Çocuklarınıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin. Toprak bizim anamızdır. Ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece... Beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzünü ve toprakların sıcaklığını mı? Koşan antilopların çabukluğunu mu? Biz size bunları nasıl satabiliriz? Ve siz nasıl satın alabilirsiniz?

Seattle (Duwarmish Kızılderilisi)

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Mihail Bakunin

Mevcut Kriz Üzerine Bir Fransız'a Mektuplar Yazar : Mihail Bakunin

Kaos Yayınları'ndan çıkan Sam Dolgoff'un Bakunin adlı kitabından Bakunin'in "Mevcut Kriz Üzerine Bir Fransız'a Mektuplar" adlı makalesi.

Mevcut Kriz Üzerine Bir Fransız'a Mektuplar

"Bir Fransız'a Mektuplar" aslında özel bir kişiye yönelik değildi, yazar sadece, söylemek istediklerinin resmiyetsizliğini ve kişisel niteliğini belirtmek için böyle bir tarz kullanmıştı.

Bu uzun seçki doğal olarak üç ayrı kısma bölünmüştür: a) Toplumsal Devrimin Genel Sorunları: Kent işçi sınıfıyla bağlantılı olarak ağırlıkla tarım ülkelerindeki köylülerin örgütlenmesine yapılan özel vurgu, devletlerarasındaki kapitalist savaş ve iç savaş b) Devrimci Durum c) Alman Sosyal Demokrasi Programının Eleştirisi.
"Fransız'a Mektuplar" Bakunin'in en önemli yazılarındandır. Çünkü Bakunin, bu temel çalışmasıyla, devrimin teorisine ve pratiğine eşsiz katkılarını sundu. Bu çalışma, Fransa-Prusya savaşının fırtınalı döneminde, Fransa kesin bir yenilgiye uğradığı zaman kaleme alınmıştı. III. Napolyon Hükümeti düşmüş ve karamsarlık içindeki geçici cumhuriyetçi hükümet tüm cesaretini kaybetmişti. Fransız orduları, topyekün bir geri çekiliş içine girmiş ve Prusya askerleri Paris'in kapılarına dayanmıştı. Bakunin, o günden itibaren liberter hareketlerin sloganı olan ve hatta otoriterlerin bile hâlâ yüzeysel de olsa faydalandıkları bu düşünceleri bu krizin tam ortasında geliştirmişti. Devletlerarasındaki savaşları toplumsal devrim için iç savaşa dönüştürme; silah kuşanan halkın yabancı ordulara karşı gerilla savaşma girişmesi ve eş zamanlı olarak devrimi iç düşmanlara karşı savunmaları; tüm iktidarın devrimin kendiliğinden ortaya çıkardığı tabansal örgütlenmelere geçmesi; merkezi, devletçi ve emredilen-devrime karşılık, federalist bir devrim alternatifi sunulması gibi düşünceler.
Bakunin'in modern devrimci teoriye yaptığı en çarpıcı katkılardan biri, onun köylülerin devrimci kapasitesine duyduğu güvendi. Köylüleri devrime kazanmanın yöntemlerini ortaya koymuş ve köylüler ile daha gelişkin olan kent işçileri arasında uyumlu ilişkilerin kurulmasına özel bir vurgu yapmıştı. Devrimle ilgili tüm diğer yazılarında olduğu gibi, anarşist öncü örgüt ile kitleler arasındaki kusursuz ilişki konusundaki düşüncelerini durmadan tekrarlar. Devrimin ekonomik durumunun önemini tamamen kabul etmekle beraber, yine de halkın iradesine ve devrimci bilincine eşit ve yoğun bir vurgu, yapar. "Devrimci Durum" bölümü, Marksist yorumla büyük bir farklılık arz eder ve Bakunin'in devrimci ideolojisinde kilit bir yer tutar.


Toplumsal Devrimin Genel Sorunları

Fransa'nın devlet tarafından kurtarılamayacağını daha önce göstermiştim. Ancak, asalak ve yapay devlet kurumu dışında, bir ulus yalnızca halkından oluşur; sonuç olarak, Fransa ancak, halkın acil ve tarafsız eylemiyle, aşağıdan yukarıya doğru kendiliğinden örgütlenmiş olan Fransız halkının kitlesel başkaldırısıyla, yıkıcı ve ölümüne bir savaşla kurtarılabilir.
Her şeyi yıkma azminde olan ve köleliğe boyun eğmek-tense hayatını, malını, mülkünü feda etmeye hazır olan 38 milyonluk bir halk kendisini savunmak üzere ayağa kalktığında, ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar iyi örgütlenmiş ve en güçlü silahlarla donatılmış olursa olsun, hiçbir ordu böyle bir halkı yenemeyecektir.
Her şey, Fransız halkının böyle bir çabayı gösterme kabiliyetine bağlıdır. Acaba, burjuva uygarlığının yağcılığı, bu halkın devrimci kapasitesini ne ölçüde etkilemiştir? Böylesi faktörler, bu halkı, zorunlu kahramanlığını ve ilkel inadını harekete geçiremeyecek bir hale mi getirmiştir, bu halk özgürlük pahasına barışı mı tercih etmektedir, yoksa muazzam yokluklar pahasına özgürlüğü mü? Fransız halkı, bir ulusu güçlü kılan doğal gücün ve ilkel enerjinin en azından bir kısmına hâlâ sahip midir?
Eğer Fransız halkı sadece burjuvaziden oluşmuş olsaydı, hiç çekinmeden bu sorulara olumsuz bir cevap verirdim. Sanıldığından çok daha kabarık bir sayıya sahip olan Fransız burjuvazisi, Batı Avrupa ülkelerinin çoğunda olduğu gibi, büyük bir yapıdan oluşmakta ve proletaryayı bile içine alarak belli bir oranda üst tabakasını yozlaştırmaktadır.
Fransa'da işçiler, Almanya'ya oranla, burjuvaziye daha az bağlıdır ve burjuvaziden kopuşları gün geçtikçe bir şekilde hızlanmaktadır. Bununla birlikte, burjuva uygarlığının yok edici etkisi, Fransız proletaryasının bazı kesimlerini yozlaştırmaya devam ediyor. Bu, kayıtsızlık ve daha yüksek ücretli belirli meslekler arasında göze çarpan egoizm anlamına gelir. Kişisel çıkarları ve yanılgılarından dolayı, bu işçiler yarı-burjuvadır ve devrimin kendilerini yoksullaştıracağından korktukları için devrimi reddederler.
Buna bağlı olarak burjuvazi, Fransız toplumunun çok etkin ve hatırı sayılır bir kesimini oluşturur. Ancak bugün eğer tüm Fransızlar burjuva olsaydı, Prusya işgalcileri Paris'i kuşatacak ve Fransa kaybedilecekti. Burjuvazinin kahramanca çağı artık çok gerilerde kaldı; kendisini 1793'te zafere ulaştıran o üstün kahramanlıktan, dinamizmden artık yoksundur ve o zamandan beri, halinden memnun ve tatmin olan bu burjuvazi gittikçe yozlaşmıştır. Çok zorda kalırsa, çocuklarını bile feda etmeye hazırdır, ancak asla büyük bir ideal uğruna toplumsal konumundan ve mülkiyetinden vazgeçmeyecektir. Toplumsal ayrıcalıklarım yitirip, proletarya ile eşit ekonomik koşulları kabul etmektense, Alman boyunduruğu altına girmeyi tercih eder. Burjuvazinin yurtsever olmadığını söylemiyorum; tam tersine, yurtseverlik en dar anlamıyla, burjuvazinin başlıca erdemidir. Fakat devlet tarafından temsil edilen ülke, sırf onun ekonomik, politik ve toplumsal ayrıcalıklarım koruduğu için, burjuvazi ülkesini sever. Burjuvazi, bu korumayı geri çeken herhangi bir ulusu asla sahiplenmez. Bu yüzden burjuvazi için ülke, devlet anlamına gelir. Eğer, kendisini kurban etmekten, hükümet tarafından pasif bir kukla olarak kullanılmaktan bıkıp usanan halk devlete karşı ayaklanırsa, devlet yurtseveri olan burjuvazi, kitlelerin en öfkeli düşmanı olur. Eğer Fransız burjuvazisi, devlete karşı ayaklanmış olan kitleler ile Fransa'yı işgal eden Prusyalılar arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydı, kesinlikle Prusyalıları tercih ederdi. Bu kabul edilmez bir seçenek olurdu, ancak, en değersiz ayaktakımına ve dünya kitlelerine karşı, burjuvazi her şeye rağmen devlet ilkesinin savunucusudur. Paris ve tüm Fransa burjuvazisi aynı nedenlerle, 1848'de Louis Bonapart'ı desteklememiş miydi? Ve onun hükümetinin Fransa'yı uçurumun eşiğine getirdiği herkes tarafından anlaşıncaya kadar burjuvazi III. Napolyon'u desteklememiş miydi? Fransız burjuvazisi, Napolyon'un düşüşünün halk devriminin habercisi olacağından, yani onun toplumsal devrimi engelleyemeyeceğinden korkmaya başladığı zaman onu desteklemekten vazgeçti. Burjuvazinin bu korkusu, ülkesine ihanet etmesine yol açacak kadar büyüktür. Fransız burjuvazisi, mevcut rejimin [III. Napolyon'un yerini alan hükümet] Fransa'yı kurtaramayacağını, yeni yöneticilerin ne bunu gerçekleştirebilecek iradeye ne zekâya ne de güce sahip olmadıklarını rahatlıkla anlayacak kadar akıllıdır. Ama tüm bunlara rağmen hükümeti desteklemeye devam ediyor; çünkü Fransa'nın Prusya tarafından işgal edilmesinden korktuğundan daha fazla, kendi burjuva uygarlığının Fransız halkı tarafından işgal edilmesinden korkmaktadır.
Tüm bu söylediklerimize rağmen, Fransız burjuvazisi şu anda genel olarak samimi bir şekilde yurtseverdir. Prusyalılardan içtenlikle nefret ediyor. Küstah işgalcileri Fransa topraklarından çıkarmak üzere, çoğu alt sınıflardan olan muazzam sayıda askeri ve nasıl olsa er ya da geç tekrar halktan geri alacağı bol miktardaki parayı feda etmeye hazırdır. Ama, seferber edilen tüm maddi olanakların ve insan gücünün devletin eline verilmesinde ve silahlanan tüm gönüllülerin mümkün olduğu kadar düzenli ordunun askerlerine dönüşmesinde ısrar etmektedir. Savaştaki çatışmalara katılan tüm ekonomik, askeri, idari ve sıhhi özel gönüllü örgütlere, yalnızca devletin denetimi altında hareket etme izni verilmesi noktasında ısrar etmektedir.
Burjuvazi ayrıca, hükümet dışı halk milislerinin ve düzensiz askeri birimlerin, Devletin, mülk sahiplerinin, iyi tanınan burjuva "bayların" ve diğer sağlam vatandaşların resmi olarak görevlendirdiği yetkili liderlerin denetimi altında örgütlenmesini talep etmektedir. Böylelikle, gayri resmi güçler içinde bulunan ve başkaldırma veya herhangi bir ayaklanmaya katılma ihtimali olan işçi ve köylüler artık tehlikeli olmayacaktır. Daha da ötesi, liderler otoritelere karşı girişilen ayaklanmaları bastırmak üzere, gerektiğinde, bu askerleri göndereceklerdir, tıpkı Haziran 1790'da seyyar muhafızları halka karşı kullandıkları gibi.
Bu biricik nokta üzerinde, burjuvazinin tüm kesimleri -yasal gücü olmayan en gerici kesimden tutun da en azgın Jakobenler'e kadar- otoriter Devlet Komünistleri ile hemfikirdir; Fransa'nın kurtuluşu ancak devlet tarafından gerçekleştirilebilir ve öyle de olmalıdır. Oysa Fransa ancak devletin tasfiye edilmesini gerektiren şiddetli yöntemlerle kurtarılabilir...
[Bakunin burada, kitlesel ayaklanma korkusundan dolayı, hükümetin, Prusya ordularının ilerleyişini durdurmak üzere en temel önlemleri bile almadığına işaret eder ve böylece pratik devrimci programını tartışmaya başlar.]
Fransa'nın iki ordusu, güçsüz olmasına rağmen yine de düşmanı, Fransa'nın diğer bölgelerinde durdurabilecek ve Prusya ordularını, gelip Paris'in kapılarına dayanmadan önce geri püskürtebilecek durumdaydı. Eğer hükümet ve ordu yetkilileri, askeri krizin ilk gününden itibaren Fransız basınının yapmalarını istediği şeyleri yapsalardı; eğer, Fransız ordularının korkunç yenilgisinin haberleri Paris'e ulaşır ulaşmaz, başkentte ve doğu bölgelerinde kuşatma hali ilan etmek yerine, tüm bu bölgelere kitlesel bir ayaklanma çağrısında bulunsalardı; eğer, savaşı iki orduyla sınırlandırmak yerine, bu ordular, gerillalar veya gerekirse haydutlar tarafından girişilecek yenilmez bir ayaklanmayı destekleyen bir üsse dönüştürülseydi; eğer, işçiler ve köylüler tırpanlar yerine tüfeklerle silahlandırılsaydı; eğer, bu iki ordu tüm askeri tantanaları ve züppelikleri bir kenara iterek, muazzam sayılardaki düzensiz savaşçı birimlerle kardeşçe ilişkiler içine girseydi... Fransa'nın işgal edilmemiş olan bölgelerinin yardımı bile gerekli olmaksızın, dayanışma içinde savaşarak Paris'i kurtarabilirlerdi. Hiç olmazsa düşman, geçici hükümete daha güçlü askeri kuvvetleri seferber etme imkan verecek kadar durdurulabilirdi...
Temel noktaları özetlemek gerekirse: İdari mekanizma ebedi bir şekilde paramparça edilmeli ve yerine bir yenisi konulmamalıdır. Fransa'nın tüm eyaletlerine ve komünlerine, tam bir inisiyatif, hareket ve örgütlenme özgürlüğü verin, ki bu devletin tasfiyesi ve toplumsal devrimin başlaması anlamına gelir...
Paris'in böyle bir zamanda, devrimci düşüncelerin formüle edilmesi ve pratik uygulanışıyla uğraşamayacağı ve tüm çabalarını ve kaynaklarını yalnızca savunma üzerinde yoğunlaştırması gerektiği açıktır. Kuşatma altındaki Paris' in tüm nüfusu, ortak tehlike anlayışı ve savunma ihtiyacıyla disiplin altına girerek büyük bir ordu şeklinde örgütlenmelidir; düşmanı her noktada yenmeye kararlı olan savaş halindeki koca bir şehir... Ancak bir ordu ne tartışır ne de kuramlar oluşturur. Ordu devrim yapmaz, sadece savaşır.
Savunmayla meşgul olan Paris, kesinlikle yurt çapındaki devrimci bir hareketi yönetip örgütleyecek durumda değildir. Eğer Paris böylesine gülünç ve saçma bir girişimde bulunursa, tüm devrimci etkinliği öldürmüş olacaktır. Daha da ötesi, Fransa'nın geri kalan bölgeleri, eyaletler ve komünler, ulusal kurtuluştan üstün çıkarlarından dolayı Paris'i desteklemek amacıyla, kendilerine verilen tüm emirlere karşı koymak zorunda kalacaklardır. Paris'in kendisini kurtarmak üzere yapabileceği tek ve en iyi şey, tüm bölgesel hareketler için tam otonomi ve kendiliğindenlik ilan ederek onları yüreklendirmesidir ve eğer Paris şu veya bu nedenden dolayı bunu yapmaktan çekinirse, eyaletler, Fransa'yı ve Paris'i kurtarmak üzere, kendiliğinden başkaldırıp Paris'ten bağımsız olarak örgütlenmek zorunda kalacaklardır.
Görüldüğü gibi, eğer Fransa kurtarılacaksa, tüm eyaletlerde kendiliğinden ayaklanmaların baş göstermesi gerekmektedir. Peki böyle ayaklanmalar mümkün müdür? Evet, eğer büyük şehirlerdeki -Lyon, Marsilya, Saint-Etienne,
Rouen ve birçok diğer şehirde- işçilerin damarlarında kan, kafalarında akıl, yüreklerinde güç varsa ve eğer doktriner değil devrimci sosyalistlerse, böyle ayaklanmalar mümkündür. Şu anda yalnızca şehirlerdeki işçiler, Fransa'yı kurtaracak bir harekete [önayak olabilirler], içerden ve dışardan gelen ölümcül bir tehlikeyle yüz yüze olan Fransa, ancak ülkenin her tarafındaki halk kitlelerince girişilecek kendiliğinden, uzlaşmaz, anarşik ve yıkıcı bir ayaklanmayla kurta-rılabilir.
Şu anda böylesine güçlü bir ayaklanmaya girişme yeteneğinde olan sadece iki sınıf vardır ve bunlar işçiler ve köylülerdir. Köylüleri de dâhil etmemden dolayı şaşırmayın. Tıpkı diğer Fransızlar gibi, köylüler de doğuştan kötü oldukları için değil ama cahil oldukları için yanlış şeyler yaparlar. Aşın düşkünlük ve uyuşuklukla zehirlenmeyen ve burjuva toplumunun zararlı etkisine pek az maruz kalmış olan köylüler, doğuştan sahip oldukları güçlerini ve karmaşık olmayan basit folklorik yaşam tarzlarını günümüzde de korumaktadır. Küçük toprak sahibi olan köylülerin hatırı sayılır bir ölçüde egoist ve gerici oldukları doğrudur, ama bu durum onların "iyi baylara" [kırsal köy ağaları] duydukları içgüdüsel nefreti azaltmamıştır ve ayrıca, kendi elleriyle işlemedikleri halde toprak ananın tüm bolluklarının tadını çıkaran burjuva toprak sahiplerinden de nefret ederler. Öte yandan köylü, içgüdüsel olarak yurtseverdir, yani toprağına tutkulu bir şekilde bağlıdır; kısacası, köylüyü yabancı işgalcinin karşısına dikmekten daha kolay bir şey olduğunu sanmıyorum.
Köylüleri devrimin saflarına kazanabilmek için, son derece mantıklı bir şekilde hareket edilmesi gerektiği açıktır; çünkü kent işçileri tarafından coşkulu bir şekilde kabul edilen düşünce ve propagandaların köylüler üzerinde tersi yönde bir etkisi olacaktır. Köylülere, duyguları ve anlama seviyeleriyle uyumlu olan ve büyük toprak sahipleri, papazlar ve devlet memurları tarafından onlara aşılanan önyargıları dikkate alan sade bir dille hitap etmek özellikle önemlidir. Kişi, köylülerin imparatoru [III. Napolyon] sevdiği, hatta neredeyse ona taptıkları bir yerde, imparatora saldırarak köylülerin düşmanlığını kaz an m amalidir. Devletin ve
İmparator'un otoritesini, kelimelerle değil fiili olarak sarsmak ve onların etkilerini sürdürmelerine olanak veren kurumları el altından yıkmaya çalışmak gerekiyor. İmparator'un görevlileri -belediye başkanları, adli yargıçlar, papazlar, kırsal polis ve diğer görevliler- mümkün olabilen en geniş ölçüde gözden düşürülmelidir.
Köylülere, Prusyalılar'ın Fransa'dan sökülüp atılmaları (ki muhtemelen bunu zaten biliyorlardır) ve gönüllü gerilla birimleri şeklinde örgütlenip silahlanarak Prusyalılar'a saldırmaları gerektiği söylenmelidir. Ama önce diğer şehirler tarafından ortaya konulan örnekleri izlemelidirler ki bu da öncelikle tüm asalaklardan ve karşıdevrimci sivil muhafızlardan kurtulmaları anlamına; kasabaların savunmasının silahlı halk milislerinin denetimine geçmesi; Devlet ve Kilise topraklarına ve büyük toprak sahiplerinin mallarına el konularak köylüler tarafından yeniden paylaşılması; tüm resmi ve özel borçların ertelenmesi anlamına geliyor... Daha da önemlisi, Prusyalıların üzerine yürümeye başlamadan önce, tıpkı sanayi şehirlerindeki işçiler gibi köylüler de, savaşçı taburları kasaba kasaba federasyonlara dönüştürüp birleşerek iç ve dış düşmanlara karşı ortak ve koordineli bir savunmayı güvence altına almalıdır.
Bana göre, köylü sorunuyla uğraşmanın en etkili yolu budur; çünkü köylüler bir taraftan topraklarını savunurlarken, diğer taraftan da, kırsal komünlere kök salan devlet kurumlarım bilinçsizce ama oldukça etkin bir şekilde yıkarak aynı zamanda toplumsal devrim yapmaktadırlar...
Ben, Fransız köylülerinin görünüşteki Bonapartist sempatilerinden hiç de rahatsız değilim. Bu tür sempatiler yalnızca cahillik ve sömürücülerin kasıtlı propagandaları tarafından çarpıtılmış olan derin sosyalist duyguların yapay bir şekilde dışa vurumudur; kararlı bir devrimci sosyalist tavrın doğmasıyla sonuçlanacak olan gelip geçici bir kızamıktır. Köylüler, III. Napolyon tahtında kalsın diye, ne topraklarını ne paralarını ne de hayatlarını verirler; ama zenginleri öldürerek onların topraklarını alıp imparatora vermeyi isterler, çünkü genel olarak zenginlerden nefret ederler. Boşta gezen kişilere ve "üst tabaka"ya karşı emekçi kişilerin sahip oldukları özel ve yoğun nefret köylülerde de vardır. Dordog-ne komünündeki köylülerin genç bir aristokrat toprak sahibini yaktıkları zamandan anımsadığım trajik bir olay var. Kavga, bir köylünün şu sözleriyle başlamıştı: "Ah sevgili soylu efendimiz! Rahat ve huzur içinde evinde oturuyorsun, çünkü sen zenginsin; para sende olduğu için senin servetini hem yoksullara göndereceğiz hem de savaş için kullanacağız. Pekâlâ, evine girelim ve orada neler bulacağımıza bir bakalım." Bu birkaç sözcükte, köylülerin zengin toprak sahiplerine duydukları geleneksel kinin canlı bir ifadesini görebiliriz, bununla birlikte, köylüler hiçbir şekilde kendilerini imparatora feda etmeyi veya onun için başkalarını öldürmeyi istemezler; tam tersine, genellikle askerlik yapmamaya çakşırlar.
Hükümetin, köylülerin zengin toprak sahiplerine ve kent burjuvazisine duydukları haklı nefreti kendi özel çıkarları için sömürmesi ilk defa olan bir şey değil. Örneğin, 18. yüzyılın sonunda, Calabria köylülerinin, yeni kurulmuş olan liberal cumhuriyetçi Napoli Hükümeti'ne karşı başlattıkları ayaklanmayı, kanlı bir geçmişe sahip olan Kardinal Ruffo kışkırtmıştı...
Calabria köylüleri, kaleleri [malikâneleri] ve varlıklı burjuvazinin şehirdeki konaklarını yağmalayarak işe başlamışlar, ama halkın herhangi bir şeyine dokunmamışlardı. Prens Metternich'in ajanları, 1846'da, kendileri de milliyetçi bir ayaklanma entrikaları çeviren güçlü Polonyalı aristokratlara ve toprak sahiplerine karşı, Galiçya köylülerinin ayaklanmasını tezgâhlamışlardı ve bundan önce, [Büyük] Rusya İmparatoriçesi Katerina, Ukraynalı köylüleri, binlerce Polonyalı soyluyu öldürmeye teşvik etmişti. Nihayet, 1786'da, Rus Hükümeti, çoğu soylu olan Polonyalı yurtseverlere karşı, Ukrayna'da bir "jacquerie" [köylü ayaklanması] örgütlemişti.
Gördüğünüz gibi, kamu düzeninin, mülkiyetin ve kişisel güvenliğin bu resmi koruyucuları, bu yöneticiler, işlerine geldiğinde böylesi riyakâr yöntemleri kullanma konusunda hiçbir vicdani rahatsızlık duymamışlardır. Köylüler, gerekliliklerden ve yaşamlarının dayanılmaz gerçekliklerinden dolayı devrimcileşirler; kasten saptırılarak gericileri desteklemelerine neden olan vahşi öfkeleri ve sosyalist tutkuları sömürülmüştür. Peki, biz devrimci sosyalistler, biz bu tutkuları onların gerçek amaçlarına, yani bu tutkuları yaratan gerekliliklerle mükemmel bir uyum içinde olan bir hedefe yöneltemez miyiz? Tekrarlıyorum, bu içgüdüler son derece sosyalist güdülerdir, çünkü işçiler ile emeğin sömürücüleri arasındaki zaptedilmez çelişkiyi ifade etmektedirler ve sosyalizmin asıl özü, tüm sosyalizmin gerçek ve doğal tohumu bu çelişkide yatar. Bunun dışındaki her şey, farklı ekonomik ve toplumsal örgütlenme sistemleri vb., halkın bu temel ve ilkel içgüdülerinin yalnızca deneysel, kesin olmayan, şu veya bu ölçüde bilimsel -ve maalesef çoğunlukla da fazlasıyla doktriner- olan dışa vurumudur.
Eğer gerçekten pratik olmak istiyorsak; eğer hayallerden bıkıp usanmışsak ve devrimi yükseltmek istiyorsak; kent işçilerinin pek çoğunun da maalesef taklit ettiği tüm burjuva dogmatik önyargılardan kendimizi kurtarmalıyız. Çünkü, kent işçisi köylüden daha bilgilidir, çoğunlukla köylüyü kendisinden daha aşağı seviyede görür ve köylüyle bir burjuva züppesi gibi konuşur. Ama hiçbir şey halkı alaya alınmak ve küçümsenmek kadar öfkelendiremez ve bu yüzdendir ki, köylü, kendisini hor gören kent işçisine şiddetli bir öfkeyle karşılık verir. Bu en büyük talihsizliktir, çünkü bu küçümseme ve nefret halkı, her biri diğerim felç ederek çökerten iki karşıt safa böler. Oysa bu iki saf arasında, aslında gerçek bir çıkar çatışması yoktur; yalnızca, ne pahasına olursa olsun giderilmesi gereken kocaman ve trajik bir ayrılık vardır.
Kent işçilerinin daha karmaşık -ve tam da bu durum nedeniyle hafifçe burjuva rengi alan- sosyalizmi, dipdiri ve ilkel olan köylü sosyalizmini yanlış anlar, ona tepeden bakar, ona güvenmez ve onu gölgelemeye çalışır. Bu iletişim eksikliği, böylesi bir işçi sosyalizmi ile şehirlerin burjuva karakteri arasındaki farkı görme şansı bulunmayan köylüler arasında yaygın olan sosyalizme ilişkin olarak kent sosyalizminin sahip olduğu muazzam cahilliği doğurmaktadır. Köylüler, kent işçilerini, burjuvazinin adi yalakaları olarak değerlendirirler; bu nefret köylüleri gericiliğin kör ve sağır oyuncakları haline getirir.
Fransa'nın ve Avrupa'nın devrimci güçlerini bugüne kadar felç eden ölümcül karşıtlık budur. Toplumsal devrimin zaferini ciddi bir şekilde dert edinen herkes, önce bu karşıtlığı bertaraf etmeye çalışmalıdır. Bu iki devrimci saf arasındaki ayrılık sadece bir yanlış anlamadan kaynaklandığı için bu güçlerden biri, uzlaşmayı sağlamak üzere inisiyatifi ele almalıdır. Kent işçileri her şeyden önce neden köylülere karşı olduklarını kendilerine sormalıdır. Köylülere ilişkin şikâyetleri nelerdir?
Uç şikâyet söz konusudur. Birincisi, köylülerin cahil, batıl inançlı ve fanatik ölçüde dinci olmaları ve papazların kendilerini keyfi bir şekilde yönetmelerine izin vermiş olmalarıdır. İkincisi, köylülerin tutkuyla imparatorlarına bağlanmış olmalarıdır. Üçüncüsü, köylülerin bireysel mülkiyetin inatçı destekleyicileri olmalarıdır.
Köylülerin son derece cahil oldukları doğrudur. Peki, bu onların suçu mudur? Kimse onlar için okullar açmaya çalıştı mı? Bu onların küçümsenmesi ve onlara kötü davranılması için bir neden olabilir mi? Eğer öyle olsaydı, o zaman, sanayi işçilerinden çok daha eğitimli olan burjuvazi de işçilere kötü davranma hakkına sahip olmuş olurdu; ki, yüksek eğitim düzeylerinin kent işçilerini egemenlikleri altına alma hakkı doğurduğunu ve işçilerin de onların bu hakkım kabul etmek zorunda olduğunu bahane eden pek çok burjuvanın aynen böyle dediğini hepimiz biliyoruz. İşçilerin burjuvazi karşısındaki üstünlüğü, onların genellikle düşük olan eğitim düzeylerinden değil, ama onların insancıl duygularından, gerçekçi ve yüksek bir gelişim düzeyine ulaşmış olan adalet anlayışlarından kaynaklanmaktadır. Peki, köylüler bu adalet duygusundan yoksun mudur? Dikkatlice bakın; bu duygularını pek çok farklı yolla ifade etmelerine rağmen, neyin doğru olduğu konusunda köylülerin de aynı duyguyla dolup taştıklarım göreceksiniz. Onların cahilliğine, nitelikli bir ortaklık anlayışının, hayranlık verici bir becerikliliğin eşlik ettiğini göreceksiniz ki bunlar, proletaryanın kurtuluşunu ve onurunu teşkil eden dürüst emeğin ihtiyacı olan yeteneklerdir.
Köylülerin batıl inançlı, fanatik ölçüde dinci ve papazlarının denetiminde olduklarından söz ediyorsunuz. Köylülerin batıl inançları, tüm burjuva hükümetler tarafından yapay ve sistematik bir şekilde maruz bırakıldıkları cahilliklerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca, köylüler sandığınız kadar batıl inançlı ve dinci değillerdir; sadece eşleri böyledir. Peki, kent işçilerinin eşleri, Roma Katolik dininin batıl inançlarını ve doktrinlerini köylülerin eşlerinden daha fazla mı aşmışlardır? Papazlara gelince, onların köylüler üzerindeki etkisi asla sanıldığı kadar büyük değildir. Köylüler, incir çekirdeğini doldurmayan iç anlaşmazlıklarının önüne geçebilmek üzere ve ancak biçimsel sadakatleri hiçbir şekilde maddi çıkarlarıyla çelişmediği zaman Kiliseye yüzeysel olarak inanırlar. Kilisenin çılgınca beddualarına rağmen köylülerin batıl inançları, onları, devlet tarafından el konulan kilise topraklarını 1789'da satın almaktan alıkoymadı. Vardığımız bu sonucun da gösterdiği gibi, papazların kırsal bölgelerdeki etkilerinin kökünü kazıyabilmek için, devrimin sadece bir tek şey yapması gerekiyor; köylülerin maddi çıkarlarım doğrudan ve şiddetli bir karşıtlıkla Kilisenin hayati çıkarlarının karşısında konumlandırın alıdır.
Yalnızca devrimci Jakobenler'in değil ama aynı zamanda Blanqui okulundan gelen aydın sosyalistlerin hatta Blanqui'den dolaylı olarak etkilenen bazı yakın dostlarımızın, tüm dinsel kültlerin ortadan kaldırılışını ve tüm papazların şiddet zoruyla tasfiyesini emretmenin gelecekte zorunlu olacağı şeklindeki tamamen karşı devrimci düşünceyi geliştirdiklerini duydukça çok sinirleniyorum. Kızıyorum, çünkü her şeyden önce devrimci devlet düşüncesinin, yani devrim olarak yutturulan gericiliğin kaynaklık ettiği, emirlerle gerçekleştirilen devrimin kararlı bir düşmanıyım. Emirlerle yürüyen bir devrim anlayışı karşısında ben tutarlı, gerçek ve etkili tek program olan devrimci eylemi savunuyorum. Özgürlüğü ve eşitliği zorla dayatmaya çalıştığında, emirlerin otoriter anlayışı her ikisini de yok eder. Anarşistçe bir devrimci çalışma ve eylem anlayışı, kurumlaşmış şiddete ve otoriteye hiçbir şekilde ihtiyaç duymaksızın doğal olarak ve ebediyen, kişiye hep özgürlüğün ve eşitliğin ortaya çıkarak filizlenmesini anımsatır. Otoriter anlayış ise zorunlu olarak çıplak gericiliğin zaferine yol açar. Oysa anarşist eylem anlayışı, devrimi doğal ve sarsılmaz temeller üzerinde dimdik ayakta tutar.
Bu örneklerden hareket ederek biz şunu savunuyoruz; eğer dinsel kültlerin ortadan kaldırılışı ve papazların tasfiyesi yasalarla emredilirse, en az dindar olan köylüler bile onların savunmasını üstleneceklerdir, çünkü özgürlük adına bile dayatılmış olsa, her türlü baskıcı uygulamaya karşı, insanlarda doğuştan gelen karşı konulmaz bir reddetme dürtüsü vardır ve bu dürtü özgürlüğün biricik kaynağıdır. Bu yüzden, eğer şehirler dinsel kültlerin ortadan kaldırılması ve papazların tasfiyesi konusunda böylesine büyük bir aptallığa başvururlarsa, tüm köylülerin kitleler halinde şehirlere karşı başkaldıracaklarından ve böylece gericiliğin elinde korkunç bir silaha dönüşeceklerinden kesinlikle emin olmalısınız. Peki tüm bunlar, papazların ellerindeki muazzam güce hiç dokunulmaması anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır! Onlarla, Roma Katolik dininin elçileri oldukları için değil, Prusya'nın [zenginlerin] ajanları oldukları için savaşılmalıdır. Şehirlerde olduğu gibi kırsal alanlarda da hiçbir devrimci güç, hatta Kamu Güvenliği Devrimci Komitesi bile papazlara saldırmamalıdır. Bu halkın kendisi tarafından yapılmalıdır; şehirlerdeki işçiler ve kırdaki köylüler, kendileri papazlara karşı saldırıya geçmelidir. Vicdan özgürlüğüne gösterilen görünüşteki saygıdan bağımsız olarak kitlelerin bu hakkını onaylayan devrimci güçler, onlara dolaylı olarak yardım edebilirler. Düşmanlarımızın ihtiyatlı taktiklerini bizler de en azından belli bir ölçüde uygulamalıyız. Örneğin, her hükümetin nasıl kelimelerle özgürlüğü desteklediğini ama icraatında ise gerici olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Devrimci güçler keskin bir dil kullanmaktan vazgeçmelidir; fakat bir yandan mümkün olduğu kadar yumuşak bir dil kullanırken, diğer yandan da eyleme geçip devrim yapmalıdırlar.
Otoriter devrimciler, tüm ülkelerde tamamen farklı bir tavır sergilediler. Kullandıkları dil bakımından en uzlaşmaz devrimciler olurlarken, eylemde tamamen gerici olmasalar da fazlasıyla ılımlı olmuşlardır. Hatta bu tumturaklı dillerini çoğu zaman halkı aldatmaya, düşüncelerinin yetersizliğini ve eylemlerinin tutarsızlığını gizlemeye yarayan bir maske olarak kullandıkları bile söylenebilir. Sözüm ona devrimci burjuvazi arasında bile, devrimci sloganları geveleyip durmakla devrim yaptıklarını sanan pek çok insan vardır. Devrimci yükümlülüklerini bu şekilde fazlasıyla yerine getirdiklerini hisseden bu kişiler artık eyleme aldırmamaya, ilkeleriyle alenen çelişmeye ve tamamen gerici tavırlar sergilemeye başlıyorlar. Gerçek devrimciler olan bizler ise, tamamen farklı bir şekilde hareket etmeliyiz. Artık devrim adına daha az konuşup daha çok şey yapalım. Biz bu düşünceleri her tarafta yaygınlaştırıp fiili olgulara dönüştürmekle mutlu olurken, bırakın diğerleri toplumsal devrim ilkelerinin teorik gelişimiyle uğraşsınlar. Yakın dostlarım ve müttefiklerim [İttifak'ın üyeleri] muhtemelen benim bu şekilde konuşmama şaşıracaklardır; ben ki, hep teoriyle uğraşan ve her zaman devrimci ilkelerin kıskanç ve uyanık koruyucusu olan biriydim. Hey gidi hey! Zaman nasıl da değişti! O zamanlar, bir yıldan kısa bir süre önce, biz yalnızca, kiminin daha erken kiminin daha geç beklediği bir devrime hazırlanıyorduk; oysa şimdi kör biri bile bir devrimin tam ortasında olduğumuzu anlayabilir. O zamanlar, bu ilkeleri açık bir şekilde tüm yalınlığıyla ortaya koymak ve sayıca küçük olmasına rağmen, bu ilkelere tutkuyla kendilerini adamış olan ve böylece kriz anı geldiğinde her birinin diğerinin dayanışmasına güvenebileceği samimi kişilerden oluşan bir karşı cephe inşa etmek üzere, teorik ilkelere yoğun bir vurgu yapmak gerekiyordu.
Ancak, böyle bir örgütlenmeye yeni insanları katmakla uğraşmak için artık çok geç. Fena olmayan küçük bir karşı cephe inşa etmiş bulunuyoruz; neleri savunduğumuzun yeterince farkında olarak katılan insanların sayıca az olmaları anlamında küçük; ancak, içgüdüsel olarak bize bağlı olanlar ile ihtiyaçlarını ve özlemlerini bizim dışımızda hiçbir grubun daha iyi yansıtamadığı halk kitlelerini de hesaba kattığımızda son derece büyük olan bir karşı cephe. Hep beraber fırtınalı devrimci denizlere doğru demir almalıyız ve şu andan itibaren ilkelerimizi, kelimelerle değil ama eylemiyle yaymaya başlamalıyız, çünkü bu en popüler, en etkili ve on karşı durulmaz propaganda biçimidir. Koşullar ve devrimci politika gerektirmedikçe -örneğin düşman karşısında geçici bir zayıflığa düştüğümüz zamanlarda- ilkelerimizle ilgili daha az konuşalım, ancak öte yandan, tüm zamanlarda ve tüm koşullar altında eylemimizde istikrarlı ve inatçı olalım. Çünkü devrimin selameti burada yatmaktadır.
Otoriter devrimciler, devrimci etkinliğin ilerletilmesi konusunda dünya çapında çok az şey yaptılar, bunun başlıca nedeni, onların her zaman devrimi kendilerinin, bizzat kendi otoriteleri ve güçleriyle yapmak istemeleridir. Bu tavır devrimci faaliyet alanını iyice daraltmaktan başka bir işe yaramadı, çünkü en enerjik ve girişken otoriter devrimcinin bile devrimin getirdiği türlü türlü sorunu anlaması ve bu sorunlarla etkin bir şekilde baş etmesi imkânsızdır. Çünkü ister bireyler tarafından ister göreceli olarak kolektif bir yapı tarafından uygulansın, her diktatörlük zorunlu olarak yoğun bir kuşatılmışlık içindedir ve oldukça basiretsizdir, bu yüzden sınırlı bir kavrayışa sahip olan diktatörlüğün, halk yaşamının karmaşık renkliliğini derinlemesine kucaklaması kesinlikle imkânsızdır; tıpkı en devasa kabın bile bir okyanusun derinliklerini ve enginliğini içine sığdıramaması gibi...
Devrimci otoriteler -ki sayıları mümkün olduğu kadar az olmalıdır- devrimi örgütlemek ve yaygınlaştırmak için ne yapmalıdır? Devrimi, habire emirler vererek değil, kitleleri eyleme çekerek yaygınlaştırmalıdırlar. Hiçbir koşul altında, kitlelere herhangi bir yapay örgüt yutturmamalıdırlar. Tam tersine, kitlelerin aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen öz-örgütlenmelerinin özerk yapılara dönüştürülmesi için çalışmalıdırlar. Bu, tüm bu örgütlerin mümkün olduğu kadar ilkelerimize uymalarını güvenceye almak üzere, her yerellikteki en etkin, en zeki ve en fedakâr bireylerin kazanılmasıyla başarılabilir. Zaferimizin sırrı burada yatmaktadır.
Devrimin son derece zor olan pek çok sorunla karşı karşıya kalacağından kim şüphe edebilir? Devrimin, sayısız engeli aşmak zorunda olmayan bir çocuk oyunu olduğunu mu sanıyorsunuz? Günümüzün devrimci sosyalistleri, 1793'te devrimci Jakobenler tarafından sergilenen örneği izlememelidir. Onların uyguladıkları taktiklerin olsa olsa birkaç tanesi örnek alınmaya değerdir. Devrimci çalışma tarzı bu taktikleri geçersiz kılacaktır. Günümüzün devrimcileri, her şeyi yeni baştan yaratarak politikalarını ve eylemlerini yaşayan tecrübelere dayandırmalıdırlar.
Daha önce de söylediğim gibi, köylülerin imparatora [III. Napolyon] olan platonik bağlılıklarından dolayı hiç de dehşete düşüyor değilim. Bu bağlılık yalnızca, köylülerin toprak sahibi üst tabakaya ve şehir burjuvazisine olan nefretlerinin olumsuz ifadesidir; toplumsal devrimin gelişimi önünde ciddi bir engel olmasa gerek.
Kent proletaryasının köylülerle ilgili son şikâyeti, onların açgözlülüğü, dizginsiz bencilliği ve bireysel toprak mülkiyetine olan fanatik bağlılıklarıyla ilgilidir. Tüm bu hatalarından ötürü köylüleri kınayan kent işçileri, önce şöyle bir durup düşündükten sonra kendilerine şunu sormalıdırlar: Kendisi ve sevdikleri bu toplumun acımasız ekonomik ormanında açlıktan ve yokluktan ölmesin diye, güç bela elde ettiği küçücük mülkiyetine dört elle sarılması anlamında, bugünkü toplumda açgözlü olmayan biri var mıdır? Köylülerin komünist olmadıkları doğrudur. Özel mülkiyeti ortadan kaldıranlardan hem korkar hem de nefret ederler, çünkü onların kaybedecek bir şeyleri vardır; en azından hayallerinde böyle davranırlar, ki günümüzde genellikle pek önemli sayılmasa da, hayal son derece güçlü bir faktördür. Herhangi bir mülkiyete sahip olmayan kent işçilerinin önemli bir çoğunluğu, köylülere oranla çok daha ölçüsüz bir şekilde komünizme yatkındır. Bundan daha doğal bir şey olamaz; birinin komünizmi diğerinin bireyciliği kadar doğaldır, ama bu, komünizme olan yatkınlıklarından dolayı işçilerin yüceltilmesine ve bireyciliklerinden dolayı köylülerin ayıplanmasına neden olmamalıdır. Bu her iki kesimin düşünceleri ve tutkuları, içinde bulundukları ortamlar tarafından biçimlendirilmiştir. Kaldı ki, tüm kent işçileri komünist midir?
Köylüleri göklere çıkarmanın ya da onlara çamur atmanın hiçbir anlamı yok. Sorun, yalnızca bencilliklerinin onları gericiliğin saflarına itmesini engellemekle kalmayıp, aynı zamanda köylülerin bencilliğinin ve tutuculuğunun üstesinden gelebilecek ve bu bencilliğin devrimin zaferine hizmet ederek devrimi güvenceye almasını olanaklı kılacak bir eylem programının oluşturulmasıdır.
Sevgili dostlarım, devrimin zaferinin veya yenilgisinin bu eylem programının oluşturulmasına bağlı olduğunu hatırlayın ve günde yüz defa, bin defa kendi kendinize tekrarlayın.
Köylüleri teorik propaganda ile dönüştürmek için artık çok geç kalındığı konusunda benimle hemfikirsinizdir. Öyleyse, şu ana kadar söylediklerim dışında, geriye bir tek taktik kalıyor; kıra karşı kentlerin terörizmi. Bu devrimci -neredeyse gerici diyecektim- taktiğin, devrimci Jakobenciliğin cephanesinden alındığını ve eğer günün birinde bu taktiğe başvurma talihsizliğinde bulunurlarsa, yalnızca kendilerini değil, daha da kötüsü bir bütün olarak devrimin kendisini yok edeceklerini anlamayan sevgili dostlarımız tarafından, büyük Fransa kentlerinin işçileri tarafından savunulan başlıca yöntem budur. Zira böyle bir politikanın kaçınılmaz ve ölümcül sonuçları neler olacaktır? On milyonluk güçlü bir kırsal nüfusun tümü barikatların diğer yanına geçecek ve bu muazzam ve yenilmez kitleler, gericiliğin ordularını takviye etmiş olacaklardır.
Buradan ve tüm diğer açılardan baktığımda Prusya işgalini, Fransa ve tüm dünya devrimi için iyi bir fırsat olarak değerlendiriyorum. Eğer bu işgal gerçekleşmemiş olsaydı ve eğer Fransa devrimi bu işgal olmadan yapılmış olsaydı, Fransız sosyalistlerinin kendileri bir kez daha -ve bu defa kendi hesaplarına- bir devlet devrimini [zorla dayatılan bir darbeyi] sahnelemeye girişeceklerdi. Böyle bir girişim tamamen mantık dışı ve sosyalizm için ölümcül olurdu; ancak Jakobenliğin ilkelerinden böylesine derin bir şekilde etkilendiklerinden dolayı, mutlaka böyle bir devrim yapmaya çalışacaklardı. Sonuç olarak, şehir delegelerinden oluşan bir kongrenin emredeceği kamu güvenliği önlemlerinin yanı sıra, şüphesiz bu sosyalistler komünizmi veya kolektivizmi köylülere zorla dayatmaya çalışacaklardı. Bu da, iyi disipline edilip örgütlenmiş muazzam bir orduyu ihtiyaç duymak zorunda kalacak olan, silahlı bir ayaklanmaya yol açacaktı. Sonuçta, sosyalist yöneticiler, yalnızca, gericiliğe yeni bir isyancı köylü ordusu kazandırmakla kalmayıp, aynı zamanda, güç delisi generaller için, kendi safları içinde gerici militarist kast yaratmış olacaklardı. Hu şekilde ikmal edilen devlet mekanizması kısa bir süre sonra, bu mekanizmayı yönetecek olan bir lidere, diktatöre veya imparatora sahip olmak zorunda kalacaktı. Tüm bunlar kaçınılmaz olacaktı, çünkü bu ihtiyaç herhangi bir bireyin kaprisinden değil, mevcut durumun temel mantığından kaynaklanır. Asla yanılmayan bir mantıktan...
Neyse ki, bizzat olayların seyri, artık kent işçilerini gözlerini açmaya ve Jakobenlerden kopyaladıkları bu ölümcül yöntemi terk etmeye zorlayacaktır. Mevcut koşullar altında yalnızca deli biri, kıra yöneltilecek bir terör dalgasının hayalini kurabilir. Eğer kır, kentlere karşı ayaklanırsa, kentlerle birlikte tüm Fransa'da kaybedilecektir. Lyon, Marsilya ve Fransa'nın diğer büyük şehirlerindeki işçi kitleleri artık bunu anladılar; gerçekten de bu, kısmen onların bu korkunç kriz karşısındaki inanılmaz ve utanç verici duyarsızlıklarından kaynaklanmaktadır, zira ancak Fransa'nın tüm sakinlerinin birleşik çabaları, ülkeyi ve onunla birlikte Fransız sosyalizmini kurtarabilir. [Bu duyarsızlığın muhtemel bir diğer nedeni de Marsilya, Lyon ve diğer şehirlerin, barışın imzalandığı Paris'te kısa bir süre kalan Prusyalılar tarafından işgal edilmeyeceğinin duyurulmuş olmasıdır.] Fransız işçileri Latin tez canlılıklarını kaybettiler. Şu an itibariyle, acılarına sabırla katlanmaya başladılar. Daha da önemlisi, onların idealleri, umutları, ilkeleri, siyasal ve toplumsal hayalleri, -yakın bir gelecekte hayata geçirmeyi umdukları-pratik plan ve projeleri daha ziyade kitaplardan, durmadan tartışılan mevcut teorilerden ve somut yaşamsal tecrübelerin ortaya çıkardığı düşüncelerinden oluşan her şeyleri yitip gitti. Günlük yaşamlarındaki olgulara soyut bir kavrayışla yaklaştıkları için, yüz yüze kaldıkları gerçek durumdan çeşitli sonuçlar çıkarma yeteneklerini kaybettiler. Fransız işçilerinin düşünceleri, hiç eleştirilmeden geleneksel bir şekilde kabul edilen ve geçerliliğine tam güven duyulan özgün bir teori temelinde şekillenmiştir. Bu teori ise, Jakobenler tarafından hedeflenen ve şu veya bu ölçüde devrimci sosyalistlere uyarlanan politik sistemden başka bir şey değildir. Bu devrim teorisi artık tamamen geçersizdir, çünkü onun temeli olan devlet iktidarı çökmüştür. Bu koşullar altında, Jakobenlerin savunduğu şekliyle, köylülere karşı terörist yöntemlerin uygulanması artık söz konusu olamaz. Ve başka bir alternatif bilmeyen Fransız işçileri, böylece dağınıklık ve sakinlik içinde kalmışlardır. Gayet mantıklı bir şekilde, köylülere karşı legal ve resmi bir terör dalgasına girişmenin, ejder havari önlemleri kurumlaştırmanın artık imkânsız olduğunu; yabancı işgalcinin 1792'deki gibi sınırda değil ancak Fransa'nın tam kalbinde, Paris'in birkaç adım ötesinde olduğu böyle bir zaman diliminde, devrimci bir devlet kurmanın, tüm Fransa’nın kurtuluşu için merkezi bir halk komitesi kurmanın imkânsız olduğunu söylüyorlar. Resmi aygıtın olduğu gibi çöktüğünü artık gördükleri için, bir yenisini yaratmanın boşuna olacağını hissediyorlar. Fransa’nın devlet olmaksızın nasıl kurtarılabileceğini anlayacak durumda olmayan bu devrimciler, beyazdan siyaha her renkteki tüm devletçilerin hor görüyle "anarşi" olarak adlandırdıkları şeyin olağanüstü dinamik gücü hakkında hiçbir fikri olmayan bu halk şampiyonları, kollarını kavuşturup yaygarayı basıyorlar: "Kaybettik, Fransa mahvoldu."
Ancak, sevgili dostlarım, biz kaybetmedik. Fransa anarşiyle kurtarılabilir.
Bırakın bu kitlesel anarşi, kentlerin yanı sıra kırsal alanlarda da kaybedilsin ve yeniden azgın bir çığ gibi kabarıp önüne çıkan her şeyi, hem iç düşmanları hem de Prusyalıları silip süpüreceği güne kadar, bırakın alttan alta olgunlaşsın. Bu benim bildiğim biricik gözü pek ve amansız önlemdir. Üstelik gerçekleşme olasılığı olan tek alternatiftir. Bu olmaksızın Fransa için kurtuluş yoktur. Alışılmış yöntemlerin tümü tamamen saf dışı kaldığı için, geriye yalnızca burjuva uygarlığının köleliği ile proletaryanın politik ve ilkel hiddeti arasında artık bir seçim yapmak zorunda olan Fransız halkının ilkel ve şiddetli enerjisi kalmıştır.
Kentlerdeki işçilerin, en uygun koşullar altında bili köylülere komünizmi veya kolektivizmi dayatabileceklerin. hiçbir zaman inanmadım; zorla dayatılan her sistemden nefret ettiğim ve tutkulu bir özgürlük sevdalısı olduğum için, hiçbir zaman sosyalizmin böyle bir yöntemle gerçekleştirilmesine inanmadım. Bu yapay düşünce ve asıl ı umut özgürlüğün düşmanıdır ve otoriter komünizmin yanlış mantığının temelini teşkil eder. Çünkü sistematik bir şekil de örgütlenmiş olan bir şiddetin zorla dayatılması, otorite ilkesini tekrar canlandırarak devleti ve onun ayrıcalıklı sınıflarını zorunlu kılar. Kolektivizm ancak kölelere zorla dayatılabilir ki böyle bir kolektivizm de insanlığın inkârı anlamına gelir. Özgür bir toplumda, kolektivizm ancak koşulların baskısı aracılığıyla, yukarıdan gelen herhangi bir dayatmayla değil, aşağıdan gelen özgür ve kendiliğinden bir hareketle gerçekleşebilir; ancak [devlet destekli] ayrıcalıklı bireyciliğin, devlet politikasının, cezai ve medeni yasaların, hukuki ailenin ve miras kanunlarının tüm varlık koşulları devrim tarafından silinip süpürüldükten sonra..
Köylülerin kentlere ilişkin şikâyetleri, bu kasvetli ve derin nefretlerinin başlıca nedenleri nelerdir? Şunlardır:
1) Köylüler kent işçileri tarafından aşağılandıklarını hissederler.
2) Köylüler pek çok haklı nedene ve bu yaklaşımlarını destekleyen pek çok tarihsel örneğe dayanarak, kentlerin kendilerini sömürmek istediklerini ve nefret ettikleri bir politik sistemi zorla kendilerine dayattıklarını düşünürler.
3) Bunlara ek olarak, kent işçilerinin mülkiyetin kolektifleştirilmesini desteklediklerine inanırlar ve her şeyden çok sevdikleri topraklarına sosyalistler tarafından el konulmasından korkarlar.
Kent işçileri, köylülerin bu güvensizliğinin ve kininin üstesinden gelmek için ne yapmalıdır? Her şeyden önce aşağılayıcı tavırlarını terk etmelidirler. Devrimin ve bizzat işçilerin kurtuluşu için bu kesinlikle gereklidir, çünkü köylülerin bu nefreti muazzam bir tehlike teşkil etmektedir.
Eğer bu nefret ve güvensizlik olmasaydı, devrim çok uzun bir süre önce zafere ulaşmış olacaktı, çünkü tüm ülkelerde ilericiliği ayakta tutan ve onun temelini güçlendiren olgu, kentler ile kırsal bölgeler arasındaki bu düşmanlıktır. Sadece devrimin yararı için veya stratejik nedenlerden ötürü değil, ama aynı zamanda temel bir adalet eylemi olarak da işçiler köylü karşıtı önyargılarından kurtulmalıdır. Köylüler asalak değildir; farklı koşullar altında çalışmaları dışında i onlar da ağır şartlarda çalışan işçilerdir. Burjuva efendiler tarafından sömürülen kent işçileri, tıpkı kendileri gibi sömürülen köylülerle kardeş olduklarını anlamalıdır...
Şunu asla aklınızdan çıkarmayın. Köylü her türlü hükümetten nefret eder ve kanunlara, sırf ihtiyatlı davranmak zorunda olduğu için uyar. Başka hiçbir seçeneği olmadığı için vergilerini düzenli olarak öder ve oğullarının askere alınmasına tahammül eder. Köylünün değişim karşıtı olmasının nedeni ise, biçiminden ve programlarından bağımsız olarak her yeni hükümetin bir öncekinden daha iyi olmayacağını düşünmesi ve pekâlâ da tamamen yararsız veya öncekilere göre daha da zararlı olacak bu değişimlerin ona getireceği risklerin önüne geçmeye çalışmasıdır.
Köylü ancak, kent işçilerinin siyasal ve toplumsal sistemlerini kendisine güya kendi yararı için zorla dayatmayacaklarından emin olduğu zaman kentli işçilerle kader birliği yapacaktır. Köylü, sanayi işçileri tarafından, toprağını [devlete] teslim etmeye zorlanmayacağına ikna olur olmaz, işçilerin müttefiki olacaktır...
Ve doktriner sosyalizmin gösterişli skolâstik lâfzını terk ederek kendileri de devrimci tutkudan ilham almaya başlayan işçiler, köylülere gidip, yan çizmeden ve şatafatlı cümlecikler kullanmadan sade bir dille ne istediklerini açıkladıklarında; kendilerini beğenmiş kural koyucular veya eğitmenler olarak değil de, devrimi kırın işçilerine dayatmak yerine orada yaygınlaştırmaya çalışan eşit kardeşleri olarak kırsal bölgedeki köylere gittiklerinde; tüm resmi evrakları, adli kararları, mahkeme emirlerini, mülkiyet tapularını, toprak kiraları ve özel borç belgelerini, ipotekleri, ceza ve medeni hukuk kitaplarını vb. yaktıklarında... Proletaryanın yoksulluğunu ve köleliğini temsil eden bu işe yaramaz kâğıt yığını alevler içinde uçuştuğunda; işte o zaman köylülerin, devrimci dostları olan kent işçilerini anlayacaklarından ve onlara katılacaklarından emin olabilirsiniz.
Tercih ettikleri hükümet biçimini ve ekonomik sistemi köylülere dayatma hakkını kent işçilerine kim vermişi İri Kent işçileri, bu hakkın devrim tarafından kendilerine verildiğini iddia ediyorlar. Ancak devrim, despotik olduğunda vi özgürlüğü yaymak yerine gericiliğe yol açtığında artık devrim değildir.
Devrimin, nihai olmasa da acil hedefi, mümkün olabilen tüm izleriyle birlikte otorite ilkesinin kökünü kazımaktır. Bu hedef, devletin ortadan kaldırılmasını, gerekirse şiddet yoluyla yıkılmasını gerektirir, çünkü Proudhon'un da gayet güzel bir şekilde ortaya koyduğu gibi, devlet Kilisenin küçük kardeşi, her türlü despotizmin ve ayrıcalığın tarihsel kutsanması, tüm siyasal ve ekonomik köleliğin nedeni ve gericiliğin özü ve ana merkezidir. Devrim adına devlet -geçici bir devlet bile olsa- kurmak isteyen herhangi biri gericiliği inşa etmek istiyordur, özgürlük yerine despotizm için çalışıyordur; eşitlik yerine ayrıcalık istiyordur...
Fransız sosyalistleri, on milyon köylünün iradesini hiçi sayarak, kendi siyasal ve toplumsal sistemlerini onlara dayatma biçimindeki adil olmayan, mantık dışı ve ukalanı düşünceyi nereden almışlardır? Bu uyduruk hakkın teorik gerekçesi nedir? İddia edilen bu hak, aslında burjuvazinin başka bir armağanı, burjuva devrimciliğinden geriye kalan politik bir mirastır. Ve bu iddia eğitim ve zekâ seviyesinin üstünlüğü temeline dayanmaktadır, yani kırsal uygarlığa karşı kent uygarlığının varsayılan üstünlüğüne. Ancak, böyle bir ilkenin rahatlıkla her türlü fethi haklı çıkarabileceğini ve baskıyı kutsallaştırabileceğini unutmamanız gerekiyor, Tüm işçileri yönetme ve sömürme (veya aynı anlama gelen diğer icraatlarda bulunma) hakkına yalnızca kendisinin sahip olduğunu iddia eden Burjuvazi hep bu ilkeyi kullanmıştır. Uluslar ve sınıflar arasındaki çelişkilerde bu ölümcül ilke her zaman her türlü istilacı otoriteyi onaylamıştır. Almanlar, Slav ve diğer halkların bağımsızlıklarına ve özgürlüklerine yönelttikleri şiddetli saldırıları gerekçelendirmek ve tüm halklara dayattıkları Almanlaştırmayı meşrulaştırmak üzere tekrar tekrar bu ilkeye sarılmadılar mı? Böylesi Bir boyunduruğun, barbarlık karşısında uygarlığın zaferi anlamına geleceğini iddia edenler onlar değil miydi?
Gözlerinizi açın! Almanlar daha şimdiden, Alman Protestan uygarlığının, genelde Latin halklarının uygarlığından, özelde ise Fransız uygarlığından çok daha üstün olduğunu söylüyorlar. Dikkat edin! Almanlar ahlâki olarak çok kısa bir süre sonra sizi uygarlaştırmak zorunda olduklarını hissedebilirler, tıpkı sizin de kır insanını, kardeşleriniz olan Fransız köylülerini uygarlaştırma ve zorla kurtarma göreviyle karşı karşıya olduğunuzu bize söyleyip durmanız gibi. Bana göre, her iki iddia da aynı ölçüde iğrençtir ve ben, uluslar ve sınıflar arasındaki ilişkilerde, her zaman, sizin böylesi zorbaca yöntemlerle uygarlaştırmaya çalışacağınız kişi veya grupların tarafında olacağımı açıkça ilan ediyorum. İster Almanlar olsun ister işçiler, tüm bu küstah uygarlık havarilerine karşı girişecekleri her türlü başkaldırıda hep onlarla birlikte olacağım; böyle yapmakla, gericiliğe karşı devrime hizmet etmiş olacağım.
Tüm bu söylediklerim karşısında bana şu sorulacaktır; Öyleyse bu cahil ve batıl inançlı köylüleri gericiliğe mi terk etmeliyiz? Kesinlikle hayır! Ülkenin her yerinde olduğu gibi, kırsal bölgelerde de gericiliğin kökü kazınmalıdır. O zaman da şu söylenecek; bunun için gericiliğin kökünü kazımak istediğimizi söylememiz yeterlidir; gericilik bertaraf edilmelidir ve bu da ancak emir ve kararnamelerle yapılabilir. Bir kez daha kesinlikle hayır diyorum! Tam tersine, koca bir tarihin de gösterdiği gibi emir ve kararnameler, tıpkı her türlü otorite gibi, genelde hiçbir şeyi ortadan kaldırmaz; ortadan Kaldırmaları gereken şeyleri aynen devam ettirmekten başka bir işe yaramazlar.
Öyleyse ne yapılacak? Devrim kırsal bölgelere zorla dayatılamayacağına göre, köylülerin kendi devrimci hareketini vurularak onları her türlü siyasi, hukuki, medeni ve askeri kurumu yıkmaya ve kırda baştanbaşa anarşiyi örgütleyip yerleştirmeye kışkırtarak, devrimin tohumları kırsal cemaatler arasında serpilmelidir.
Bu ancak bir tek şekilde yapılabilir; köylülerle, onları kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye zorlayacak bir tarzda konuşmak. Toprağı mı seviyorlar? Başkalarının emeğiyle yaşayan toprak sahiplerini kovup toprağı ele geçirsinler. İpotekleri, vergileri, toprak kiralarını ve özel borçları ödemeyi mi sevmiyorlar? Tüm bu ödemeleri durdursunlar! Ve nihayet, askere gitmekten nefret mi ediyorlar? Onları askere gitmeye zorlamayın!
Peki, öyleyse kim Prusyalılara karşı savaşacak? Bu konu da kaygılanmanıza hiç gerek yok. Köylüler bir kez uyanıp devrimin avantajlarını görmeye başladılar mı, devrimi savunmak üzere resmi zorunlu tedbirlerle onlardan koparılacak para ve insan miktarının çok daha fazlasını gönüllü olarak bağışlayacaklardır. Tıpkı 1792'de olduğu gibi, köylüler Prusya işgalcilerini bir kez daha geri püskürteceklerdir. Önemli olan onlara o kahrolasıca başkaldırı imkanını vermektir ki, ancak anarşist bir devrim bu konuda onlara esin kaynağı olabilir.
Peki, köylüler burjuvaziden alıp toplumsallaştırdıkları toprağı aralarında paylaştıklarında, özel mülkiyet kurumu daha sıkı bir şekilde kökleşmeyecek midir? Hayır, çünkü devlet, tüm hukuksal kurumları -tümü anarşist devrimin fırtınalı girdabı tarafından silip süpürülecek olan- yasal aile ve miras kanunlarıyla birlikte ortadan kaldırıldığında, mülkiyet artık devlet tarafından onaylanıp korunmayacaktır. Artık ne siyasal ne de hukuksal haklar olacaktır; yalnızca yerleşik devrimci olgular geçerli olacaktır.
Şimdi de şunu soracaksınız; özel mülk sahibi artık devlet veya başka bir dışsal güç tarafından korunmayacağına göre ve bu özel mülkiyet yalnızca her mülk sahibinin kendisi tarafından savunulacağına göre, herkes elinden geldikçe bir başkasının mülkiyetini kapmayacak ve böylece güçlü güçsüzü soymayacak mıdır? Daha da önemlisi, güçsüzlerin birleşerek toprak sahibinin mülkünü yağmalamalarına kim engel olacaktır? "Bundan kurtuluş yok" diye çığlık atacaksınız; "Bu iç savaş anlamına gelir!"
Evet, iç savaş olacaktır. Peki, ama iç savaştan niçin bu kadar korkuyorsunuz? Tarihsel kanıtları aklımdan çıkarmadan size şunu soruyorum; büyük düşünceler, büyük şahsiyetler ve büyük uluslar, iç savaştan, mı yoksa her şeyi himayesine alan bir hükümet tarafından zorla dayatılan toplumsal düzenden mi çıkmıştır? Yirmi yıldan fazladır, iç savaştan kaçınan sizler, siz büyük Fransız ulusu, Prusyalıların tek hamlede silip süpüreceği kadar derin bir çöküntü içine girmediniz mi?
Devlet iktidarının amansız bir yıkıcısı olan iç savaş, tam tersine ve temel özünden dolayı, her zaman, halk inisiyatifinin harekete geçmesinin ve ayaktakımının ahlâki, entelektüel hatta maddi çıkarlarının lehinedir. Şu temel nedenle; iç savaş halkı alt üst edip sarsarak tüm hükümetler için bulunmaz olan ve halkı, çobanlarının keyiflerine göre çekip çevirdikleri bir sürüye dönüştüren o derin uykudan uyandırır. İç savaş, insanların günlük yaşamlarının öldürücü monotonluğunu parçalar ve onları yaratıcı düşünceden yoksun bırakan o mekanik tekrara son verir...
Resmi emirlerinizin ve devrimci şiddetinizin çileden çıkardığı on milyon köylünün, tek, sarsılmaz ve ortak bir kitle olarak size karşı birleşmesini görmek ister misiniz? Yoksa anarşist devrim tarafından açılacak olan bir çatlağı, size etkinizi kullanarak köylüler arasında güçlü bir destek üssü kurma olanağı sağlayacak olan saflardaki bölünmeyi mi tercih edersiniz? Öncelikle köylülerin, içinde bulundukları uyuşukluğun, durgun kırsal alanlarda kavga ve çekişme yaratacak olan bir iç savaşla sarsılmamasından dolayı geri kaldıklarım anlamıyor musunuz? Birbirlerine sıkıca kenetlenmiş olan kitleler, geliştirici düşüncelerden ve propagandadan çok az etkilenen bir insan sürüşüdür. İç savaş ise tam tersine, düşünce, çıkar ve istem çeşitliliğini yaratır. Köylüler ne insancıl duygulardan ne de adaletsizliğe duyulan ezeli öfkeden yoksundur; yoksun oldukları şey devrimci ruh ve kararlılıktır. Onlara bu ruhu verecek olan da iç savaştır.
İç savaş tüm kırsal alanları sizin devrimci sosyalist propagandanıza açık hale getirecektir. Tekrarlıyorum, bugüne kadar asla yaratamadığınız şeyi yaratmış olacaksınız; eksiksiz bir özgürlükle taçlanacak olan gerçek sosyalizmi ve kolektif bir toplumu geniş bir ölçekte örgütleyebilecek bil cephe yaratmış olacaksınız. Köylülerin kendiliğinden eylemini teşvik ederek, bu kavrayışlarla uyum içinde olan bir toplumu aşağıdan yukarıya doğru örgütleyeceksiniz.
İç savaşın ya da anarşinin kırsal alanları harap edeceği korkusuna kapılmayın. Tüm insan toplumlarında güçlü bil öz-korunma güdüsü, toplumun kendi kendisini yok etmesini engelleyen güçlü ve kolektif bir süreklilik vardır ki, devrimin ağır ve zor bir şekilde ilerlemesine yol açan olgu da zaten bu atalettir. Devletin köreltici ağırlığı altındaki Avrupa toplumu, kırsal alanların yanı sıra kentlerde de (ama daha çok kırsal alanlarda) tüm dinçliğini, düşünce ve eylemin kendiliğindenliğini günümüzde artık tamamen kaybetmiştir ve bu durum birkaç on yıl daha böyle devam ederse, Avrupa toplumu yok olup gidecektir...
Resmi otorite ile ceza ve medeni yasaların dizginlerinden boşalan köylülerin birbirlerini boğazlayacakları korkusuna kapılmayın. Belki ilk başta buna yeltenebilirler ama böylesi eylemlerde ısrar etmenin ekonomik ve fiziksel olarak mümkün olamayacağım çabucak anlayacaklardır. O zaman birbirleriyle savaşmaktan vazgeçip, gelecekteki böylesi çekişmeleri önleyecek ve karşılıklı çıkarlarına hizmet edecek bir örgütlenme biçimi oluşturma noktasına geleceklerdir. Kendilerini ve ailelerini geçindirme gerekliliğinin her şeyin önüne geçmesi (ve bu yüzden topraklarım işlemeye devam etmeleri), evlerini, ailelerini ve kendi yaşamlarını beklenmedik bir saldırıya karşı savunma ihtiyacı; tüm bu değerlendirmeler hiç şüphesiz kısa bir süre içinde onları, hepsinin karşılıklı çıkarlarıyla uyumlu olan yeni düzenlemelere gitmek zorunda bırakacaktır.
Bu düzenlemelerin, resmi emirler yerine koşulların dayatmasıyla ortaya çıkmasından dolayı, en zengin köylülerin diğer köylüler üzerinde aşırı bir nüfuza sahip olacaklarını sanmayın. Çünkü artık yasalarla korunmayacağı için büyük toprak sahiplerinin nüfuzunun kaynağı yok olacaktır. Büyük toprak sahipleri, devlet tarafından korundukları için güçlüdür ve devlet bir kez ortadan kaldırıldı mı, onlar da güçlerini kaybedeceklerdir. Daha kurnaz ve göreceli olarak zengin olan köylülere gelince, onların güçleri, hem daha küçük ve yoksul olan büyük köylü kitleleri tarafından hem de topraksız tarım emekçileri tarafından başarılı bir şekilde tasfiye edilecektir. Suskunluk içinde acılara gark edilerek köleleştirilen kitlelerden oluşan bu grup, devrimci anarşi ta-ı .1 Tından yeniden canlandırılarak güçlendirilecektir.
Kısacası, aşağıdan yukarıya doğru özgürce örgütlenmiş olan köylülerin, her bakımdan düşlerimize denk düşen ideal bir örgütlenmeyi mucizevî bir şekilde yaratacaklarını söylemiyorum. Fakat onların yaratacağı örgütlenmenin, mevcut örgütlenmelerden bin kat daha iyi ve daha adil olacağına, Canlı ve yaşam dolu olacağına inanıyorum. Daha da önemlisi, bir yandan kentlerin devrimci propagandasına açık olan, diğer yandan devlet müdahalesiyle donuklaşmayan -zira devlet olmayacaktır- bu köylü örgütlenmesi, günümüzde beklenebilecek en bütünlüklü ve mantıklı özgür deneyler aracılığıyla kendisini geliştirip mükemmelleştirecektir.
Yüzyıllardan beridir devletin dizginsiz iktidarı tarafından felç edilerek hiçleştirilen halk yaşamının kendiliğinden öz-örgütlenmesi, devletin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, yeniden komünlere dönüşecektir. Her komünün gelişimi, o komünün içinde bulunduğu uygarlık koşullarını çıkış noktası olarak alacaktır. Ve tıpkı Avrupa'nın diğer kısımlarında olduğu gibi, Fransa'nın farklı komünleri arasındaki uygarlık düzeyinin arz ettiği farklılık (kültürel ve teknolojik farklılık) çok büyük olduğu için, iç savaş öncelikle komünlerin kendi aralarında yaşanacak, ardından da kaçınılmaz olarak bu komünlerin karşılıklı anlaşmaya vararak bir dengeye oturmalarıyla sonuçlanacaktır. Bu arada, komün içindeki ve komünler arasındaki bu iç mücadele Fransa'nın direnişini felç edip böylece Fransa'yı Prusyalılara teslim etmeyecek midir?
Kesinlikle hayır. Tarih, ulusların, dış ilişkilerinde, kendilerini asla, içerde derin bir şekilde bölündükleri dönemlerdeki kadar güçlü ve güvenli hissetmediklerini göstermektedir; ve bunun tersi olarak, uluslar asla, yenilmezmiş gibi görünen bir otorite altında yüzeysel olarak birleştikleri zamanlarda olduklarından daha güçsüz olamazlar.
Bundan emin olmak istiyorsanız, sadece iki tarihsel dönemi kıyaslamanız yeterlidir; birincisi, genç Kral XIV. Louis döneminde, Fonde'un iç savaşları boyunca canlanıp güçlenen Fransa'dır; ikincisi ise, Kralın yaşlılık döneminde, monarşinin kökleşmesiyle birlikte, bu büyük Fransız lider tarafından pasifize edilip tektipleştirilen Fransa'dır. Zaferlerle şahlanan birinci Fransa'yı, yenilgiden yenilgiye, adeta yıkılışına sürüklenen ikinci Fransa ile kıyaslayın. Ayrıca 1792'nin Fransa'sını günümüzün [1870] Fransa'sıyla kıyaslayın. 1792-93 Fransa'sı, iç savaş tarafından parçalara bölünmüştü ve şiddetli bir şekilde savaşan koca bir cumhuriyet ölüm kalım mücadelesi veriyordu. Ancak tüm bu iç kavgalara rağmen, neredeyse tüm Avrupa ülkeleri tarafından işgal edilen Fransa, muzaffer bir şekilde tüm işgalcileri geri püskürtmüştü. Ancak, İmparatorluk altında tektipleşip pasifize olan 1870'in Fransa'sı, Prusya orduları tarafından paçavraya çevrilerek öylesine cesaretini kaybetmiş ki, neredeyse tüm varlığı tehlikeye girmişti... Dünyanın en büyük, en güçlü ulusu olma biçimindeki bu insanlık dışı ve azgın tutku, sayıklayan bir hastanın insanüstü ve çılgın gayretiyle karşılaştırılabilir; tamamen bitkin düşen bu hastanın, sırf bir kez daha yatağına geri yuvarlanmak üzere tüm enerjisini seferber etmesi...

Devrimci Durum

Fransa, artık içi boş olan ulusal büyüklük ve görkem rüyalarıyla diriltilip eyleme geçirilemez. Tüm bunlar daha şimdiden geçmişte kaldı. İçerdeki soysuzlaşma, yozlaşma ve entrikalarla güçten düşen III. Napolyon Hükümeti, Prusyalıların darbeleri altında çözülmeye başlamıştır...
Kesin bir şekilde konuşmak gerekirse, köylülerin bulunmadığı İngiltere ile İskoçya veya içinde bulundukları keskin yoksulluktan dolayı köylülerin kendiliğinden sosyalist ve devrimci olmaya eğilimli oldukları İrlanda, İtalya ve İspanya dışında, Batı Avrupa'nın küçük mülk sahibi köylüleri -özellikle de Fransa ve Almanya'da- yarı yarıya tatmin olmuşlardır. İçinde bulundukları sefaletten memnun olan bu köylüler, hayali avantajlarını toplumsal devrimin saldırılarına karşı savunmaları gerektiğini hissediyorlar; hiçbir şekilde gerçek çıkarları olmamasına rağmen yine de sahip olma yanılgısına ve boş zenginlik hayallerine sıkı sıkıya yapışıyorlar. Bu engellere ek olarak, köylüler, kiliseleri ve hükümetleri tarafından sistematik bir şekilde kaba bir cahillik içinde tutulmaktadırlar. Köylüler günümüzde, devletlerin gücünün ve güvenliğinin başlıca, neredeyse biricik kaynağını teşkil etmektedirler. Bu yüzden, hükümetleri dikkatli ve istikrarlı bir şekilde onların önyargılarını beslemekte, aralarında Hıristiyan inancının ve otoriteye gösterilecek sadakatin tohumlarım serpmekte ve yerleşik geleneklere uymayan şehirlerdeki ilerici unsurlara duydukları öfkeyi körüklemektedir. Köylüler tüm bu engellere rağmen, daha önce de söylediğim gibi, adım adım toplumsal devrim davasına kazanılabilirler. Bunun gerçekleştirilebilmesi için kentlerdeki devrimci proleterler inisiyatifi ele almalıdır, çünkü toplumsal devrim yapma iradesi, bilinci ve kavrayışına sahip olan tek kesim günümüzde bu kent proleterleridir. Böylece, devletlerin varlığına yönelen tek tehdit artık kent proletaryası içinde yoğunlaşmıştır...
Eğer bu savaş Fransa açısından utanç verici olan feci bir yenilgiyle biterse, işçilerin şu anda olduklarından çok daha ölçüsüz bir tatminsizliğe mahkûm olacakları elbette açıktır. Peki bu durum işçilerin devrimci olmaya daha fazla heveslenecekleri anlamına gelir mi? Kaldı ki, öyle olsa bile, devrimci mücadelenin bugün yüz yüze olduğu zorluklar o zaman azalır mı?
Bu soruya hiç tereddütsüz hayır cevabını veriyorum, şöyle ki; emekçi kitlelerin devrimci durumu, yalnızca onların sefaletinin ve hoşnutsuzluğunun ölçüsüne bağlı değildir, ama aynı zamanda, davalarının zaferine ve adalete olan inançlarına da bağlıdır. Tarihin başlangıcından günümüze kadar, emekçi kitleler hep yoksulluğun ve hoşnutsuzluğun kıskacında oldular. Çünkü tüm siyasal toplumlar, tüm devletler, tüm cumhuriyetler ve monarşiler, proletaryanın aleni veya zorlukla ayırt edilebilen sefaleti ve zorunlu çalışması sayesinde ayakta durdular... Ancak bu hoşnutsuzluk nadiren devrimlere yol açar. Mümkün olabilen en derin sefalete mahkûm edilen halklar bile, dayanılmaz sıkıntılarına rağmen, herhangi bir şekilde harekete geçme belirtisi gösterememektedirler. Niçin başkaldırmıyorlar? Kaderlerine razı oldukları için mi? Elbette hayır. İsyan etmiyorlar, çünkü ne sahip oldukları hakların varlığını yeterince kavrıyorlar ne de kendi güçlerine inanıyorlar ve bu iki kavrayıştan yoksun olduklarından, yüzyıllardan beridir çaresizlik içinde köleliğe tahammül etmişlerdir. Kitleler bu devrimci nitelikleri nasıl kazanabilirler? Eğitilen bir birey, hem teorik muhakeme hem de yaşamın pratik deneyimleri aracılığıyla haklarının farkına varır. İlk koşul, yani soyut düşünme yeteneği henüz kitleler tarafından kazanılmamıştır... Peki, kitleler, haklarına ilişkin herhangi bir bilgiyi nasıl edineceklerdir? Bu bilgiyi yalnızca, yüzyıllar boyunca ortaya çıkan ve kuşaktan kuşağa aktarılan, yeni adaletsizlikler ve yeni acılarla sürekli bir şekilde çoğalıp zenginleşen ve nihayet büyük proleter kitlelere nüfuz edip onları aydınlatan kendi muazzam tarihsel deneyimleri aracılığıyla edineceklerdir. Bir halk, çaresiz bir çöküntü içine gömülmediği sürece, gelişimi hep yarar getiren bu muhteşem geleneğe, kitlelerin bu eşsiz öğretmenine bağlı olacaktır... Ancak farklı tarihsel dönemlerden geçen halklar şaşmaz ve eşit bir hızla ilerlemezler. Tam tersine, bazen yetişilemeyecek kadar hızlı ve derin olsa da halkların gelişim hızı genellikle inişli çıkışlıdır; bazen zar zor fark edilebilir, hatta bazen durgunluğa kapılıp yerinde sayarak geriye doğru gidiyormuş gibi görünür. Bu olgu acaba nasıl açıklanabilir?
Her tarihsel dönemin ne tür olaylar tarafından biçimlendiğiyle açıklanabilir. Halkları güçlendirerek ileriye doğru iten olaylar vardır. Bir de halkın morali ve genel davranışları üzerinde iç karartıcı ve cesaret kırıcı bir etkisi olan, halkın adalet anlayışını çarpıtan, zihnini körelten ve halkı öz-yıkıma doğru sürükleyen olaylar vardır. Halkların gelişiminin genel tarihsel seyri incelendiğinde, kişi, okyanus gelgitlerinin alçalıp yükselmesine benzeyen iki zıt hareketle karşılaşır.
Belirli dönemlerde, büyük tarihsel değişimlerin, muazzam beklentilerin ve insanlığın erişeceği muhteşem zaferlerin müjdecisi olan olaylar meydana gelir. Böylesi tarihsel anlarda, her şey son derece hızlı bir devinim içine girmiş gibi görünür. Toplumsal atmosfere bir kudret ve güç havası hakim olur; insanlık yeni ufukların fethine doğru yürüdükçe zihinler, yürekler ve iradeler, her şeye muktedir olan o biricik patlamayla bütünleşir. Toplum adeta, mizaç olarak birbirlerinden farklı olan bireylerin duygularını ortak bir duyguda birleştiren bir elektrik akımıyla yekvücut olur; birbirinden tamamen farklı olan eğilimler ve iradeler tek potada eritilir. Böyle zamanlarda, herhangi bir bireyin yüreği güven ve cesaretle dopdoludur, çünkü onun duyguları etrafındakilerin duygularıyla güçlenip kabarmıştır. Modern tarihten birkaç örnek verecek olursak; Fransız Devrimi'nin arifesi olan 18. yüzyılın son dönemi böyleydi. Kısmen daha az bir ölçüde olmakla beraber, 1848 Devrimi'nden önceki yıllar da böyleydi. Muhtemelen 1789 ve 1793'ün o şanlı günlerini bile gölgede bırakacak olayların başlangıcı olan günümüzün de böyle bir niteliğe sahip olduğuna inanıyorum...
Ancak bir de, kamusal ve öznel vicdanın tükenmişliğinin habercisi olan, her şeyin yıkım, çöküntü ve ölüm koktuğu, umutsuz, trajik ve karardık dönemler vardır. Bunlar tarihsel felaketleri izleyen medcezirlerdir. Birinci İmparatorluk ile I. Napolyon'un tekrar tahta çıktığı zamanlar aynen böyleydi. Haziran 1848'de yaşanan felaketi izleyen yirmi-otuz yıl böyleydi. Fransa'nın Prusya despotizminin orduları tarafından fethedilmesinden sonraki yirmi-otuz yıl da aynen böyle olacaktır...
Böylesi koşullar altında, bir avuç işçi her şeye rağmen devrimci kalabilir, ancak, güvenden ve coşkudan yoksun olacaklardır; çünkü bir bireyin duygu ve düşünceleri, ancak halkın iradesi ve topyekûn devrimci ruh içinde yankı ve destek bulduğu zaman, o birey güven duygusuna sahip olabilir... Fakat bu koşullar altında halk, cesaretini yitirmiş, dağınıklık içine girmiş ve gericilik tarafından tamamen ezilmiş olacaktır... Fabrika ve atölyelerin içindeki ve dışındaki tüm işçi birlikleri sindirilmiş olacaktır. Geriye ne tartışma grupları ne eğitici destek çevreleri kalacaktır ve işçilerin kolektif iradesini canlandırmanın hiçbir yolu yordamı olmayacaktır... Her işçi entelektüel ve manevi bir yalıtılmışlık içine düşerek güçsüzlüğe mahkûm olacaktır.
Hükümet, işçilerin yeniden örgütlenmemelerini güvenceye alabilmek için en zeki, en militan ve en fedakâr işçilerden birkaç yüz belki de birkaç bin tanesini tutuklayacak ya da Şeytan Adası'na [Fransa'nın eski sürgün kolonisi] sürgün edecektir. Böylesine dayanılmaz bir durumla yüz yüze kalacak olan işçilerin devrim yapacak güce tekrar erişebilmesi için çok ama çok uzun bir zaman diliminin geçmesi gerekecektir!
Fransız işçileri, bu elverişsiz duruma rağmen, asla yenilgiyi kabul etmeyen o Fransız kahramanlığının ve umutsuzluğun dayatmasıyla eğer yine isyan ederlerse, en ölümcül modern silahların onlara yeni bir ders vermesi muhtemeldir. Bu korkunç "ders" karşısında, yalnızca intihara sürükleyen bir umutsuzlukla direnişe geçen işçilere, ne zekâ ne de kolektif irade herhangi bir yarar sağlamayacak ve bu direniş, muhtemelen onların her zamankinden daha kötü bir duruma düşmeleriyle sonuçlanacaktır.
Peki bundan sonrası? Fransız sosyalizmi, proletaryanın kurtuluşu için savaşan Avrupa devrimci hareketinin öncülerinden biri olma olanağını böylece kaybedecektir. Yeni hükümet, kendisinden kaynaklanan nedenlerle, Fransa'da arta kalan birkaç sosyalist yayına ve yazara gönülsüzce tahammül edebilir. Ancak, ne yazarlar ne filozoflar ne de onların çıkaracağı kitaplar, canlı ve güçlü bir sosyalist hareketi inşa etmeye yetmeyecektir. Böyle bir hareket ancak, emekçi kitlelerde uyanan devrimci bilinç, kolektif irade ve bu kitlelerin öz-örgütlenmesi tarafından yaratılabilir. Bu olmadığında, dünyadaki en iyi kitaplar, boşlukta çınlayan kuramlardan ve kudretsiz hayallerden başka bir şey olamaz.

Alman Sosyal Demokrasi Programının Eleştirisi

Sosyal demokrasi hareketinin, modern demokratik "refah" kapitalizmi tarafından yutulmasını dikkate almadan, modern zamanların tarihini yazmak imkânsız olmasa bile oldukça zordur. Böyle bir gelişmeyi öngörmüş olan Eduard Bernstein gibi revizyonist sosyalistler bir yana, 19. ve 20. yüzyıl başlarındaki radikaller, kapitalizmin yakın bir tarihte çökeceğini umuyorlardı. Ancak kapitalizm yalnızca varlığını sürdürmekle kalmadı, aynı zamanda, belli ölçülerde sosyal demokrat politikalar uygulayıp bu politikaları kapitalist ekonomik sisteme entegre ederek daha da güçlendi. Eğer sosyal demokrat partilerle geliştirdiği işbirliği olmasaydı, kapitalizm asla bu gelişmeyi kaydedemezdi. Kapitalizm bunu yapmakla biçimini değiştirirken, hâlâ eski çizgisini terk etmeyen sosyalist hareket ise kimliğini kaybetti.
Bakunin, "Alman Sosyal Demokrasi Programının Eleştirisi" adlı bu bölümde, bir zamanlar sosyal demokrasinin kalesi olan Almanya'da böyle bir eğilimin niçin ve nasıl geliştiğini inceler. Bakunin, sosyal demokrat program için son derece hayati ve önemli olan Temsili Hükümet ve Evrensel Oy Hakkı Düşüncesi'ni ise ayrıca tahlil eder.


Sosyalist hareketin gerçek bir güç olduğu Fransa dışındaki ülkelerin durumunu şöyle bir inceleyelim... Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi (SDİP) ve Ferdinand Lasalle tarafından kurulan Alman Genel İşçi Birliği (AGİB), emek ile sermaye arasındaki ilişkileri sosyalist bir tarzda dönüştürmek [kapitalizmi ortadan kaldırmak] istemeleri anlamında her ikisi de sosyalisttir. Hem Lasalcılar hem de [7-9 Ağustos 1869 tarihinde Eisenach'ta düzenlenen kongrede aldığı isimle] Eisenach partisi, bu dönüşümün gerçekleştirilmesi için önce devlette bir reform yapılması, eğer bu reform yaygın propaganda ve legal barışçıl işçi hareketiyle sağlanamazsa, bu reformun zor yoluyla yani politik bir devrimle yapılması zorunluluğu konusunda hemfikirdirler.
Tüm Alman sosyalistleri, politik devrimin toplumsal devrimden önce gelmesi gerekliliğine inanmaktadırlar. Oysa bu ölümcül bir hatadır. Çünkü, toplumsal devrimden önce yapılan herhangi bir politik devrim, zorunlu olarak burjuva bir devrim olacak ve yalnızca burjuva sosyalizmine yol açacak tır; burjuvazi tarafından proletaryaya dayatılan sömürüyü yepyeni, daha etkili ve daha akıllıca yöntemlerle maskeleyen bir sosyalizm. [Hem Bakunin hem de Marx, "burjuva sosyalizmi" terimiyle sermaye ile emek arasındaki ortak! ij M "kamu"yu ve devleti kastetmişlerdir. Bu sosyalizm türü, Almanya'da Bismarck tarafından gündeme getirilmiştir ve günümüzde de genel olarak sağcı demokrat sosyalistler, "aydın kapitalistler" ve liberaller tarafından savunulmaktadır.]
Bu yanlış ilke -politik devrimin toplumsal devrimden önce gelmesi düşüncesi- aslında, tüm Alman burjuva liberal politikacıların SDİP'e akın etmeleri için yapılan açık bir davettir. Üstelik, sosyalizmin ilkelerine şiddetle karşı çıkan ve politikadan başka bir kaygısı olmayan oportünist Volks-partei'nin (Halkın Partisi) burjuva demokratlarıyla dost olması için, SDİP'e -tabanındaki radikal fikirli üyeler tarafından değil- ancak liderleri tarafından sık sık baskı yapılmıştır. Bu düşmanlık, yurtsever hatipleri ve resmi yayın organları tarafından, Viyanalı devrimci sosyalistlere karşı girişilen gaddarca saldırılarla yeterince kanıtlanmıştır.
Devrimci sosyalizme karşı girişilen bu saldırılar, neredeyse tüm Almanlar'ın nefretini ve muhalefetini yükseltmiş ve Liebknecht ile SDİP'in diğer liderlerini ciddi bir şekilde rahatsız etmiştir. Bir yandan işçileri sakinleştirmek ve böylece Alman emekçi hareketinin denetimini ellerinde tutmak istiyorlardı, diğer yandan da, Alman emekçi hareketine düşman olmakla -ki emekçi hareketin desteğini almadıkça politik iktidarı ele geçiremezdi- ciddi bir hata yaptığım anlayan Volkspartei'nin burjuva demokrat liderleriyle dostça ilişkilerim sürdürmek istiyorlardı.
Bu anlamda, Volkspartei, "devrimi asla kendimiz yapmayalım" biçimindeki burjuva geleneği izledi. Taktikleri ne kadar dahice uygulanırsa uygulansın hep şu ilkeyi esas alır; politik bir devrimi yapmak için halkın etkin yardımının sağlanması, ama bu devrimin getireceği yararlara kendileri tarafından el konulması. Volkspartei'yi sosyalizm karşıtı konumunu değiştirmeye ve kendisinin de artık sosyalist bir parti olduğunu ilan etmeye zorlayan değerlendirme buydu... Mir yıl boyunca süren görüşmelerden sonra, işçi ve burjuva partilerinin üst düzey liderleri, ünlü Eisenach Programı'nı benimseyerek SDİP adını kullanmaya devam eden tek bir parti kurdular. Bu program ilginç bir şekilde, Uluslararası İşçi Birliği'nin (Enternasyonal) programı ile iyi bilinen oportünist burjuva demokrasi programının melezidir...
Bu programın 1. maddesi, Enternasyonalin politikası ve ruhuyla çelişmektedir. SDİP, özgür bir Halk Devleti kurmak istiyor. Ancak, özgür ve halk sözcükleri, devlet sözcüğü tara-Imdan anlamsızlaştırılarak geçersiz kılınmaktadır; Enternasyonal sözcüğü ise devletin reddi anlamına gelmektedir. Bu programın savunucuları, uluslararası ve evrensel bir devletten mi söz ediyorlar, yoksa tüm Batı Avrupa ülkelerini -İngiltere, Fransa, Almanya, İskandinav ülkeleri, Hollanda, İsviçre, İspanya, Portekiz ve Avusturya'ya tabi olan Slav ulusları- kucaklayan bir devlet kurmayı mı düşünüyorlar? Hayır. Onların politik mideleri aynı anda birçok devleti hazmedemez. Sosyal demokratlar, saklamaya bile gerek duymadıkları bir tutkuyla, büyük pan-Germen anavatanını inşa etmek istediklerini ilan ediyorlar. İşte bu yüzden SDİP'in temel amacı olan biricik Alman devletinin inşası, bu programın ilk maddesini oluşturmaktadır. Ne de olsa onlar her şeyden önce Alman yurtseverleridir.
Alman işçileri, kendilerini biricik Alman devletinin inşasına adamak yerine, karşılıklı ekonomik ve toplumsal çıkarlarını savunmak üzere tüm dünyada sömürülmekte olan kardeşlerine katılmalıdır; tüm ülkelerdeki emekçi hareketler yalnızca uluslararası dayanışma ilkesini esas almalıdır... İki ülke arasında bir ihtilaf çıkması durumunda, işçiler, sosyal demokrat programın 1. maddesine göre hareket edeceklerdir, yani kendileri için daha yararlı olan eğilimlerine rağmen, yabancı bir ülkedeki işçi kardeşleri karşısında kendi ülkelerinin burjuvazisiyle birlikte hareket edeceklerdir. Böylece, işçilerin uluslararası dayanışmasını, devletin ulusal yurtseverliğine kurban etmiş olacaklardır. Alman işçilerinin şu anda sürmekte olan Prusya-Fransa savaşında yaptıkları şey tam da budur. Alman işçileri ulusal bir devlet -en özgür Halk Devleti'ni bile- kurmaya çalıştıkları sürece halkın özgürlüğünü devletin görkemine, sosyalizmi politikaya ve adalet ile uluslararası kardeşliği yurtseverliğe kaçınılmaz ve su katılmadık bir şekilde feda edeceklerdir. Ayın anda iki farklı yöne doğru ilerlemek mümkün değildir. Sosyalizm ve toplumsal devrim devletin yıkımını gerektirir, Sonuç olarak devlet isteyenler, kitlelerin ekonomik kurtuluşunu, ayrıcalıklı bir partinin politik tekeline feda etmek zorundadırlar.
SDİP, proletaryanın ekonomik ve beraberinde siyasal kurtuluşunu -daha doğrusu, proletaryanın politikadan v» devletten kurtuluşunu- rahatlıkla burjuva demokrasinin zaferine kurban edebilir. Sosyal demokrat programın ikinci ve üçüncü maddelerinde bu niyet açıkça ortaya konulmuş tur. Programın 2. maddesinin ilk üç fıkrası, her bakımdan Enternasyonalin sosyalist ilkeleri ile uyum içindedir; kapitalizmin ortadan kaldırılması; eksiksiz siyasal ve toplumsal eşitlik; her işçinin emeğinin tüm ürünlerini elde etmesi. Fakat işçi sınıfının ekonomik kurtuluşunun ilk koşulunun siyasal kurtuluş olduğunu, toplumsal sorunun ancak demokratik bir devlet aracılığıyla çözülebileceğini ilan eden dördüncü fıkra, tüm bu ilkeleri geçersiz kılarak hayata geçirilmelerini imkânsız hale getirmektedir. Dördüncü fıkra aşağı yukarı şunu demeye getirir:
"İşçiler! Sizler kapitalist toplumun kurbanları ve kölelerisiniz. Bu ekonomik deli gömleğinden kurtulmak istiyor musunuz? Elbette istiyorsunuz ve tamamen haklısınız. Ancak bu haklı taleplerinizi elde edebilmeniz için, öncelikli politik bir devrim yapmamıza yardım etmelisiniz. Sonra biz de sizin toplumsal devrimi yapmanıza yardım edeceğiz. Önce sizin de güçlü yardımınızla, İsviçre'deki gibi gerçek bir demokratik devleti inşa edelim; ardından, İsviçreli işçilerin şu anda sahip oldukları aynı haklardan sizi de yararlandıracağımıza söz veririz... (Burjuvazi tarafından vahşice bastırılan Basel ve Cenevre'deki grevleri hatırlayın.)"
Bu akıl almaz yanılgının kesinlikle, Alman sosyal demokrasisinin eğilimlerini ve ruhunu yansıttığına inanmak istiyorsanız, partinin legal barışçıl propagandası ve seçim kampanyalarıyla erişilmesi amaçlanan acil ve yakın hedeflerin dökümünü yapan 3. maddeyi incelemeniz yeterlidir. [ Bu talepler yalnızca burjuva demokratların bildik programının bir kopyasından ibarettir; halkın doğrudan yasamasıyla birlikte evrensel oy hakkı; tüm politik ayrıcalıkların ortadan kaldırılması; düzenli ordunun yerine gönüllü ve halk milislerinin geçirilmesi; devlet ile Kilisenin birbirinden ayrılması, okulların Kiliseden ayrılması; özgür ve zorunlu temel eğitim; basın özgürlüğü, toplanma ve dernek kurma özgürlüğü ve tüm dolaylı vergilerin yerine, kazancı temel alan daha yüksek ve kalkınmacı bir gelir vergisinin geçirilmesi.
Şimdi bu program, sosyal demokratların tek kaygılarının devletin kurum ve yasalarında reform yapmak olduğunu, ' sosyalizmin onlar için en iyi ihtimalle bilinmez bir gelecekte gerçekleşebilecek boş bir hayalden başka bir şey olmadığını açık seçik bir şekilde gözler önüne sermiyor mu?
Eğer üyelerinin, yani Alman işçilerin gerçek özlemleri ve radikal düşünceleri bu programdan daha da ileriye gidecek I olursa, SDİP'in biricik kuruluş amacının, Alman burjuva demokratların politik hırslarını yaymak üzere, kitlelerin bilinçsiz bir araç olarak kullanılması olduğunu söylemekte haklı olmaz mıyız?
Bu programda, serbest girişimci kapitalistlerin beğenmeyecekleri sadece iki temel ilke var. Birincisi, 3. maddenin 8. fıkrasında yer alıyor; burada, normal bir iş gününün belirlenmesi (çalışma saatlerinin kısıtlanması), çocuk çalıştırmaya son verilmesi ve kadınların çalışmasının sınırlandırılması talep edilmektedir; yani serbest girişimcilerin keyfini kaçıran önlemler. Kendi yararları için kullanabilecekleri özgürlüğe tutkuyla sarılan bu serbest girişimciler, proletaryayı sınırsız bir şekilde sömürme hakkını talep ederken devlet müdahalesine de fena halde bozulurlar. Zavallı kapitalistler ne günlere kaldılar değil mi! En ılımlı değerlendirmeye göre bile sosyalist bir toplum olmayan İngiltere'de dahi devlet müdahalesini kabul etmek zorunda kaldılar.
Diğer temel ilke -3. maddenin 10. fıkrası- daha önemli ve daha da sosyalistçedir. Burada, işçi kooperatifleri, özellikle de üretim kooperatifleri için, tüm ilgili güvencelerle -örneğin genişleme serbestîsi- birlikte, devletin yardımı, himaye si kredisi talep edilmektedir. Serbest girişimciler, işçi kooperatifleriyle yaşanacak başarılı rekabetten korkmuyorlar, çünkü kapitalistler, işçilerin zayıf gelirleriyle asla işveren sınıfının elinde olan kaynaklarla kıyaslanacak ölçüde bir sermaye biriktiremeyeceklerini çok iyi bilmektedirler... Fakat, devletin neredeyse sınırsız olan kredisinden ve gücünden destek alan işçi kooperatifleri, özel ve tüzel sermayenin (endüstriyel ve ticari sermaye) savaş açıp giderek onu yutmaya başladıklarında külahlar değişecektir. Çünkü kapitalistler bu durumda aslında devlet ile rekabet ediyor olacaklardır ve devlet bildiğimiz gibi en güçlü kapitalisttir. [Bir sonraki paragrafın genel temasında, Bakunin'in, işçi birliklerine yönelik devlet sübvansiyonunu, kapitalizmden devlet sosyalizmine geçişin bir parçası olarak değerlendirdiği görülecektir.]
Sonuç olarak işverenin devlet olması; otoriter komünizmin, devlet sosyalizminin temel ilkesi budur. Her şeyin biricik sahibi olan devlet -toplumun, büyük alt üst oluşlar yaşamadan, mevcut imtiyazlı burjuva örgütlenmeden, herkes için resmi eşitliğin olacağı geleceğin örgütlenmesine geçebilmesine olanak veren bir geçiş döneminin sonunda- devlet artık tek banker, tek kapitalist, tek düzenleyici, tüm ulusal emeğin tek yöneticisi ve bu emeğin ürünlerinin tek dağıtıcısı olacaktır. Modern komünizmin ideali ve temel ilkesi işte budur.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Feministler
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : A Las Barricadas
Diğer

  Linkler
Gezgin Tao
Anarkotopya
Bireyin not defteri
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız