Gün gelecek sessizliğimiz şimdi boğmakta olduğunuz sesimizden çok daha güçlü olacak.

August Spies

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Eylül Ekim Kasım 2005

Sınıf Kompozisyonu üzerine bir Tartışma Metni Yazar : Kolinko

Yazan: Kolinko (Komünist Hareket içindeki bir Kolektif) 2001

Sınıf kompozisyonu devrim olanağı arayışımızın temel bir kavramıdır. Toplumu baştan aşağıya tabandan bir hareketle değiştirebilecek bir gücün arayışı içerisindeyiz. Her ne kadar fazla genel olsa da, sadece sömürülenlerin sömürüyü yıkabilme olanağına sahip oldukları doğrudur, ancak bu özgürleşme süreci gerçekten nasıl bir şeydir? Marksist-Leninistlerin bakış açısı bizim deneyimlerimizden farklıdır: bize göre “işçi sınıfı” birleşik bir şey değildir ve sınıfın bölünmüşlüğünü aşabilmek ve mücadelesine devrimci bir yön vermek için gerek duyduğu tek şeyin parti olduğunu düşünmüyoruz. Sınıf kompozisyonunun çözümlenmesi, işçi mücadelelerinde belirleyici olan şeyin ne olduğunu, bu mücadelelerin bir sınıf hareketine nasıl dönüşeceklerini ve bu sürece devrimciler olarak nasıl bir etkin katkımızın olabileceğini anlamamıza yardımcı olur.

Sınıf kompozisyonu üzerine yapılacak bir araştırma bu sebeple, “devrimciler olarak rolümüz” ve politik stratejilerimiz üzerine yapacağımız daha derin tartışmalara bir başlangıç noktası oluşturabilir: CRO’nun Bologna’daki (İtalya’da bir kent) “işçi ağı”, Kolinko’nun (Almanya’nın) Ruhr Bölgesindeki işçi araştırmaları, Brighton’daki (İngiltere’de bir kent) müdahaleler, Folkmakt’taki (İsveç’te bir hareket) gazete projesi ve diğerlerinin arasında bir uyum söz konusu mu? Hangi konularda farklı politik değerlendirmelere sahibiz ve daha fazla işbirliği için olasılıklar neler?
Politik eylem ile sınıf kavrayışı arasındaki ilişki üzerine birkaç söz ederek başlamak istiyoruz.

1. “Devrimcilerin rolü” kavramı temelini özel bir sınıf kavrayışından ve sınıfla kurulan özel bir ilişki biçiminden alır.
“Devrimcilerin rolü” ile ilgili tartışmalarda farklı politik akımlar (Leninizm, Sendikalizm, Konsey Komünizmi, vs) genelde sadece birbirleriyle “kıyaslanırlar”. Yapılması gereken ise, devrimcilerin rolü ve onların örgütlenmesi ile ilgili birbirinden farklı anlayışların, gerçekte sınıfa ilişkin farklı kavrayışlardan ve sınıf mücadelesi ile kurulan özel bir tarihsel ilişkiden türediklerini görmek ve bu ilişkiyi çözümlemektir.

2. Farklı komünist akımların (Leninizm, Konsey Komünizmi, vs.) hepsi biçimsel bir sınıf kavramına sahiptir
Genel olarak farklı akımlar, sermayeyi sadece biçimsel bir sömürü ilişkisi olarak görürler: artık emek-süresi özel kişiler ya da devlet tarafından el konur. Sömürünün/işin gerçek maddi süreci görmezlikten gelinir. Sermayenin bu biçimsel tanımı beraberinde işçi sınıfının da biçimsel bir tanımını getirir: üretim araçlarına “sahip olmayışlarından” ötürü emek-güçlerini satmak zorunda olan bir sömürülen bireyler yığını. İşçi sınıfının bu benzer şekilde tanımlanmasından farklı politik sonuçlara varılır: Leninistler, tek uyumlulukları biçimsel bir benzerlik, yani “mülksüzlükleri (sahip olmayışları)” olan kitleleri bir araya getirebilecek bir politik parti ihtiyacını vurgularlar. Parti, sömürülenlerin kendiliğinden mücadelelerine stratejik bir yön vermelidir. Konsey Komünistlerinin önemsedikleri tek şey, sömürülen kitlenin mücadele içinde kendi örgüt biçimlerini yaratıyor olduğu olgusudur. Strateji sorununu görmezlikten gelirler. Temel görevlerinin, işçilerin kendi örgütlenme ve mücadele deneyimlerini işçiler arasında yaymak olduğunu düşünürler.

3. Biçimsel bir sınıf kavramı, emekçi sınıfın kendisini özgürleştirmesini açıklayamaz ve destekleyemez
Biçimsel bir sömürü kavramı (el konan artık emek-süresi), işçilerin geliştirebilecekleri kendilerini özgürleştirme imkanlarını ortaya koymakta yetersizdir. İşçilerin güçleri, üretim araçlarına “sahip olmamak” üzerinden tanımlanamaz. “Emekçi sınıfın sömürülmesi” olgusu bireyler arasında başlı başına gerçek bir bütünleşme, bir uyum yaratmaz. Öz örgütlenme imkânı, yalnızca işçilerin birbirleriyle ve sermayeyle pratik ilişkilerinin kendisinden kaynaklanabilir: Üretim sürecinde beraber çalışırlar ve toplumsal iş bölümünün bir parçası konumundadırlar. Üreticiler olarak, sermayeye sadece biçimsel haliyle “ücretli işçiler” olarak değil, sermayeyi ürettikleri spesifik pratiklerinde de karşı çıkarlar. İşçilerin mücadelesi sadece bu ilişkiden yola çıkarak güçlenebilir. İşçilerin ayrı iş yerlerindeki, iş kollarındaki vs. yalıtılmışlığının üstesinden gelmenin yolu “tüm işçilerin sömürülüyor olması” gibi bir benzerlik üzerine kurulmuş bir örgütle “yapay bir şekilde” olamaz. Bu anlayışın izinden giden her girişim işçilerin edilgen olacakları hiyerarşik bir sendika oluşturmaktan daha ileri gidemez: Eğer işçilerin birlikteliği onların fiili toplumsal işbirliğinden ziyade sömürülen ücretli emeğin “biçimsel bütünlüğü” üzerine kuruluysa, hareket her zaman kendisi dışındaki bir örgüte ihtiyaç duyacaktır. Leninizm, işçi mücadelesinin sendikal biçimlerinin ortaya çıkışının altında yatan bu daha derin sebebi fark etmemiştir. Leninizm bu sorunu safi bir liderlik sorunu olarak ele almıştır: İşçi sınıfının dışsal birlikteliği sendikalar tarafından mı yoksa komünist parti tarafından mı inşa edilmeli? Leninizm eleştirileri genellikle bu dışsal birlikteliğin şeklinin sorgulanmasına indirgenmiştir: “demokratik değildir”, işçilerin kendileri tarafından inşa edilmez, vs. Sol eleştiriler, çok nadiren üretim sürecinin kendisini işçi mücadelesinin ortaklaşmasının dayandığı koşullar açısından tanımlamışlardır. Bu nedenle mücadelelerin kendiliğindenliği içinde stratejik bir yön bulmak veya bunları desteklemektense, sadece bu kendiliğindenliği takip etme eğiliminde olmuşlardır. Benzer sınıf fikirlerine sahip olmalarına rağmen neden farklı politik anlayışlar gelişiyor?

4. Farklı politik anlayışların ve farklı Leninizm pratiklerinin ve bunlara dair yapılan sol eleştirilerin oluşmasının nedeni, bu anlayışların yüzleşmeleri gereken sömürü ve sınıf mücadelesinin farklı maddi koşullarıdır.
Konsey-komünistleri ve diğerleri temel olarak Leninist partinin tepeden bakan ve demokratik olmayan karakterini eleştirirler. Bize göre, partinin Bolşevik şeklinin 19.yy. sonları ve 20.yy. başlarında Rusya’daki belirli maddi koşullardan dolayı ortaya çıktığı çözümlemesini kabul eden bir eleştiri Leninizm’e dair daha derinlemesine bir eleştiri olacaktır. Dağınık ve yalıtılmış köyleriyle, okur-yazar oranının düşük olduğu, sadece birkaç sanayileşmiş bölgenin bulunduğu tarımsal bir toplum ancak dışsal bir kitle örgütü yoluyla politik olarak birleştirilebilirdi. Bu nedenle, Konsey Komünistlerinin en derinlikli eleştirisi bu tip bir örgütlenmenin, kendilerinin yani 1920’lerin Batı Avrupa’sının endüstriyel bölgelerinin tarihi durumu için kullanışlı ve uygun olmadığıydı. Fabrikaların işçileri zaten bir araya getirdiğini ve 1918–1923 devrimci sürecinde işçi konseylerinin yaratılmasının emekçi sınıfın politik tepkisi olduğunu fark etmişlerdi. Günümüzde bu “maddi kökeni” yansıtan Leninizm eleştirileri çok az. Eleştiriler genellikle Leninizm ve diğer akımların maddi köklerine dokunmaktansa sadece politik bir düzeyde kalıyor. Artık, sömürünün ve işçi mücadelesinin örgütlenmesindeki değişiklikleri çözümleyerek, bu eleştirilerin yere sağlam basmasını sağlamalıyız. Yeni politik stratejilerin gelişimi için önkoşul budur. Sınıf kompozisyonu anlayışı bize bu noktada yardımcı olacaktır.

5.Sınıf kompozisyonu anlayışının çekirdeği, mücadelenin şekli ve üretimin şekli arasında yakın bir ilişkinin var olduğu tezidir.
İşçilerin beraber mücadele etmelerinin sebebi, “tüm işçilerin sömürülüyor” olduğu bilincine sahip olmaları değildir. İşçilerin mücadelesi somut iş koşullarından, gerçek sömürü koşullarından ortaya çıkar. İşçi mücadeleleri farklı şekillere bürünebilirler (geçmişte, farklı bölgeler veya sektörler vs. üzerinden olduğu gibi), çünkü somut emek-süreci ve dolayısıyla sömürünün maddi koşulları farklılık göstermektedir. Üretim biçimi ve üretimin toplumsal süreci içindeki konum bir mücadelenin şekli ve olanaklarını belirler: Kamyon sürücülerinin mücadelesi ile inşaat işçilerinin mücadelesi farklılık gösterir, dünya pazarı için üretim yapan fabrikadaki bir grevin sonuçları ile “call-center”larda yapılan bir grevin sonuçları farklı olacaktır. Üretimin biçimi ve işçi mücadelesi arasındaki uyumun çözümlenmesinde iki farklı sınıf kompozisyonu anlayışını birbirinden ayırıyoruz:
“sınıfın teknik kompozisyonu”, sermayenin işgücünü bir araya toplama şekillerini açıklar; Yani, şimdiki üretim sürecindeki koşullar (örneğin emeğin farklı bölümlere ayrılması, “idare” ve üretimin ayrılması, özel makine kullanımı) ve yeniden üretim şekillerindeki koşullar (mahalli, ailevi vs.).
“sınıfın politik kompozisyonu”, işçilerin “teknik kompozisyonu” nu nasıl sermayeye karşı kullanabileceklerini açıklar. Kolektif bir iş gücü olmalarından kaynaklanan biraradalıklarını, öz-örgütlülüklerinin başlangıç noktası olarak alırlar ve üretim araçlarını mücadele araçları olarak kullanırlar. İşçilerin mücadele sürecinin hangi anında bu süreci “sınıfın politik kompozisyonu” olarak tanımlayabileceğimiz sorusu hala tartışmalı. Bir görüş, işçi sınıfının tek bir şirketin veya iş kolunun üretim koşullarından yola çıkarak kendi mücadelesini örgütlediği an bu terimin kullanılabileceğini söyler. Diğer bir görüş ise, toplumsal üretim sürecinin merkezi kesimlerindeki mücadeleler yoluyla bir sınıf hareketi olarak birleştirilebilecek bir işçi mücadelesi dalgasını yeni bir “politik sınıf kompozisyonu”nun ön koşulu olarak alır (örneğin 60/70’lerde sınıf hareketinin odağı temel olarak otomobil fabrikalarındaki mücadelelerdi). Aşağıdaki bölümde belirli üretim şekillerinin, mücadelelerin yollarını, içeriklerini ve bakış açılarını nasıl etkilediklerinin bir taslağını çizmek istiyoruz.

a) mevcut örgütlülük
İşçilerin, kendi sorunları için bireysel çözümler veya kolektif çözümler bulmaları, temel olarak günlük emek-süreçlerinde birbirleriyle ilişkilenme yollarına bağlıdır. İş temel olarak bireysel performans ve yeteneğe dayanıyorsa (mesela el işi) çelişkilerle baş etmenin yolu daha çok bireysel temelli olacaktır. Emeğin bölünmesi işçiler arasında karşılıklı bir bağlılık yarattığı zaman ise kolektif bir eylemlilik ihtiyacı daha belirgin olur. Öz-örgütlülük potansiyeli iş sürecinin işçilerin birbirleriyle iletişim kurmalarına olanak tanıyıp tanımadığına da bağlıdır (birçok işçinin tek bir çalışma alanı veya yaşam alanında yoğunlaşması gibi).

b) dolaysız güç
İşçi mücadelelerinin oluşmalarının, içeriklerinin ve hedeflerinin temeli, onların sermayeye karşı güç kazanıp kazanamayacakları sorusunda yatar. Bu sorunun cevabı farklı koşullara bağlıdır; örneğin işçilerin üretim ve birikim süreci açısından canalıcı noktalarda bulunup bulunmamalarına, mücadelenin spesifik bir ekonomik durumda (örneğin ekonomik büyüme döneminde veya arzın yükseldiği bir dönemde) ya da sermayenin işgücüne olan bağımlılığının arttığı özel bir düzenlenişinde (örneğin yüksek standartlardaki makineler 24 saat durmaksızın üretimi zorunlu kılar) gerçekleşip gerçekleşmediğine…

c) politik içerik
Sermayeye bir sınıf olarak karşı durma bilinci, yani “politik bilinç” işçilere dışardan getirilemez. Politik bilinç ancak mücadelenin içinde gelişebilir. Bilincin bu gelişimi ayrıca, üreticilerin birbirleriyle olan pratik ilişkilerine ve onların üretim araçlarıyla olan ilişkilerine bağımlıdır. Spesifik kapitalist üretim biçimi iş bölümüne ve makineleşmeye dayanan seri-üretimdir. İşçilerin sömürüyü sendikalist bir bakış açısıyla ürünün adaletsiz bir şekilde bölüşümü olarak mı, yoksa politik bir bakış açısıyla kendi kanunları olan toplumsal bir ilişki olarak görecekleri içinde çalıştıkları koşullara bağlıdır. Bu, Leninistlerin iddia ettikleri gibi işçilerin sahip olduğu “doğru ya da yanlış bilinç” sorunu değildir, sömürünün sadece biçimsel (özgür ücretli emek) olarak mı, maddi olarak (hiyerarşik iş bölümü, makinenin kontrolü altındaki iş süreci, vs) mı kapitalist olduğu sorusu ile ilişkilidir.

Üretimin spesifik koşullarının işçi mücadelelerinin politik içeriğini ve bu mücadelelerin bir üretim biçimi olarak sermaye ile olan ilişkisi nasıl etkilediğine dair birkaç örnek:

Ücret biçimi ile olan ilişki:
Kapitalizmde “işin para ile olan bireysel değiş-tokuşu” olarak beliren ücret ilişkisi sermayenin kolektif emek gücünü sömürdüğü gerçeğini gizler. Aynı işi yapmak zorunda olan diğer bir yüz işçi ile beraber işe alınmış bir işçi “bireysel kontratların” sadece bir sahtekarlık olduğunu, örneğin özel yeteneklere ve bu yüzden de “satılık özel bir işe” sahip olan bir el hüneri işçisine göre daha rahat fark edebilir.

İşle olan ilişki:
Kapitalizmde iş soyuttur. Bir kişinin yerine getirdiği spesifik görevler önemsizdir. Önemli olan işin ürüne/metaya artık emek-zamanı eklediği gerçeğidir. Diğerleriyle beraber vasıfsız bir işi yerine getirmesi gereken bir işçinin iş ile olan ilişkisi vasıflı bir işçiye göre farklı olacaktır. Bunlardan birincisi işi soyut bir deneyim olarak yaşar ve onun işini yüceltmesi ve işinin sınırları içinde örgütlenmesi daha düşük bir ihtimaldir.

Diğer işçilerle olan ilişki:
Sınıf kavramının biçimsel kavranışı pek bir yere varamaz. İş gücünün işyerindeki düzenlenişine (kompozisyonuna) baktığımızda bu kendisini özellikle ele verir. Şeflerin, ustaların ya da idari personelin de “ücretli işçiler” oldukları ve bu yüzden de sömürüldükleri ortadadır, ancak hemen her mücadele bu “küçük patronları” karşısında bulur ve onlara karşı ilerlemek zorundadır. Toplumsal üretim sürecinin (hiyerarşik) iş bölümü, işçi sınıfının içindeki ırkçı ve seksist bölünmelerin dayanağıdır. Böylece sermaye bir yandan işçileri bölerken, öte yandan da her renkten, cinsiyetten, ulustan, vs. işçiyi üretim sürecinde bir araya getirir. İşçiler arasındaki bölünmelerin sorgulanıp, yok mu edilecekleri yoksa tersine kuvvet mi kazanacakları sorusu genelde mücadelenin içinde cevabını bulur. Renkli bir kompozisyona sahip fabrikalar ya da spesifik sektörler bu süreci özellikle keskin biçimde yaşarlar.

Üretim araçlarıyla ilişki:
Sermaye, ölü emeğin (makineler, iş aletleri) canlı işgücüne hükmettiği bir üretim tarzının süreci ve sonucudur. Makinelerin ritmine uymak zorunda olan ve teknolojik gelişmeye rağmen kendi durumunun iyileşmediğini fark eden bir işçi sermayeyi çelişkili bir üretim tarzı olarak görüp ona saldırmaya daha yatkındır. El işine dayalı bir emek sürecinde çalışan ve hala aletlerinin “efendileri” olan işçiler “patron”u bir sömürü sembolü olarak görmeleri daha olasıdır.

Ürünle ilişki:
Seri üretim dallarındaki işçiler, kalitenin ikincil bir rolü olduğunu ve esas meselenin miktar olduğunu kavrarlar. İşçiler genellikle ürünün kullanım değeriyle bağlantı kuramazlar, çünkü üretim sürecinin sadece ufak bir kısmını ve ürünün daha kullanım değerine kavuşmamış halini gözlemleyebilirler. Pek çok işçi bir ürün üzerinde çalışmaz, ama endüstri benzeri koşullar altında “hizmet” üretirler. Ürünlerin bu “gayri-maddilikleri”nin işçi mücadelesini nasıl etkilediğini tartışmalıyız. Bizim için “el işine dayalı” işçilerin, tarım işçilerinin ve “endüstriyel” koşullar altında çalışmayan diğer proleterlerin nasıl anti-kapitalist bir bilinç geliştirdikleri açık bir sorudur. Farklı şartlara rağmen ve dışarıdan aracılığın yokluğunda [bazılarının tabiriyle “Küreselleşeme Karşıtı” Hareket, “Halkların Küresel Eylemi” (Peoples Global Action), “Zapatistalar” ve farklı “toplumsal hareketler”i bağlantılandırmaya çalışan diğer örgütler] bu mücadelelerin “endüstriyel proletarya”nın mücadeleleriyle nasıl birleşebileceği hayati bir sorudur.

d) genişleme
Mücadelelerin genişlemeleri aynı zamanda “kendiliğindenliğe”, toplumsal duruma ve basitçe şansa dayalıdır. Siyasal bir strateji için genişlemenin maddi temellerini analiz etmek önemlidir: Tek bir mücadele ile toplumsal üretim arasındaki ilişki nedir? Şirketler tek tek küçük ya da büyük boyutta toplumsal işbölümüne bağlıdır: uluslararası üretim zincirleri, ulaşım, üniversitelerdeki “bilimsel iş”le bağlantılar, “hizmet sektörü”ne bağlantılar ve dağıtım. O zaman bir mücadelenin toplumu etkilemesinin değişik yolları vardır: Örneğin bir grevin bir işçi kitlesinin gündelik hayatına etkileri yoluyla. Grevin içinde doğrudan bulunmayan işçiler, üreticiler olarak onun sonuçlarını örneğin eksik parçalar yüzünden kendi işlerini yapamadıkları için fark ediyorlar mı? Ya da tüketiciler olarak örneğin sabahleyin günlük gazetelerini bulamadıkları için fark ediyorlar mı söz konusu grevi? Bir mücadelenin genişlemesi için diğer işçilerin sadece medya yoluyla bilgilenmesi yeterli değildir, önemli olan onların gündelik işlerine/hayatlarına etki etmesidir. Bu etkiler günümüzdeki üretimin toplumsal boyutunu ortaya koyuyor ve işyerlerinin birbirlerinden “izole” oldukları görüşünü yıkıyorlar. Ayrıca işçilerin işgücü olarak edindikleri toplumsal vasıflar ve yetenekler, kendi faaliyetleriyle mücadelelerini yalıtılmışlıktan kurtarma potansiyellerini belirler: Örneğin üretim sürecinin kaotikliğinin nasıl örgütleneceğine dair beceriler ve doğaçlama çözümler geliştirilebilme yeteneği, iletişim araçlarını kullanma becerisi, göçmen işçilerin deneyimleri ve bağlantıları vs.

e) politik genelleşme
Sınıf mücadelesi tarihi boyunca kitlesel bir başkaldırı, yani çoğunluğun eşzamanlı bir başkaldırısı hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Gerçekleşen şey her zaman, proleteryanın küçük bir bölümünün (tek bir fabrikanın, sektörün, bölgenin vs. işçilerinin) işleri karıştırması, proleteryayı ileri doğru itmesi ya da sınıf hareketinin sembolü ya da odağı haline gelmesidir. Bu odakların ortaya çıkışının temelinde ne “yüksek bir bilinç” vardır, ne de bunlar şans eseri ortaya çıkarlar. 60 ve 70lerde bu rolü oynayanlar esas olarak otomobil fabrikası işçileriydi (ç.n. İngiltere’den bahsediyor). Otomobil sektörü önceki onyıllardaki kapitalist ekonomik büyümenin motoru olmuştu. Farklı yoksul bölgelerden metropollere gelmiş olan binlerce işçiyi içeriyordu. Uluslararası düzeydeki teknoloji ve iş örgütlenmesinden ötürü sektördeki işçilerin yaşadıkları genelleşmiş, ortaklaşmıştı. Otomobil sektörü hemen hemen her sektörle kurduğu üretken ilişkiyle uluslar arası işbölümünün merkezi konumundaydı. Her ne kadar üretilen ürün artan zenginliğin bir sembolü olsa da, ondan bir tane elde etmenin tek yolu kişinin kendisini fabrikanın egemenliğine teslim etmesiydi. Başka dönemlerde ve yerlerde hareketin merkezi konumuna gelen bölgeler olmuştu. Bunun sebebi bu bölgelerdeki “gelenekten” ziyade söz konusu sektörlerin üretimin toplumsal sürecindeki önemleridir, örneğin liman kentleri ve maden bölgeleri. Gelişimin merkezlerinde sermeye ve devletin ilişkisi (altyapının planlanması, iş-gücü piyasası politikaları, özel kanunlar, vs.) daha kolay fark edilir ve söz konusu toplumun küresel karakteri (“yabancı yatırımları”, göç, vs.) daha açıktır. Torino (İtalya) gibi kentler 50 ve 60ların örneğidir, bugün için ise Güney Amerika’daki sivitşop (ç.n. sweatshop: çok kötü şartlarda çok ucuz işgücü çalıştıran genelde üçüncü dünya ülkelerindeki fabrika ve atölyeler için kullanılan bit terim) bölgeleri ve Çin’deki “Özel Gelişme Bölgelerinden” söz edilebilir. Avrupa’da da gelişme bölgeleri vardır (örn. Polonya’nın batı sınırı, Dresden -Almanya kenti- etrafındaki bölge, Piemont -İtalya kenti-)

Bu merkezlerin dışında da mücadelelerin gelişip, genişleyebileceğini düşünüyoruz, ancak grev hareketlerinin genelde düştükleri bunalımın sebebi merkezlerin harekete katılmaması ya da yenilmiş olmasıdır. Bu sebeple “genelleşme” sorunu bir “politik önderlik” sorunu değildir, hareketlerin kendilerini toplumsal üretim saflarında ne kadar toplumsallaştırabilecekleri ve sermayeyi merkez noktalarından vurabilecekleri sorunudur.

f) komünist eğilimler
“Komünist eğilim” kavramından birbirinden oldukça farklı anlamlar anlaşılabilmektedir. Komünist eğilim bir yandan sömürüye karşı olan mücadelelerde ifadesini bulan insanların daha iyi bir topluma olan “insani ihtiyacıdır”. Öte yandan Ortodoks anlayışın komünist eğilim kavramından anladığı, üretim güçlerinin gelişiminin kapitalizmi yıkacak ve komünizmi mümkün kılacak olmasıdır. Leninizm ve “sol komünistlerin” hareketlerin çoğu çok mekanik bir “üretim güçleri” kavrayışına sahiptir. Bunların üretim güçleri kavramından anladığı teknolojinin gelişimi ve rekabetin şiddetli gücü sayesinde artan iş bölümüdür. Komünizmin temeli, gelişen üretim güçlerinin bireysel çalışma zamanın azalmasını mümkün kılmasıdır. Leninistler ve sol komünistlerin ilgilendikleri tek şey üretim güçlerinin yanlış ellerde olmasıdır. Bu akımlar teknolojinin maddi biçiminin (üretim bandı), biliminin (Taylorizm) ve toplumsallaştırmasının (“küreselleştirme”) kendilerinin barındırdığı çelişkilerin, işçiler üzerindeki kapitalist egemenliğin temeli olduğu gerçeğini ihmal ederler. Bu çelişkinin sona erdirilmesi ancak hem üretimin maddi koşullarını değiştiren, hem de mücadele boyunca üretim güçlerini “toplumsallaştıran” bir sınıf hareketinin eylemi ile gerçekleşebilir. Bu yüzden mücadeleler toplumsal olanaklar (devasa maddi zenginliğin üretimi, artan üretkenlik) ve gerçeklik (ağır ve sıkıcı işlerin yoğunluğu ve fakirlik) arasındaki çelişkiye vurmalıdırlar.

Başka bir temel bir sorun eşitsiz gelişimdir: üretim güçleri kendi başlarına işçilerden kopuk “bir üretim güçleri aşaması” olarak var olmazlar. Teknolojinin seviyesi, bilimin kullanımı, emeğin iş bölümüne tabi olma seviyesi her sektörde, bölgede, vs. farklıdır. İşçiler iş sürecinde farklı gelişim aşamaları ile muhatap olmak zorundadırlar, bu yüzden mücadele verirken farklı toplumsal üretim güçlerinin farklı olanakları ve çelişkileri ile ilişkilenirler. Az gelişmişlik bölgelerinde (sıfır ya da az yatırımın bulunduğu, yatırımların “emek yoğun sömürüye yapıldığı bölgeler) “komünizme duyulan ihtiyaç”, kapitalistin toplumsal üretkenliği “kullanmasının” bir sonucu olarak her şeyden önce, yoksulluğa ve emek yoğun üretime tepki göstermek şeklinde ifadesini bulacaktır. Gelişmenin merkezlerinde çelişki kendini, “teknolojik gelişmeye” ve “bolluğa” rağmen, angaryanın ve göreli yoksulluğun hala yaşama hâkim olması gerçeğinde kendini gösterecektir. Eşitsiz gelişimin hangi noktalarından mücadeleler kendilerini yeni bir “üretim gücü” olarak toplumsallaştırabilir/küreselleştirebilir? Temel soru budur. Hangi mücadeleler yükseldikleri maddi koşulların bir sonucu olan daha iyi bir üretim biçiminin (teknolojinin durumu, bilim, iş bölümü vs..) olanaklılığını ve umudunu ifade edebilecekler?

Komünist devrim bu yapay “gelişmişlik ve azgelişmişlik” durumunu alaşağı etmek zorundadır. Bu sürecin, toplumsal üretimin hangi aşamalarında başlayacağını ve gücünü arttıracağını araştırmak zorundayız. “Üretim güçlerinin içinde bulunduğu aşama” ile sınıf mücadelelerinin hedeflediği “Ütopya” arasında bir uyum ve tutarlılık bulunduğunu gösteren iyi örnekler bulmak zordur. Tarım toplumlarındaki başkaldırıların “toplumsal ütopyası”, toprağı kendi “anarşik” yöntemleriyle ekip biçme talebinden öte bir şey değildi. Geçen yüzyılın başında Batı Avrupa’da ortaya çıkan fabrika mücadeleleri, tüm fabrikaların ve dolayısıyla tüm toplumun işçilerin kontrolünde işletilmesi gibi sosyalist bir beklenti oluşturdu. 60 ve 70’lerin mücadeleleri ise; üretimde “bilimselleşmenin”, makinelerin yarattığı dehşetin, emeğe ve ürüne yabancılaşmanın artışını ifade ediyordu. Bütün toplumun (okullar, üniversiteler, şehirlerin altyapısı) “mevcut üretim sürecine” daha çok bağlanmasıyla, “işçilerin mücadelesi” ve diğer toplumsal hareketler arasındaki ayrışmalar çözülmeye başladı. Hareketin merkezi (fabrikalar, üniversiteler) modern toplumun birçok “verimli olanağına” sahipti. Fabrika içindeki iş bölümünün artışı ve montaj hattı yeni grev biçimleri örgütlemek için kullanıldı; işgal edilen fabrikalar ve üniversiteler merkezi buluşma noktaları haline geldi, hareket “yeni bir bilim” ve yeni iletişim araçları geliştirdi vs.. Bunun yapılmasıyla, hareketin kendisi daha “verimli” bir hale geldi ve geliştirilen “üretim güçleri” toplumun diğer kesimlerine dağıtıldı. Hareket “gelişmiş üretim güçlerini” kendi taleplerine yansıttı: “işçi kontrolündeki fabrika” değil, “fabrikanın otomasyonu (otomatik bir şekilde kendi kendine işlemesi)” ve herkese bolluk…

6. Sınıf kompozisyonu, iç tutarlılığı ve sınıf mücadelesi eğilimini ifade eder
Yukarıda sözü edilen sorunlar sınıf mücadelesinin stratejisi sorununu gündeme getirirler. Strateji ancak kapitalizmin eğilimlerinden türetilebilir. Toplumsal üretim sürecinde kapitalizm, sınıf çelişkisine bir tepki olarak gelişmiş ve azgelişmiş parçaları yaratır ve bu parçaları birbirine bağlar, ki bu sistemin dinamik karakterinin bir ifadesidir. Yüksek teknolojili fabrikaların içinde farklı teknolojik düzeylerdeki bölümler bulunmaktadır. Bu fabrikaların kendileri “üçüncü dünya” svitşoplarına (sweat-shop) dek uzanan farklı gelişmişlik standardındaki üreticiler ile alış veriş halindedir. Gelişmişliğin farklı düzeylerde olması sınıf mücadelesinin bölünmüşlüğünün ve eşitsizliğinin maddi kökenidir.
Kendilerini “eşitsiz gelişim” üzerinden genelleştiren işçi mücadeleleri üretim koşullarının gittikçe daha çok benzeşmelerine yol açar. 60-80’lerde araba fabrikalarındaki işçilerin mücadeleleri; Meksika, Brezilya gibi az gelişmiş bölgeleri de kapsayacak şekilde, dünya çapındaki belli başlı fabrikalarda üretim koşulların benzeşmeleriyle sonuçlanmıştı: Hem teknoloji seviyesinde bir benzeşme hem de ücret ve ürün arasındaki ilişki bakımından işçilerin benzeşmesi. Sermaye, “politik sınıf kompozisyonu”na yani sınıf mücadelesinin genelleştirilmesine; “teknik bir yeniden düzenlemeyle”, eşitsiz gelişimin daha yüksek bir seviyede yeniden üretimi yoluyla tepki gösterir: Bölgeler “sanayisizleştirilir”, diğer bazı bölgelerde sermaye büyük teknolojik sıçramayı yapar, eski “çekirdek” fabrikalar bir üretim zincirinin farklı birimlerine bölünür, ürün “küreselleştirilir” vs..Sanayi, geleceğin sınıf hareketlerinin genelleşebileceği yeni noktalar olabilecek gelişim merkezleri yaratır. Bu nedenle, yeni sınıf hareketinin iç tutarlılığı beklenen bir şeydir. Stratejileri devrimcilerin kafalarındakinden ayrı bir şekilde gelişmeyecektir, bu stratejiler maddi gelişim (iş bölümü ve makineler vs..) süreci içinde bulunmaktadır.

7. Devrimcilerin görevi, sınıf mücadelelerinin potansiyellerini hesaplamak ve göstermek amacıyla kapitalist gelişimi çözümlemektir.

Devrimcilerin yegâne rolü sınıf mücadelelerinin kendiliğinden elde edemeyeceği “politik bilinçlilik” kavramı ile açıklanamaz. Bu bilinç sadece gerçekten yaşananlara dair genel bir bakış açısından ve bunların yorumlanmasından ortaya çıkabilir. Sınıf mücadelesinin genişlemesi ve genelleşmesinin gücü ve öz-örgütlülük imkânları üretim koşulları tarafından belirlenir. Devrimcilerin görevi maddi koşullar, pratikler ve mücadele perspektifleri arasındaki tutarlılığı göstermektir. Sınıf hareketi, gelişmişlik ve azgelişmişlik ağı içinde yer alacaktır. Bu sebeple, bu ağın farklı parçaları ile eşitsizliğin politik nedenleri arasındaki bağlantıyı göstermeliyiz. İşçi mücadelesinin maddi altyapısının çözümlemesi, bizim nerelerde müdahale etmemiz gerektiğini de belirleyecektir. “Kendiliğinden” mücadele modellerini takip etmek ve bunları belgelemek yeterli değildir. Gelecek için stratejik öneme sahip olan noktaları arayıp bulmak zorundayız. Bu alanlar “en gelişmiş” veya “birikimin merkezi” olmuş alanlar olmak zorunda değildir. Çoğu kez farklı gelişme seviyelerini birbirine bağlayan sektörler (farklı fabrikalar arasındaki ulaşım, üretim ve dağıtım arasındaki “enformasyon işleri”) mücadelelerin genelleşmesinde önem taşıyan sektörlerdir. Bunun için gruplar arası yapılan gayrı resmi bir bilgi alışverişinden daha fazlasına ihtiyacımız var, örgütlü bir şekilde tartışmaya ve örgütlü bir şekilde düzene müdahaleye ihtiyacımız var.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Yürürken - 4
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : Viva la FAI
Diğer

  Linkler
Lilith Kolektifi
Kır Anarşi
Lambda İstanbul
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız