Devlet en iyi şekliyle bile kötü bir organizasyon olduğundan mümkün olduğu kadar en az devlete sahip olmalıyız

William Godwin

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Aralık Ocak Şubat 2005/06

Sendikalist Bilince Karşı Devrimci Eylem Yazar : Mikhail Fırtınacı

1

Proletaryanın bir sınıf olarak devrimci eylemi içinde oluşmasıyla, onun kategorik olarak temsili olan kurumsal yapılar, sendikalar ve partiler içindeki temsilinin tarihsel gelişimi ve hedefleri birbirinden ayrı incelenmesi gereken iki ayrı şeydir. İlki her zaman ücretli işin reddini hedeflemek zorundadır ikincisi ise emeğin metaya dönüşmesi sürecini sağlıklı, “adil ve barışçıl” bir şekilde düzenlemek.

***

Üzerinde egemen tek gücün bencillik, kazanç ve özel çıkar olduğu kapitalist toplum her türlü toplumsal ilişkiyi düzenlediği gibi bunların içinde yeniden üretildikleri çalışma sürecini de düzenler. Ücret bu ilişkinin etrafında oluştuğu temeldir. O, her türlü kutsallıktan ve anlaşılmazlıktan kurtulmuş bir sömürü ilişkisinin tek kutsal simgesidir. Bir yanda parababası mevcut parasını daha da arttırmak isterken diğer yanda bu sürecin tam ortasında bütün bir yoksunlar kitlesi durur. Ücretliler işlerin mevcut haliyle yürümesini sağlayarak bu değer döngüsünü devam ettirir.

***

“Emek kapasitesi ... satılmadığı sürece bir hiçtir” Sismondi.

Bu durumda ücret sistemi toplumu iki kutba böler gibi görünmektedir; bir yanda ücretleri için gündelik etkinlikleri devam ettiren her türlü işçiler, ve ücretsiz çalışanlar –ev kadınları, öğrenciler v.s.- hatta ücretler üzerindeki doğrudan etkileri ile işsizler diğer yanda onların emeğini satarak ve ücret sistemini bütün topluma yayarak sermayeyi arttırmaya çalışan bir sınıf olarak burjuvazi. Bu anlamda kapitalist toplumda bireyler pazarda birbirleri ile karşı karşıya gelen denk meta sahipleri değildirler. Değişilen metaların kullanım değeri değişimin kendisini belirlemez. Kapitalist üretim ve değişim sistemini belirleyen şey Para-Meta-Para döngüsü yani metaların sermayeye dönüştürülmesi ve aynı zamanda da işçilerin ücretlerini yeniden satabilecek şekilde yeniden üretilmesinin sağlanmasıdır. Bu anlamda burjuvazi sadece sömürgen bir sınıf değildir. O aynı zamanda tıpkı işçinin sermayeyi üretmesi gibi, “işçiyi bir ücretli olarak, dolayısıyla emeğinin satıcısı olarak yeniden üretir”.

***

Burjuvazinin ve işçi sınıfının bu karşılıklı ilişkisi, ücretin, sermayenin üreticisi olarak işçi sınıfı üzerinde oynadığı rol kavrandığında daha iyi anlaşılabilir. Ama sendikaların varlığında işçiler burjuvaziyle bu ücret için yüz yüze pazarlık yapmazlar. Onların hakları ve ücretleri için bunu sendikalar yapar. Liberal doktrinler her ne kadar karşıtını iddia etsede sendikalar Pazar içi mekanizmalardır ve amaçları ücretlerin askari bir düzeyin altına inmesini engellemektir. Bu anlamda onlar değişken emeğin yani işçi sınıfının üretim sürecine soktuğu sermayenin satışından sorumlu tekellerdir. Bunu açıklamak için sendikaların sermaye ile ilişkisi içerisindeki tarihsel gelişimini incelemeliyiz.

***

“Ya işçi gibi yaşamak ya da savaşçı gibi ölmek.” 1830’larda Lyonlu ipek işçilerinin kullandığı bir sloganı.

Fabrika sisteminin henüz kurulmaya başladığı ve Engels’in ingiliz işçi sınıfının durumu üzerine gözlemlerini yazdığı ya da Ludditlerin gözüpek bir şekilde makineleri parçaladığı dönemin yoğun maddi sefaleti kapitalist gelişmenin başlangıç aşamasına ait özgün bir durumdu. Köylülerin ya da zanaatçıların, ücretliye dönüştüğü ve hiyerarşi basamaklarının yerlerini belirgin sınıf farklarına bırakmaya başladığı bu koşullarda burjuvazi, emeği daha çok artı değer elde etmek için daha çok çalıştırmak zorunda kaldı. Üretimde bütünsel bir teknik devrim henüz tam anlamıyla gerçekleşmemiş olduğundan, artı değer üretmenin biricik yolu çalışma saatlerinin uzatılması ve geleneksel üretim tekniklerinin alabildiğine yoğunlaştırılması ve böylelikle üreticilerin sermaye ile çıplak bir karşıtlık içine girmesi gibi görünüyordu. Kısacası işin tekniğinde doğrudan bir değişim olmazken, çalışma koşulları sefilleşir, iş süreci yoğunlaşır ve süresi artar dahası tek bir patronun emri altındaki işçi sayısı artar.

İngiltere de bu yeni koşullara yeni oluşmaya başlayan işçi sınıfının tepkisi ilk başta eski toplumsal ilişkileri yıkan bu yeni ilişki biçimlerine karşı eski toplumsal ritüellerin ve topluluk ruhunun yeniden canlandırılmaya çalışıldığı yer altı sendikalarında ve onların doğrudan eylem vurgusunda somutlaştı. Burjuvazinin bir yandan işçileri çalışma alanında yoğunlaştırırken diğer yandan onların örgütlenmesini yasaklayarak ortaya koyduğu kapitalist çelişkiye işçi sınıfının ilk cevabı sendikalar olmuştur. Bu anlamda kapitalist üretim şeklinin biçimsel anlamda topluma egemen olmaya başlaması ile birlikte, iş saatleri ve çalışma koşullarına karşı verilen mücadele bu gelişmeye doğrudan karşıt bir nitelik taşıdığından devrimci bir tepkiydi.

***

Kapitalist gelişmenin 19. yüzyıldaki bu biçimi işçi hareketinin etrafında şekillendiği belli başlı unsurlarını da belirledi. Öncelikle tek bir patronun yönetiminin söz konusu olması ve finansal sermayenin bugünkü konumunda ve etkisinde olmaması ile işin şeklinin eski üretim tekniklerine –örneğin zanaatçılıktaki- hala büyük ölçekte tabi olması, kar hırsı güden sorumsuz kapitaliste karşı bir tür iş ahlakı taşıyan işçi bilincinin gelişmesini sağladı.

Bu dönemdeki bütün ücret kavgaları veya diğer hak mücadeleleri bu çelişkili durum etrafında şekillendi. “General Ludd’un” ıslahatçılar ordusu adına avam kamarasına kendilerinin cezalandırılmasını engellemelerini isteyen bir mektup göndermesinde şaşılacak bir şey yoktur. Bu dönemdeki en radikal olan doğrudan eylemler bile kapitalist gelişmenin bu ruhsuz ama sadece biçimsel gelişimine karşı tepkilerini ortaya koymaktaydılar. Onları eski kumaş işleme tezgahlarını fabrikanın içinde birleştiren sistemin kendi organik toplumsal ilişkilerinin yerine salt ücretli işi getiren gelişmeye karşı çıkarken aslında evlerinde kullandıkları makinelerin aynılarını kırıyorlardı. Tek fark kırılanın mülkiyetinin değişmesiydi…

***

Sonuçta bu aşamada işçi hareketinin temel talebi, kendi çıkarı için sorumsuzca sermayesini geliştirmeye ve üretimi arttırmaya çalışan burjuvaya karşı üretici kollektiflerin kurulması ola gelmiştir. Proudhon’dan Lasalle’a kadar sosyal demokrat hareketin öncülleri sermaye birikiminin kendisine değil ama onun bu özel biçimine karşıydılar. Üretim araçlarının işçi kollektifleri tarafından sahiplenilmesi sendikal hareketin ilke bir talebi oldu ve bu durum aşırı üretim krizlerine karşı sermayenin sorumlu bir tamamlayıcısı olarak sendikaların gelecekte de –farklı bir biçimde de olsa- oynayacağı rolün tarihsel bir özelliğidir.

***

“Proletarya ya devrimcidir ya da yoktur.” Karl Marx

Ne var ki kapitalist üretim biçimi nihai şeklini üretim ilişkilerini yalıtılmış bireylerin etkinliğine bağlı olmaktan çıkarıp kollektif bir bütünün içine yerleştirerek ve bunu teknolojik gelişmeyle birleştirerek toplum üzerindeki gerçek egemenliğini kurmuştur. Bu herkesin yaşamak için birbirine tamamen bağlı olduğu ama yine bu bağımlılık ilişkisi tarafından yalıtıldığı günümüz dünyasında artık tartışma götürmez bir gerçeğe dönüştü. Artık bireyin üretimdeki kendine yeterliliğinin ortadan kalkması ile birlikte emeğin kollektif olarak örgütlenmesi sermaye açısından bir zorunluluktur. Bu sadece fabrikada ya da madende değil hizmetlerden taşımacılığa kadar günümüz toplumunun bir çok karmaşık işleyişinde kendisini gösterir.

Kapitalist, teknolojiyi de kullanarak değer üretimi için gereken toplumsal emek miktarını askariye indirir ve böylece metaların fiyatları düşerken görece artı değeri sömürmüş olur. Üretimin özellikle avrupa’da 20 yy.nin başlarında geçirdiği bu dönüşümle birlikte, işin toplumsallaşması yeni bir tipte işçiyi, uzmanlaşmış ve bilimsel yöntemlerle işleyen bir iş sürecine tabii olan proleteri sahneye çıkarır. Onun artık her hangi bir yaratıcı yeteneği olması gerekmez. Kapitalist gelişmenin başlarına damgasına vuran zanaatçılığın aksine emeğini satanın iş süreci üzerinde kontrolü tamamen ortadan kalkmaya başlar. Onun tek fonksiyonu emeğini satmasıdır. Proleterden işin bilimsel örgütlenme biçimine tümüyle boyun eğmesi beklenir.

Böylelikle bir yandan mücadelenin biçimi değişirken diğer yandan sendikaların nitelikleri de değişmektedir. Artık mücadele daha çok tümüyle yabancılaşmış bir iş sürecine karşı, işten kaçma, yıkıcı sabotajlar, iş durdurma şeklini alır. 1936 Fransa genel grevi ve İspanyol iç savaşı sırasında cumhuriyetçi bölgede işçilerin klasik anarko-sendikalist üretici onuru sloganı karşısında tepkisiz kalmaları gerçeği bu durumun somut bir örneğidir. Tarihteki son büyük anarko-sendika CNT, devrim sırasında işgal edilmiş fabrikalarda işçileri yönetime entegre etmeyi ve işten kitlesel kaçmaları engellemeyi başaramamıştır. Üretimin otonom atölyelerde kendilerini yöneten işçiler tarafından sürdürüldüğü proudhoncu öneri, dev fabrikalarda otomat düzeyinde çalışan işçilere çok da anlamlı gelmemiş olmalı…

Anarko-sendikalizmin bu tarihsel yenilgisi ile ve kollektiflerin üretimi yönetmesi ile birlikte ücretli işin doğrudan kendisinin eleştirisinin gerekliliği kapitalist gelişmenin bu aşamasında kendisini devrimci bir ihtiyaç olarak dayatır.
***

Ne var ki proletaryanın kapitalist üretim sürecine bütünüyle yabancılaşması ve kapitalizmin toplum üzerinde tam egemenliğini kurması ile birlikte, ücretli işin yani değişken sermayenin temsilcisi ve örgütleyicisi olan sendikaların toplumsal fonksiyonları da, işin işçiden özerkleşmesi ölçüsünde bir bütün olarak proletaryanın sınıfsal çıkarlarından özerkleşir.

Bu, krizlere bir tepki olarak, en aşırı örneği ulusallaştırmalarda görülen, sermayenin kar oranlarının düşmesi eğilimini önlemek için bireysel sermaye sahiplerinden finansal sermayenin boyundurğuna girdiği kapitalist gelişmenin belli bir dönemine karşılık gelir. 2. Enternasyonel’in teorilerinde ifadesini bularak işçi hareketine yansıyan bu eğilim, tıpkı sermayenin kar oranlarının düşmesini engellemek için kredi sisteminin yetersiz kaldığı noktada devreye devlet mülkiyetinin girmesi gibi, ko-operatif hareketinin çöküşü ile birlikte işçi hareketinde etkisini gösterdi.

Kar oranları düşen sektörlerde devlet mülkiyetine geçiş, devlet çok daha az artı-değer ile tatmin olabileceğinden kapitalizmin krizlerine bir çözüm oldu. Aynı çözüm belli türde sendikaların da savunduğu bir “çözümdür” ve bu kriz dönemlerinde Burjuvazi tarafından “mantıklı” da bulunmuştur. Türkiye’de veya dünyada 30’larda veya 2.Dünya Savaşının sonrasında görülen krizlerde bu durumu görürüz.

***

İşçi hareketi ve sendikalar arasındaki bu kopuşun sonucu olarak 1. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan krizle birlikte işçi konseylerinin ve konsey hareketinin özellikle Almanya da ortaya çıkması işçilerin sermayeye karşı kendilerini bir sınıf olarak kurmalarının ifadesi olmuştu. Sosyal-demokrat sendikaların gericileşmesi ile birlikte alternatif bir örgütlenme biçimi olarak ortaya çıktılar. Ne varki konseyler Weimar cumhuriyetinin ve dolayısı ile karşı-devrimin yolunu açarak sosyal demokrasiye zemin hazırlarken, bunlara karşı asıl direniş konsey komünistlerinin ve anarko-sendikalistlerin örgütlendikleri fabrika örgütlerinden geldi. Tıpkı italya’da Gramsci’nin içlerinde mücadele ettiği fabrika konseyleri, ya da Rusya’daki fabrika komiteleri gibi, Almanya’daki fabrika örgütleride proletaryanın sadece belirli bir bölümünü sektörel olarak içinde örgütlemiş olması ama buna karşılık radikal azınlıkları içinde barındırmanın çelişkisini yaşamıştır.

Toplumsal dönüşümü ve komünist bir üretimi örgütlemeyi, sadece belirli bir alanda kısıtlı kaldıkları için başaramamışlardır.

***

Buna karşılık kapitalistin gittikçe anonimleşmesi ile birlikte özellikle üretimin oldukça karşmaşık teknik süreçlerden oluştuğu ve bu yüzden de uzmanlaşmış bir emek gücünü barındırdığı sektörlerde, üretimin öz-yönetimi talebi ile birlikte farklı türden bir sendikanın, iş-üretim sürecindeki programı haline gelmeye başladı. Sermayenin bu en gelişmiş biçiminde ko-operatiflerin ortaya koyduğu “mülkiyet kimin?” sorusunun yerini “yönetim kimin?” sorusu alırken sendikacılığın yeni fonksiyonu da bu eksende şekillenmeye başladı. Ne var ki sermayenin ve ücretli işin eleştirisi artık sendikanın tümüyle yabancısı hatta karşıtı olduğu bir meseledir.

2

"Bir greve onun sona erdirilmesinde daha yabancı bir şey yoktur." François Martin

Bu yazıda buraya kadar incelenmeye çalışılan şey iş süreçlerinin ve sermayenin toplum üzerindeki farklı evrelerinde sendikların değişen rolünü kavrayabilmek oldu. Bütün bu süreçlerin hepsinde sendikalar sınıf mücadelesinde değişken sermayenin temsilcisi kurumlar olarak yer aldılar. Söylenmeye çalışılan şey işçi sınıfı örgütünden mahrum bırakmak için sendikaya karşı devrimci demek değildir. Ama proletaryanın ve sendikaların sınıf mücadelelerinin tarihsel gelişimi içinde aldıkları konumlanışları genel anlamda görebilmeye çalışmaktır. Bu anlamda bugünki sorun proletaryanın sendika dışındaki eylemini tanımlayabilmek ve onun sendika ile çatışan bir pozisyona nasıl girebileceğini görebilmektir.

68 Fransa genel grevi gibi tarihsel deneyimler gösteriyorki, bu çatışma proletarya gerçekten toplumun mevcut haline karşı yıkıcı bir eyleme giriştiğinde oldukça açık ve somutken, ücretli iş ve onun yol açtığı sefaletin eleştiri yüzeyin altındayken sendikalar işçi sınıfının yegane temsilcisi gibi görünmektedir.

Sınıflar arasındaki pratik karşıtlığın değilde sınıfların sosyolojik örneğin ücretlerin ve toplumsal hakların kategorik anlayışı üzerinde yükselen burjuva bakış açısından, böylesi "sakin" dönemlerde sendikal örgütlenme sınıfsal çıkarların ifadesini bulabildiği yegane örgütsel biçim gibi görünür. Bu yaklaşıma göre, hele ortada bir öncü parti de varsa, örneğin ücret artışı için verilen mücadeleler zaferle sonuçlansın ya da sonuçlanmasın sendikalist bilinçten “sosyalist bilinç”e doğru bir kırılmayla sonuçlanabilir. Ne var ki işçilerin yoksulluğu doğrudan onların ücretleri ya da yaşam standartları ile ilgili değildir. Bordiga’ya göre;

"Basit birikimi ile kapitalizm, herkesin evini, arazisini, dükkanını ve cüzdanın boşaltır, ve herkesi gittikçe artan bir sayıda yoksullara, muhtaclara, birkimsizlere, mülksüzlere dönüştürür. Oları Marx’ın tanımı ile “ücretli köle” konumuna indirger. Hergün, o gün içinde kazandığı kadarı ile yaşamak zorunda olan mülksüz proleterlerin sayısındaki kesin ve görece aşırı artış nedeni ile, sefalet [miseria] büyür ve refah belli bir yerde yoğunlaşır. Belli sektörlerden, belli ülkelerden olan kimilerinin ücretleri, genelevi, sinemayı, ve en büyük sevinç kaynağı Unita(26)’ya aboneliğı mümkün kılması ekonomik olguyu düzeltmez. Proletarya ücretler düştüğünde daha fakir olmadığı gibi, ücretler artıp fiyatlar düştüğünde de daha zengin olmaz. O çalıştığında işsiz olduğu zamankinden daha zengin değildir. Herkim ki ücretli işçiler sınıfına [salaria] düşer, o kesin ve değişmez bir şekilde fakirdir."

Eğer bu işçilerin sefaleti için söylendiğinde doğruysa aynı durum işçilerin görece bolluk içinde yaşadığı “refah devleti” içinde geçerlidir. Televizyon, buzdolabı ya da ucuz sağlık hizmeti. Bütün bunlar kapitalist üretimin belli bir aşamasında işçi sınıfının, yani en büyük üretici güç olan proletaryanın yeniden üretilmesinin o aşamasındaki özel durumuna karşılık gelir. Bunlar sendikal mücadelenin sonucu olmadığı gibi tersine sendikal mücadelenin bizzat kendisi bu üretim biçiminin sonucudur.

***

Proleterler ne zamanki bu üretim biçimini kökten değiştirecek yaygın yıkıcı eylemlere girişirler, sendikalar o zaman duruma müdahele eder. Böylesi anlarda onların görevi işçileri yeniden işe koşacak türdeki reformların hazırlanması ve kapitalizmin çelişkilerinin “adil” bir şekilde idare edilmesidir. Bu gün sendikalizmin bu fonksiyonunu ortaya koymak için kullandığı esas slogan demokrasidir;

"İşçi mücadeleleri, kendi diktatörlüğünü doğrudan sermayenin diktatörlüğüne karşı çıkartmak, onu, sermayeninkinden farklı bir temelde örgütlemek ve böylece, toplumun eylem yoluyla dönüştürülmesi sorusunu ortaya atmak durumundadır. Var olan koşullar genel bir saldırıya elverişli olmadığında ya da bu saldırı başarısız olduğunda, diktatörlüğün örgütlenmeleri dağılır, sermaye yeniden zafer kazanır, kendi mantığına göre işçi sınıfını yeniden örgütler, şiddeti orijinal hedeflerinden uzaklaştırır ve mücadelenin biçimsel yanlarını, onun gerçek içeriğinden ayırır. "Diktatörlük"le "demokrasi" arasındaki eski karşıtlığı ortadan kaldırmalıyız. Proletaryaya göre, demokrasi, kendini burjuva tarzda, bir parlamento biçiminde örgütlemek anlamına gelmez; onun için "demokrasi", bir şiddet eylemi aracılığıyla, onu kapitalizm içinde bir sınıf olarak kalmaya mahkûm eden ve kendini ifade etmesini önleyen bütün sosyal güçleri yıkmaktır. "Demokrasi", bir diktatörlükten başka bir şey değildir. Bu, her grevde görülebilir: grevin yıkıcı biçimi, "demokrasi"nin ta kendisidir. Hareket, karar organları ve eylem organları diye bölündüğü an, artık saldırı aşaması sona ermiş demektir. Hareket, sermayenin zeminine kaymıştır. Sendika "bürokrasisine" karşı işçi "demokrasisi", yüzeydeki görüntülere saldırmak ve tamamen farklı temelde cereyan işçi mücadelelerinin gerçek içeriğini gizlemek anlamına gelir. Demokrasi, artık sermayenin sloganıdır: o, insanın kendini reddetmesi olarak öz-yönetimi ileri sürer. Herkes, genel bir tartışmanın ardından, ne yapılacağına karar verecek bir oylamayla (resmi ya da gayri resmi) toplumun değişebileceği ilüzyonunu yayan bir programı kabul eder. Karar ve eylem arasındaki ayrılığı koruyarak, sermaye, sınıfların varlığını korumaya çalışır. Kim ki, böyle bir ayrılığı, köklerine inmeden, yalnızca biçimsel bir bakış açısından eleştirir, o, bu bölünmeyi ebedileştirmiş olur. Bir devrimin, inip kalkan ellerle başladığını hayal etmek bile zordur. Devrim, bir şiddet eylemi, sosyal ilişkilerin dönüşmesiyle ilerleyen bir süreçtir." (komünist hareketin güneş tutulması ve yeniden ortaya çıkışı, François Martin)

***

Öz-yönetimli sendikaların geçmiş devrimlerde boş kalan gediği doldurabileceği ilüzyonu kendi içinde bile tutarsızdır. Devrimcilerin işçiler ile aralarındaki ilişkinin ne olacağı sorusu devrimin yenilgisini anlamak konusunda hiçbir şey kazandırmaz. İşçiler ile devrimciler arasındaki ayrım bu anlamda bütünüyle burjuva bir ayrımdır. Bu onları kapitalist toplumdaki ayrık kategoriler olduklarından üzerlerinde ancak sosyolojik spekülasyonlar yapılabilen nesnelere indirger.

Her durumda asıl sorun komünist-anarşist eylemin nasıl mümkün olacağıdır. Bu soruna son noktayı koyabilecek hiç bir tatmin edici örgütsel cevap yoktur. Ne mevcut sendikalara girmek ne de onların yerine bürokratik olmayan yenilerini kurmak artık işçilere doğru eylem yönteminin ve hedefin yolunu gösterecek gerçek araçlardır.

***

İşçilere en uygun biçimde işe koşmaktan başka bir hedefi olamyan ve onları sektörler, uluslar, cinsiyet ve diğer türlü sosyolojik kategori etrafında bölen organlar olarak sendikalar kapitalist topluma bütünüyle entegre olmuşlardır. Onların amansız eleştirisi her türlü gündelik-nihai mücadele içerisinde kendisini ortaya koyan bir ihtiyaçtır. Artık sendikalar olmadan nasıl mücadele edebileceğimizi değil sendikalara karşı nasıl mücadele edebileceğimizi düşünmemiz gerekmektedir.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Maltepe'den Tandoğan'a
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : Cancion Popular Anarkista
Diğer

  Linkler
Anarşist Yazın
Kara Haber Video Eylem Atölyesi
Uygarlığa Karşı
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız