’ sefaletinin farkında olduğu için. Proletaryanın ne olduğuna dair tanımlaması Marks’ın teorisinin mükemmel bir modernleştirilmesi ve genelleştirilmesidir. Bu yazıda katılmadığım bir nokta onun proletaryayı “hiç sermaye hissesi (ya da birikmiş parası/ tasarrufu) olmayanlar” olarak tanımlamasıdır. Barrot bu ibareyi Sol Komünist Bordiga’ya atfeder, ancak kendisinin amacının “genel tanıma” ulaşmak olduğunu söyler. Bu tanımlamanın Barrot’un teorisindeki işlevi proletaryanın mücadelesini öncelikle ekonomik tahakküme karşı yapılan bir mücadele olarak göstermektir. Sınıf mücadelesi böylelikle sermayenin yarattığı hasarın bir fonksiyonu haline gelir. Bu süreç açıktır ki sınıf kompozisyonu ve sınıf mücadelesinin temel bir kaynağıdır ancak proletaryayı tanımlamaktan oldukça uzaktır. Eğer bu tanımı kabul edersek, gelişmiş ülkelerde proletaryanın artık var olmaktan çıktığını öne süren (özellikle 60lı ve 70li yıllarda) sosyologların argümanlarını da kabul etmemiz gerekir. Ayrıca liberallerin ve Troçkistlerin devrimin üçüncü dünyadan başlayacağını öne süren argümanlarını kabul etmemiz gerekir. Troçkistlerin bunu savunmalarının sebebi batı işçilerinin bir işçi aristokrasisi haline geldiklerini ve gerçek proletaryanın fakirleşmiş deniz aşırı ülkelerin işçileri olduğunu düşünmeleri. Liberallerin sebebi ise batının onlar için (kimi kusurları olsa da) bir cennet olması ve üçüncü dünya ülkelerinin bu yaşam koşullarına ulaşabilmek için demokratik devrime ihtiyaç duymalarıdır. Barrot yabancılamayı proletaryayı meydana getiren temel bir unsur olarak görüyor fakat ekonominin belirleyiciliğe çok fazla bel bağlıyor. Barrot’un önerdiği gibi “hegel’in hukuk felsefesinin eleştirisi’nin önsözüne” gidecek olursak göreceğimiz şu olacaktır: “proletarya ... toplumun keskin biçimde parçalanmasıyla zeminlerini yitiren insan kitlelerinden, özellikle de orta sınıfın saflarından oluşur.” Proletaryanın ortasınıf kaynağına dair bu tespit “Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları”ndaki işçilerin emeklerinin ürünlerine yabancılaşmalarına dair açıklamalarla yakından ilişkilidir. “insan kendisini yalnızca zihinsel olarak bilincinde yeniden üretmez, aktif ve maddi olarak yeniden üretir ve bu yüzden kendisini bizzat kendisinin yaratmış olduğu bir dünyada hayal eder. İnsandan kendisinin üretmiş olduğu nesneyi koparıp alarak, yabancılaşmış emek ondan türsel varoluşunu koparıp alır...” [147, 1844 elyazmaları, 1993, sol yayınları]. İşçilerin kendilerini ürettikleri ürünün yaratılışında yarattıklarına dair bu fikir modern sanayi için neredeyse anlaşılmaz niteliktedir. Çoğu işçi kolektif bir biçimde ürettikleri ürünü görmez bile. Ürünün üretimine doğrudan dahil oldukları alanda, iş bölümü o kadar keskindir ki, üretim sürecine bireyselliklerini katabilecekleri hiçbir olanak yoktur. Marks’ın çağında bu durum farklıydı. O zamanlarda küçük burjuva üreticiler tek bir kapitaliste bağımlı proleterler olarak üretim yapmaları için imalathanelerde bir araya getiriliyorlardı. Ya da küçük burjuva ya da imalat işçileri yeni bir toplumsal kurum olan fabrikada bir araya getiriliyorlardı. Orta sınıf toplumunun çözülüşü ve parçalanışının bir sonucu olan bu yeni proleterler emeklerinin ürünlerinin yabancılaşmasını gerçekten de doğrudan hissedebilecek durumdalardı, çünkü önceden olsaydı kendilerinin sahip olacağı emeklerinin ürünlerine artık kapitalist el koyuyordu. Burada Marks’ın teorisinde yabancılaşmanın fakirleşmeye oranla çok daha fazla vurgulanan önemini ve yukarıdaki pasajda anlatılan yabancılaşmanın eski biçimini görebiliriz. Yabancılaşma halen proletarya için temel bir önkoşuldur, ama bugün çok daha ince biçimler almıştır. Bugün işçiler ürünlerinden öylesine yabancılaşmışlardır ki, onu kendi ürünleri olarak görmeleri pek nadirdir. Kendini ürettiğin ürün yoluyla yaratma sürecinin kendisi neredeyse yabancı bir kavramdır, başka bir dünyaya aittir.

Genel olarak konuşmak gerekirse Marks’ın sınıf teorisinin kendi zamanı için doğru olduğundan söz edebiliriz. Ancak sınıf teorisindeki en büyük yanlışlığını da işaret etmeliyiz. Devlet ve Anarşi’de Bakunin şöyle yazar: “eski işçiler . . . yönetici ve temsilci oldukları anda işçi olmaktan çıkarlar . . . ve tüm sıradan işçiler dünyasına devlet gibi yükseklerden hor görerek bakarlar. Bu andan itibaren sıradan insanları değil, sadece onları yönetme iddialarını temsil ederler.”

Marks buna şöyle cevap verir: “işçiler yönetici ya da temsilci olduklarında işçi olmaktan çıkmazlar, nasıl ki bir fabrika sahibi belediye meclisi üyesi olunca bir kapitalist olmaktan çıkmıyorsa”. Marks burada meseleyi feci bir şekilde kaçırır. Proleterler yabancılaşmaları ile tanımlanırlar, nasıl ki burjuvalar sermayeye sahip olmalarıyla tanımlanıyorlarsa. Fabrika sahipleri normalde sahip olduklarından daha bile fazla yabancılaşmış toplumsal iktidarı (gücü) ele geçirerek (yani fabrika sahipliğinin yanında bir de meclis üyesi olarak) proleterleşmezler. Ama proleterler meclis üyesi olduklarında proleter olmaktan çıkarlar, çünkü bir yöneticinin ya da vekilin tanımları gereği sahip oldukları iktidarı ele geçirmiş olurlar. Marks yabancılaşmadan ya da politik ekonomiden bahsettiğinde oldukça yararlıdır, ancak politika alanında (ve politik etkinliklerinde) neredeyse burjuva anlayışına sahiptir.

sınıf teorisi ve kullanımı

Şimdiye kadar, toplum içindeki farklı grupların sınıfsal konumlarının belirlenişi, sahip oldukları ve kullanabilecekleri toplumsal güç miktarının çözümlenmesi yoluyla tanımlanmıştır. Fakat bu tanımlamanın ne anlama geldiği, bize nasıl yardımcı olabileceği söylenmemiştir. Sınıf çözümlemesi, farklı toplumsal grupların gerek günbegün sermayenin işleyişindeki, gerekse buna karşı devam eden mücadeledeki maddi çıkarlarının tanımlanması konusunda faydalıdır. Proleteryanın birçok kez devrimci sınıf olarak tanımlanmasının temel nedeni, kapitalizmin sürdürülmesinde doğrudan veya uzun vadede kesinlikle bir çıkarının olmamasıdır. Hem üretim araçlarına sahip olanları hem de yüksek mevkilerdeki yöneticileri kapsayan kapitalist sınıf, mevcut toplumdan doğrudan çıkar sağlayan sınıftır ve bu düzenin devamı için her ne gerekiyorsa onu yapmaya, onu örgütlemeye hazırdır. Orta sınıf yani küçük burjuvalar, köylüler ve yeni orta sınıf bu toplumsal düzenin artıklarıdır.

Orta sınıf hem sömüren hem de sömürülendir veya ikisi de olmayabilir; ufak bir ayrıcalıkları olmakla beraber gerçek bir güvenceleri yoktur. Proleterleşme, orta sınıfın yakın zamanda gerçekleşmesinden korktuğu sürekli bir tehdittir ve her zaman bunu engellemek için mücadele eder. Bu mücadele, proleteryaya karşı orta sınıf konumunu koruma mücadelesi olduğu zamanlarda gericidir. Fakat sermayenin tecavüzüne karşı bir mücadeleyse devrimci potansiyeli olabilir ve proleterya ile birleşik mücadeleye yönelebilir. Orta sınıf genelde mücadelesi ile değil, sadece toplumdaki konumuyla tanımlanır. Çünkü bu sınıfın sermaye ile ortak veya sermayeye karşı net bir sınıfsal çıkarı yoktur, bu nedenle asla sınıf olarak mücadele etmez.

Proleterya her şeyden önce mülksüzlüğü (mülksüzleştirilmişliği) ile tanımlanır. O bu topluma yabancılaşmış ve onunla hiç bir zaman bütünleşemeyecek bir ‘olumsuzluk’ olarak var olur. Bu radikal bağlar radikal mücadeleye yol açar. Proleter mücadeleler (potansiyel olarak) her zaman anti-kapitalisttir çünkü proleterya kapitalizm içinde bir kurtuluş bulamaz. Bu sebeple, mücadelesi kapitalizme karşı topyekûn bir mücadele olmaya meğillidir. Bu eğilim nadiren ön plana çıkar. Proleterya çoğu zaman, esas olarak kapitalizmin tanımladığı bir sınıf olarak var olur. Ancak mücadele içinden geçerek, kendisini bilinçli olarak kapitalizme karşı gelen bir topluluk olarak şekillendirebilir. Sınıfın var oluşunun maddi koşulları; radikal, yani devrimci sınıf bilincini önceler.

Kapitalist sınıf dünya nüfusu içinde sadece ufak bir azınlıktır. Kapitalizm rekabeti ve dolayısıyla rakip sermayeler arasında mücadeleyi gerektirir. Bu nedenle kapitalist sınıf hiçbir zaman tamamen birlik olamaz. Ancak, kapitalistler sadece kendi aralarında değil, diğer sınıfların tümüyle de mücadele etmek durumundadır. Yönetici sınıf birçok yönden daimi saldırı altındadır. Bunun sonucu olarak kapitalist sınıfın, yüksek yoğunluklu bir sınıf bilincine sahip hale gelmiştir. Güçlü bir antikapitalist mücadele ortaya çıktığında, rakip sermayeler geçici olarak savaş baltalarını gömerler ve proleteryaya karşı birlik olurlar. Klişeleşmiş burjuva tipi; büyük bir puro tüttüren, şişman, şapkalı ve hantal bir tiptir. Fakat şunun çok iyi farkında olmalıyız ki; yönetici sınıf küçük, hızlı ve zalimdir.

O halde bizim düşmanlarımız kimdir; sadece kapitalist sınıf mı yoksa hem onlar hem de orta sınıf mı? İş bu hale geldiğinde cevabımız; “ikisi de değil” olacaktır. Bizi gerçekten yok edenler ne zenginler ne de onların memurlarıdır, bizi yok eden şey kapitalizmin toplumsal ilişkileridir. Kurtulmamız gereken şeyler sermaye birikimi, ücretli emek, toplumsal tecrit, devlet, sınırlar ve daha nicesidir. Kapitalist sınıf kadar, orta sınıf ve hatta emekçi sınıf dahi bu ilişkilenme biçimlerini savunarak kendi kurtuluşumuza ve bir bütün olarak insanlığın kurtuluşuna karşı davranmış olurlar. Sınıf çözümlemesindeki ana nokta, kimlerin bu ilişkileri savunmaya, kimlerinse onlara saldırmaya meyilli olduğunu anlayabilmemizdir. Bir keresinde Auschwitz’ i tekrar inşa edip, bu ülkedeki en zengin %2’lik nüfusu da burada imha etmemiz gerektiğini söyleyen biriyle konuşmuştum. Bu tip bir aşırıcılıkta bir çeşit çekicilik var. Fakat ortada birkaç sorun vardı. Bunlardan biri bu adamın kendisini Anglo-Saxon (İngiliz asıllı) olarak tanımlayan Güney Afrikalı bir faşist olmasıydı. Birleşik Krallıkta zamanında Güney Afrika’dakinden daha fazla ırk ayrımcılığı olduğunu ve yönetici sınıfın tamamının Norman kökenli olduğunu iddia etti. Zenginleri silip yok etme isteği Nazilerin (Yahudi) finans sermayecileri imha etme isteğine benzer bir istekti. İkinci problem ise kendi çözümünün endüstriyel ve dolayısıyla kapitalist bir çözüm olmasıydı. Kurtuluşumuz için hapishaneleri, toplama kamplarını hatta kurşuna dizme timlerini bile kullanmamamızın gerekir. Bunun nedeni mutlak bir yaşam hakkına saygı duyan liberaller olmamız değil (öyle değiliz). Bunun nedeni bunların suçlular için olduğu kadar gardiyanlar için de canavarlaştırıcı kurumlar olması. Başkaldırıdaki şiddet özgürleştirici olabilir ama asla kurumsal olamaz. Amaçlarımıza ulaşmak için yeteri kadar şiddet kullanacağız; mücadelemizden yeni bir toplum yaratmalıyız, ümit ediyoruz ki olabildiğine insan bu insan topluluğu ile olabildiğine hızlı bir şekilde bütünleşecektir. Devrim geliştikçe, daha fazla insan ona katılacaktır. Bizler, mücadelemizi gerçekten paylaşan herkesle, normal şartlar altında oynadıkları roller ne olursa olsun birlik olmayı hedefliyoruz. Sitüasyonist Ratgeb/Vaneigem bunu çok başarılı bir şekilde vurgulamış: “yakın bir gelecekte, gördüğümüz yerde etkisiz hale getirmemize artık gerek kalmayacak olan polislere, insan gibi davranabileceğimizi düşünmek size de mutluluk vermiyor mu?”

gerçekliğe dönersek

Bu makale bir çözümleme aracı, bir teori sundu. Ama bunu çok soyut bir şekilde gerçekleştirdi. Bu düşünceler nereden geldi, bir kitaptan, tartışmadan veya rüyadan mı? Bu fikirler tamamen şekillenmiş bir halde ortaya çıkmadılar; diğer devrimcilerle konuştuklarım ve okuduğum farklı kitaplardan çıkardıklarım kadar, bu toplum içinde yaşadığım deneyimler ve ona karşı mücadelemden elde ettiğim kendi deneyimlerimi birleştirdim. Bu belki de on beş yıl önce başlayan ve hala devam eden bir süreç (ancak aşağı yukarı son sekiz yıldır sınıf hakkındaki görüşlerimde değişime uğrayan kısımlar ayrıntılar oldu). Size bazı deneyimlerimi aktaracağım, böylece nereden geldiğimi biraz daha anlayabileceğinizi ve tartışmamızı somutlaştıracağımızı umuyorum.

“ama hocam!”

Herhangi bir kolektif sınıf mücadelesi içinde ilk kez bulunuşum on bir yaşımdayken oldu. O zamanlar yaşadığım bölgedeki çok amaçlı bir okula gidiyordum. Çocukların çoğunluğu emekçi veya alt orta sınıftandı. (Tabi ki hemen hiç birinin herhangi bir toplumsal gücü yoktu, ama insanların “geçici olarak” sermaye birikim döngüsü dışında oldukları dönemlerde, sınıfsal arka planlarına bakmak muhtemelen akılcı tek yoldur.) O sene derslerin kesintiye uğraması ile sonuçlanan birtakım öğretmen grevleri olmuştu. Hatta bir kaç sefer eve erken yollandık ki bu muhteşemdi. Bazı mizah yeteneği iyi olan arkadaşlarımızın öğretmenleri “desteklemek” adına tüm grevlere katılmamız gerektiği gibi bir fikri vardı. Yaptığımız şey tenis kortlarının orada buluşup derslere girmemek oldu. Öğretmenlerin kendi davalarına destek için yapılan bu kitlesel “desteğe” tepkileri neydi? Bizimle bir birliktelik kurma konusunda hiçbir girişimleri olmadı. Tek tepkileri bizi her zamanki edilgenliğimize geri döndürmeye çalışmak oldu. Gözümün önünden hiç gitmeyen bir görüntü var; öğretmenlerden biri, bir solcu, beşinci sınıftakilerden biriyle greve katılmasını önlemek için kavga ediyordu. Bütün öğretmenler ve bütün öğrenciler gerçek durumun farkına varmışlardı; öğrenciler ve kadro (oradaki memurlar) arasında bir birlik değil, sadece bir sınıf çatışması olabilirdi. Öğretmenlerin, meslekleri icabı öğrencileri denetleme ve disipline etme gibi bir görevleri vardır. Aynı zamanda kapitalist propagandayı da yayarlardı. Görevleri, okul çocuklarını kapitalist düzene katmaktı, haftanın beş günü emirlere uymak; çocuklara okumayı öğretmek gibi daha az veya daha fazla faydalı şeyleri bile kapitalizmin eğitimli iş gücüne ihtiyacı olduğu için yapıyorlardı. Öğretmenler, en azından zorunlu eğitimde çalışanlar, orta sınıfın bir parçasıdır; bunun nedeni sahip oldukları ve kullandıkları doğrudan erk ve egemen sınıf ideolojisini daimi kılmada -başrol olmasa da- oynadıkları roldür. Tabi ki öğretmenler topluca sınıf mücadelesi verirler. Bu mücadele kendilerinin “orta sınıf statülerinin” korunmasına yönelik değil de örneğin bir ücret artışı içinse, bir bakıma “proleter” bir içeriğe bile sahip olabilir. Fakat kapitalist topluma karşı yapılan mücadeleler, kapitalizmin yıkım tohumlarını taşıyan mücadeleler genişleyen, daha fazla ve daha fazla insanı birleştirmeye meyilli olan mücadelelerdir. Öğretmenler, kendi toplumsal konumları itibariyle proleteryanın geniş bir bölümünün (okul çocukları) dışında kalırlar ve kendi toplumsal konumları dışına çıkmak bundan çok daha fazlasını gerektirir. Bu, kendi resmi rollerine daha güçlü bir şekilde karşı çıkan bazı bireylerin olamayacağı anlamına gelmez, örneğin ben kesinlikle çatışmalara katılan birkaç öğretmenle tanıştım. Fakat sınıf çözümlemesi belirli bir sınıfsal konumdaki her bireyin davranışlarını değil, sadece bu grubun bir bütün olarak genel özelliklerini öngörmek içindir. Zorunlu eğitim sektöründe çalışmayan, egemen ideolojinin yeniden üretimine dahil olmayan, muhtemelen proleter olan ya da en azından bu konuma çok daha yakın belirli öğretmen kesimleri olduğunu da eklemeliyim. Özellikle devlet yüksek okullarında çalışan ve işyeri eğitimi verenleri kastediyorum. Bunun sebebi muhtemelen tanıdığım birkaç kişi için istisna yaratmak değil, bunu söylememin sebebi bu insanların onları orta sınıf yapabilecek (sermaye, iktidar, önemli bir işlev gibi) kriterlerden yoksun olmaları. Nasıl ki öğretmenler bu şekilde bir homojenlikten ve aynılıktan yoksunsa, hemen her sosyolojik gruplaşma için de bu geçerlidir. Bir kez daha söylemek gerekirse, sosyoloji, yani toplumdaki belirli grupların tanımlanması ve sınıflandırılması, devrimci sınıf çözümlemesi için kullanışlı değildir.

bu yasal!

Bugüne kadar sadece sendikanın olmadığı özel sektör işletmelerinde veya geçici ya da kayıtsız işlerde çalıştım. Bunun üstüne bir de benim okulu terk etmeden önce sendikaların temel bir anarşist eleştirisini yapmış olmam eklenince sonuç olarak ben hiçbir zaman bir sendikaya üye olmadım. Sendikalar, bana göre hep bu kapitalist toplumun örgütleriydi, bunun dışında veya buna karşı değillerdi. Sendika üyesi olmamam, sendikalara dair eleştirilerimin çoğunun okuduklarıma ve arkadaşlarımın, ailemin ve yoldaşlarımın deneyimlerine dayanan ikinci ağızdan bilgiler olması anlamına geliyordu. Sendikalarla doğrudan olarak yalnızca geniş işçi mücadelelerinde çelişki içine düştüm, bunlardan ilki de 1986–1987 yıllarında News International’a karşı verilen mücadeleydi. Bu mücadele işgücünün çoğunluğunun işten çıkarılmasıyla başladı. Sendika, sözüm ona kamuoyunun ikna olması için işleri yasal ve barışçıl tutmaya çalışıyordu. İşten atılan matbaacıların, yerel gençliğin ve aşırı uçtakilerin mücadelesi sürekli olarak şiddetliydi, polisleri, grev kırıcıları ve News International’ın mülklerini hedefliyordu.

Polis taktikleri de çok şiddetliydi. Sendika yüksek bürokratları tabi ki grev gözcüleri tarafından yapılan herhangi bir şiddet eylemini (ama polis tarafından yapılanları değil) avukatları yolluyla kesinlikle kınıyorlardı. Doğal olarak bu kimseyi şaşırtmadı. Özellikle beni vuran şey, grev gözcülerinin yetkisindeki işçi temsilcisi Mike Hicks’in yaptıklarıydı. Öz-savunma olsa bile şiddet kullanımını sadece yasaklamakla kalmamış, polise saldıran herkesi “ajan provokatör” (polis ajanı) olmakla suçlamıştı. Bu tip bir eylemi savunan insanlara da fiziksel saldırıda bulunmuştu. Bu karşı devrimci eylemler sadece en yüksek sendika bürokratları tarafından değil, düşük düzeydeki bir sendika memuru tarafından da yapılıyordu. Hicks bir stalinistti ve bu nedenle az çok bilinçli bir karşı devrimciydi. Ama o ana kadar yaptıkları diğer sendika memurlarından çok farklılık göstermemişti. Sendikalar, değişken sermayenin -yani işçilerin- temsili işlevini üstlenen kapitalist kurumlardır. Kendi çıkarları doğrultusunda (dönem dönem kendi yararlılıklarını hem patronlara hem işçilere kanıtlamak için bir şeyler yapma ihtiyacı duyarlar) sömürünün oranı ya da şekli konusunda müzakerelere girişirler. Mevcut sistemin büsbütün içindedirler ve ancak bu sisteme karşı çıkan tüm mücadeleleri bastırma girişiminde bulunabilirler. Tüm seviyelerden sendika memurları sömürü düzeninin göbeğindedirler ve aslında proleteryadan ayrıdırlar. Bu ayrılık, onların ellerine geçirdikleri ve kullanmaktan büyük zevk aldıkları toplumsal erklerinden kaynaklanır. Onların orta sınıf doğaları; gündelik konularda işçilerin en militanı kesilirlerken, daha keskin mücadelelerde, işçileri, sendikayı, müdürü veya patronu temsil etmeye çalışan üçlü bir yol izleyen oynadıkları muhafazakar rolleriyle ortaya çıkar.

Emekçi sınıf ortamında yetişen biri olarak, herhangi bir ciddi devrimci politikaya bulaşmadan önce polislere karşı bir nefretim oluşmuştu. Arkadaşlarım ve ailem tutuklandı veya hapse atıldı, domuzlar bizi kontrol etmek için evimizin dibine geldiler, sokaklarda durdurulduk ve rahatsız edildik, okulumuza gelip beynimizi yıkadılar. Sadece sermaye ile olan ilişkiyi inceleyen “Marksist” sınıf kuramı, polisi proleter olarak tanımlar, çünkü polisler herhangi bir üretim aracına sahip değildirler. Bazı gruplar bu sonuçla yola çıkarlar ve polisin sendikalaşması çağrısında bulunurlar (Almanya’da sendikalı polisler daha baskıcı bir güç elde etmek için greve gitmişlerdi örneğin). Diğer gruplar polisler emekçi sınıf olarak tanımlamayı utanç verici bulurlar ve bu hatayı düzeltmek için kendi kuramlarını değiştirirler. Gerçekte polisler orta sınıftır, bunun nedeni genel geçer kuralın bir istisnası olmaları değildir. Polisler, yabancılaşmış toplumsal gücün başkalarının ellerinde toplanması olgusunun en saf örneklerdir. Öğretmenleri veya işçi temsilcilerini “nazik polisler” olarak tanımlayan devrimciler taşı gediğine koyarlar; bu diğer orta sınıf grupları asıl saf örneğin su katılmış halidir sadece.
çelişkiler
Belirli sınıf teorilerindeki çelişkileri veya onların kapitalist çıkarlara hizmet ettiği noktaları işaret ettim. Ancak benim sunduğum şeyin hatasız bir şekilde her bireyi sınıflandırabileceğini iddia edemem. Sorunlu bölgelerden biri “ev kadınları” veya diğer ücretsiz tam zamanlı (ful time) “bakıcılık” meslekleri. (Evde kalan, eve ve çocuklara bakan genel bir ev kadını şablonu, 60’lardan beri çökmeye başladı. Bu hem kadın mücadelesine, hem de fabrika ve çekirdek aile modelinin farklılaşmasını gerektiren kapitalist yeniden yapılanmaya bağlıdır. Ama bu rol hala toplumdaki kadınlar için ilk ve orijinal rol modelidir, dolayısıyla da son derece etkilidir.)

“Ev kadınları” ve diğer bakıcılar kapitalist toplumda bir emek ortaya koyarlar. Onlar kapitalist toplumda kendisi de bir mal, bir meta olan ‘emek gücü’nü üretir ve yeniden üretirler. Onlar sermaye tarafından artı-değer olarak el konan üretici bir emek ortaya koyarlar. Şunu da belirtmekte fayda var ki ücretli emekçiler kategorisi gibi, “ev kadınları” kategorisi de türdeş değildir. Bazı ücretli emekçilerin elde ettikleri ve kullandıkları toplumsal güçten dolayı orta sınıf olmalarına benzer durum “ev kadınları” için de geçerlidir. İlk bakışta hepsi aynı miktarda toplumsal güce sahipmiş, dolayısıyla da aynı sınıftanmış gibi görünürler. Ancak bu şekilde bir iddia yanlış olacaktır. Okul çocukları ile ilgili olan yukarıdaki tartışmada da değinildiği gibi, geçinme (hayatta kalma) araçlarının yapılan bir iş karşılığında doğrudan ödenen bir ücret şeklinde emekçiye ödenmediği bu alanlarda, çoğu defa bahsedilen kişilerin “sınıfsal arka planına” bakmak gerekli olacaktır. Yani çalışmayan bir kadın, orta sınıf bir adamla evlenirse, muhtemelen o kadın da bir orta sınıf olacaktır. Kesinlikle kocasının bazı önemli çıkarları ve orta sınıf bilinci ona da yansıyacaktır. “Ev kadınlarının” toplumsal gücün doğrudan kullanımına sahip olmadıkları ve etkin bir şekilde ücretsiz emekçiler oldukları durumu hala geçerlidir, dolayısıyla bu durum “ev kadınlarının” sınıfsal konumlarının aşağı çeken bir güçtür, kısmi bir proleterleştirmedir. Öne sürdüğüm sınıf çözümlemesinde bunun zayıf bir nokta olduğunun farkındayım. Bu durumda ortaya başka sorunlar çıkıyor. Eğer eşler farklı sınıfsal konumlardan geliyorlarsa, diyelim ki biri bir müdür diğeri de şeflik kademesinde olmayan bir işçi ise; o zaman ne olacak? Ev kadınları örneğinden yola çıkarsak sıradan işçinin orta sınıfa yükseldiğini söylemek durumundayız. Eğer bu örnekler saçmalaşmaya başlarsa bunun nedeni çözümlemenin tamamen yanlış olması değil, bu kullanım biçiminin yanlış olmasıdır. Sınıflar, sömürü toplumuna içkin olan karşılıklı çelişkilerden doğan toplumsal olgulardır. Sınıf çözümlemesini, toplumdan yalıtılmış olarak ele alınan bireyleri çözümlemek için kullanmak devrimci değil ahlaki bir gayret olacaktır. Birçok sol görüşlü insanın tamamen görmezlikten geldiği önemli bir olgudur bu. Onların sınıf teorisini kullanmalarının tek sebebi kimi politik rakiplerini bireysel olarak çözümleme ve lanetleme (ve kendilerini meşrulaştırma) istekleridir.

sınıf birlikteliği

Sınıf, toplumdaki geniş gruplar arasındaki toplumsal bir ilişkidir. Bilimsel çözümlemeye açık bir nesne olmaktan çok, sınıflar arasındaki çelişkide var olan bir olgudur. Bu sınıf çelişkileri öncelikle, toplumsal iktidarın sahibi olan bir azınlıkla, toplumsal güçleri kendilerinden yabancılaştırılmış bir çoğunluk arasındaki iktidar mücadeleleridir. Kapitalist toplumda, yabancılaşma belirli biçimlere girer. Bunlar, doğrudan otorite ilişkileri ve sermayedir. Sınıf kuramının işlevi ve onun gerekliliğinin nedeni antikapitalist bir yaşam şeklinin yaratılması yoluyla kapitalist toplumu nasıl yok edebileceğimizi anlamaktır. Devrimci proleter mücadele proleteryayı hakim sınıf konumuna getirmektense kapitalist toplumsal ilişkilerin yıkımı yoluyla tüm sınıfların feshedilmesi mücadelesidir. Gerçek komünist hareket; bizi yok eden toplumsal ilişkilere karşı mücadele yoluyla yarattığımız toplumdur, bizim mücadelemizdir. Komünist veya anarşist toplum; bu insan topluluğunun genelleştirilmesinin, bu gerçek toplumsal hareketin zaferi olacaktır.

Dipnot:1 Marx’ın Kapital’i devlet kapitalizminin, sosyalizm taklidi yapmasından yarım yüzyıl önce yazılmış olsa da, Marx’ın yorumlarından bazıları Rusya’da var olan toplumsal duruma hala ışık tutmaktadır. “Bir sermayedarın emrindeki endüstriyel işçi ordusu gerçek bir orduda olduğu gibi işler yapılırken sermayedar (kapitalist) adına emirler yağdıran subaylara (müdürler) ve çavuşlara (ustabaşları) ihtiyaç duyar” ve bir kişinin sermayedar olmasının nedeni onun endüstri lideri olmasından kaynaklanmaz, tersine bir kişinin endüstride lider olmasın koşulu onun sermayedar olmasıdır. Endüstride liderlik sermayenin bir sonucudur”. cilt 1, sayfa 314, Lawrence & Wishart. Back

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

f016
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : A Las Barricadas
Diğer

  Linkler
Kara Kukla
Türkçe Metinler
Kara Güneş
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız