İnsanları serbest bırakmak istemiyoruz, biz onların kendilerini serbestleştirmelerini istiyoruz.

Errico Malatesta

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Aralık Ocak Şubat 2005/06

Ercan Atmaca Röportajı Yazar : Kara Kızıl Notlar

60’lı yılların başından beri aktif sınıf mücadelesi içinde olan, 89-92 yılları arasında YOL-İŞ eğitim sekreterliği ve sonrasında 95’e kadar İstanbul Şube Başkanlığı yapmış olan Enerji Yapı Yol Sendikası örgütlenme sekreteri Ercan Atmaca, bizi kırmadı ve Türkiye soluna dair deneyimlerini bizimle paylaştı. Kendisi halen, geçen aylarda özgürlükçü komünistler olarak bizlerin de katılımcısı olduğu “Hakkımızı İstiyoruz, Almaya Geliyoruz!” kampanyası bileşenlerinden İşçilerin Mücadele Birliği Platformu’nda aktif bir şekilde çalışıyor. Aşağıda; mücadelesi boyunca, sıkça karşılaşılanın aksine “profesyonel devrimci” ve “işçi” kimliklerini birbirinden ayırmamış birinin gözünden, doğrudan içinde bulunduğu mücadelenin kısa bir özetini okuyacaksınız…

Kara Kızıl Notlar: Ne zamandan beri çalışıyorsunuz?

Ercan Atmaca: Aslına bakarsan 9 yaşımdan beri çalışıyorum, ama bu şöyle; babam inşaat ustası, dolayısıyla inşaat ustası olması nedeniyle yoksul aile, gecekondu çocuğuyuz. Adana’da ilk gecekonduları kuranlar bizleriz. Yaz tatillerinde babayla beraber çalışmaktayız, inşaatçılık bizim baba mesleğimiz. Yani inşaatçılık konusunda; temelden, taş duvardan başlayıp, çatıya kadar, demir bağlamadan sıvaya, tuğla duvar örmeye kadar hepsi bizim işimiz. Bir yandan okula da devam ediyoruz. Çalışmak böyle… Ha, ama işçilik diyorsan, yani ücret karşılığında başka bir yerlerde çalışmak işi aşağı yukarı 17 yaşımdan beri devam ediyor. Yani 1962’den bu yana işçilik hayatı devam ediyor.

KKN: İlk örgütlenme deneyimini nasıl yaşadınız? Yani sendikal anlamda veya başka anlamlarda…

EA: İlk örgütlenme deneyimim ilginçtir; tarım işçiliği. Adana’da ırgatlık. Bir tarım işçiliği neticede. Babamın rahatsızlığı nedeniyle bir yerlerde inşaat işi alma imkânı olmadı o yaz tatilinde, lise ikiden lise üçe geçtiğim sene. Yani 61’i 62’ye bağlayan yaz. Yüreğir ovasında çapaya gittik. Tabi o zaman tarım o kadar makineleşmiş değil. Çapa ve toplama işi için hala insan gücüne ihtiyaç var. Liseden beş tane arkadaşımla beraber oraya çapa işine gittik. Güneydoğudan gelen ırgatlar çoğunlukta. “Elci” tabiri var işte, getiriyor satıyor kendi köylüsünü. E bize okulda öğretilen, “senin insanların şöyle böyle işte” falan, oraya güneydoğudan gelen ırgatlar senin insanların gibi değil. Yaşadığımızla anlatılanların kesitinin farklı olduğunu gördük orada. Gözleri trahomlu, karnı şiş, sıtmalı çocuklar, dere kenarına kurulan yeni naylon çadırlar; havasız, rezillik diz boyu. Gün doğumu işbaşı, günbatımı paydos; yani 14 saat eder -bu gün aynı koşullar var yine çeşitli sektörlerde. 14 saat, yevmiye 7,5 lira. Adana’nın sıcağı; e biz de inşaatçılık yapmışız, bizim yanımızda da amele tabir edilen çalışan işçi arkadaşlar var. E biz o zaman sekizde iş başı yapıyoruz akşam altıda paydos yapıyoruz, 10 lira yevmiye... Onlar sabah altıda iş başı yapıyorlar, akşam sekizde paydos, 7,5 lira yevmiye. Bir terslik var hani… Bu terslikten başlayarak biz o Yüreğir ovasında 28000 ırgatı bir araya getirdik. Bir araya getirdik ama ne yapacağız? İlk örgütlülük deneyimim o…Uzun bir hikaye aslında.

KKN: Sendikaya girmeyi düşündünüz mü?

EA: Valla o zaman kafamızda sendika yoktu. Nasıl sendikalaşırız ya da ne yapabiliriz? Çünkü neticede talepler ortaya çıkmış, gayet de masumane talepler. (1)Yevmiye on lira –yani amele yevmiyesi kafamızda kıstas, bildiğin o, çünkü gördüğün o… Yani bilimsel olarak bir şey falan bildiğin yok. Marksist falan değilsin, sıradan bir insansın, gençsin daha. Tabi bunu kazanmak lazım, bir de (2)öğlen yemekleri… Öğlen yemeği “yarma” tabir edilen bulgur pilavı, buğdayın dövülerek ikiye bölünmüşü, yağ meçhul. Ekmek eski asker tayinleri gibi yuvarlak; atsan böyle adamın kafasını ikiye böler, öyle sert. “Öğle yemekleri iyi olsun, 10 lira da yevmiye”. Üç gün çapaya gitmedik. Çapa yapılmazsa ne olacak? Pamuk yanacak. Ama karşısında bir şey yapmak lazım. E ben araştırdım. O zaman TÜRK-İŞ bölge temsilciliği Adana’da yeni kurulmuş. Hele bir gittim TÜRK-İŞ bölge temsilcisini nerede buldum? Çiftçi Birliğinde, Kalekapısında. Çiftçi Birliği ne? Toprak ağalarının oturduğu yer(gülüşmeler). Ya ben o kadar düşünemiyorum ki “bu adamın burada ne işi var?” diye. Gittim adama dedim ki böyle böyle. Bana dedi ki “sen git ben sana haber yollarım. Sen neredesin?” “Ben şuradayım işte Büyük Kapılı ile bilmem ne arasındayım”. Neyse biz ertesi gün bekliyoruz, yine çalışmıyoruz. Bir jandarma cipi! “Ercan Atmaca sen misin?” “Benim”. Benim derken bizim liseden çalışan arkadaşlar da toplandılar meraktan. Hepimizi toparladılar cipe attılar, getirdiler Misis jandarma karakoluna. Uzatmayalım, jandarma karakolundan içeri girdik. Bir jandarma üst çavuşu biz daha kapıdan içeri girer girmez “Ercan Atmaca sen misin?” dedi, “benim” dedim. “Ulan” dedi “pis komünist!”, “Sana mı kaldı milletin bilmem neyini” işte “haklarını falan korumak?!” Bize de komünist ne diye öğretilmiş? Bu “anasıyla bacısıyla macısıyla yatan”, bugüne kadar kafamızda yaratılan, çevrede bize empoze edilen şey o. Herife ben saldırdım; “Komünist sensin! Şerefsiz! Bana nasıl söyleyebilirsin!”. Benim arkadaşlarla bizi getirdiler, Adana’da Pamuk Pazarı diye bir semt, orada siyasi şube yeni kurulmuş. Neyse sorgulamaya aldılar. Kaba işkence… Benim anlatacağım bir şey yok ki… Ben boyuna, bozuk plak gibi, takılmış plak gibi “Ya abi,” doğru konuşuyorum yani. “Sabah gündoğumu, Adana’nın sıcağında güneşin altında işbaşı, günbatımı paydos, 7,5 lira yevmiye; sekizde işbaşı, altıda paydos 10 lira yevmiye. Biz aradaki bu iki buçuk lirayı istiyoruz.” Hani… Uzatmayalım, üç gün beni orada tuttular. İlk örgütlenme deneyimi o… Ama benim anlatacak bir şeyim yok, bıraktılar. Hani bir ilişkim de yok. Bıraktılar ama ben merak ettim, bu komünistlik ne? Bana niye dedi adam böyle… Bizim bir edebiyat hocası vardı Mehmet Ali Gül isimli. Lise üçe geçtim işte o yaz. Bizim o yaz rezillikti, yaşamımızda neler çektik, çalışamadık. Çünkü çok feci dayak yedim, aşağı yukarı yirmi gün de evde yattım. Ondan sonra başka şeyler de öğrendim. Mesela ayağım yarılmıştı işte, daracık bir koridor, yıkamak için delik var koridorda. O deliği kapatıyor, tuzlu su yapıyor, getiriyor bir iki teneke döküyor oraya. Benim sırtıma şişman adam biniyor; ben zayıf, çelimsiz… Herifin kafası nerdeyse tavana değecek, ayaklarım tuzlu suya değmesin diye… Ayak çok yarılmış çünkü. Ben epey yattım. Ama ondan sonra öğrendim komünistlik ne; herif haklıymış o lafı bana söylemekte… Doğru demiş… Bir de işkenceye dayanmak için, acıya dayanmak için insanın kendi kendini eğitmesi gerektiğini öğrendim.

KKN: Hangi senede oluyordu abi bu olay?

EA: Yıl 1962. Şimdi 2005. Hala bulunduğumuz yerdeyiz. İlk örgüt deneyimimiz o. Bundan sonra işçi olarak ilk örgütlenme deneyimimiz, yani ücretli olarak bir yere girdikten sonra ilk deneyimimiz İstanbul’da… Nerde? KONDAŞ kondansatör fabrikası… Ondan evvel bir örgütlenme deneyimi daha var. O biraz daha ilginç. Ama yine ücretli. Biraz klasik bir şey olduğu için pek değinmek istemiyorum. O da astsubayların örgütlenmesi.

Ben ondan sonra 1967 senesinde gittim, hava kuvvetlerine girdim. Oldum havacı astsubay. Ondan sonra başladım astsubayları örgütlemeye.

KKN: Sola örgütlemeye mi?

EA: Sola değil. Bulundukları alanda mücadeleye. Çünkü astsubayların özlük hakları yok; bütün ordunun yükü hepsi bunların üstünde. Üç yüz tane astsubayın başında bir tane subay, "şöyle yap, böyle yap!" koyun gibi… Ben başladım, "Siz hayvan mısınız? Niye bir tek kişi bizim hakkımızda karar veriyor?". Yani bir de niye nöbete, mesaiye kalıyorsun; uçağın arızasına müdahale edilecek ya da başka başka bir iş için mesaiye kalıyorsun. Bir de subayların kolladığı bir adam meselesi var. Ayın yirmi dokuzu, birinde aylık alınıyor. Ayın yirmi dokuzu geldiği zaman sana diyor ki Malatya'dan Erhaç üssünden kalkacaksın, Manisa Akhisar havalimanına intikale gidiyorsun, on beş günlük görev. Para yok bir şey yok. Aylığını ancak sen alabilirsin senin karının gidip alma imkânı yok. Ev paralı mı, parasız mı? Yani hak mak yok! Ne var; görev var. Biz de görevden önce bazı hakların olduğunu, haklar yerine getirilirse görevin daha iyi yapılabileceğini anlattık… Uzatmayalım, astsubaylık olayı bu çerçevede. İlk olarak üç yüz elli tane astsubay, resmi elbiselerle, Malatya’da Atatürk heykeline siyah çelenk koyduk ve gösteri yaptık. Arkasından hava kuvvetleri komutanlığı teftiş heyeti, dağıttılar. Biz kaldık yerimizde, tespit edemediler. Biz tekrar yetmiş dört yılına kadar otuz beş bin astsubayı bir araya getirdik. On iki gün işe gidilmedi.

KKN: Hem de ordunun içinde?

EA: Evet. On iki gün işe gidilmedi. O kadar astsubayın sekiz bini… Yallah… Kimler bunlar? Bu sefer kurtulamadık. Biz de sekiz binin içinde, 75’te ordudan ayrıldık.

KKN: Fabrika deneyimi bundan daha sonra, değil mi?

EA: Fabrika deneyimi daha sonra. Astsubaylıktan ayrıldıktan sonra; yani 75’te ordudan ayrıldım. 67’den 75’e kadar orduda kaldım. Şimdi ne; (1) ırgat örgütlenmesi, (2) astsubayların örgütlenmesi, ondan sonra (3)fabrika işçiliği... İki sene hiç bir işe girmedim. İnşaat işçiliği yaptım, iki sene sonra -çünkü mit peşimde idi, yani bir yere girdiğin zaman olmuyor. O zaman kapalı hücre usulü çalışıyoruz. Çalışıyoruz derken, yani birileriyle temas etmişsin hani komünist olmayı öğrendikten sonra ve karşında bir tek şey var temas edebileceğin o zaman. 63, 64, 65’li yıllarda kim var bir tek?

KKN: TKP? (Türkiye Komünist Partisi)

EA: Evet, TKP. Yani TKP de sonradan, yetmişli yıllardan sonra CHP(Cumhuriyet Halk Partisi) eğilimi biraz arttı. Karışık bir süreçten bahsediyoruz, yani bölünme süreci dediğimiz şey… Şimdi, ayrıldım ve gazete ilanıyla yetmiş yedide geldim karayollarına girdim. Gazetede bir ilan okudum. Karayollarına böyle böyle teknik eleman alınacak. Hem inşaat bilgisi var, hem astsubay sanat okulu mezunusun, yani bir meslek okulu mezunusun. Elektronik bilgisi de var. Dolayısıyla geldim karayollarına girdim ve karayollarında başladım, karayollarında bulunduğum iş yerinden başlayarak İzmit'te örgütlenmeler içinde yer almaya ve örgütlenmeleri önce gözlemleyerek, gireceğin hazır örgütlenmelerin tahlilini yapma, arkasından oraya girerek gerekli müdahaleyi yapabilme işine… İş yeri temsilcisi oldum, iş yeri temsilcisi oldum ama seksende on iki eylül darbesiyle DİSK'in kapanma süreci yaşandı, DİSK'le beraber de bir tek İstanbul YOL-İŞ sendikası kapandı Türk-İş'in içinden. Yani benim içinde bulunduğum İstanbul YOL-İŞ sendikası kapandı. Kapandı, tabi bizim iş yerinde bütün işlerimiz askıya alındı. Biz iş yerinde İşçi Sağlığı İş Güvenliği kuruluyla üç sene, sendikamız kurulana kadar sınıf mücadelesini, sendikal mücadeleyi İşçi Sağlığı İş Güvenliği Kurulu(İ.S.İ.G.) kararıyla yürüttük. Nasıl yürüttük? İşte 370 kişi vardı şantiyede, şantiyede çalışıyordum ben. İzmit Tütünçiftlik' te şantiyede çalışıyordum. Ya şantiye hayatı biraz daha sıkı işçilik hayatıdır, daha yoğun çalışma vardır. Şantiyede yaptığım ufak tefek şeyler var, hani insanları bir araya getirme gibi. Yani örgütlenmenin temelinde insanların ihtiyaçları ön plana çıkartılır, insanları ilk olarak, - önce sınıf bilinci çerçevesinde onları bir araya getiremezsin- temel gereksinimleri çerçevesinde bir araya getirirsin, o bir araya gelme onların arasındaki bağları sıkılaştırır, hani dersin ki işte bu, siz yaptınız bunu... Sizin başarınız. Onlar kendilerinin, yani o örgütlülüğün başarısı olduğunu bilerek bir işe davrandıkları zaman o örgütlülükte bir bilinç işi, yani yapaylıktan daha doğal, daha sınıfsal bir tavra dönüşüverir. Dolayısıyla bunlar sağlandı. Yani işte böyle bir temel oluştuğu için de üç yüz altmış kişilik şantiye içindeki arkadaşlar sendika olmamasına rağmen beni temsilci bellediler. Ben işverenin karşısına çıktım, dedim "İşçi sağlığı işçi güvenliği kurulunu kurmamız gerekiyor." Ya bu işçi sağlığı işçi güvenliği kurulu da yetmiş yedide çıkmış daha tüzük. Biz seksende, hemen on iki eylülün arkasından… Çünkü ihtiyaç var bir araca. Bir de örgütlülükte araç işi önemli. İ.S.İ.G. kurulu, orada üç sene sendikacılık, arkasından iş yeri baş temsilciliği ve arkasından İstanbul YOL-İŞ 1.No.’lu şubeni yani seksen üçte sendika kurulduktan sonra 1.No' lu Şube'de seksen dokuzda eğitim sekreterliği. Arkasından doksan ikide şube başkanlığı, bu sefer o seksen dokuz bahar eylemlerinin daha önce seksen altıdan 89'un başlarına örgütlenme süreci, tabi bu arada atladığımız birçok bölümler var. Mesela daha önce astsubayken üç sefer izin alıp, yani senelik izinleri kullanıp 15-16 Haziran’ın örgütlenme süreci fabrikalarda... Türk-İş'e bağlı fabrikalarda, örgütsüz iş yerlerinde… Şimdi bütün bu süreçler birbiri arkasına yaşanmıştır ama temel olarak şu kullanılmıştır örgütlenmede; o iş yerinin çoğunluğunun etrafında toplandıkları temel gereksinmeleri nedir, neye ihtiyaçları vardır, o çerçevede örgütlenme sağlanmıştır. Buradan başka yerlere geçişi sağlanmıştır. Ondan sonra İstanbul'da Şubeler Platformu'nun örgütlenmesi, onunla birlikte kamu çalışanlarının hareketinin önceden toplantılarına katılarak önünün açılması, İstanbul'da oluşturulan Kamu Çalışanları Sendikası şubeleri ile İşçi Sendikaları şubeleri arasında birlikteliklerin oluşturulması, birlikte eylemlerin örgütlenmesi, örgütsüz alanların, Gedik Paşa kundura işçilerinin, İMES Sanayi Bölgesi işçilerinin, Merter' deki çorap işçilerinin, tekstil işçilerinin derneklerinin oluşturulması ve o derneklerin Şubeler Platformuna katılımının sağlanması…

KKN: Tarih…

EA: Bu söylediğim süreç 89-95 arası. İstanbul'da 50000 kişiye varan, DİSK'ten de TÜRK-İŞ' ten de yani mevcut sendikalardan da bağımsız bir gücün ortaya çıkartılması. Arkadan bizim tasfiye edilmemiz hemen 95'te ve bu gücün ortadan kalkması. Adamlar yine var… Ama temel olan ihtiyaçlar ön planda değil ve işçi sınıfının en temel gücü olan işçi sınıfının kendi hafızası ve dayanışma ruhunun oluşturulması daha doğrusu dayanışma işlevi yaşamda değil. Şimdi bütün bunları ön plana almadan hiç bir örgütlülüğün başarılı olma şansı yoktur.

KKN: Pekiyi, sendika yozlaşmış olsa bile Türkiye'de sendikalı olmanın sınıf bilince olumlu etkileri nelerdir?

EA: Tabi burada önce şu soruya cevap vermek gerekiyor; neticede sendikalar sınıf mücadelesinde çok önemli araçlardan, yani örgütlenmelerden bir tanesi. Ama onun gerekleri yerine getiriliyor mu? Sendika bir araç ama sendikanın da kullanacağı araç ve gereçler var. Şimdi sendikalar sınıf mücadelesinde bu araç ve gereçleri yerinde ve zamanında kullanmıyorlarsa eğer, orada bir sendikanın olmasının, sınıf bilincine nasıl bir katkısı olur? Yani bu var olan sendikalar bunun bir ispatı. Artı başka bir şey daha var orada; sınıf bilinci taşıyan arkadaşlarımızın meydana getirdiği sendika yönetimleri mevcut işçilere ne kadar bilinç verebilir? Biz örgütler olarak, sınıf mücadelesini verdiğini savunan insanlar olarak bu yönetim mekanizması içerisinde yer alıyorsak, ne kadar faydamız dokunabiliyor onlara, yani bu sınıf mücadelesi çerçevesinde. Şimdi karşımıza hemen iki çeşit uygulama tarzı çıkıyor. Bir tanesi, mevcut kendi politik yapısının arka bahçesini oluşturabilecek bir yapılanma; taa işte bu TKP' nin, DİSK'in içinde ardından CHP'nin içinde, yani bu sendika parti ilişkisi dediğimiz şeyde yönlendirme ve arka bahçesi olarak görme ve orayı devşirerek sınıf mücadelesinde kendisiyle beraber davranmasını sağlama düşüncesi. Bir de işte, her hangi bir şey yok valla, işte düzene uyumlanmış yani entegre olmuş bir sendikal mekanizma. Şimdi var olanlar şu an bu durumda hani. Bu yapılar, ilerici devrimci olan arkadaşlarımızın bulunduğu sendikalar... KESK' in bütün yönetimleri ne şimdi? En azından sosyal demokrat. Tamam, devrimcilikle nitelendirme, alırız aşağı şöyle şöyle çizeriz üstünü; e o zaman bütün örgütlenmeleri değerlendirmeye almamız gerekiyor. Yani sınıf mücadeleleri ile ilişkileri açısından değerlendirmeye almamız gerekiyor. Ama, KESK' in durumu ne? Ne taşıyor yani? Yani yönetimdeki arkadaşların devrimci olması falan bile, o sendikalı olma işinde bir bilinci ortaya çıkartabiliyor mu? Şimdi orada kullanılması gereken araç ve gereçleri yerinde kullanmak ve mutlaka kullanmanın ancak sınıf bilinci ortaya çıkartabileceğinin bilinmesi gerek ve sınıf bilinci sadece eğitimle yürütülebilecek bir şey değil. Yani bunun pratikle altının beslenmesi gerekiyor. Pratikle altının beslenmesi ne? İki sınıf karşı kaşıya; sermaye sınıfı ile işçi sınıfı. Çıkarları bunların zıt. Şimdi bu taraftaki işçi sınıfı eğer sermaye sınıfı karşısında çıkarları doğrultusunda bir hareket ortaya çıkartmazsa, tavır koymazsa, baş kaldırmazsa, bu başkaldırıyla yetinip sınıfsal yerini araştıracak bir eğitimle beslenmezse, e o zaman ortada bir şey yok hali hazırda, ya da kılık kırpık şeyler var. Mesela nasıl şeyler; NAKLİYAT-İŞ var, arkadaşlarımızı tanıyoruz, yıllardır birbirimizi tanıyoruz. TÜMTİS var. Devrimcilikleri şöyle böyle falan, sendikal mücadele açısından ele aldığımız zaman, direniş karşı koyma olarak ele aldığımız zaman tamam. Ama anlayışları ne? Aralarındaki ilişkiler ne? Sermaye sınıfına karşı olmalarına rağmen? Bu sınıfsal bir tavır mı? Kendileri ne kadar sınıfçı olursa olsun. Şimdi ben onların konuşmalarına, sınıfçıyım demelerine falan bakmam. Ya da seninkine böyle bakmam. Yani sen ne söylersen söyle. Neye bakarım? Konuştuklarınla yaptıkların arasındaki uyuma bakarım. Konuştuğun doğrultuda iş yapıyor musun? Konuştuğun başkaysa o zaman daha yeni örgütleyebileceğin yirmi iki milyon proleterin ne kadarı devrimci? Eğri oturalım, doğru konuşalım. Ne kadarı devrimci? Şimdi buna taşıma işi zorunluluğu olanların bu davranışları, yan yana durup, bir safta durup bilmem nereye karşı tavır koymak gerekirken. Ayrılma şurada değil; ayrılma sendikal anlayışta değil. Sisteme karşılar. Ama ayrışma şurada; aidat, gelirde. Üyenin aidatında ayrışma. Şimdi ayrışma şurada olsa anlarım, "arkadaşlar, bu sendika bu yasal çerçevede fayda getirmez. Biz sendikaların işçi sınıfının sendikaları oluşturup tarih sahnesine çıktığı zamanki gibi bir davranışın içine girelim." Yani ne yapalım, mücadeleyi ön plana alalım, adamın yasalarına bakmayalım, işçilerin fiili meşru mücadele hattına girmelerini sağlayalım, işçilerin işçi olmakla birlikte insan olmaktan doğan haklarını da savunabilen bir şeyin içine girelim. E burada da sistemle mecburen çatışacaksın, eğer ki işçilerin işçi olmalarından dolayı hakları ve insan olmalarından dolayı hakları diyorsan... Zaten mesele o haklara el koymaktan geçiyor. Bölüşüm ilişkilerinden geçiyor, üretim ilişkilerine daha çok hakim olan ne yapıyor? Bölüşüm işlerine de hakim oluyor. Hakim olduğu zaman da burada karşına hemen şu çıkıyor, o el koyuyor, o zaman sen de bu tarafta ayrışıyorsun. Ayrıştığın zaman gerekli tavrı ortaya koyamıyorsun ve bu tavırla da ortaya koyamadığın için işçi sınıfına güven veremiyorsun. O zaman bunda sınıf bilinci taşıman söz konusu olabilir mi? Olmuyor. Yaşanılan durum da bu. Ayrışma burada değil. Burada netleşilmiyor. Netleşilmediği için de, sınıfa güven yani işçilere güven vermiyor. Zaten sermayenin bombardımanı altında adam. Şimdi burada, karşımıza bu sendikal anlayışla örgütlenme biçiminin sağlıklı olmayacağı ve sisteme entegre olmayı daha da hızlandıracağı gibi bir şey çıkıyor, bu sendikanın adı ne olursa olsun, değişmiyor. Dolayısıyla ben pek bir şey beklemiyorum bu mevcut sendikal anlayıştan. Ha sendikalardan bekliyorum. İşçilerin kendi mücadeleleri içinde oluşturabilecekleri bilinçle kazanabilecekleri, "ya biz niye bu örgütü oluşturuyoruz” diye sorabilecekleri, "bu örgütte biz şunları şunları yaparız" ı ortaya koyabilecekleri bir örgütlenme, adı dernek de olabilir bir yerde, sendika da olabilir. Ama işçi örgütlenmesi esas. Yani adını sendika olarak bulunduğu koşuldan dolayı birisi öyle takmış. Bizim için aslolan işçilerin hangi amaç etrafında örgütlendiği. Yani benim için aslolan o. Ben ona bakıyorum; hangi amaç etrafında örgütleniyor işçiler?

KKN: Peki sendikalardan hayli bahsettik. Mevcut sendikaları ne kadar eleştirsek de boş veremeyiz, değil mi?

EA: Kesinlikle. Boş veremeyiz.

KKN: Buna alternatif olarak neler düşünebiliriz peki. Yani senin söylediğin gibi, bu "arka bahçe" olayı çokça yaşanan bir durum. Sonuçta sen hep doğrudan emekçi olmuşsun. Yani "profesyonel devrimci" kimliği yerine emekçisin; hem emekçiliği hem de devrimciliği bir arada götürüyorsun. Böyle bir ayrım vardır ya Türkiye solunda…

EA: İşte onun için de çok çelişiyoruz milletle. Hem bunun ikisini beraber götürdüğümüz için, yani bunu bir tarafta tek böyle götüren var, tek de öyle götüren var. E şimdi bizim öyle değil. Yani şunu kavradık emekçi olduğumuz zaman; dedik ki "valla eğer biz komünistsek, artık işçi sınıfı kendi içinden kendi ideologlarını da çıkartabilmeli”. Yani bunu ne düşündürdü bize? Sınıf olarak yaşanan tarihimize bakmak durumundayız, orada yaşananları çok iyi tahlil etmek zorundayız. Sebep ve sonuç ilişkilerini ortaya açık bir biçimde, yani diyalektik materyalist bir bakış açısıyla süzmek zorundayız. Süzdüğümüz zaman karşımıza şu çıktı; ya, sovyetler birliğinde başarıldı, işçi sınıfı iktidarda dendi; tepetaklak... İşçi sınıfı iktidarı bilerek kendisi almış olsa, vermez. Demek ki bunu bilerek iktidarı almadı, dolayısıyla da almadığı içinde denetimini de yapamadı. Onun yerine birileri kendisini ikame etti, yönetti, evet faydaları yok mu? Yani bu yaptığımız kampanya gibi faydaları çok var. Ama sonuçta ne var? Yani bir araya getirme birlikte tavır koymanın yararları tamam, bir kenara koyalım. Ama ne var? Şimdi neticede, bunu değiştirelim, tüm bu yaşanan deneyimlerden bunları değiştirebilmeliyiz. İşçi sınıfı iktidara geldiği zaman da mücadelenin bitmediğini ama iktidara geliş sürecinde de, kapitalizmin içinde o mücadeleyi verirken o iktidara hazırlanması gerektiğini de bilelim -yani iktidara geldiği zaman hiçbir şey bilmiyor. Nasıl olacak? Ha işte o zaman onun adına birileri yapacak o işi. Yani "bilenler" yapacak. Kimler biliyor? Okumuşlar... Yani bizim gibi böyle hem çalışıp hem marksizmi özümseyenler değil çoğunluğu. Şimdi o zaman bu işi yapabilmek için bu işçi sınıfının içinde bu şekilde olanların çoğalması ve bunların bir arada durması lazım… Şimdi sosyalistlersiz, komünistlersiz daha doğrusu -sosyalizm komünizm denince benim hep kafam karışıyor da, bir tek komünizmi biliyorum hani, ona şu şu yollardan geçilir falan neyse- ama bizim tabirimizde bize ne deniyor hep? Halk arasında da; “komünistler”. Yani o tabiri biliyorum. E komünistler olmadan da bu iş olmaz. Komünistler de şunu öğrenmiş son süreçte, bak beraber yaşıyoruz şu kampanya sürecinde yaşandı; “valla işçi sınıfsız da olmaz bu iş”. İşçi sınıfsız olmaz ama hala bir kısmı bu komünist örgütlerin, şu kafada; "hangimizin güdümünde olur?". Ha bu "hangimizin güdümünde olur"dan çıkartabilmek için, işçi sınıfının kendisinin varlık sebebini ortaya koyması, yani kendisinin kendisi için sınıf olma işini ortaya koyması, bizim gibi, onun içinde bir çekirdek yapının oluşturulması gerekiyor. Şucu bucu olarak değil! Zaten komünist olarak, ama bir de komünist olman için de, afedersin örnek olarak veriyorum; "bunlar kara-kızılcılar anasını satıyim, bunlar bilmem yeşilciler, bunlar kırmızıcılar bunlar bilmem şuncular bunlar da buncular… O zaman bu işçi sınıfı zaten geri. Bombardıman altında da kafası ne yapıyor? Kime güvenecek? O zaman, kendisinin içinden, kendisinin de katıldığı, kendisinin de parçası hissettiği insanların çoğunlukla bu çekirdek yapı içinde olması gerekiyor. Orada bizler varız, yeni yetişiyoruz biz, böyle bir kuşak. Yani hem öyle hem böyle (hem devrimci hem işçi). Bu sayıyı çoğaltmak zorundayız. Yani ileriye, dönen tekerleğin dönebilmesi için mutlaka dönüşümü sağlamak gerekiyor. İşte mesela Ercan Atmaca'nın yerine Emre yetişebilmeli, yani sınıfın içinde nasıl davranacak, ne yapacak, onun önünü açabilecek, hangi araç gereçleri kullanabilir, bu arada bütün bu örgütlerin hepsiyle fikirsel olarak çatışacak, sınıfsal tavrını ortaya açık bir şekilde koyacak, diyecek ki "bu iş böyle olmaz!". İşçi sınıfı yapacaksa bu işi, bütün bu sol\komünistler mecbur, elele verecek, onun önünü açacak. Ha o önü açıldıktan sonra oturur bizim hakkımızda bir karar verir. Yani o yapıya geldikten sonra, yani yarın devrim sürecine girdikten iktidarı eline aldıktan sonra da, eğer bir partiyi seçmişse, onu denetlemesini de bilir. Çünkü o süreci yaşamış.

KKN: Ama o yapıyı oluşturmak lazım…

EA: Muhakkak oluşturmak lazım. Şimdi bütün bu İşçilerin Mücadele Birliği, ondan evvelki BSH(Birleşik Sınıf Hareketi) çalışmaları, daha evvel ki Şubeler Platformu çalışmaları, bütün hepsi bu amaçla yapıldı ve hala da işte şimdi yapılıyor. Bu işte mesela daha demin bahsettiğimiz, TÜRK-İŞ’ ten DİSK’ten bağımsız örgütlü ve mücadele eden 50.000 kişi. Bir kurumsallaşma açısından değil. Neydi adı? İstanbul İşçi Sendikaları Şubeleri ve İstanbul Kamu Çalışanları Sendika Şubeleri; Bunların nesi vardı? Koordinasyonu vardı. Bunlar ne yapıldı mesela? 5 Nisan kararları alındı 94’te. Tansu Çiller zamanında. 11 sene önce. 6 Nisan günü bir araya gelindi. Mahalle ve semtlerde işçiler toplandı, mahalle dernekleri de katıldı. İstanbul’da dört ayrı yerde; Kartal’da, Topkapı’da, Ümraniye’de ve Eminönü’de toplantılar yapıldı, bir de ayrıca yerleşik sendikal yapının işyeri temsilcileriyle toplantılar yapıldı ve 14 Nisan günü sokağa çıkıldı.

KKN: İlk tepki yani…

EA: Evet. İlk tepkiyi Şubeler Platformu koydu. 14 Nisan’da memur, işçi 17500 kişi çıkıldı sokağa. İstanbul’da dokuz ayrı meydanda. Polis nereye gideceğini şaşırdı. Yapılan hiçbir eylemde emniyet güçlerine bilgi sızdırılmadı. Bütün eylemler korsan yapıldı; ama çok iyi örgütlenerek yapıldı. Ardından 1994 20 Temmuz eylem kararı aldırıldı TÜRKİŞ’e, genel eylem kararı. 14 Nisan - 20 Temmuz. 20 Temmuz’da İstanbul’un üç meydanında 47000 kişi ile çıkıldı sokağa. Arkadan 1994’ün 26 Kasım’ında Ankara’da bugün geçmiş olan yasaların yarı şiddetindeki, 95 bütçe kararlarına konması beklenen yasa maddeleri için İstanbul’dan 65000 kişi örgütlenildi. Nasıl örgütlenildi? İş yerleri dolaşıldı, konu anlatıldı, başımıza ne geleceği anlatıldı, memurlar da dahil olmak üzere. 65000 işçi memur İstanbul’dan gitti. 35000 de Türkiye’nin diğer yerlerinden geldi, 100000 kişi ile meclisin orada saf tutuldu, yasalar geri çekildi. 100000 kişi yasa geri çekildikten sonra Ankara’yı terk etti. E hangi çerçevede? Ortak taleplerin çok iyi özümsenmesi ve özümsenmesi için de gerekenlerin yapılması çerçevesinde. Araçlar ve gereçler yerinde kullanıldı. Örgütlenme bu sayıya ulaştı, bu sayıya ulaştı ama sendikal bürokrasi bir şeyin farkına vardı… Burada bizler de bir şeyin farkına vardık. Sendikal bürokrasinin bu işi engelleyebileceğinin farkında olduğumuz için İstanbul’u altı emek yoğunluklu bölgeye böldük. Bu bölgelerde 300’ü aşkın işyeri temsilcisinin de katıldığı, sadece sendikalıların değil, örgütsüz işyerlerinin de temsilcilerinin katıldığı, önümüzdeki süreçte gelebilecek saldırılar; örneğin bu sosyal güvenlikle bilmem ne ile ilgili saldırılar ve bunun üzerine bir kurultay ; “Ne Yapacağız?”’a yönelik bir kurultay. 1989 bahar eylemleriyle palazlanan bizim devrimci örgütlerimiz, gruplarımız… Kapılarımızı ardına kadar açık, birlikte iş yapıyoruz, bir eyleme katıldıkları zaman onları güvence altına alıyoruz, kendilerini ifade etmelerini sağlıyoruz ama şunu söylüyoruz; “İşçi sınıfının durumuna müdahale etmeyin. İçinde olun, önünü açın.” Yani yok “Sen şunu yapıyorsun, sen bunu yapıyorsun!” değil. O yaparak öğrenecek. Bizim önemli olan ona doğruyu yapmayı göstermemiz, öğretmemiz de değil. Göstermemiz, öğretme kelimesi neden yanlış, çünkü biz de öğreniyoruz. Yani süreç içinde ilişkilerde bazen devrimci olduğumuz halde hiç aklımıza gelmeyen şeyleri basit uygulamalarda, yani doğal kolektif davranışlar sırasında öğreniyoruz. Dolayısıyla, öğrenelim, öğretelim, birlikte.

KKN: Devrimci yapılar bu durumu kaldırabildi mi pekiyi?

EA: Kaldıramadı. Demin söylediğim altı tane bölgeyi arka bahçeleri haline çevirmek istediler, kör tartışmalara giriştiler. “Şu şöyle olur da, bu böyle olur da…”. “Sosyal güvenlik yasasına da böyle mi davranmak lazım?”. E, nasıl davranmak lazım? Yani bir tepki örgütlemek lazım, mesela geri çektirmek lazım yasayı en azından. Ardından da oturup, Tabip Odası ile işte sağlık çalışanlarıyla beraber nasıl yeni bir sosyal güvenlik –sağlık bölümü de dahil olmak üzere- anlayışı hakim olmalı, nasıl bir sosyal güvenlik uygulaması itiyoruz onun üzerine çalışmak, onu ortaya koymak lazım. Bu hem bizi iktidara hazırlayabilecek bir çalışma, -yani kendi sosyal güvenliğimiz, halkımızın sosyal güvenliği için biz ne istiyoruz?- işçi sınıfı olarak bir araya gelip, bunları sağlık çalışanlarıyla, bilenlerle görüşmezsek, tartışmazsak ne yapabiliriz yani? Altı bölgeden katılan 330 temsilci sayısı düştü 50’ye. Bunlar da kimler; devrimci kardeşlerimiz. Başladılar birbirlerini yemeğe. Şimdi bu olay, Şubeler Platformunun altını boşalttı. 1995 senesi Mart ayında Bostancı Gösteri Merkezi’ni tuttuk kurultay için, 4000 kişilik yere 2000 kişi geldi. Onlar da devrimci kardeşlerimizin “Ha! Hu!” işleri… Dolayısıyla o tabandan sıradan işçileri çektiğimiz örgütlenme biçimine en büyük darbeyi sadece sendikal bürokrasi vurmadı. Şimdi bak; 14 Nisan 17000 kişi, 20 Temmuz 47000 kişi, 26 Kasım 65000; İstanbul’u kastediyorum. Şimdi bu ne? 17, 47, 65 bin… Ve geri durmuyor bunlar, yeri geliyor dövüşüyor yani; biz Tekel’in önünde 20 Temmuz’da polisle çatıştık, yürütmediği yolu geçtik. Hem bu şekilde bir gelişme oluyor, sayı da artıyor ve de kararlı olarak artıyor. E bu taraf da darbe vurup zayıflatıverince, o sendikal bürokrasinin vuracağı darbeyi engellemek için taban örgütlenmelerine dönülünce, taban örgütlenmeleri sağlanmış olsa, o 65000 100000’e çıksa sendikal bürokrasi bizi dağıtabilir mi? Dağıtamaz. Ama kim dağıttı bizi? O bürokrasi işte. Hah, bunun için hala öğreniyoruz işte.

KKN: Yani belli bir tabana ulaşmış olsa bile sendikal bürokrasiyi alt edemedi öyle mi?

EA: Tabi tabi… Alt edemedi ve kim tasfiye edildi? Bu işin içinde kim var? Üç kişi var. (1)TEK-GIDA İŞ 1No’lu şube, önce fabrikası kapattırıldı (Cibali tütün Fabrikası), işçileri sürüldü Tokat’a mokata, Hatice vardı burada. (2)SELÜLOZ İŞ, Rıza Turgut, özel sektör kökenli, (3) YOL-İŞ’ ten gelme Ercan Atmaca… Bunların üçü de tasfiye edildi. Şimdi o üçüyle beraber, şubeler platformunun yürütmesinde olanların bir bölümü hala sendika şube yönetimlerinde. Yönetimdeler ama aynı güçler, koşullar yok. Yani sadece bir neden değil, yani bir oluşum ya da örgütlenmeyi bir tek neden ortadan kaldırmıyor. 1, sendikal bürokrasi; 2, devrimci örgütlerin eksik ya da hatalı davranışları; 3, o sendikal bürokrasiyi, hangi nedenle olursa olsun devam ettirme kaygısında olan insanların sendikal bürokrasinin uyumuna kapılması, devrimci olsalar da.

KKN: Pekiyi, şu anda, bu mevcut koşullarda, sendikaların tabanlarının, sendika bürokrasisini tasfiye etmeye veya bu bürokrasinin yarattığı gericiliğe karşı koymaya gücü var mı? Veya böyle bir güce ulaşabilir mi sendika tabanı?

EA: Şimdi, bunu öğreneceğiz. Şöyle öğreneceğiz. Biz şimdi Şubeler Platformu olarak böyle bir taban oluşturduk, başaramadık. Başaramadık ama böyle bir çalışmayla, 86’da 95’e kadar bir deneyim kazandık. Zaten işçi sınıfının tarihi yenilgilerle doludur ama bu yenilgilerden çıkarttıklarıyla mücadelesini ileriye taşıyor. Yani bakarsan işte 1 Mayıs Chicago, arkasından 8 Mart… Daha önce İngiltere’de Glasgow’da, madenlerde, öbür taraftan Fransa’da, İtalya’da madenlerde yaşanan direnişler… Bütün buradan çıkartılanlar… Bütün bu deneyimlerimiz, yenilgilerimiz hep bize öğretiyor. O süreçte de öğrendiklerimiz var. Şimdi bu önümüzdeki süreçte işte bir deneyim var… “Göreceğiz”den kastım o. Evvelki yaptığımızı gördük, şimdi de ne var? Örneğin işte bu TEZ-KOOP İŞ 2No’lu şubenin başkaldırısı var. Kime? Genel merkezine karşı. Kime? Bu sendikal anlayışa karşı. Yani yürürlükte olan, hakim olan sendikal anlayışa karşı. Şimdi bunun tabanından başlayarak, başka işçi tabanlarından başlayarak… Ama şu çıktı ortaya kesin; sadece mevcut, yürürlükte olan ya da uygulamada olan sendikal işleyiş ve sendikaların üyeleri olan işçilerle bu iş olmaz. Yeterli değil.

KKN: Ama orada bir potansiyel var?

EA: Var. Kurulu bir potansiyel var.

KKN: Ama yeterli değil?

EA: Yeterli değil. Hazır bir örgütlülük var. Ama şunu da öğrendik biz bu geçen süreçte, sadece hazır örgütlülükler sayıları ne olursa olsun, bir işi başarmaya, yani sınıfsal bir işi başarmaya yeterli değil. Önemli olan onun ortaya koyduğu işler. Sınıfsal mı değil mi?

KKN: Pekiyi, burada mevcut devrimci yapılardan da bahsediyorsun. Sendika bürokrasisi sürekli olayları yatıştırmaya çalışıyormuş gibi görünüyor, daha çok bir arabulucu konumunda gibi, tamam. Devrimci yapılardaki durum ise, yani senin söylediğin gibi “pekiyi şimdi kim idare edecek? Hadi biz kitle örgütünü kuruyoruz, pekiyi ama kimin güdümünde olacak?” Bizim T.C. solu geleneğinde var böyle bir şey galiba. Buradaki sorun biraz da yapısal bir sorun değil mi? Anlaşılmamış bir şeyler mi var o zaman? Sınıf hareketine ket vurduklarını söyledin.

EA: Şimdi bütün yapısal sorunlar nerede aşılır? Pratikte aşılır. Yani sorunların neden çıktığı, o işin ortaya konmasıyla anlaşılır. O son kampanya toplantımızda bir şey söyledim; “Yani bu kampanya şöyle, böyle tamam… Ama biz bir iş yapmasaydık, bugün bu masanın etrafında beraber olacak mıydık?”. Şimdi, o işi yaptığımız zaman, onun uygulamasında açık olmak gerekir, samimi olmak gerekir. Dikkat edersen bak toplantılarda hep bir şeyin altını çiziyorum, mümkün olduğu kadar samimi olalım. Bu laubalilik değildir. Yani gerçekten ilişkilerimiz nedir? Sınıfsal ilişkilerimizi açık bir biçimde ortaya koyalım. Burada da hedefimiz ne? Hedefimiz, doğrudan, iktidar. İşçi sınıfının iktidarı diyoruz. O zaman bu işçi sınıfının bu iktidarı alabilmesi için bizim samimi olmamız, onun da bu samimiyeti görmesi gerekir. Kendisi her türlü üç kağıdı yapabilir ama önderinden ne ister? Dürüst, samimi ve kendisiyle birlikte olmasını ister, her konuda. Sen bu samimiyeti göstermezsen, sınıfa bu güveni veremezsin. Samimiyetten bir de kasıt şu; eksiklerin açık yönlülükle kabul edilmesi, özeleştiri dediğimiz şeyin sağlıklı, ödünsüz bir şekilde yaşama geçmesi. Bu bir savunma mekanizması gibi “örgütüm zarar görmesin” işi değil, işçi sınıfı zarar görmesin. Eğer örgütümün zararı işçi sınıfının yararına olacaksa, örgütüm zarar görebilir. İşçi sınıfı zarar görmesin. Ha sınıf zaten bunu kavradığı zaman durum değişir. Şimdiki bir araya gelişlerde de bu gerekiyor. Bunları uygulamak gerekiyor. Şimdi dikkat edersen bunların tartışma zemini yeni yeni başlıyor. Burada da doğal olanların, yani pratikte uygulanarak doğru olduğunu gördüğümüz şeylerin –ki biz dört aylık kampanya sürecinde de doğru olduğunu gördüğümüz şeyleri hep ön plana çıkarttık dikkat edersen- çerçevesinde bir araya geliyoruz. Şimdi bunu burada tespit edersin, daha ileriye, daha fazlasını yapabilmenin olanaklarına bakarsın. Siz bir araya gelemezseniz olmaz. Komünistler yapacak bunu.

KKN: Bu bir araya gelme olayında komünistler özne olacak yani?

EA: Bunu işçi sınıfı için yapacak. Onun için de, hiçbirisinin güdümünde olmayan, sadece sınıf mücadelesini kendi sınıf çıkarları doğrultusunda veren bir yapıyı oluşturabilecek bir çekirdek… Bu çekirdeğin içinde 60 yaşındaki Ercan da olabilir, 25 yaşındaki Emre de, 18 yaşındaki bilmem kim de olabilir… Neyle olabilir bu? Çalışmalarıyla, özverileriyle, bu demin anlattığım samimiyet ve özeleştiri mekanizmasının sağlıklı çalışması ile olabilir. Burada hiçbir art düşünce yok. Ama biz de böyle bir şeyler oldu mu, örgüt öğretimiz ön plandadır, bu samimiyetimizi, yapacağımız özeleştirimizi engellemektedir. Özeleştiri mekanizması ve samimiyet olmayınca, o zaman kolektif çalışma kısmı işin hikaye kısmı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bu ikisi çalışacak ki kolektivizme doğru gidilsin. Şimdi sen işçi sınıfına biz bir aileyiz diyorsun, sen bir aile değilsin. Bu ne lahana, ne perhiz, ne turşu… Ne menem iş yani? Anlamaz. O zaman da zaman geçer şuna gidersin: “Zaten bu işçiler, ya hıyarlar, anlamıyorlar. Bunlardan bi bok olmaz…”

KKN: Kendi hatasını onlara yüklüyor…

EA: (gülüşmeler) Ama literatüre de bakar dersin ki: “bu (sınıf) yapacak…” Sen onun yapması için gerekenleri yerine getiremedikten sonra, oturursun havanda su döversin.

KKN: İşçi arkadaşların, emekçi arkadaşların mevcut sendikal yapılarda yönetici konuma gelmelerine nasıl bakıyorsun? Yani bu tehlikeli bir şey mi yoksa bir şeylere evirilebilir mi, nasıl olabilir yani?

EA: Eğer ittifaklarla yönetime geliniyorsa demin KESK örneğini verdiğim gibi, kıymeti yok. Ama aşağıdan, geldiği tabanı istiyorsa, o zaman başka.

KKN: Pekiyi öbürleri nasıl, tepeden mi gelmişler?

EA: E çeşitli ittifaklarla, KESK yönetimi mesela, hep ittifaklarla… Burjuva demokrasisi, burjuva seçim sistemi, ne kadar devrimci olurlarsa olsunlar söylemlerinde, sendikaların seçim sisteminde de aynı şekilde uygulanıyor, aynı şekilde etkiliyor. Burada önce karşımıza ne çıkıyor? Önce “seni seçenleri yönlendir” işi çıkıyor karşımıza. Şimdi ülke seçimlerinde ne yapılıyor hep? Seçmen kitlesi yönlendiriliyor, yani manipüle ediliyor. Sendikalarda da aynı. Seçmen kitlesi ne? Şucular, bucular, bucular… Şimdi şucular bucular, öncelikle bir araya geliyorlar aşağıdan, kimleri; Ahmet’i, Mehmet’i, Ercan’ı, Emre’yi yönetime getiriyorlar. Bunlar kimler? Kaç kişilik yönetim? Yedi. Güç kaç kişi orada? Üç kişi Yurtseverler, iki kişi TKP’ liler, bir kişi EMEP’ liler, iki kişi de bilmem kimler… Eee… Şimdi o zaman, işçi bağımsız bir şekilde, kendi düşüncesiyle sınıfsal değerlerle seçmediği için, yapay sınıfsal değerlerle seçtiği için –ocu, bucu, şucu olarak- seçiyor, arkasından gitmiyor. O zaman, değer yargıları pratikte iş yapma üzerine kurulu değil. Ne üstüne? İttifaklar üstüne. Şimdi sağ olmuş bu, sol olmuş; ne fark eder? Seçimde burjuva sistemini uyguluyorsan ne fark eder? Sendikal bürokrasi bizi ne kadar tasfiye etmeye çalışırsa çalışsın, biz eğer burjuva seçim sistemine uygun davransaydık hala yönetimdeydik. Niye? Yani orada bulunmanın şartlarını yerine getiriyorsun. Mekanizmayı kuruyorsun, seni seçenleri ayarlıyorsun… Bağımsız ve doğru düşünmeyi, işe göre adam seçmeyi öğrenmesi gerekiyor işçi sınıfının. Bunun için de bizler yanlış örnek olmamalıyız.

KKN: Bu mevcut sendikal yapılarda birilerinin eline iktidarı verdiğin anda bunun çökeceğinden bahsetmiştin. Aslında biraz bu söylediğine denk geliyor heralde…

EA: Şimdi bütün bu yaşadığımız örnekler bunu ispatlıyor zaten. Yani KESK’in içine girdiği durum, fiili meşru mücadele hattından çıkması, kurumsallaşması, kurumsallaşmayı da mevcut sisteme göre yapmış, başka şekilde yapamaz. Halbuki o, fiili meşru mücadele hattında yürüdüğü süreçte yine bir örgüttü. Ama bu kurumsallaşmayı yasalar çerçevesinde yapmamıştı, kendisi kendi tabanının talepleri çerçevesinde bir örgütlenme yaratmıştı, daha aktif işler vardı. Yönetimlere böyle şeylerle gelinmiyordu. O gün, fiili, pratik mücadele hızlı olduğu için o mücadelede öne çıkanlar hep yönetime geliyordu. Yani mücadelenin pişirdiği insanlar yönetime geliyordu. Bu insanlar da, mücadelenin içinde pişenleri yönetime getiren insanlar da bunların arkasından gidiyorlardı çünkü kendileri onları o konuma getirmişlerdi. Yani böyle politik gruplar, bilmem neler, ittifaklarla değildi işler. Böyle olunca da hep beraber oturuyoruz dizlerimize vuruyoruz şikayet ediyoruz. Aslında her şey açık, ortada.

KKN: Pekiyi o zaman kısaca şuraya varabilir miyiz; yani sendikalarda hayli bir yozlaşma görünüyor. Peki bu sendikalardan ayrılıp yeni devrimci odaklar mı inşa etmeliyiz, böyle bir taktik mücadeleyi ilerletir mi, yoksa bu sefer sadece mücadele verenlerin bir yerde toplanmasına diğerlerinin boş verilmesine mi yol açar?

EA: Şimdi olaya bir tek açıdan bakmayacağız. Bir de bütün bunların karşılığında şu var; asıl düşmanımız sermaye kalkmış, yeni bir çalışma düzeneği ile -yani yıllardır alıştığımız düzeneğin dışında bir şeyle- karşımıza çıkıyor. Bütün dünyada uygulamaya koymak istediği bir çalışma düzeneği var. Ne diyoruz buna genel olarak? Esnek (kuralsız) çalışma. Yani şunu diyor artık; “Ben istediğim adamı, istediğim yerde, istediğim biçimde, istediğim şeyde çalıştırmalıyım…” Ama bu arada da, bu kadar aynılaştırdığı, birbirine yakınlaştırdığı proletaryayı uygulamada pratikte çok böyle biçimsel şekillerle bölüyor. Ne yapıyor? İş koluna göre, baraj sistemi, vs. ile ayrıştırıyor. Bütün uygulamaları ayrıştırmaya yönelik. Ayrıştırıyor ama bir taraftan da bu saldırılardan dolayı bir araya gelme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Bu arada biz bu bir araya gelme işinde “mevcut yapıların durumuna göre mi bir örgütlülük düşünmek zorundayız, yoksa bunun dışında bir örgütlülük mü düşünmek zorundayız?” ikilemiyle karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü birincisinin uygulamalarını görüyoruz, hala devam ediyor. Bu onu bırakma anlamına gelmiyor elbette. Onun içinde de bir başkaldırı olabilir –TEZ-KOOP İŞ 2no’lu şube örneğindeki gibi- . Orada olanlar öbür tarafta da bir çalışma yürütürse, işte BEDAŞ işçileriyle bir çalışma yürütme, yarın İGDAŞ işçileriyle bir çalışma yürütme, başka alandaki işçilerle bu çalışmayı yürüterek bu esnek çalışmaya göre de örgütlenme tarzı ortaya çıkartılması gerekiyor. O zaman sadece “ya bak, bunlar devrimci değil” –o zamanlar DİSK’in ayrılarak TÜRKİŞ’ e yaptığı gibi- “biz ayrılalım devrimci bir sendika yani kızıl bir sendika kuralım” değil. Bir, bu sermayeye göbekten bağlanmış sendikal yapının içinde bir çatlak çıkartıp onun tabanında da çalışma yürütmek; iki, örgütsüz kesimlerde de bu saldırılardan dolayı bizi birbirimize yakınlaştırmasındaki ana etkenleri ön plana çıkartarak, bunu bir araya getirmek. Yolda yürürse kendi kendisine şekil verebilir, bizim de görevimiz o şekil vermede doğru olanları onla tartışarak ortaya koymak. Yoksa “al şunu uygula” değil.

KKN: Ama kendiliğinden de değil...

EA: Kesinlikle değil. Zaten olay bu. Arada çok nazik bir iş. İşte bunu da en iyi kim kavrayabilir? Hem marksizmi, diyalektiği bilimsel olarak yorumlayabilen, hem de birebir bu işin içinde, bunun bir parçası olan kişi kavrayabilir. Çünkü bu tarafta işçinin psikolojisini bilir, işçi psikolojisi insan psikolojisine benzemez… Farklı bir şeydir. Bak, insan işsiz kaldığı anda işçi olur. Hiçbir işe başlamadan bile, hayata atılmadan bile işsiz kaldığı zaman –mesela üniversiteyi yeni bitirmiş- işsiz olduğu zaman bile işçi oluyor. Niye? Çünkü emeğini satmak için pazara çıkmış ama alıcısı yok. Bu emeği satmak zorunda ama alıcısı yok. Bu durumda işçi sınıfının bir parçası oluyor. Eğer biz bu ilişkileri bilemezsek, yorumlayamazsak, proletaryanın içinde bulunduğu durumun sermayenin saldırısından dolayı olduğunu ve bunların ilişkilerini açık bir şekilde ortaya koyamazsak; ona sadece gelmişiz hamasi devrimci nutuklar atmışız, bilimin en kral yerinden, en doğru yerinden getirmişiz damardan enjekte etmişiz, nafile. Bir kısmı(mız) böyle devrimci olduğu için yarı yolda bırakıyor kaçıyor, bir kısmı yorgun demokrat şekline dönüşüyor, zaman geçiyor tabi -20 sene, 30 sene mücadele etmiş adam-, bir kısmı da inatçı, devam ediyor… Çünkü şunu biliyor; devam etmek zorundadır. Ne zaman ondan iş çıkar? Kendisini aşacak olanlar oluşur, sayı çoğalır, o zaman onun görevi biraz daha azalır. Biraz azalabilir ama bu görev hep devam ediyor…

KKN: Çok sağ olun.

EA: Sen de sağ ol.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Kadifekale
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : La Internacional Anarquista
Diğer

  Linkler
Radikal Karar Anı
İnat!
Anarşiv
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız