Aslında, şu ya da bu şekilde, toplumsal iyileşmeyi amaçlayan herhangi bir öneri dışsal isteklerin güçlerinin ve bireyler üzerindeki zor kullanımının artması ya da azalması olarak ifade edilebilir. Eğer artıyorlarsa şeytanidirler, eğer azalıyorlarsa anarşisttirler.

Joseph A. Labadie

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Mart Nisan Mayıs 2006

Ezilenlerin Vatanı Yazar : Benercisu

Komünizm; Üretim araçları üzerindeki mülkiyetin kalktığı sınıfsız-devletsiz toplum idealidir. Bu yüzden toplumsal ekonomik eşitlik ancak komünizmle mümkündür. Bu özgürlükler bütününe giden yolda sınıflı toplumla karşı karşıya kalırız. Bu öyle bir duvardır ki bunu yıkmadan ne gerçek dilimizi, ne gerçek kimliğimizi, ne de vicdanımızı tanıyabiliriz.

Yazının amacı “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı değişen toplumsal dinamikler çerçevesinde özgürlükçü komünist bir perspektifle irdeleme isteğidir. Ezilen ulusların mücadelesi özellikle 20. yy. ikinci yarısında önemli bir yer tutmaktadır. Bu mücadeleler sonucunda birçok ezilen ulus bağımsız devlet kurma yoluna giderek sorunu çözmeye çalışmış doğası gereği ulus-devlet sınırını aşamamıştır. İkinci dünya savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte dünyanın birbirini denetleyen iki kutuplu yapısı bozulmuş, gerek dünyada yaşanan kriz gerek ABD’nin hegomonyasını güçlendirme ihtiyacı dünyayı yeniden yapılandırma yönünde bir arayışa itmiştir. Emperyalist küreselleşme süreci batının finans kapitalinin öncülüğünde burjuva ideologlarının da yardımıyla şekillenirken hem üretim alanında hem de kültürel alanda yeni bir evreyi zorlamış postmodernist düşünceyle beslenmiştir. Bu değişimden elbette ulus-devletler de nasibini almıştır. Bu yüzden ulus-devletin yaşadığı değişimi; modernizm ve postmodernizm temelinde ele almak ve değişen dinamiklerin dünya halklarına, emekçilere yansımalarını bu çerçevede irdelemek, temel istektir. Yazı üç temel başlıktan oluşmaktadır: Modernizmden postmodernizme ulus-devlet, solun krizi ve özgürlükçü komünist değerlendirme.

Modernizmden Postmodernizme Ulus-Devlet

Modern ulus devlet:


Modern ulus devletin en temel özellikleri; akılcılık, bürokrasi, uzmanlaşma, merkeziyetçilik ve tek kimlikliliktir. Devletin egemenliği söylemiyle şekillenen merkezi, hiyerarşik toplumsal bir yapılanmadır. Birey arka planda, ulus devletse ön planda ve hükmedicidir. Devlet kurucu, düzenleyici, kapsayıcı bir role sahiptir. Bu yüzden şiddet olgusu da tekelleşmekte devletin denetimi altına girmektedir. Devlet sahip olduğu güçle toplum üzerinde baskı kurmakta ideolojik aygıtlarıyla ulusal çıkarlarımız adı altında toplumu yönlendirmektedir. Yine bu anlayışta ulus-devletle ulus-kimlik aynı potada eritilir. Anayasa temelinde ortak bir kimlik tanımının yapılmış olması bunun ifadesidir. Ulus devletin üzerinde yüceltilen ulus, baskın kapsayıcı bir role sahip olduğundan etnik özne dışlanmakta ulusal kimlik ise tektipleştirilmektedir. Bu etnik kimlikleri dışlayan, üstünü örten baskıcı bir süreç yaratırken ulus-devlet egemenliğini bu baskıcı yapısına borçludur. Tek ulus, tek bayrak, tek dinle şekillenen bu dönemde yaşanan sayısız soykırım modern-ulus devletin ırkçı bir öğeye sahip olduğunu gösterir niteliktedir.

Globalleşmenin yarattığı yeni dinamikler haberleşme, ulaştırma, sermaye ve emeğin ulus aşırı ölçekte akışkanlığı, yüksek teknolojili silahlar vb. ulus devleti bir dizi ciddi sorunla karşı karşıya bırakmıştır. Global ekonominin ortaya çıkışı ulus devletlerin kendi ekonomilerini başarılı olarak düzenleme ve kontrol etme güçlerini azaltmış ve onları artan bir şekilde uluslar arası finans piyasalarının dalgalanmalarından etkilenir hale getirmiştir. Hatta kimi noktalarda egemen devlet yapısıyla sermayenin sınır tanımazlığı çıkar çatışmasına girmekte devlet bu tür noktalarda sermayeyi kısıtlayıcı yasal düzenlemeler yoluna gitmektedir.

Postmodern ulus-devlet :

Bu evrenin en temel özelliği parçanın önem kazanması ve belirsizlik yaklaşımıdır. Akılcılığın reddi, çok parçalılık, çok kimliklilik en tipik özellikleridir. Birey ön plana çıkarken ulus-devlet arka plana itilir. Parçaya vurgu ve çok kimliklilik temelinde etnik kimlikler önem kazanırken modern ulus- devletin homojen ve merkezi yapısı reddedilmekte toplumsal yapının homojen ve bütünleştirilemez olduğu gerekçesiyle makro ulus devletler yerini mikro ulus devletlere bırakmaktadır. Artık ulus-devletler ya da hiçbir tekil ulus-devlet emperyalizmin merkezi değildir bu yaklaşıma göre. Modern ulus devletlerin yerini kent devletleri alacak yerel yönetimler reformu adı altında kentlerin devletleşmesi sağlanacaktır. Postmodernizme göre ulus devlet aşıldıktan sonra yerel devletleşme, bölgesel devletleşme ve dünyasal devletleşme olgusu kendiliğinden gündeme gelecektir. Postmodern anlayış bu süreçlerin tamamını kapsayarak tek bir dünya devleti yani imparatorluk’u hedeflemektedir. Bu demektir ki: Dünya Ticaret Örgütü(DTÖ) çatısı altında yeni bir uluslararası yapılanmaya gidilirken, Dünya Bankası(DB) ile Uluslararası Para Fonu(IMF) gibi ekonomik örgütler DTÖ’ye bağlanacak ve bütün dünya ekonomik bir entegrasyona giderek çok uluslu tekellerin denetimi altına girecektir.

Solun Sıkışmışlığı

Bilindiği gibi “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” lenin’in yaklaşımıdır. Leninistler 1997 yılında yaptıkları kongrede söz konusu kararı İbrahim Kaypakkaya’nın tezlerini de değerlendirerek şöyle ayrıntılandırır:

“Kendi kaderini tayin hakkı”

“Kendi kaderini tayin” ile “Kendi kaderini tayin hakkı” farklı şeylerdir. “Kendi kaderini tayin” veya “Kendi kaderini tayin etme” ayrılma ya da ayrı bir devlet kurma anlamına gelir. Oysa “kendi kaderini tayin hakkı” ayrı bir devlet kurma hakkı anlamına gelir. Komünistler her şart altında kayıtsız şartsız savundukları şey, “kendi kaderini tayin hakkı” yani ayrı bir devlet kurma hakkıdır. “Kendi kaderini tayin hakkı” ile “kendi kaderini tayin” yani başka bir deyişle “ayrı bir devlet kurma hakkı” ile “ayrı bir devlet kurma” asla birbirine karıştırılmamalıdır. Komünistler birincisini her şart altında savundukları halde ikincisini şartlara bağlı olarak savunurlar. Lenin yoldaşın ifadesiyle komünist hareket bu ikinci sorunu “her özel meselede somut olarak, bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için proleteryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar ve tayin eder.”1

“Kendi kaderini tayin hakkı” üzerine yapılan ayrıntılandırma düşündürücüdür.Yapılan açıklama son derece taktikseldir “kurma hakkı tanıyoruz ama kurma noktasında duruma göre bakıcaz..” demektedir. Böylesi bir taktiksel yaklaşım emperyalist devletin zayıflatılması noktasında kabul görmekte, ancak ezilen ulusun bağımsızlığını kazanması ve devlet kurması durumunun şartlara bağlı bir savunusuyla son bulmaktadır. “Sosyalizmin ve proleteryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri” desteği devam ettirecek ya da ortadan kaldıracaktır. Bu noktadan itibaren ezilen ulus, devlet kurmasıyla sosyalizmin önünde ciddi bir engele dönüşme potansiyeli içeriyor ise şartlar devreye girecektir.

Sosyalist sol, ulusal kurtuluş mücadelelerinin gerici olduğunu kabul etmekle birlikte, ezen ulus milliyetçiliğiyle ezilen ulus milliyetçiliğini ayırmakta ve ezilen ulusun milliyetçiliğini ileri bir adım olarak görmektedir. Bu yaklaşıma göre; ezilen ulusun milliyetçiliğini ileri kılan durum; egemenlere yönelik başkaldırı içinde olmasıdır. Bunu özgürleşmenin ilk halkası olarak gören sosyalist sol, bu savaşım sayesinde ezilenlerin “gözbağı”nı çözerek sınıfsal ezilmişliğini de farkedeceğini savunmakta aşamacı bir özgürleşme modeli sunmaktadır.

Ezilen ulusun başkaldırısı başlangıçta ileri bir adım olarak gözükse de devlet formülasyonuna girmesiyle birlikte savaştığı şeye dönüşmekte dolayısıyla ilericiliği şöyle dursun gerici bir adıma dönüşmektedir. Gözbağına gelince, bu yaklaşıma göre dünyada sayısız ulus devlette sanki emekçiler sınıf mücadelesindeki mutlak yerini almıştır da bunu bir göremeyen ezilen uluslar olmuştur. “Ulus-devlet” gözbağının ta kendisidir. Heralde bu kavrayışa göre kadınlar da ataerkini yıkmadan gözbağından kurtulamayacaktır. Şovenizm, cinsiyetçilik kapitalist iktidardan ayrıksı şeyler midir ki böyle bir aşamacı yaklaşım söz konusudur. Irkçı, ataerkil, hiyerarşik devlet yıkılmadan özgürlük mümkün değildir. Sosyalist sol da bütün ezme-ezilme biçimlerinin kapitalist iktidarın kendinden bağımsız çözülemeyeceğinin farkındadır. O yüzden taktiksel yaklaşımlar devreye girmektedir. Yıllardır süregiden savaşa kürt hareketine türk solunun verdiği desteğe baktığımızda aslında tüm bunların ne kadar söylem düzeyinde kaldığını açıklıkla görürüz. Sorun; ezilenlerin özgürlük mücadelesi değil devletin amaçlaştırılmasıdır. Bu yüzden kürt hareketi tüm haklı taleplerine rağmen işçi sınıfından gerekli desteği alamamaktadır.

Soldaki sıkışmanın bir diğer nedeni ise değişen dünya düzeni noktasında ortaya çıkmaktadır. Solda bu meseleye ilişkin iki farklı bakış açısı söz konusudur. Biri milliyetçi solun globalleşme noktasında ulus-devleti tek sol seçenek olarak görmesi, diğeri ise liberal solun globalleşmeyi etnik kimliklere yapılan vurgu çerçevesinde ileri bir adım olarak değerlendirmesidir. Her iki yaklaşımda özünde sakattır. Liberal sol küreselleşmeyle-emperyalizm arasındaki ilişkiyi doğru kuramazken milliyetçi sol ise küreselleşmeye karşı çıkmak isterken milliyetçi bir noktaya savrulmaktadır.

Özgürlükçü Komünist Değerlendirme

Öncelikle modernizm ve postmodernizm kapitalist iktidarın ihtiyaçları çerçevesinde şekillenen üst yapı ilişkileridir. Yani hem modernizm hem postmodernizm kapitalist iktidarın ideolojik kıyafetleridir. Bir dönemi doğru kavramak için o döneme özgü alt yapı-üst yapı ilişkisine ve güçler dengesine bakmalıyız. Alt yapı - üst yapı ilişkisi ise birbirinden bağımsız şekillenen süreçler olarak ele alınırsa ciddi teorik-politik yanlışlar üretmek kaçınılmaz olacaktır. Postmodernizmin belirginlik kazanmaya başladığı dönem 20. yüzyılın ikinci yarısıdır ki bu süreçte üretimde de ciddi değişiklikler söz konusudur. Fordist üretim sürecinin yerini postfordist üretim sürecine bırakması üretim sürecinde yaşanan bir dizi krizle ilgili olduğu gibi güçler dengesiyle de ilgilidir. Örneğin; 1960’lı yıllarda emeğin sermayeyle tarihsel olarak ilk kez denge durumuna gelmesi tekelci sermayenin aşırı kar hırsının önünde ciddi bir engel yaratmaktadır. Aynı dönemde Sovyetlerin çöküşü, dünyada yaşanan antikomünist propoganda, Amerika’nın dünyada tek hâkim güç olma isteği işin bir yönünü oluştururken dünyada yaşanan ani talep değişimlerinin (üretimde yarattığı kriz; stok patlamaları, esnek talep değişimine yanıt üretememe vs.) tesadüfen gelişmediği postmodernizmin-postfordizmle ilişkisi temelinde şekillendiği açıklık kazanır.

Bilindiği gibi modernizm Avrupa merkezli toplumsal bir model olarak şekillenirken postmodernizm Amerika merkezli bir toplumsal model olarak şekillenir. Postmodernizmin modernizmle hesaplaşması kapitalist güçler savaşını tarif eder. Bizi tartışmanın bu yönünden çok dünya halklarının ve emekçilerin süreçten nasıl etkilendiği ilgilendirmektedir. Yaşanan ideolojik bombardıman, bilinçleri bulanıklaştırmış, kimi kesimleri modernizmin savunucusu haline getirirken kimi kesimleri de postmodernizmin savunucusu haline getirmiştir. Oysa kapitalizmin yaşadığı bu evreler özünde kapitalizmin temel mantığınını değiştirmemiştir. Kapitalist-iktidar için halen tek değer kapitaldir ve sınıfların, devletlerin, militarist güçlerin varlığını sürdürdüğü bir dünyada kapitalist-iktidarın sadece kılık değiştirdiğini, ancak özünü değiştirmediğini kavramak insanlığın kurtuluşu açısından son derece önemlidir.

Modernizmin yarattığı egemen ulus devlet yapısı tek kimliklilik temelinde makro milliyetçiliği geliştirirken postmodernizmin çok uluslu devlet yapısı ise mikro milliyetçiliği kışkırtmıştır. Aslında sorun ulus-devletin makro ya da mikro olması olmadığı gibi milliyetçiliğin de makro ya da mikro olması sorunu değildir. Sorun tam da iktidarın, devletlerin, militarist güçlerin ve milliyetçiliğin hali hazırda varlığını pervasızca sürdürüyor olmasıdır. Kapitalist dünyada ezilmenin vatanı yoktur. Dünyaya baktığımızda bu basit gerçeklikle karşı karşıya kalırız. Emperyalist paylaşım savaşı halkları birbirine düşman ederek yüzyıldır insanlığı açlığa ve sefalete mahkûm etmiş, yaşanan savaşlar, nükleer silahlar dünyanın dengesini bozmuş, yarını belirsiz bir gelecekle bizi baş başa bırakmıştır. Kapitalist iktidarın ihtiyaçları modernizmde ulus kavramını öne çıkartarak emperyalist devletlerin gelişmesine katkıda bulunurken bugün postmodernizm temelinde ulus kavramının reddiyle sömürgeleştirmeyi şekillendirmektedir. Kırsal kesimden metropollere yaşanan göç (işgücü) öyle devasa boyutlarda ve karmaşık bir hal almıştır ki artık işin soykırımla halledilebilir bir tarafı kalmamıştır. Devletin küçültülmesi ve imparatorluk masalları halkların birbirine daha fazla düşman edilmesinden başka birşey değildir. Küreselleşmenin Ortadoğuda halklar açısından nasıl bir süreç yarattığı ortadadır. IMF’nin, DTÖ’nün NATO’nun olduğu bir dünyada postmodern argümanlarla iktidarın çok parçalı, merkezsiz ve belirsiz olduğunu iddia etmek komikliktir. Sorun ne liberal solun küreselleşme formülleriyle ne de milliyetçi solun (ehven-i şer mantığı içersinde) ulus-devlet argümanlarına sarılmasıyla çözümlenebilir. 20.yy.ın tarihsel deneyimlerinden ders çıkarmak zorunludur.

Federasyon gönüllü birlik, yatay doğrudan yönetim demektir. İnsanların özgürce yaşamalarını doğal bir olgu olarak görebilmektir. Ancak böyle bir örgütlenme halkların kardeşliğini yükseltebilir. Anarşist komünistler tarihsel olarak zora dayalı her türlü birliğin karşısında ezilenlerin özgürce yaşama hakkını savunmuş, özgür insiyatiflerinin gelişeceği zeminlerin koruyucusu olmuştur. Slav halklarının Alman boyundurluğundan çıkması için savaşan Bakunin bunun en güzel örneğidir. Ezilenlerin kurtuluşunu gerçekleştirmek üzere girişecekleri çabalar yeni ayrıcalıklar yaratmaya yüzünü dönüyorsa yapmamız gereken bunu eleştirmektir. Ekonomik eşitliğin olmadığı yerde toplumsal eşitlik basit bir yalana dönüşür. Ancak ayrıcalıkları yıkarak gelişen bir özgürlük mücadelesi kendi özgürlüğünü kazanabilir ve yeni özgürlük zeminlerinin anahtarı olabilir. Böyle bir birlik diğer halkların da gelişimine katkıda bulunacak emperyalist gericiliğe karşı insanlığın evrensel adalet mücadelesini yükseltecektir.

Notlar

1 Çağrı Dergisi, “İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve Milli Mesele”,

http://www.ydicagri.com/i.kaypakkaya/ik_6_kongre_2.htm

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Faşizm
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : Ay Carmela - Rosa Leon
Diğer

  Linkler
Türkçe Metinler
Kaos GL
Kara Mecmu-A Forum
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız