Kapitalist toplum o kadar kötü örgütlenmiştir ki, çeşitli üyeleri acı çekmektedirler: aynen nasıl ki bedeninizin bir yerinde ağrınız varsa, tüm bedeniniz ağrır ve hasta olursunuz... Benzer şekilde bir örgütün ya da bir birliğin tek bir üyesi bile ayrımcılıktan, baskı altında tutulmaktan veya göz ardı edilmekten muaf olmaz. Bunu yapmak, ağrıyan dişinizi göz ardı etmek demektir : sonunda da tamamı ile hasta olursunuz

Alexander Berkman

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Ekim Kasım Aralık 2006

Nasıl Bir Halde/Devlette Olmalı? Yazar : Federazione dei Comunisti Anarchici

Anarşizmin tarih boyunca temellerinden biri şüphesiz ki devlet karşıtlığı olmuştur. “Hal” anlamında kullanıldığı zaman bile “state” kelimesinden nefret eden ve Refah Devleti’ni basitçe bu küçük kelimeyi içerdiği için reddeden ve böylece neoliberalizmin en kötü önermelerine kurban giden anarşistlerin aşırılıklarını yaşamak istemiyoruz. Devletsiz bir toplum ihtiyacı, Anarşist Komünist düşüncede sıklıkla Anarşizm geleneğinin tarihsel yükünün aceleyle kabullenilmesinden kaynaklanan çarpıtmalara yol açıyor. Bu tarihsel yük özellikle kapitalizmin büyük bir coşkuyla vergilerin toplanması ve hizmetlerin sağlanması için idari bürokratik bir araç olarak Devlet’in çözülmesini savunduğu bir zamanda bağlama oturtulmalı ve dikkatle analiz edilmelidir.

1. Devlet’in doğuşu ve öncesi

Biraz tarih kimseye zarar vermez! Modern Devlet denen canavar iki yüzyıl önce doğdu ve burjuvazinin yeni egemen sınıf olarak ortaya çıkışıyla yakından bağlantılıydı. Modern Devlet’in birçok tipik işlevinin kökenlerini 1789’daki devrimci Fransa’ya borçlu olması tesadüf değildir. Toplumdaki iktidar yapılarının bu köklü dönüşümünün ardındaki sebepleri, hangi sosyal ilişkilerin başkalarına yer vermek üzere ortadan kalktığı, bütün bunların sınıf ilişkileri üzerindeki etkileri ve hepsinden öte yükselen burjuvazinin egemenliğinin nasıl ortaya çıktığını incelemek iyi bir fikir.

1.1 Feodalizm altında toplumsal ilişkiler

Anarşistler haklı olarak toplumun burjuva bir örgütlenmesi olarak Devlet’in alt sınıflara olumsuz etkilerini kınadıklarında fazla yüzeysel bir şekilde bu sınıfların “liberal devlet”in doğuşundan önceki halinden soyutlama yapıyorlar. Kuralların total yokluğu iktidar sahiplerinin zayıflara karşı istedikleri gibi davranmasına izin veriyordu ve edebiyatta dahi bunun kanıtlarına rastlamak mümkündür (İtalyan roman “I promessi sposi” (Nişanlı) buna güzel bir örnektir). Birazcık düşünmek bile bunun mutlak iktidarın gerçek özü olduğunu onaylayacaktır. Yoksul ülkeler sadece çok yoksul değildi, aynı zamanda korkunç kölelik yöntemleriyle iş gücü de sağlıyorlardı. “Haklar” kavram olarak bile yoktu, sadece şehir devletlerinin özgür vatandaşları için geçerli “haklar” fikrinin kapsamı feodalizmin yozlaşması içinde daha da daralarak sadece aristokrasi ve yüksek din adamlarıyla sınırlandı. Halkın geniş çoğunluğu insan onurunun tamamen reddedildiği koşullarda yaşıyordu.

1.2 Liberal Devlet ve haklar

“Liberté, fraternité, égalité” (Özgürlük, kardeşlik, eşitlik). Modern liberal Devlet’i kuran slogan. Ardında yatan ikiyüzlülüğü çok iyi biliyoruz. Burada bizi ilgilendiren ise başka bir konudur. Güçlünün kuralları dışında kuralların geçmediği toplumsal örgütlenmeden bireyi aşan bazı temel kurallara dayalı olma iddiasındaki bir toplumsal örgütlenme şekline geçiş. Bu geçiş hiç de önemsiz değildir. Genellikle göz ardı edilse de toplumun bireyleri aşan temel kurallara dayalı olma ilkesi mevcuttur ve güçlülerin küstahlığına rağmen etkileri de vardır. Örnek olarak, feodal toplumda bir işçi örgütlenmesi düşünülemezdi ayaklanmaları “işçi örgütlenmesi” olarak göremeyiz. Gerçekte, burjuva devriminden önce çok sayıda kanlı devrim (muzaffer olanlar bile) oldu. Ama olanaksız olan, zenginliğin artan kısımlarını aşamalı olarak fethetmekti. İktidar tarafından yeniden emilebildikleri için (bu gün de gördüğümüz gibi) bu kazanımların kısmi ve sıkça geçici olduğu ve gerçek tek yolun devrim olduğu açık. Ancak bu iki şeyi reddetmez. Bir yandan Malatesta’nın dediği gibi, mücadele jimnastikleri devrim için bir hazırlık şeklidir. Bilinçli ve farkındalığı olan bir devrime, dolayısıyla kendini daha bilgili gören yeni bir egemen sınıfın ellerine geçmesi imkânsız olan bir devrime inandığımızdan bu bizim için özellikle önemlidir. Diğer yandan birinin hayatını iyileştirmeye hizmet eden herhangi bir şeyin sadece “liberter1 komünizm” değil diye küçümsenmemesi gerektiği gerçeği var. Liberal toplum, eski egemen sınıflara karşı mücadelesinde gerekli olduğu için haklar giysisine bürünerek en zayıf olmayı sürdüren sınıflar nezdinde bile ilerici bir ilkeye onay verir (hem soyut olarak hem sonuçları ile).

1.3 İlerici katılım

“Natüralist ve etnografik alanda geliştirilmiş olan Kropotkinist dayanışma, arıların biyolojik olarak zorunlu olan uyumlarını; sosyal toplulukların “uzlaşılmış uyumsuzluk” ve “uyumsuz uzlaşma”ları ile karıştırdı ve tarih öncesi olmayan tüm politik formlarda var olan toplumsal kanunları anlayabilmesine engel olacak fazlalıkta ilkel toplum/ birlik (ortaklık)2 formuna yer verdi”. Bu alıntı bize üzerinde düşünülecek iki işe yarar temel sağlıyor. Birincisi kuralsız bir toplumun imkânsızlığı. Bu kuralların nasıl formüle edilebileceği tartışılabilir (anarşistler bunu yapıyor), kimin bunları tesis etme gücü olduğu, nasıl herkese eşit şekilde uygulanabileceği vs. tartışılabilir. Ancak kuralların yokluğunda anarşi değil, olsa olsa orman kanunu olur – ki bu her zaman en zayıfı cezalandırır ve en güçlüyü ödüllendirir. İkincisi, ne tür olursa olsun kuralların ikili bir işlevi olduğu: sınırlandırıcı, bir yandan bireyin özgürlüğüne sınırlar koyan ama diğer yandan herkese koruma ve garanti sunan. Kuralların tam da bu ikinci işlevi, istenmeyen ama kaçınılmaz bir yan etki olarak düşünüldüğünde bile, “bireyin yadsınamaz hakları”nın herkesin burjuva toplum yapısına tam katılımını sağlayan mekanizma olarak ortaya çıkmasına yol açtı. Aksi halde burjuva toplum dışlayıcı olurdu. Bunun bugün yararlandığımız ilerlemede bir faktör olmadığını düşünmek zor.

2. 19. yüzyıl Devleti ve Anarşist teorinin doğuşu

Devlet’in sosyal devrimden önce, devrim sırasında ve devrim sonrasındaki rolü konusunda anarşist düşüncenin kalkış noktası şüphesiz Bakunin’dir. Ancak Bakunin’in fikirleri kendi zamanındaki mücadelelerin ihtiyaçları ile yakından bağlantılı olduğundan, modern Devlet’in rolünü ve onu aşma yollarını anlamak için pek az yararı olacaklarını söylemek gerekir. Ne yazık ki Bakunin’in bazı tartışılamaz ilkeleri belki bağlamları dışına çıkarılmış ve anlamlarının yorumlanması için çaba sarf edilmemiş oldukları halde Anarşizm’in demire işlenmiş, dokunulamaz ilkeleri olarak kabul edilmiştir. Öyleyse kendimizi sadece politik girişimleri çarpıtan birkaç beylik sözün zincirlerinden koparmak için birkaç noktayı açığa kavuşturmak gerekiyor. Bakunin’in bu konudaki fikirleri, hayatının son on yılında Uluslararası İşçi Birliği3 içindeki faaliyetleri ve Marksist unsur ile polemikleri içinde gelişti. Onun ana referans noktaları (anti-otoriter grubun eylemliliğinin gelişimi ile sıkı sıkıya bağlı olan) İtalya, İspanya, Rusya ve Avusturya ve hem kıta Avrupa’sındaki yükselen güç olduğu hem de Sosyal Demokratların ana çekirdeğine ev sahipliği yaptığı için bunlara eklenmesi gereken Alman İmparatorluğuydu. Bu durum göz önüne alındığında Bakunin’in acilen ilgilendiği üç nokta vardı:

1. Devlet’in (seçim yoluyla) fethinin veya onun (reformlar yoluyla) dönüşümünün bir eşitlik ve dayanışma toplumuna ulaşmak için geçerli yollar olmadığını kesin olarak ortaya koymak,

2. İktidar olan yerde sömürü olduğunu ve bu nedenle hiçbir toplumsal örgütlenmenin mülkiyet, sınıflar ve hiyerarşileri ortadan kaldırmadığı takdirde bir başkasından daha iyi olmadığını göstermek,

3. Son olarak mantıksal bir sonuç olarak Devlet’in Toplumsal Devrim’den sonra var olamayacağı ve olmaması gerektiği.

Bu noktalar tartışılmaz olarak herhangi bir Anarşizm kavramının en temel ve en ayırıcı özellikleridir. Yukarıdaki maddeleri tesis etmenin aciliyeti içinde (Enternasyonel’in durdurulamaz yükselişi sayesinde kitlelerin devrimci kalkışmasının kapıda olduğuna ikna olmuş durumdaki) Bakunin’in, Devlet’in önceki 75 yıl içinde yavaş, çelişkili, eğri bir çizgide, zaman zaman anlaması zor ancak yine de sabit ve bazı yönlerden geri dönülemez şekilde aldığı yolu yeterince derinlemesine incelemek için ne zamanı ne de fırsatı vardı. Onun için Devlet Almanya’da veya Rusya’nın otokratik çarlığında özetleniyordu. Aslında “askeri, polisiye ve bürokratik merkezileşme” gibi “modern Devlet”in ayırt edici olduğuna inandığı özelliklerine sahip olmadığı için İngiltere’yi gerçek bir Devlet olarak bile görmüyordu. Açıkça Bakunin’in teorik bakış açısında geçmişten kalan devlet örgütlenmelerini (veya daha doğrusu merkezileşmiş örgütlenmeleri), iyi örnekleri İngiltere veya yüzyıllarca süren merkezileşme mirasına rağmen hızla değişen Fransız Devleti olan modern Devlet ile karıştırmaktan doğan bir çarpıtma var. Devlet öcüsü Anarşist teoride aslında ilk defa bu askeri, polisiye ve bürokratik merkezileşme kavramsallaştırmasında çıkmıştır ve gelecekteki tüm deformasyonların ve uygun analiz üretilememesinin temelinde bu vardır. Devlet’in her evrimi bu merkezileşmenin yoğunlaşması olarak yorumlandı ve yeni (ve her zaman olumsuz olmayan) işlevlerini anlamayı engelledi.

Sonuç bugün birçok Anarşist’in merkezsizleşme şekilleri ve baskı aygıtının görünürdeki çözülmesi karşısında teorik olarak hazırlıksız durumda olmasıdır. Ancak Bakunin (merkezsiz) İngiliz “Devlet”inin daha az tehlikeli olmadığını fark etmişti. Fakat bu konudaki çalışmaları farklı burjuva egemenlik formlarını, aralarındaki farkları çok yakından incelemeksizin aynı kefeye koymak eğilimindeydi. Bakunin bu tip çeşitli sistemler altında yaşayan kitlelerin gerçek durumlarını tespit etmek için bile yeterince yakından inceleme yapmadı. (Bu tercih son derece haklı olarak zamanında olması gereken devrimin aciliyeti nedeniyle ve bazı zararlı yanılsamaların ortadan kaldırılması için gerekliydi). Aslında bazen devrimci bilincin halkta gelişmesi için demokrasi yanılsamasının daha bile olumsuz olduğu düşünüldü.

3. Devlet’in evrimi

19. yüzyılın ortalarında Devlet organizmasının evrimi ayırt edici özelliklerinin algılanabileceği bir noktaya geldiği halde, (Bakunin yukarıdaki nedenlerden dolayı bunu başaramamıştır, keza Marks da başaramamıştır) Devlet’in zamanla üstleneceği görevleri ön görmek son derece zordu. Burada iki noktaya değinmekte fayda var. Bir yanda, Devlet’in üstleneceği sorumluluklar ağı ve bu sorumlulukların bir bütün olarak toplumsal örgütlenme üzerindeki etkileri. Diğer yanda devletçilik aşamasının insan “ilerlemesi” üzerinde sadece olumsuz etkiler mi bıraktığını, bunun sonucunda karşılıklı dayanışma yolundaki özgün insan eğilimi içinde bir parantez olarak mı düşünülmesi gerektiğini incelemeliyiz. Bu iki soruya verilecek cevapların sınıfsız ve dolayısıyla devletsiz bir topluma ulaşma beklentimize etki etme ihtimali pek olmasa da bu cevaplar bugünkü mücadelelerimiz ile doğrudan alakalıdır.

3.1 Girişimci olarak Devlet

Modern Devlet’ten bahsederken genellikle Devlet aygıtının üç işlevi, kökten farklı oldukları ve hiç bir şekilde birbirlerine bağımlı olmadıkları halde birleştiriliyor. Bunlar ekonomik döngünün düzenlenmesi, ekonomiye doğrudan müdahale ve refah sistemi. Bu üç özellik de 20. yüzyıl boyunca 19. yüzyılın devrimcilerinin iyi bildiği geleneksel burjuva çıkarlarının gardiyanlığı rolüne eklendi. Teknobürokrasi teorisyenleri Devlet’in yetkilerinin çoğaldığını gördükçe, bu gelişmeyi kendi beklentilerini onaylayacak şekilde toplumun obur canavar Devlet tarafından yutulmakta olduğu şeklinde yorumladılar. Kropotkinist determinizm ile kusursuz süreklilik içinde, onlar için tarih tek yönlü bir hadiseydi ve toplumsal evrimin yolları zaten belirlenmişti. Bu şekilde 1930’lar ve 1970’ler arasında var olan eğilimlerin, olayların gelecekteki gidişatını tartışılmaz şekilde ortaya koyduğu düşünülüyor - kaderci vizyonları basitçe Marksizm’e göre madalyonun öteki yüzü ve ikisi de toplumsal örgütlenmenin işlevselliğini sermayenin dönemsel çıkarları ile ele almayı ve dolayısıyla kesin gibi görünen tercihlerin tersine çevrilebileceğini görmeyi başaramıyor. Devlet’in son yirmi yıldır süren sökümünün teorik olarak onların ayaklarını yerden kesmesi ve umutsuzca önermeler aramaları, hatta bunların kesinlikle ve iyileştirilemez şekilde dünya ekonomisinin liderlerinin hamleleriyle uyumlu olması tesadüf değil.

3.1.1 Döngünün Kontrolü

Pazarların durumunu bilimsel olarak yorumlamak için tasarlanan marjinalist teorilerin başarısızlığından sonra, gittikçe daha yıkıcı olan krizler döngüsünün engellenmesinin imkânsızlığı, sermayeyi özelliklerini ciddi şekilde değiştirmeye itti. 1940 başlarından 1970 sonlarına kadar Devlet sadece kapitalist çıkarların gardiyanı (vergi sömürüsü, polis kontrolü, gümrük politikaları vs.) olmaktan çıktı ve sorumluluk alarak hatırı sayılır vergi artışları yoluyla kriz uçurumuna doğru ilerleyen ekonomik döngüyü yeniden canlandırmak için ekonominin bir motoru olmaya dönüştü. Bu yeni ekonomik formun (Keynesçilik) zorunlu bir sonucu, hep var olan ve ilerleyen bir döngüye bağlı olarak gittikçe artan miktarda ürünün emilimi için olmazsa olmaz bir şart olan pazarın genişlemesi oldu. Maaşlar ekonomik durumun (Fordizm) ana çarkı oldu ve çalışmanın örgütlenmesindeki teknolojik yeniliklerin (Taylorizm) itkisiyle üretkenlik seviyesinin altında olmakla beraber yükseldi. Bu, sınıf mücadelesini sistemi meşrulaştırmanın normal bir yoluna dönüştürerek onu zayıflatma girişimiydi. Açıkça kapitalizm kendisi için yeni bir zenginlik dönemi icat ediyordu ama aynı zamanda sanayileşmiş ülkelerdeki metropoliten proletaryanın büyüyen kitleleri bir zamanlar ulaşamadıkları ürünlere erişim kazanıyorlardı. 60 sonlarındaki mücadeleler ise bu durumun zayıf sınıfların ticari zihniyete kalıcı olarak eklemlenmesi anlamına gelmediğini net bir şekilde ortaya koydu. Gerçekte sisteme karşı protestolar tam da çalışan kitleleri temsil ettiğini söyleyebileceğimiz kısımlardan geldi ve sürdü.

3.1.2 Sermayenin doğrudan idaresi

1930’larda bir adım daha atılmıştı. Bu evrim, neredeyse doğal olarak gerçekleşti ama zorunlu bir evrim olmaktan uzaktı ki kapitalist sistemin merkezi konumunda olan ABD’de yükselmedi. Yüzeysel olarak iki rakip alan olan tamamen planlı ekonomiler (Sovyet alanı) ve yönlendirmeli planlamalı ekonomilerdeki (kapitalist Avrupa) durumlar arasında birçok ortaklık var. Ancak iki örneğin ne kadar farklı olduklarını belirten bazı özellikleri vardı. İlk itki neredeyse tesadüfen faşist İtalya’da gelişti. Birçok endüstriyel kompleksteki kriz karşısında rejim 1933’te “Istituto per la Ricostruzione Industriale”i (EYİE Endüstriyel Yeniden İnşa Enstitüsü) kurdu. Bu organ zorlanan firmalara çeki düzen verdikten sonra tekrar pazara sunma niyetini belirterek el koydu. Fakat onun yerine EYİE hızla kendini endüstriyel üretimin kayda değer kısımlarına sahip durumda buldu ve sonunda onları bırakmayarak ve doğrudan idare ederek yeni bir sektör yarattı: Devlet Katılım sektörü. EYİE faşist dönemden sonra da hayatta kaldı ve 2. Dünya Savaşı’nı takiben ülkenin ekonomik hayatındaki en önemli oyuncu oldu. Ekonomik döngünün darbelerini yumuşatmak konusundaki başarısı o kadar büyüktü ki (kısmen Devlet’ten bile gelen sermaye bolluğu sayesinde) İngiliz Emek Partisi4 üyeleri 1950’de İngiltere’de de uygulanabilir mi diye enstitüyü çalışmaya geldi, onları Fransızlar ve Almanlar izledi. Böylece ülkenin ekonomik hayatına kendi sermayesiyle doğrudan katılan Devlet doğmuştu - işadamı olarak Devlet.

Sovyet ekonomisi tamamen farklı bir olaydı. Orada, ekonominin devlet tarafından idaresi totaldi ve hiçbir rekabet yoktu. Sovyet ekonomisi girişimci burjuvazi değil kendi artı değer çıkarma yolları olan eğitimli küçük burjuvazi sınıfının iktidara gelmesinin sonucuydu. Bu iki sistem sadece ismen benzerliği olan farklı ekonomik planlama tipleri sağladılar. Bu aşamada Devlet’in daha önce incelediğimiz ekonomik döngünün düzenleyicisi ve iticisi olmasının devamı olarak gelişen ancak sonucu olmayan bu yeni rolünün kısaca değerlendirmesini yapmadan edemeyiz. İçimizden 60’lar ve 70’lerdeki emek mücadelelerini hatırlayanlar özel firmalardaki ve Devlet Katılım firmalarındaki işçiler için iki farklı ulusal emek sözleşmesi imzalandığını ve bunlardan ikincisinin genellikle birinciden önce geldiğini hatırlayacaklardır. Bu şekilde ikincisi genellikle hedef olarak görülürdü ve böylece özel sektördeki patronlar istemeye istemeye işçilerine daha büyük ödünler vermeye zorlanırdı.

Ancak fütursuz bir liberalizm çağında Devlet Katılım firmaları yozlaşma ve israf ile eşanlamlı hale geldi ve duygusal bir reaksiyon dalgasıyla söküldü ve özel sektöre satıldı. Böylece (AGIP EYİE grubunun bir parçası tarafından alınmış olan ve yeni bir üretim tipine çevrilen, öncü (avantgarde) teknoloji geliştirmiş olan, sektöründe dünya pazarından iyi bir dilim kazanan ve Devlet için mükemmel bir kar kaynağı haline gelmiş olan) Floransa’daki Nuovo Pignone gibi örnek bir firmanın Amerikalı rakibi General Electric’e satılması mümkün oldu. Şüphesiz kamu sektörü yönetimindeki bazı unsurlar Devlet Katılım firmalarını işleterek zengin oldu, ama bu ayrıcalıklı sektördeki maaş seviyelerinin ve işçilerin durumlarının diğer işçilere taleplerinde bir referans noktası sunduğuna da şüphe yok. Bu nedenle bu sektörü yok etmek için girişilen amansız kalkışmanın esasen muğlâk ve güvenilir olmaktan uzak bir yozlaşmayı ortadan kaldırma isteğinden ziyade, özel sektördeki patronların rahatsız edici bir rakibi elimine etme ihtiyacı için yapıldığını düşünmek tamamen meşru. Dahası, Enrio Mattei’nin (AGIP’in başkanı ve uluslararası petrol karteli Yedi Kız Kardeşler’i bypass edecek bağımsız bir ham petrol kaynağı savunucusu) petrol şirketlerinin emriyle fiziksel olarak ortadan kaldırılmasının da üzerinde düşünülmeli.

3.1.3 Refah

20. yüzyıl boyunca Devlet yavaş yavaş sosyal hizmetlerin (eğitim, sağlık, sosyal sigorta, ulaşım vs.) sağlayıcısı rolünü üstlendi. Bunun patronlar için avantajı açıktı. İşçilere kıyasla kendilerinin çok daha az derecede katkıda bulundukları vergiler tüm hizmetleri karşılayarak patronlara daha iyi eğitimli, daha sağlıklı ve daha az huzursuz bir iş gücü veriyordu. Ancak bunun işçiler için de yadsınamaz bir avantaj olduğu doğrudur. Alternatifi daha az vergilendirme olmazdı (bu konuya sonra döneceğiz), tüm sosyal koruma formlarının kar ormanında terk edilmesi olurdu şu anda tüm netliğiyle tanık olduğumuz bir şey. Refah aslında bir zamanlar “sosyal maaş” olarak biliniyordu ve işçilerin örgütlerince çalışmaları karşılığı bir başka ödeme şekli olarak görülürdü. Kamusal eğitim iş için gerekli yeteneklerin elde edilmesine yoğunlaşmış olabilir ama aynı zamanda o güne kadar imkânsız olan daha zayıf sınıfların genel eğitim standartlarına erişim kazanmasına da izin verdi. Sağlık programı hasarlı işgücünü “tamir etmek” için tasarlandıysa da, başka bir bakış açısından aynı zamanda proletaryayı bir zamanlar telef eden hastalıkların tedavisini garanti etti. Emekli maaşları geçersizleşmiş veya fazla işgücünün maliyetini toplumun bütününe transfer etme eğiliminde olsa da düşkünler yurduna ve en zayıf sınıfların üyelerinin bir zamanlar mahkûm olduğu yaşlılıktaki total çöküşe bir alternatif sunduğu da söylenebilir. Toplu taşıma çok büyük sayıda proleterin şehirlerin kenar mahallelerinde marjinalizasyona terk edilmesini mümkün kılmış olabilir ama daha önce mobiliteye erişimleri olamayan nüfusun geniş kısımlarının boş vakitlerini daha iyi değerlendirmesine izin verdiği de söylenmeli. Devlet’i tüm çeşitli görüntülerinde incelemeyi reddetmek basitçe basiretsizliktir.

Bunun sonucunda, Devlet düşman olduğuna göre Devlet’ten gelen her şey reddedilmelidir diye düşünenler var. Ama bu tip mantık yürütme bugün Devlet’i yok etmeyi amaçlayan diğer düşmanı hesaba katmıyor - kapitalizmi. Daha da sinsi ve hatalı bir yanlış anlama daha var: proletarya ve sermayenin zıt çıkarları olduğu için, ikincisinin lehine olan her şey ancak ilkinin aleyhine olabilir. Ama durum bu olsaydı, maaşlar tartışmasız patronların işgücünü tamamen sömürebilecekleri en düşük seviyede olduğuna göre, bunun işverenlerin lehine olduğunu gören çalışanlar maaşları reddetmelidir. Gerçekte kardan çalarak ücretleri arttırmak için mücadele ederken (veya daha doğrusu etmemiz gerekirken) aynı zamanda da hizmetlerin gittikçe sömürülen sınıflara doğru ve daha zengin sınıflardan uzağa yönelmesi için mücadele etmeliyiz. Ancak bu tabii ki asla adil, özgür ve eşitlikçi bir toplum kazanmak için sistemin devrimci yıkımından vazgeçiyoruz anlamına gelmemeli.

3.2 İlkel devletten modern Devlet’e

Şu ana kadar söylediklerimizden anlaşıldığı gibi, son 150 senede Devlet rolünü, işlevlerini ve yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Ancak Marksizm hükümetin (burjuva girişimci komitesi olarak anılan) rolünü bir aygıt olarak Devlet’ten ayırırken ve böylece Devlet makinesini devrimci amaçlar için kullanma kavramını geliştirirken öte yanda Anarşizm ikisinin işlevlerini birleştirdi ve zamanla ayırt etme yeteneğini ve dolayısıyla politik yönelim kapasitesini kaybetti. Dolayısıyla ikisi de bizi sadece saldırgan neoliberalizmin ellerine teslim edecek olan devlet aygıtını olduğu gibi kabul etmek riskinden veya Devlet’ten gelen her şeyi a priori reddetmekten kaçınmak için bütün soruyu tekrar düşünmeliyiz.

4. Devlet’in rolünde muğlâklıklar

18. yüzyılın ortalarında hala birçok ülkede var olan ancak fazla sürmeyen ayrıcalıklı bir kast iktidarının saf ifadesi (Bakunin’in eleştirilerini yönelttiği) mutlakıyetçi veya teokratik Devlet konusunda çok söz söylendi. Ancak en iyisi biz dikkatimizi şu anda yüksek seviye bir kapitalist gelişim ile dünya çapında kendini sağlam şekilde tesis etmiş olan liberal Devlet’e odaklayalım (ve bunun kötünün iyisi olduğu hala baskıcı diktatörlükler altında yaşayan o “üçüncü dünya” ülkeleri için çok açık). Burjuva hakların “hayali” olduğu doğru: Devlet hiç bir zaman tarafsız değildir. Sınıfa göre bölünmüş bir toplumda yasa dışılığın sonuçları bile sınıfa göre bölünmüştür. Ama pire için yorgan yakmak ile ilgili eski atasözünü akılda tutmanın bir zararı olmaz - pireler çok fazla ve yorgan çok küçük olsa bile. Bunun iki iyi sebebi var. Birincisi basitçe yorganı feda etmek aptalca olur. İkincisi ise pireleri tutup yorganı yakmaya çalışan sınıf düşmanımıza yardım etmiş oluruz.

4.1 Devrimde Devlet

Anarşistlerin her zaman Marksistlerle fikir ayrılığı içinde olduğu bir nokta Devlet’in geçiş döneminde hayatta kalması gerekliliği konusundadır. Sözde bilimsel sosyalizmi izleyenlere göre Devlet’in işlevlerinin devrimi yaymak ve korumak için kullanılması, Anarşist Komünistler için ise sınıf toplumunun sorunlarına çözüm olarak proletaryanın devrimin kontrolünü derhal eline alması için merkezsizleşme ve toplumun proletarya tarafından doğrudan idaresi. Marksistler, Anarşist duruşları işbirlikçi olmakla suçlamıştır; bizim yöntemlerimiz izlenirse sonuç çatışma ve eşitsizlik ve elbette kaçınılmaz burjuva reaksiyonu yenmek konusunda acizlik olacaktı.

Anarşistler için ise merkezi iktidarın (Devlet) hayatta kalması yeni bir sömürücü sınıf yaratacak ve kitleleri devrimden uzaklaştıracaktır. Tecrübeler bunun doğruluğuna çürütülemez kanıtlar sunmuştur. Dahası, ne zaman proletaryanın devrimci özyönetiminin özgürce var olmasının en ufak bir ihtimali olsa mülksüzler arasında kayda değer dayanışma örnekleri olmuştur. Bunu tesis ettiğimize göre, meseleye biraz daha dikkatle bakalım. Öncelikle, Anarşistlerin meşru eleştirileri onları eğer yeterli şekilde ilgilenilmezse ölümcül olabilecek kaygan bir yokuşa sürüklemiştir. Dayanışma medeniyet için öğretilmesi gereken bir şablondur ve bahsettiğimiz örneklerin hep devrimci militanların zaten bir süredir nüfuz ettiği yerlerde, başka bir deyişle kitlelerin devrime daha iyi hazırlanmış oldukları yerlerde gerçekleşmiş olması tesadüf değildir. Şöyle de diyebiliriz, (medeniyetin ve toplumdaki rolümüze dair farkındalığımızın gelişmesinin bir sonucu olarak) insan evriminin son hali olan anarşiyi, hayvan-insanın şiddetli, kaba ve saldırgan ilkel davranışı ile karıştırmak tehlikeli olur. İkincisi, amaçlarımızda kafa karışıklığından kaçınmalıyız. Yoğunlaşmaması gereken iktidardır, bir başka deyişle hükümet ve cumhuriyetin yukarıdan aşağıya doğru idaresi (yasama gücü) anlamında Devlet. Bunun yerine kamu hizmetlerinin merkezileşmiş rolünü (alttan gelen özgür fikir birliği temelinde, elbette) korumak herkese aynı hakları garanti etmek için önemlidir. 1936’da İspanyol anarşistlerinin şüpheleri yoktu. Devrimin sadece kaynaklar ve hizmetler konusunda (mümkün olduğu kadar) her şey ilk günden itibaren çalışırsa başarılı olabileceğini bilerek işçilerin kamu hizmetlerinin devam etmesi için (mesela Barselona’da ulaşım) örgütlediklerinden emin oldular. Bundan şu çıkıyor, burjuva Devlet aygıtının dönüştürülmesinden ziyade yok edilmesi doğruyken (geçmişte bazılarının dediği gibi) aynı şey kamu hizmetleri çocukların eğitilmesi, yaşlı ve hastaların bakımı, toplu taşıma vs. söz konusu olduğunda söylenemez. Böyle hizmetlerin zaten var olduğu ve vatandaşlara eşitlik temelinde sunulduğu yerlerde bu sektörlerin işçilerin kolektif idaresine geçişi bu hizmetlerin parça parça özel sektöre satıldığı ve kar yaratmak için işlemeye zorlandığı bir durumdan çok daha kolay olacaktır.

4.2 Bir Numaralı Düşman

Marksistler her zaman tarihin tüm evriminin yapı (üretim sistemi ve ilgili sosyal ilişkiler) tarafından belirlendiğini savunmuştur, politika, kültür ve savaş gibi diğer alanlar kendi etkilerini getirdikleri halde (üstyapı) az ya da çok yapının doğrudan sonuçlarıdır. Öte yandan Anarşistler yapının sosyal sistemin ana kaynağı olduğunda hem fikirdir (tarih sınıf mücadelesi tarihidir) ancak üstyapının bu kadar yakından bağımlı olmadığını, kendi yaşamı olduğunu ve zaman zaman yapı ile etkileşime bile girerek gelişmesine katkıda bulunduğunu düşünür. [Kısa bir not: gariptir ki, Marksistler politikaya katılma ve seçim faaliyeti konusunda kayda değer bir istek, Anarşistler ise bu alanlar konusunda fanatik bir ilgisizlik geliştirmişlerdir]. Devlet’e gelince, Marksistler devrim sonucu üretim ilişkileri (mülkiyet) değiştikten sonra Devlet üstyapısının işlevleri gereksiz hale gelene kadar (bu temelde Troçkistler yeni Sovyet bürokratik aygıtı nedeniyle devrimci ideallerin total başarısızlığını görmezden gelerek SSCB’den yozlaşmış bir işçi Devleti diye bahseder) var olmayı sürdürmeli sonucuna vardı. Anarşistler yerine alternatif kooperatif ilişkilenme şekilleri koyarak devlet aygıtını derhal ortadan kaldırmanın hayati olduğunu savunur çünkü devrim sonucu başta sömürü kalksa da iktidarın sömürüyü yeniden üretebileceğine SSCB örneğinde açıkça gerçekleşen şey ikna olmuş durumdayız. Bir kez daha, ilke doğruydu ama geçen zaman ve kötü propaganda ilkenin çok tehlikeli bir şekilde yozlaşmasına neden oldu.

Asıl düşmanımızın Bakunin’in iyi bildiği gibi bir kişinin bir başkası tarafından sömürülmesi olduğunu ve Devlet’in sömürünün sadece bir tarihi görüngüsü olduğunu, ne tek ne de zorunlu görüngüsü olmadığını unutarak anarşistler geçiş aşaması teorisi ile tarih teorisini karıştırmıştır ve sonunda Devlet’i proletaryanın bir numaralı düşmanı (ve hatta bazıları için, tek düşmanı!) ilan etmiştir. Marksist “devlet-seviciliği” bir o kadar kaba bir Anarşist “devlet-fobisi” ile dengelendi. Bir başka deyişle, eleştirilerini sermayenin bir öznel tarihsel safhada geliştirilmiş egemenlik aletine yoğunlaştırdılar ve egemenliğin kendisini ve alabileceği başka şekilleri unuttular. Ve bütün bunlar devrimci aşamadan sonra hayatta kalırsa Devlet bir kez daha sömürüyü yeniden üretebilir korkusu ile yapıldı. Çokça Anarşist yazının Devlet’ten esas düşman olarak bahsetmesi ve bunun yerine esas düşmanımızın burjuvazi olduğunu iddia eden herhangi birinin kriptoMarksistlik5 ile suçlanmasının sebebi budur. Öyleyse neden patron sınıfı şimdi Devlet’in çözülmesini hedefliyor? Ve neden ABD neoliberalizminin bazı aşırı unsurları (Friedmann gibi) polis güçlerini özelleştirmeyi öneriyor? Unutmayalım ki İtalya’da Mafya ve çeşitli “onur toplulukları” ülkenin sömürücü üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmadığı ancak birleşik Devlet’in kanunu dayatmak amaçları için bile ortada olmadığı kısımlarında bir sosyal kontrol ve polis kontrolü şeklinde doğdu. Devletsiz ve ekonomik eşitliksiz bir toplum yaratılabilir, o Amerikalı anarkokapitalistlerin çok seveceği bir toplum. Ne yazık ki, bu düşüncenin ince zehri homeopatik6 dozlarda anarşistler tarafından farkında bile olmadan emilebiliyor.

4.3 Kolektif işlevler ve baskıcı işlevler

Bu çalışmanın sonuna yaklaşırken, Devlet konusuna genellemeci bir yaklaşımın bizi ileri taşıyamayacağını (ve bizi geri götürebileceğini) tekrarlamalıyız. Bu nedenle modern Devlet’in çeşitli işlevleri arasında (en azından son neoliberal saldırıya kadar bunlar hala varken) ayrım yapmalıyız, toplumsal düzenin hem tek bir alandaki hem de uluslararası işlevleri arasında (Buna Savaş Devleti denilmiştir) ve vatandaşlara minimum güvenlik standartları sağlama işlevleri (Refah Devleti) arasında. Çeşitli işlevler sıkça birbirine bağlıdır ve birbirlerini destekler ama bu farklı ilkelere dayalı oldukları gerçeğini değiştirmez. İlk işlevleri tamamen baskıcıdır ve eşitlikçi bir toplumda yerleri yoktur ancak son işlevleri sosyal entegrasyonu kolaylaştırmaktır ve toplum denmeyi hak eden herhangi bir toplumda oynayacağı bir rol vardır, her ne kadar şekillerinde değişiklikler gerekse de. Ancak şu andaki gidişata bakılırsa gittiğimiz yön bizim istediğimiz olan değil. Bu kapitalizmin büyük bir istekle aldığı bir yol. Refah Devleti’nin ortadan kaldırılması ve Savaş Devleti’nin korunması ve hatta güçlendirilmesi. AB anlaşmaları, NATO’nun büyümesi, İtalya ve başka ülkelerde profesyonel orduların gelişmesi tüm bunlar aynı yeri işaret ediyor, diğerlerine ek olarak en azından çalışanlar için vergi yükünde tutarlı bir azalmayı içermeyen bir yeri. Gerçekte, Savaş Devleti’nin gelişmesinin sadece sınıf düşmanımızın işine geldiğini ekleyebiliriz. Refah Devleti için mücadele bizi ilişkilerin kolektif ve somut özyönetimine hazırlayabilir (uzaklaştırmaktan ziyade). Bunun yerine öyle gözüküyor ki bazı sözde anarşistler için kötülük kamu sağlığı, eğitim ve sosyal güvenlikte çünkü bunlar hastalık, bilgi ve yaşlılığın kar için sömürülmesi yerine Devlet organları tarafından sağlanıyor. Ama unutmayalım ki Devlet devrimci başarıya bir engelken ve gelecekte burjuvazi ve proletarya arasındaki ilişkilerin herhangi bir devriminde en başta ortadan kalkmalıyken, tarihte ortaya çıkışı ondan önce gelen barbarlık için ileri bir adımdı ve eğer mülkiyet ilişkilerinde devrimci bir değişiklik ile beraber olmazsa ortadan kalkması bizi amacımıza yaklaştırmaz, uzaklaştırır.

5. Birkaç temel kural

Anarşist Devlet karşıtlığı şüphesiz Marksizm’in ilgilenmeyi başaramadığı çeşitli konulara dikkat çekmede yararlı oldu: politik iktidarın rolü, devrim sırasında ve ertesinde kurumların rolü, entelektüel sınıfların rolü, idarenin içsel doğası ve kendini üretme yetisi, bazı koşullar altında üstyapının evrimsel özerkliği ve genel evrime etkisi. Tüm bu alanlarda geri dönüşsüz teorik ilerlemeler oldu ve bunlar sosyalizmi farklı çeşit Marksizmlerin parametreleriyle kurma girişimleri ile alanda kanıtlandı. Ancak Devlet karşıtlığını temizleyip, basit analojilere dayalı fazla yüzeysel yorumlamaların birikmesi sonucu çevresinde toplanan tozu almalıyız. Özellikle, devlet ve kamu, bürokrasi ve hizmetler, hiyerarşik ve kolektif arasındaki zararlı kafa karışıklığını. Elbette kamu hizmetlerinin bürokratikleşme ve onları kullanan bireylerin ihtiyaçlarına ilgisizlikten etkilendiği doğru. Ancak (malum güçlerce kontrol edilen) medyada hizmet hataları ve verimsizlikler konusunda günden güne yaratılan skandalın sadece özel kara yol açmaya hizmet ettiği de doğru. Bugünün haklı olarak eleştirilebilecek kamu hizmetlerinden eşitlikçi, sınıfsız bir topluma giden yol kapitalizmin en vahşi halinin geçit vermez ormanından ve sözde her vatandaşın çıkarlarından geçmiyor. Bu farklı bir yol, ters yöne koşan:

- hizmetlerin dolaylı, eşit dağıtılan maaşlar olarak tanınması;

- daha verimli ve herkese ücretsiz daha fazla hizmet talebi;

- kolektivite ve hizmetlerin dağıtım kalitesi üzerinde daha verimli ve sürekli kontrol, ama “politik temsil” şeklinde değil.

Toplumun ve insanlar arasında doğanın yarattığı eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik hizmetlerin gelecekteki verimli bir özyönetimine hazırlanma yolu budur. Bu “kamu hizmeti”nin doğru ve en öz anlamıdır.

Notlar:

* “What a State to Be In”: “State” kelimesi İngilizcede hem “hal, durum” hem de “devlet” anlamına gelir, başlıkta bu şekilde bir kelime oyunu yapılmıştır.
1 Liberter: özgürlükçü. ç.n.
2 İng. Association. ç.n.
3 I. Enternasyonel
4 En. Labour Party: İşçi Partisi olarak da çevriliyor. Ç.n.
5 Gizli Marksistlik
6 Aşırı derecede seyreltilmiş.

Kaynak:

http://www.anarkismo.net/ newswire.php?story_id=2012

  Etkinlik Takvimi
Ocak
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031    
Aralık Şubat


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Tukaş
Diğer
Video : Anarşizm
Diğer
Müzik : A Las Barricadas
Diğer

  Linkler
Çorlu'dA
Veganarşi
İç Mihrak
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız