Mülkiyet hırsızlıktır!

Proudhon

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Ekim Kasım Aralık 2006

Tuzla Desan Tersanesi Direnişine Dair Gözlem ve Düşünceler Yazar : Metin Kılıç

“Adamın biri öbürünü dövmeye niyetlenmiş, ama durup dururken olmaz, bahane lazım. İkisi de kahvede oturuyorlar. Bizimki gitmiş öbürüne demiş ki ‘sen burada oturamazsın, buradan kalk şuraya otur!’. Maksat adam ‘sen ne diyorsun kardeşim’ desin, adamı dövmeye bahane olsun. Öbürü böyle bir şey diyeceğine, kalkmış ‘tamam’ demiş, bizimkinin gösterdiği yere uslu uslu gitmiş. Bizimki içinden ‘hayda!!!’ demiş ‘çattık’. Gitmiş yine öbürünün yanına bağırarak ‘sen burada da oturamazsın, kalk şuraya geç!’. Öbürü kalkmış, gösterilen yere sessizce gitmiş. Bizimki hepten delirmiş, ayağa fırlamış ‘Hayır! Oraya da oturamazsın, ayakta duracaksın!’ demiş. Öbürü ‘peki o zaman’ deyip ayakta dikilmeye başlamış boynu bükük. Bizimki sonunda pes etmiş, demiş ki ‘tamam arkadaş, sen bu kafayla hayatta dayak yemezsin!’.

İşte biz ondan dayak yemiyorduk şimdiye kadar. Şimdi dayak yememiz de, işte artık böyle yapmadığımızdan.”


Gözlemler

Yukarıdaki sözler direnişte önde olan işçilerden birinin. Yer Tuzla Desan tersanesi önü, 2.5 aylık ücretlerini alamayan 40 küsur işçi direnişlerinin 15. günündelerdi bu konuşmayı yaptığımızda. Tuzla’daki tersane işçilerinin yaklaşık %90’ı gibi Desan tersanesi için çalışan bir taşeron firmaya bağlı olarak çalışıyorlarmış. Taşeronun Desan tersanesinden aldığı iş sona erdiğinde 2.5 aylık ücretleri içerde kalmış. Tersane bölgesinde ücretlerin gecikmesi çok sık karşılaşılan bir durum. Ama 2.5 ay canlarına tak etmiş. Patronun vermediği para toplam 80 bin ytl’ye varıyor. Az buz bir para değil. Taşeron Desan tersanesine, Desan tersanesi taşerona atıyor suçu. Büyük patron, yani tersane diyor ki “ben paranızı verdim taşerona, ondan alın, beni ilgilendirmez”, taşeron diyor “ben almadım, ben de mağdurum”.

Direnişe başlayınca pek çoğunun kulak aşinalığı olduğu, birkaçının gidip geldiği Limterİş’e üye olmuşlar. Direnişlerinde arkalarına sendikayı da almak için. Sendikaya güven oldukça yüksek. Nitekim sendikacı arkadaşlar canla başla uğraşıyorlar. 15 günlük direnişleri boyunca her sabah Desan tersanesine giden, başka onlarca tersaneyle dolu olan yolu sloganlarla yürüyorlar. Desan tersanesine giden, pek çok tersanenin yan yana dizili olduğu yolun ağzını tutma girişimleri olmuş bir sabah. Böylece sabah işlerine gelen işçilerin önemli bir bölümü de en azından bir süreliğine işlerine gidememiş, bir kısmı yolu kesen direnişçi işçilere destek vermiş. Polisin verdiği karşılığı devrimci basından izlemiştik. Hastanelerden toplamışlar arkadaşlarını. Bir işçi arkadaşın kafasında hala ufak da olsa bir sargıdı. Polislerin özellikle kafalara saldırdıklarını, öfkeyle saldırdıklarını ve kendilerini gaz kullanarak ancak dağıtabildiklerini söylüyorlar. Elbette ki karşı tarafa da zayiat vermişler. Biri iki polisi aynı anda kafalarından yakaladığını gururla anlatıyordu.

Öğle yemeğini birbirlerinden toplayabildikleri paralar ile aldılar. Sendikanın maddi durumu sınırlı. Başka bir destek de olmayınca kendilerinden başka güvenecek pek kimseleri yok. O gün görüşme talep ettiler idareyle. Kulaklarına bir takım haberler gelmişti. Hep beraber tersane kapının önüne yığılındı. ‘Biz buradayız, bizimle görüşeceksin’ demek için. Az ilerde bekleşen polisler de çok geçmeden ortaya çıkıyorlar. Yerlerini alıyorlar. Yerleri işçinin karşısı, patronun tetikçiliği. Yaklaşık bir saat sonra idare 3 temsilciyi huzuruna kabul etti. Taşeron şirketin patronu ile topluluğun arasına döndü 3 işçi. Adamın tedirginliği konuşmasından belli. Yazının başındaki sözün sahibi, kendisi de usta olan bir abi, buradaki ustaların formen deniyor taşeron şirket patronu olmalarının çok zor olmadığını söylemişti. Bu taşeron da eskiden ustaymış. Adam tahmin edeceğimiz gibi dişe dokunur hiçbir şey söylemedi. Daha yeni aldığı arabasını getirmiş, tersane patronuna vermeye hazırmış. Başka da bir şeyi yokmuş, ondan veremiyormuş. İçimiz parçalandı. “Biz on gündür dayak yiyoruz, sen rahatsın” dedi bir işçi.

Taşeron patroncuk sonra utanmadan işçileri bölmeye çalıştı. İşçilerin arasındaki 12 kişilik Urfalı bir gurbetçi grubu kastederek “onların durumu daha zor, onların parasını vereyim memleketlerine dönsünler, geri kalan arkadaşlara senet yapayım” dedi. Birliği bölme taktiği. Böl ve yönet. Eski işçi, bugünkü patron, şüphesiz ki sınıf atlamış. O artık karşı tarafta, bir şeyler de öğrenmiş kendince “büyüklerinden”, beceriksizce uygulamaya çalışıyor. Bu şaklabanlık ve küstahlığı kastedilen gurbetçi grubundan bir işçi hışımla araya girip sonlandırıyor: “bizim evimize kadar geldi patronun adamı daha işin en başında, ‘sizin paranızı verelim siz bırakın direnişi memleketinize dönün’ diye. Biz kabul etmedik. Bu yola beraber başladık, ya hep beraber paramızı alırız, ya da almayız”. Bu söz sadece bizim değil, herkesin tüylerini diken diken ediyor. Bu sözün üzerine söylenecek fazla bir şey kalmıyor. İnsanlık ölmedi. Dürüstlük de. İşte bu ‘sınıf dayanışması’ dediklerinden. Bir sınıf olduğumuzu ‘bilmemize’ gerek yok. Gurbetçi grubun bildiği şu: “biz yanımızdakini satmayız, öyle gördük”. Emekçinin yanına emekçiyi koyuyor bu düzen. Ve emekçileri de kendisinin, düzenin karşısına. Devam ediyor gurbetçi arkadaşlardan biri sonraki sohbette: “biz öyle gördük, öyle görmesek böyle yapmazdık”. Hepimizin böyle hareketleri görmeye ihtiyacı var. Hep başka türlü davranışları görüyoruz çünkü. İçimiz çürüyor. Böyle davranışları görmemiz, anlatmamız lazım. En önemlisi de kendimizin de böyle davranması lazım. Bu davranışı, bu dayanışmayı göstermemiz lazım, gurbetçi arkadaşların yaptığı gibi. İnsan görerek biliyor, görerek yapıyor çünkü. Gösterelim ki başkaları da görsün. Bu çürümüşlük, bu düzen bizim birliğimiz ve dayanışmamız karşısında adım adım yenilsin, sonunda yıkılıp gitsin.

“Hepimiz paramızı almadan buradan ayrılır mısınız?” diye bağırıyor sendika uzmanı taşeron patronun şovunu artık bitirmesi gerektiğini anlaması için. Cevabı biliyoruz. Taşeron cevabını alıyor. Şimdilik işçilerin birliğini bozmayı beceremedi düzenin temsilcisi olarak. “Yarın sabah ya bu işi halledersiniz, ya da bizden günah gider. Bak polislerin önünde de söylüyorum, onlar da duysun, bizden günah gider!”. Rest çekiliyor. Bu arada taşeron patron ile bu gerginlik arasında ortaya dalıp “bak Hıdır (patronun ismi), burada bu kadar insanın alın teri var. Bu işi ya halledeceksin, ya halledeceksin!” diye bağıran bir adam çıkıyor. Adam pek bir hararetle ve artistik hareketlerle bağırıyor. Bu adam kim? Nereden çıktı? Az sonra az ilerde patronla konuşurlarken görüyorum. Bu ne şimdi? Sivil polis mi? Bir arkadaş öyle olduğunu söylüyor. Kim bilir ne ince hesaplar yapıyorlar.

Tuzla tersane bölgesi sömürünün sert yaşandığı bir yer. Taşeronluk sistemi, ücretlerin ödenmesinde süreklilik kazanmış gecikmeler, sigortanın doğru düzgün yatırılmaması ve daha önemlisi iş kazaları. Kesikleri, yanıkları kazadan saymıyor patronlar.

Ölüm neredeyse sıradanlaşmış. Ağır kaza olduğu zaman, kimin yaralı olduğunu öğrenemiyor işçiler, öldü mü kaldı mı bilmiyorlar. Patron apar topar arka kapıdan, bir yerden kaçırtıyor yaralıyı, ya da ölüyü. Üzeri örtülüyor. ‘Çoğu sigortasız olduğun için’ diyor işçiler ‘patronlar yaralanmaları ve ölümleri ellerinden geldiğince gizliyorlar”. Ölen işçinin ailesini üç beş kuruşa razı ediyor patron, razı edemediğini tehditle dize getiriyor. Dul kalmış eşler ne yapsın, kabul ediyorlar. Olayın üzeri örtülüyor. Geçen sene ölümler için de bir yol kesme eylemi yapılmıştı. Tersane bölgesi böyle bir yer, kelle koltukta. Bu direniş bir yankı uyandırmış havzada. Havzada belli bir hareketlilik de var zaten. Sınıf mücadelesinin her an keskinleşmiş bir biçime döndüğü bir ortam. Desan tersanesi direnişi, mücadelenin hepten açığa çıktığı, keskinleştiği anlardan sadece biri.

Ertesi gün sabah para ödenmeyince önceki akşam aldıkları kararı uyguluyorlar. O gün orada değildik, sonrasında işçilerin anlattıklarını aktarıyorum. Tersanenin içine koşarak girip, kendilerinin yapımına katıldıkları gemiyi işgal ediyorlar. Gemideki çalışmayı durduruyorlar. Gemiye tırmanmaya yeltenen polisi “atarız kendimi aşağıya”, “yakarız sizi kaynak makineleriyle” gibi yöntemlerle engelliyorlar. Bu Türkiye’deki ilk gemi işgaliymiş, öyle diyor birkaçı ertesi günlerdeki konuşmalarda, tarihe geçtiler. İşgal zor geçmiş. Polisin binbir baskısı, vinçlerle koca metal parçalarının tersanenin dışından fotoğraf alınmaması için oradan oraya taşınması, ilerleyen saatlerde açlık, susuzluk, soğuk. Gemiye sadece işçiler çıkıyor, yani sendikacılar bile onlara katılmıyor, çünkü bu yasal hakları. 4857 Sayılı İş Yasası’nın 34. maddesine göre işçilerin işyerinden alacağı olduğu takdirde iş yerlerini terk etmeme hakları varmış. Nitekim işçiler ertesi gün mahkemeye çıkartıldıklarında serbest bırakılıyorlar. Dışarıda sendikacılar ve çeşitli mazeretleri yüzünden işgale katılmayan iki üç işçi bekliyorlar, birinin kafasında önceki günlerdeki yol işgaline yapılan polis saldırısından kalma çatlak var, öbürü ise biraz topluca. Dışarıdakiler sloganla vs destek veriyorlar. Polis dışarıdaki grubu topluyor, doğru gözaltına.

Geminin üzerinde saatler ilerliyor, ama patrondan ses seda yok. Sonradan öğreniyor, anlıyoruz ki tersane patronlarının birliği GİSBİR ve polis paranın verilmemesinden yana. Çünkü böyle bir mücadele ve direnişin ardından para verilirse, patronlarla işçiler arasında Tuzla tersanelerinde (ve her yerde) süren kıran kırana mücadelede patronlar işçilere bir mevzi vermiş olacaklar. Patronlar bunu çok iyi biliyorlar. Sınıf mücadelesinden iyi anlarlar. Ve sınıfsal birliklerini, örgütlülüklerini de haliyle oturtmuşlar. Nitekim GİSBİR, Desan patronuna “sen ne yap, yap parayı verme, biz senin her türden zararını karşılarız” demiş. İşte bu da sınıf dayanışması, ama öbür tarafın… Zaten GİSBİR bu bölgede sanki devlet gibi, her tarafta isimleri, amblemleri var. Bölgedeki yeni polis karakolunu da onlar yaptırmışlar. Allah razı olsun. Onlar açısından işçi nüfusun kontrol altına alınması acil bir ihtiyaç tabi. Limter-İş sendikasının son dönemde ardı ardına benzer direnişlerde başarı elde etmesinin yarattığı bir endişe var patronlarda. Sendikanın havzadaki prestijinin, bu direnişte de başarı kazandığı takdirde iyiden iyiye artacağı korkusu var patronlar cephesinde. Onlar açısından bu prestijin ve birlikten kuvvet doğduğu fikrinin havzadaki işçiler arasındaki yayılışını durdurmak son derece acil ve öncelikli bir konu.

Akşam ilerliyor ve geceye yaklaşıyor. Polis kordonu tahmin edebileceğimiz gibi hiçbir şeyin gemiye ulaştırılmamasından sorumlu. Ne yemek ne başka bir şey gidemiyor. En azından dışardan destek olmak için giderken, aradığımız bir işçi bir mont istiyor, fakat nafile. İçeriye bir şey sokmak ne mümkün. Akşam dışarıda az da olsa bir grup bekleşiyor destek için. Gün boyu da destek olmuş tersanenin önünde, ama hep bildiğimiz gibi, sınırlı. Tersane büyük olduğu için gün boyu iş ağar aksak da olsa sürmüş tersane içinde, bizimkilerin çıktığı gemideki çalışma hariç. Tersanenin içindeki bir grup işçiden ufak bir destek olmuş. Ama o kadar. Akşam dışarıda savcı kılıklı bir tip bekleşenlere ajitasyon çekiyor: “benden söylemesi, çok kötü şeyler gelecek başlarına arkadaşlarınızın, ne yaparsanız yapın indirin onları, yoksa çok ceza yiyecekler”. Bizi etkilemese de, bu sözlerin gemiye çıkmayan işçilerden birini fena halde etkilediğini ve telaşlandırdığını görüyoruz.

Sonradan öğreniyoruz, İstanbul emniyet müdürlüğünden, artık müdür yardımcısı mıdır nedir, üst düzey bir tip, belki de kendini öyle tanıttı, gelmiş gemiye kadar. ‘İnin, şöyledir, böyledir …’ demiş. Yalan, yanlış konuşmuş, dışarıdaki savcının yaptığına benzer bir şekilde korku salmaya çalışmış. Şöyle hapse gireceksiniz, sendikanız böyle terörist sizi kışkırtıyor vs. Zaten paradan da haber yok ve geceleyin soğukta, aç, susuz beklemenin imkanı yok gibi. Geceyarısı 1:30 gibi iniyorlar gemiden, yoruldular. Gözaltına alınıyorlar. Sonraki konuşmalarımızda şunu da öğreniyoruz ki, yukarıdayken gerilimin de etkisiyle işçilerin arasında anlaşmazlıklar çıkmış. İşçiler arasındaki gruplaşmaların patronlar tarafından da özenle tahrik edilmeye çalışılan birbirlerine dönük güvensizlikleri üst düzeye çıkmış ve karşılıklı ithamlar yapılmış. Ayrıntılara girmenin artık fazla bir anlamı yok. Hepimiz gayet iyi biliyoruz, birbirimize karşı, iş arkadaşlarımıza, başka yakın arkadaşlarımıza, hatta dostlarımıza karşı bile nasıl güvensizlik duyar haline geldiğimizi, nasıl herkesin bencilleştiğini, herkesin bencilleştikçe birbirine güvenemez haline geldiğini. Akrabalık, hemşerilik kimsenin kimseye güvenemez olduğu toplumda son güven ve dayanışma kaleleri.

Ertesi gün ikindide serbest bırakılıyorlar. Ondan sonraki günlerde tersane önündeki direnişe katılım düşüyor. Bunda Hereke’den gelen grubun minibüsünün lastiklerinin birileri tarafından patlatılmış olmasının da etkisi var, yine bu grubun taşeron patronuyla hemşerilik ilişkisinin bulunmasından dolayı paralarını farklı bir kanaldan alacakları iddiası da var, geminin üzerindeyken işçiler arasındaki güven ilişkisinin zedelenmesinin de, pek çok işçinin “patron gemi işgalinde bile parayı vermezse, bir daha hiç vermez” diye düşünmesinin de, artık günler süren parasızlığın nesnel olarak işçileri bitirmesinin de… Urfalıların çoğu en azından bir süreliğine memleketlerine döndü. Israrcı olan ufak bir grup sendikanın da yoğun desteğiyle tersane önündeki direnişi biraz daha sürdürdü. İlerleyen günlerde sendika başkanı ve eğitim uzmanının polise mukavemet suçlamasıyla tutuklanması da moralleri bozan bir diğer faktör oldu. Sendikacıların tutuklanması direnişin sermayeyi ne kadar rahatsız ettiğini açıkça ortaya koyuyor. Sendikacılar bir ayı aşkın bir süre tutuklu kaldılar ve ancak 20 Temmuz’da serbest bırakıldılar. 24 Mayıs’ta başlayan direnişi, kalan işçiler ve sendikacılar 19 Haziran’da yaptıkları basın açıklamasıyla bitirdiklerini, bundan sonra haklarını hukuki zeminde arayacaklarını açıkladılar.

Düşünceler

Tersane bölgesi kapitalizmin sömürüsünün dolayısıyla da sınıf çatışmasının sert yaşandığı bir yer ve bu özelliği ile önümüzdeki dönem sürekli hareketli olacağını öngörmek zor değil. Mücadelenin sertleşme ve patlama potansiyelini barındıran bir bölge. Ölümler de devam ediyor, ücret ve hak gaspları da, sigortaların tam yatmamasının ve kayıtdışılığın yaygınlığı da.

İşçilerin sendikanın da önderliğinde işyerini işgal gibi radikal bir doğrudan eyleme kalkışmaları bu direnişi önemli kılan, buradaki iradeyi örnek haline getiren nokta. Benzer bir duruma geçen yıl Nakliyatİş’te örgütlenen Koka Kola’ya bağlı taşeron nakliye işçilerinin Kola’nın Dudullu’daki merkez dağıtım binasını işgalinde de şahit olmuştuk. Taşeronu aşıp esas patrona ve onun işyerine müdahale tarzı önemli bir nokta. Nitekim her iki durumda da işçilere hukuki bir yaptırımın uygulanamayışı hem fiili hem de kanuni bir meşruluğun göstergesi. Bu direnişte de diğerlerinde olduğu gibi işçilerin kitlesel ve kararlı bir grup oldukları takdirde kendi fiziki ve doğrudan eylem güçlerine nasıl güvendiklerine şahit olduk. Polise karşı direnişlerindeki ve gemi işgalindeki kararlık ve militanlıkları, dahası bu süreçleri sonradan değerlendirirken ki düşünceleri bu güveni işaret etmekteydi. Taşeron veya başka tip işletmelerde güvencesiz çalışan işçilerin belli taleplerle yaptıkları direnişlerde ya da bununla bağlantılı olarak sendikalaşma mücadelelerinde doğrudan mücadelenin önemi başka tüm diğer yolların tıkalı olmasından dolayı daha da bir ön plana çıkıyor. Tersane bölgesindeki direnişler bu tip güvencesiz işçi mücadelelerine örnek olabilecek nitelikte.

Sendika kurumunun doğası tartışma götürür bir konu. Kaçınılmaz olarak düzenle uzlaşmacı ve devrimciler açısından uzak durulması gereken kurumlar olarak da görülebilirler, kısıtlanmış olmakla beraber nispeten nötr bir mücadele alanı olarak da. Kanımca Türkiye ve dünyadaki emekçi sınıfın mücadele ve örgütlülük gücünün bunca düşük olduğu günümüzde sendikaları reddetmek, fazla zor olanı seçmek olur. Lakin bu tartışmayı sonlandırmamak ve sendikaya alternatif mücadele ve örgütlülük biçimlerini araştırmakta fayda var. Limter-İş örneğinde yine geçen yılki Nakliyat-İş örneğinde de görüldüğü gibi sınıf-işbirlikçi olmayan ve kapitalizme karşı net bir duruşu olan bir sendikal anlayış ile günümüzde sermayeye karşı onu rahatsız edecek, çetin mücadelelere girişmek mümkün gibi görünüyor. Bu açıdan sendikalar bugün için işlevli kullanılabilen araçlar haline getirilebilirler desek kanımca yanlış bir şey söylemiş olmayız. Bu zor ve çetin bölgede ve dönemde sendika, işçilerin örgütlenebilecekleri önemli bir sınıf mücadelesi mevzisiymiş gibi görünüyor. Ancak sendika konusunda vurgulanması gereken şu, bir sendika ne kadar devrimci niyetli olursa olsun, yozlaşmaya her zaman teşnedir. Bu açıdan devrimci işçiler açısından sendikanın yönetsel konumlarına yerleşmenin ötesinde, sendikalı da olan, sendika içinde de çalışma yapan taban işçi inisiyatifi gruplarının oluşturulması ve bu grupların sendika liderliği üzerinde olası sapmalara karşı baskı unsuru haline gelmeleri mücadelenin devrimci hatta ilerlemesi açısından hayatidir. Yani her halükarda asıl olanın sendikal örgüt yoluyla mücadele değil, taban işçi inisiyatifi gruplarının sermayeye karşı verdikleri mücadelede sendikayı da gerektiğinde bir araç olarak kullanmalarıdır.

Taşeronluk olgusu en karmaşık hali ile tersane bölgesinde bulunmakta. Yaklaşık 20.000 işçinin çalıştığı tersane bölgesinde işçilerin %90’ının taşeron firmalarda çalıştığı söyleniyor. Desan direnişindeki taşeron patron eski bir ustaymış ve söylenene göre bu sık görülen bir durum. Konfeksiyonda olduğu gibi kıdemli usta işçilerin taşeron olarak sözde kendi işlerini kurabilmelerine nispeten olanak veren bir sistem oturmuş gibi görünüyor. Taşeronluğun yarattığı paramparçalılık sayesinde aynı işyerinin çatısı ya da sınırları altında çalışan işçiler bölünmüş oluyorlar. Yüzeysel düzlemden bakıldığında sözleşmeleri, patronları ve sorunları farklılaşıyor. Dahası taşeron firmalar küçük işletmeler olarak karşısında sınıf mücadelesi verilmesi zor olan yapılar. Çünkü ufak bir sermaye gerektiriyorlar, dolayısıyla bir direniş ya da hak talebi halinde taşeron ya gerçekten batıyor, ya da şirketi kapatıp başka bir yerde yeniden faaliyete başlayabiliyor, çünkü taşınmaz malzemesi ve sermayesi az. Nitekim bu direnişin sonlarında da taşeron patronun İzmit’te, bu direnişte yer alan memleketlisi bir grubu yanına alıp çalıştırarak yeni iş açacağı söylentisi vardı. Bunun gerçekleşip gerçekleşmemesinden bağımsız olarak, bunun mümkün oluşu bile başlı başına önemli bir nokta. Aynı şey taşeronda çalışan işçilerin sendikalaşmasında da geçerli. Zaten genelde kısa süreli sözleşmelerle, ki bunların önemli bir kısmı da tamamen kayıt dışı, çalışan taşeron işçilerinin bu şirketlerinde sendikalaşması neredeyse imkansız. Limter-İş bu çetin koşullarda farklı taktikler izlemek ve yaratıcı olmak durumda. Patronların örgütleri olan GİSBİR ile karşılık masaya oturup ücretlerin yükseltilmesi, iş güvenliği ve sigortaların ana firma tarafından yatırılması gibi belli talepleri tüm havzada geçerli olmak üzere onlara dayatmak gibi bir büyük hedefi var. Yani taşeronları aradan çıkarıp gerçek patronlarla masaya oturmak. Yaratıcılık konusuna gelince örneğin bu direnişte de başvurulan yol kesme eylemi etkili bir yöntem. İşçinin herhangi bir direnişe geçme halinde anında işinden kovulduğu bölgede, üretimden gelen gücün kullanılabilmesi, şu örgütlülük düzeyinde zor gözüküyor. Dışarı atılan işçinin yapabildiği bu direnişte ilk kez denenen, dışardan içeriye dalıp işyerini işgal etmek ve en az onun kadar etkili olan yol kesme eylemi. Arjantin’deki işsiz hareketinin kullandığını bildiğimiz taktik burada daha minyatür bir haliyle uygulanıyor. Kıyı boyu sıralanmış tersanelere tek bir yol gidiyor ve bu yol özellikler de işçilerin sabah işe araçlarla geldikleri bir saatte her hangi bir noktasından kesildiğinde kesilen noktanın gerisindeki tersanelere direnişte olmayan işçiler de ulaşamamış ve üretim bir miktar da olsa aksamış oluyor. Bu şekilde Desan direnişi örneğinde olduğu gibi değil sadece taşeron patronun, o patronun bağlı olarak çalıştığı tersanenin ve çevre tersanelerinin tekerine taş koymuş olunabiliyor. Bu şekilde ayrıca sorunu ve mücadeleyi havzadaki işçilerin büyük bir kısmına duyurmuş da olunuyor. Ama elbette bu tip bir yol kesme hattında polise karşı uzun süre dayanmak zor.

İşçilerin demografi k yapısı tahmin edebileceğimiz gibi çok parçalı. Bölgenin yerlisi, uzun süredir tersane işçisi olan, çevre ilçe ve köylerden gelenler de var. Yeni gelmiş gurbetçiler de. Tersanelerin bunca zorluğuna ve tehlikesine rağmen çekiciliği elbette ki örneğin vasıfsız bir konfeksiyon işçisine göre daha fazla olan vasıfsız bir tersane işçisine verilen yevmiyesinde. Bizim direnişe olan ziyaretlerimizde en çok yakınlaşma olanağı bulduğumuz Urfalı Arap işçiler memleketlerinde veya çevre illerinde, tarım işçiliği de dahil olmak üzere pek çok farklı işlerde çalışmışlar. Tersanelere ilk kez gelmişler. İşçi sınıfının temel özelliklerinden biri olan hareketliliği gözlemek mümkün. Direnişin sonunda Urfalılar memleketlerine döndüler, çoğu geri geldi, biri Adana’da tarım işçiliği yapmaya devam etti, biri Ankara’da kargocu olmaya gitti, vs. Havzada işçi sirkülasyonu çok gibi görünüyor.

Gurbetçi işçiler açısından barınma çok ciddi ve can yakıcı bir sorun. 2025 kişinin kaldığı iki artı bir bekar evlerine işçiler kişi başı aylık 90 ytl gibi astronomik bir miktar vermek zorundalar çünkü başka alternatif yok. Normal dairelerin ev sahipleri kalabalık bir işçi grubuna ev vermeye yanaşmıyor. Onlar da özel olarak gurbetçi işçilere ayrılmış bu ‘bacasız fabrikalara’ girmek durumunda kalıyorlar. Gurbetçi işçileri en çok rahatsız eden konulardan biri olan bu meseleye İkitelli’de de şahit olmuştum. İnşaattan bozma bir rutubetli bir binaya kutu kutu odalar yapan ev sahipleri fahiş miktardan kiraya veriyordu bu odaları. Tuzla’dan bir arkadaşın deyimiyle, gurbetçi işçiler İstanbul’da kiraya çalışılıyor. Bu bekar evi işletmecilerinin elde ettiği rant inanılır gibi değil. Türkiye’de barınma mücadelesi gecekondu mücadelesi noktasında gelişkin olsa da, kira grevleri benzeri taktiklerle kiracıların ev sahiplerine dönük mücadele biçimleri hemen hemen hiç denenmemiş şeyler.

Sonuç Yerine

Desan Tersanesi direnişinde, mücadele deneyimi içindeki işçilerin tutumlarından, düşünce ve davranışlarından ve mücadelenin kendisinden pek çok şey öğrenme imkanı bulmak mümkündü. Kapitalizmin olağan koşullarında, üretim sürecinde iradesizleştirilen, hiçleştirilen emekçiler mücadeleyi göze alıp, güçlerini ortaklaştırabildikleri ve beraberce mücadeleye kalkıştıkları andan itibaren bambaşka bir toplumsal varoluşun nüvesini oluşturabiliyorlar. Mücadele okulunda yukarıda alıntıladığım işçinin sözlerinde görüldüğü gibi kapitalizme özgü pek çok gerçeği sözle değil yaşamın pratiği içinde anlama fırsatını elde ediyorlar. Düzenin ideolojik sis perdesinin mücadele sayesinde nispeten yırılıp, gerçek yüzünün bir kısmının ortaya çıkışı, polisin, patronun, adli sistemin gerçek konumlarının belirginleşmesi bırakın mücadelenin içindeki işçileri, destekçilerin, gözlemcilerin, sürece bir şekilde taraf olarak müdahil olmuş herkesin içindeki mücadele ateşini harlıyor. Sınıflı sistemin ideolojik aygıtlarının pelteleştirmekte ve bulanıklaştırmakta yüzyılların tecrübesiyle usta olduğu insanın sisteme karşı fikirsel ve duygusal uyanıklığı, bu tip direnişlere ucundan da olsa müdahil olunduğunda diri kalıyor, sağlamlaşıyor. Öte yandan şunun da teslim edilmesi gerek. Direnişe katılan işçilerin pek çoğu için mücadele boyunca görülen pek çok şey, yenilgi ile biten bir direnişin ardından kapitalizmin çarklarına geri dönmek durumunda kalındığında, muhtemelen unutulacak ya da hafızalara yanlışlanmış bir şekilde yerleşecek. Ta ki kendilerini başka bir yerde başka bir kolektif direnişin ve mücadelenin içinde bulmalarına ve bu direnişten kendilerine kalan deneyimlere ihtiyaç duymalarına dek…

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

y035
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : Arroja la bomba
Diğer

  Linkler
DTCF Muhalifleri
Uygarlığa Karşı
Spontan
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız