Devlet, insanlar arasındaki bir koşuldur, belli bir ilişkidir, bir insan davranışı tarzıdır; bizler başka ilişkiler üzerinde anlaşarak, farklı davranarak onu yok edeceğiz.

Gustav Landauer

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Mart Nisan Mayıs 2006

Ulusal (tahakkümden) Kurtuluş Mücadelesi, Kürtler, Komünistler Yazar : Metin Kılıç

Konunun tanımı ile başlayalım: Ülkede ve tüm bölgede yaşayan Kürtler üzerinde ulusal nitelikte bir tahakkümün varlığı ve bu tahakküme karşı gelişen hareketler.1 Kürt ulusu2 üzerine devlet tarafından uygulanan tahakkümün altında yatan nedenler ayrı bir tartışma konusu. Fakat bu tahakkümün devletin kuruluş aşamasından itibaren uygulamaya konduğunu hatırlayalım. Ortada özel bir tahakküm biçimi var. Ulusal aidiyetlerden kaynaklı özel bir tahakküm biçimi. Bu tahakkümün tarihsel olarak aldığı çok çeşitli biçimler var: Kürtlerin yaşadıkları coğrafyanın sanayileşmeden ve sözde ulusal kalkınmanın diğer nimetlerinden nasibini almaması. “Sadece sermayenin kendi sınırlarını sınır bilen, her zaman eşitsizlik ve eşitsiz mübadele biçimleri ürettiği için hiçbir zaman gerçekten kalkınmayı sağlayamayacak olan”3 kapitalizmin, Türkiye ulus devleti coğrafyasında belirli bölgelerin “kalkındırılmayan” bölge işlevi görmesi. Anadil meselesi. Devletin Kürt Halkının üzerinde otorite kurmak için var olan aşiret ve ağalık yapılarını desteklemesi, ulusal kimliğin savunusu ile Türkiye devletinin politikalarına karşı koyanlara yapılan bin bir zulüm, basitçe bir Kürdün ortalama bir Türk tarafından hor görülmesi… Durumu, devlet olmanın meşruluğunun bir ulusun devleti olmak haline geldiği bir çağda, yani kapitalizmin hakim olduğu bir çağda, temsilcisi olduğunu iddia ettiği ulustan olmayanların yaşadığı bir coğrafya üzerinde iktidar kurma eylemi olarak anlayabiliriz. Yerel iktidarları kendine bağlama, milliyetçi bir hareketlenmenin doğmasını ve sonucunda kopuşu engellemek için asimile etme, asimile olmayan ve karşı bir hareket kuranlara karşı imha. Devletin örneğin Samsun bölgesinde kurup geliştirdiği ‘modern’ (yani kapitalist) devlet iktidar mekanizmasından farkı şu: Kürtlerin yaşadığı coğrafyada kurulan iktidar mekanizmasının bu bölgenin hassaslığının bilincinde bir şekilde kurulması. Hassaslık şu, iktidarın güdümünden çıkması daha olası bir sosyal dokunun varlığı, yani dönem ulus devletler ve devlet olma çabasındaki milliyetçilikler dönemi olduğu için Kürt bölgesinin iktidarın kontrolü altından çıkma ve alternatif bir iktidar kurma olasılığı daha yüksek olduğunun düşünülmesi. Devletin İstanbul’un Bebek semti ile herhangi bir işçi semtindeki kontrol mekanizmalarının farklı olması gibi.

Esas vurgulamak istediğim nokta şuydu: Kürtler üzerine özel bir tahakküm vardır. Yani bu anlamda bu noktada bir adaletsizlik, eşitsizlik ve tahakküm vardır. Bunu görmemek körlük, daha kötüsü zalimliğin yanına düşmek olur. Ortadaki hareket bu tahakküme bir çözüm olma iddiasıyla belli bir tarihsellikte ortaya çıkmış bugünlere kadar gelmiştir. Bugünkü Kürt ulusal kurtuluş hareketi tüm eleştirilmesi, karşı çıkılması gereken yönleri ile birlikte söz konusu tahakkümün karşısında kararlı bir şekilde uzun süredir mücadele veren bir hareket olma niteliği teslim edilmelidir. (Siyaset sahnesinde ayakta kalan ve güçlü çıkanların diğerlerinden ne haklı, ne de daha ahlaklı olmaları gerekmediğini elbette biliyoruz.) Bu şu tavrı netleştirir: Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine karşı olamayız. Bu destek olacağımız, ya da eleştirmeyeceğimiz anlamına gelmez. Ama ortada daha iyi bir alternatif yokken (elbette ki tartışılabilir bir nokta) karşı olmak, hayatın gerçekliğinde haksızlığın yanında olmak anlamına gelir.

Söz konusu tahakküm, yani ulusal nitelikteki tahakküm emek sömürüsünün doğrudan bir türevi değildir kanımca. Yani Kürt olduğunu inkar etmeyen, bunu alenen dillendiren bir patron ya da ağa, devlet tarafından baskı görür. Bu elbette, Kürt olup, bu kimliğini ön plana çıkarmayan veya “biz Kürdüz ama Türk egemenleriyle çıkarımız ortaktır” diyen ve Türkiye cumhuriyetinin egemenleriyle işbirliğine giren (ve dolayısıyla Kürtler üzerindeki ulusal tahakküme ortak olan) patron ve ağaların hiçbir baskı görmediğinin ve bugün Türkiye’nin düzeninin egemenleri arasında yerlerini aldıkları gerçeğini görmezlikten gelmek değil. “Kürt burjuvazisi ezilmekte midir?” sorusuna, “bir kısmı ezilmektedir, bir kısmı ezilmemektedir” diye cevap vermek en doğrusu herhalde.

Bizim mücadelemiz üretim araçlarının işçi ve emekçilerin kolektif ve demokratik özyönetiminde olduğu, üretim ‘pazar’ için değil federatif biçimde örgütlenmiş olan toplumun ihtiyaçları için yapıldığı bir dünya için ise, temel hedefimiz kapitalizmdir. Kapitalizm çağında devletler, kapitalizmin nüfuslar ve coğrafyalar üzerindeki kontrolünün zor aygıtlarıysa eğer, bizim derdimiz Kürtlerin kendi devletlerine sahip olmaları sorunu elbette değil. Ama ortada (ortadan kaldırılması için onbinleri ölümüne bir mücadeleye çekecek kadar) yakıcı bir tahakküm varsa ona bir çözüm üretilmesi gerekir, gerekmenin ötesinde zaten üretilir. Bu tahakküm durumunun sonucu olan toplumsal dinamiği, bölgenin coğrafi ve toplumsal kaynakları üzerindeki sömürü ve kontrollerini arttırma peşindeki güç odakları da kullanabilir. Bu dinamik milliyetçi bir programı da sahiplenebilir.

Sanırım ortada şöyle bir durum da var: Misal gerillaya çıkan herhangi bir Kürt emekçisini dağa çıkartacak kadar yakan tahakküm ve özlemin içinde elbette ki emek sömürüsünün yıkıcılığı ve sınıfsal bir kurtuluşa duyulan özlem de değişen oranlarda bulunabilir. Bu duruma bakan sınıf devrimcileri bu kişisel tarihte ifade etmeye çalıştığım toplumsal olguya bakıp Kürt hareketinin nasıl da sınıfsal dinamikleri ulusal bir davaya manipüle ettiğine, yedeklediğine bakıp hareketi karşı-devrimci ilan edebilirler. Ancak durumun bu şekilde gelişmesinde Kürtlere yapılan ulusal tahakküme karşı Türkiye devrimci hareketinin tarihsel körlüğü, eylemsizliği yatmamakta mıdır biraz da? Yani şu gün istesek de, istemesek de tüm devrimci hareket bu kambura sahip değil midir? Türk kökenli devrimciler Kürt halkına karşı Türk egemenlerinden farklı bir yaklaşımları olduğunu ne kadar hissettirebilmişler, ne kadar gösterebilmişler? Elbette ki tüm bu süreç Kürt entelijensiyasının ve egemen sınıflarının Türk sınıf devrimcilerini kültürel olarak kendilerinin daha yakın ve daha kolay ulaşabilir olduğu emekçi kitlelere kaptırmama mücadelesi haline dönüşmüş olabilir kimi yerlerde, kimi anlarda. Ancak sürece genel olarak damgasına vuran durum şudur: Kürtler üzerindeki tahakküme karşı en canhıraş mücadeleyi milliyetçilerin vermesi doğaldır. Sınıf devrimcilerinin bu meseleye karşı milliyetçiler kadar enerji ayır(a)mamalarının doğal olduğu gibi. Bu gerilimde sınıf devrimcileri meseleye milliyetçiler kadar sahip çıkamadığı noktada, milliyetçiler bayrağı eline alır ve kendi meşruluğu için sınıf devrimcilerine topyekun (ideolojik olarak, gücü yeterse de fiziksel olarak) saldırır. Ki Kürtler örneğinde Türk kökenli devrimcilerin meseleye karşı kısmen olmaları gerektiğinden bile az duyarlı olmalarının bu gerilimin kopuşa varmasını hızlandırmıştır. Ve pratikte herhangi bir Kürt emekçinin gözünden bakıldığında, Türk egemenlerle, Türk sınıf devrimcilerinin Kürtlere yönelik tahakküm konusundaki farkları silikleşir. Tahakküme karşı olduğunu söylemek yetmez, karşı durmak, mücadeleye tutuşmak gerekir. Bu olmazsa pratikte fark kalmaz. TİP’in meseleye dair yaklaşımının ilk dönemlerde Kürtler açısından heyecan verici olduğunu biliyoruz. Ancak örneğin Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi şöyle bir not düşüyor; TİP’in 71 sonrası kurulan Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yaptığı savunmada kendilerinin “kürt halkına halk olarak ayrı haklar tanınmasını” önermediklerini söylemelerinin4, “Kürtlerde TİP’e karşı bir hayal kırıklığı yarattı. Ve Kürtlerin kendi tarih ve coğrafyalarını bizzat kendilerinin anlamaları, kavramaları ve yorumlamaları bakımından önemli bir uyarıcı oldu.”5 Bu tespit ne kadar doğru tartışılır. Örneğin Bozarslan şöyle yazıyor: “1970’e varıldığında üniversiteli Kürt gençlerinin önemli bir kısmı Türk solundan ayrı bir örgütlenmede karar kılmışlardı. Dev-genç’ten ayrılan gençler, 1970’de Devrimci Doğu Kültür Ocaklarını kurdular”6 Ayrışma o veya bu şekilde yaşanmış. Ulusal sorun yakıcı bir şekilde var olduğu müddetçe, o soruna milliyetçilerin sahip çıkma gücü, enerjisi ve motivasyonu, komünistlere göre daha fazla olacakmış gibi görünüyor. Bu yüzden ulusal sorun komünistler açısından bir yönüyle bir destek sorunu da. Karakızıl Notlar’ın bu sayısında yer alan “ABD Irak’ta Kaybetmeyi Hak Ediyor, Fakat Irak Direnişini Desteklemeli miyiz?” başlıklı yazı destek konusuna dair iyi bir başlangıç tartışması.

Anarko-komünist bir çizgiden bakıldığında, 1970lerin Marksist-Leninizmi ile yola çıkmış, ulusal demokratik devrim peşindeki bir ulusal kurtuluş mücadelesi alternatif bir ulusal kalkınma projesi olmaktan ibarettir. Kürt ulusal kurtuluş hareketinin (Hamit Bozarslan’ın “Kürt Milliyetçiliği ve Kürt Hareketi 1898-2000” adlı makalesinde duru bir şekilde özetlenen) yüz yılı aşkın tarihi göz önüne alındığında, kanaatimce Kürt hareketinin Marksist-Leninist anlamda sosyalistleşmesinin bir nevi parantez olduğu görülür. Zaten süre giden ulusal kurtuluş düşüncesi ve hareketi, 1960 anayasasının tanıdığı görece demokratik ortamda, dünyada ve ülkede esen Marksizm-Leninizm rüzgarlarının da etkisiyle ML’leşmiş. Dönemin MLi milli demokratik devrim programı ile Türkiye’deki Kürt hareketi için son derece uygun bir reçete sunmuş. Demeye çalıştığım şu, ortada zaten ulusal tahakküme karşı çıkan bir hareket var. Bu hareket bir miktar Marksist-Leninizm yoluyla sosyalistleşmişse bu memleketin sosyalistleri için zaten olumlu bir adım, bir fırsattır. Ortada yüzyılın ilk yarısında üst sınıfların karşı çıktığı bir tahakküm var. Bu tahakküme karşı çıkan hareket, 60 sonrasında hem dünyadaki genel, hem de Türkiye’deki özel durumun etkisiyle Milli Demokratik Devrimci bir programa yöneliyor. Ulusal bir hareketin genelde entelijensiya7 tarafından başlatıldığını söylesek herhalde çok yanlış bir şey demiş olmayız. Türkiye ve dünyada 70lerdeki ideolojik durum itibariyle Kürt entelijensiya açısından Milli Demokratik Devrim programı son derece uygun bir olanak. Bunları vurgulamamın sebebi, Kürt hareketi başından beri milliyetçiydi, sınıf düşmanıydı demek değil. Bu durumun ulusal bir hareket için zaten doğal olduğunu hatırlatmak, hareketin 70 ve 80lerdeki durumuna yönelik hareketin Kürt işçi sınıfının çıkarlarının net savunuculuğunu yaptığının ve komünizme doğru bir atılım yaratma hedefinde olduğunun bir nevi yanılsama olduğunun altını çizmek. Ve tekrar altını çiziyorum, bu durum o dönem için ve bir ulusal hareket için son derece normal.

Ortadoğu Sorunu

Kürt meselesinin anlamı, nesnel olarak mücadele verdiğimiz ulus devlet coğrafyasında oluşmasına çaba harcadığımız devrimci durumlara dair bir çözümleme sorununa da dairdir biraz. Devrimin aynı dönemde tüm dünyada birden patlak verme olasılığı az olduğuna göre, devrimci durumları daha bölgesel olarak düşünmekte fayda var. Bölgesel deyince Türkiye’nin Ortadoğu bölgesine mi, yoksa balkanlar yoluyla Avrupa’ya mı daha çok bağlı olduğunu tahlil etmek zor. Kültürel, ekonomik, politik, tarihsel pek çok faktör var. Cumhuriyetin egemen söylemi ve devletin resmi politikası malum, konu tam da bu yüzden fazlasıyla manipüle edilmiş bir konu. Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasıyla daha sıkı bağları olduğu kanaatindeyim, bu benim için bir izlenimden ibaret olsa da. Kürt sorunu, Ortadoğu bölgesinin kanayan en büyük yaralarındandır ve bölgesel bir devrim perspektifinin önemsemesi gereken temel bir sorundur. Ki günümüze bakıldığında ABD’nin bölgeye savaşla girişi, son gelişmeler (Şii-Sünni gerilimi vs) Türkiye’nin bölge ile kader ortaklığını daha da arttırdığı rahatlıkla söylenebilir. Ortadoğu bugün büyük kapışmaların (dünyada güçlü kapitalist devletlerin oluşturdukları blokların: ABD-İngiltere-İsrail’e karşı Çin-Rusya-İran gibi) sıcak av sahası ve savaş alanı haline gelmiş durumda ve ABD’nin planları için bölgede içsavaşlar çıkarmayı göze alır bir hale geldiğinin sinyalleri var. Kuzey Irak kurulan Kürt devleti ve onun Kuzey’de yaratığı hava tabloyu önemli ölçüde değiştirmiş görünüyor. Durum şu an PKK’yi aşmış durumda ve bir nevi ABD dışındaki tüm özneler ABD’nin planlarının netleşmesini bekliyor gibi. Bizim açımızdan önemli olan; Türkiye’nin bölge ile ilişkisinin organikleşmesi, bölgenin durumunda Kürt sorunun belirleyici olması ve ülkedeki ABD karşıtı görünümdeki Kürt düşmanı milliyetçiliğin son derece güçleniyor oluşu.

Demokratik Kazanım

Kürtler üzerindeki ulusal tahakküm sorununa dair anarko-komünistlerin bakış açısını belirleyen önemli bir nokta demokratik kazanım konusudur sanırım. Yani demokratik bir kazanım anlamlı mıdır, değil midir sorusu. Çünkü sonuçta ulusal tahakkümden kurtuluş sorunu demokratik olarak da çözülebilecek bir sorundur. Ve özellikle de PKK’nin ayrılmaktan programatik olarak vazgeçtiği zamandan beri fiilen de bir demokratik sorun haline geldiği söylenebilir. Sınıf mücadelesinde dahi demokratik kazanımlar önemlidir, gereklidir, olmazsa olmazdır. Önemli olan demokratik kazanım mücadelesi verme şeklidir. Hem mücadelenin yükselmesi için gerekli koşulların oluşması için, hem de işçilerin birliğinden sermayeyi devirebilecek bir kuvvet doğabileceğinin küçük pratik örneklerini deneyimlemek için demokratik görünümlü mücadeleler gereklidir.

Meselenin pratik sınıf çalışmasındaki önemi

Meseleye bakışımızı başa saralım ve hikayeyi şu şekilde ele alalım: dünya işçi sınıfının pratik açısından en yakından ilgili olduğumuz ve daha doğrudan bir parçası olduğumuz bölümünün önemli bir kısmının bir sorunudur, ulusal tahakküm sorunu. Ülkemizin emekçilerinin önemli bir bölümünün Kürt olduğu açıktır. Kayıt dışı, taşeron şirketlerde ve en kötü koşullarda (örneğin fason çalışan tekstil atölyelerinde) çalışan işçilerin ağırlıklı olarak Kürt oldukları söylenebilir. Bu durumda çalışan işçilerin sınıf mücadelesine ne kadar yatkın oldukları ayrı bir konu, ‘en alttakilerin’ devrimci sınıf mücadelesi vermeye daha yatkın olduklarını ima etmiyorum. Dahası Kürt işçilerin ulusal mücadelenin etkisiyle düzene karşı belli mesafede durdukları, sıradan bir Türk işçinin sahip olduğu pek çok ideolojik körleştirmeden muaf oldukları açıktır. Devletiyle kendisini özdeşleştirmeme eğilimi, düzenin kendini meşrulaştırma söylemlerinin pek çoğunun yalan olduğunu düşünme tavrı Türk işçilerine göre daha yaygındır. Bunu mantıksal olarak çıkarmanın ötesinde, şuana kadar parçası olduğum son derece sınırlı ve mütevazı sınıf çalışmalarında birebir deneyimledim. Bu sınıf kardeşlerimizin kendileriyle beraber giriştiğimiz işlerde ulusal tahakküme karşı taleplerini de yeri geldiğinde dillendirmek isteyecekleri açıktır. Bu noktada tavrımız ne olacak? Dahası Kürt işçilerinin yoğunlukla bulunduğu sektörlerde kitlesel bir mücadele hattı örebilmenin bir önkoşulu değil midir hareketin ulusal tahakküme karşı geliştireceği politika? Peki bu karakteri kazanan, yani kimi ulusal talepleri de yükselten bir sınıf hareketi, sıradan Türk işçilerine ne kadar sempatik gelir?

Buradan konunun bir diğer boyutuna geçelim: Kürt sorununun yakıcılığının hemen her Türk işçi, emekçi ile yapılan sohbetlerde de gündeme gelerek kendini göstermesi gerçeği. Bugün Türk, ya da asimile olmuş Kürt işçi ve emekçilerinin de gündeminde olan bir konu bu doğal olarak. Ve karşımıza ortalamanın üzerinde bir sınıf bilincine sahip işçilerde bile, en rafinesi “patronların Allah belasını versin. Ama benim en büyük düşmanım PKK” olarak ifade edilebilecek bir tavır ile çıkmakta. Yani Kürt meselesi kendisinden kaçılacak gibi bir konu da değil zaten. Bu konuda tutarlı ve adaletli, eşitlikçi, özgürlükçü bir tavır zaten zorunlu. Bu bir söylem oluşturmaktan ibaret değil. Bir söylemin, bir politikanın, yani söylediğiniz lafın arkasında durmanızın gerçekliği kısa dönemde anlaşılmayabilir, ancak uzun dönemde söylediğinizin arkasında durmamışsanız ettiğiniz lafın da, bir siyasal irade olarak kendi hareketinizin de şu kadarcık güvenilirliği kalmaz. Yani Kürt işçilerle konuşurken laf olsun diye “tabi canım biz de Kürtlerin ezilmesine karşıyız” der, ancak günün birinde bu kadar bir lafın bile gerektirdiği pratiği yerine getirmezsek, silinir gideriz.

Yani mesele öyle güncel, öyle yakıcı, öyle ‘taraf olmayanın bertaraf olduğu’ bir mesele ki, üzerinden atlayamayız. O bizi ezer geçer.

Pratik

Kürt işçi, emekçilerinin önemli ihtiyaçlarından biri üzerlerindeki ulusal tahakkümden kurtulmaktır. Ulusal tahakküme ve ona karşı geliştirilen Kürt mücadelelerine gereken önemi vermeliyiz. Bu olguları anlamaya çaba göstermeli, bu işin tarihini öğrenmeliyiz. Konu hakkında hangi devrimci grubun tavrı ne, niye bunları “kuyrukçu” ve “ekonomik indirgemeci” ikileminin ötesinde bilelim, anlayalım. PKK’yi, tarihini, onun öncesindeki Kürt ulusal hareketini iyi bilelim8. Bu konuda tutarlı ve adaletli, eşitlikçi, özgürlükçü bir politikamız olmalı, meseleye programımızda gereken yeri vermeliyiz. Bu yazıda başlangıç olarak çizmeye çalıştığım ve savunduğum bu tipte bir politikanın gereği küçük de olsa bir pratiğin de ortaya konulması. Ama şuan ki nesnel durumumuzdan hareketle, yani daha emekleme bile değil kıpırdanma aşamasında olmamızdan hareketle, meseleye dair evvela kafa yormalıyız. Bu mesele de özellikle irade koymazsak, hem aramızda Kürt kökenlilerin az olması, hem anarko-komünizmin de şu anki haliyle ulusal sorun hakkında net bir şey önermemesi, hem de (bizim de istesek de istemesek de bir parçası olduğumuz) Türk solunda hakim olan genel halin de pek parlak olmamasından dolayı, hemen hiçbir şey yapmaz ve sınıf mücadelesine yönelik yürüttüğümüz teorik ve pratik faaliyetleri bu konuya dair eylemsizliğimize her zaman bahane ederiz. Pratiğe dair yarın ortaya koymamız gereken bir şey önermek hata olur, çünkü önce çok net olmasa da iyi kötü bir yön işaret eden bir politikamızın oluşması gerek. Bundan sonra bence şuan nesnel olarak hantal kalsa da HAKİ9 tipi bir oluşum oluşturmaya ve bu çatı altında faaliyet yürütmeye çaba harcamak anlamlı olabilir. HAKİ tipi bir oluşumdan kastımı biraz açayım. Kürt meselesine dair bir politika oluşturduktan sonra, bu politikamıza yakın olan gruplarla, daha net ve daha kalıcı bir faaliyet birliğinden bahsediyorum. Tam anlamıyla her oluşumun yer alabileceği gevşek bir çatı olarak tasarlanmış HAKİ’den daha dar düşünülmüş ve konu hakkında daha net ve ortak bir politikası olan bu birlikle beraber misal düzenli bildiri, afiş, panel tipi işler yapılabilir. Bu birlik bileşenlerinden yarı bağımsız bir tür kitle örgütü olarak işlev görebilir. Anarko-komünistlerin konu hakkında kısa vade için önerdiğim bu görece basit –ki o bile hiç basit değil –eylemlilikten daha ciddi bir politik hat ve eylemlilik izlemesinin nesnel koşulları henüz yok. Ama bu daha ciddi bir politik hat ve eylemliliğe dair öngörümüzü oluşturmayı ertelememiz anlamına gelmiyor.

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

CNT-FAI
Diğer
Video : Haymarket
Diğer
Müzik : Ciao Bella
Diğer

  Linkler
DTCF Muhalifleri
A-Infos Anarşist Haber Ağı
Sessiz Dergi
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız