Bir Lokma Bir Hırka Yazar : Kemal Demir


"Çevik bahrî olmak gerek Bir denize dalmak gerek Bir gevher çıkarmak gerek Sarraf onu bilmez ola"

Yunus Emre



Yaklaşık bir on sene önce, diğer birçokları gibi, "cennetim" bir bolluk cennetiydi. Aslında öyle kendim için bir bolluk falan aradığım yoktu. Çok az şey yetiyordu bana. Aç kalmamak, birkaç kitap, kışın kalın, yazın ince birkaç giysi vb. Ama iş başkalarına gelince, yani şu "en yüce değer" olan emeği temsil edenlere gelince işler değişiveriyordu. Onların bir "temsilcisi" olarak onlar için her şeyi istiyordum. Evet her şeyi.

Ne miydi bu her şey? Nasıl köleler için "iyi yaşam" kölecinin yaşamı örnek alınarak tasarlanıyorsa, benim için de öyleydi. Proletarya burjuvazinin sahip olduğu, olabildiği her şeye sahip olmalıydı. Bunu çoktan "hak etmişti". Otomobilleri, lüks gemilerle yapılan (hele kamarotlar güzel kızlarsa) denizaşırı seyahatleri, bir süpermarkette görülebilen her şey, otomatik çamaşır-bulaşık makineleri, hatta hatta (burada gülmeyin) robot uşaklar! Ama doğru söyleyin, kaç kişi robot uşakları ya da başka bir deyişle robot proleterleri düşünmekten kendini alabilmiştir?
"Bir lokma, bir hırka", bu deyiş, uyuşukluk ve kaderciliğin simgesiydi. "Kendileri yesin içsinler, proletarya bunlarla mı yelinsin?" Kökeni çok eskilere uzanan bu deyiş, burjuvazinin ideolojik dışa vurumuydu sanki. Bu deyiş sömürülen ve ezilen kitleleri uyuşukluk içinde durumlarını kabullenirse götüren ve bir de bin yıllık bir kültürden destek aldığı için son derece güçlü bir burjuva sloganıydı. Acaba öyle miydi? Acaba öyle mi?
Şüphesiz bu durumun kolay anlaşılır yanlan var. "Geri" fakat diğer "geri" ülkelere göre göreceli olarak batılılaşmış bir ülkenin devrimcileri olarak bu konumda olmamız anlaşılabilir bir şey. Ülkede binlerce ve milyonlarca insan en basit yaşam araçlarından yoksunken, bulgur, tarhana, soğan ve ekmekle "beslenirken", farelerin cirit attığı "evlerde" yaşarken, bunca "acil'' sorun varken, nasıl olurdu da bu sorunları görmezden gelirdik? Batılı eğitim tezgahından geçirilmiş bir kuşak olarak bu sorunların çözümünü sanayileşmede, makineli tarımda, "disiplinli bir planlamada", rasyonel bir ekonomi yönetiminde, kısacası, bu sorunlarını büyük ölçüde çözmüş olan "ileri" batı ülkelerinde bulduk. Bazen sosyalistliğimize yediremeyip bu kapitalist ülkeleri örnek olarak veremediğimiz için,

.Bahri: Bir çeşit deniz kuşu.

Sanayileşmiş, "ileri" sosyalist ülkeleri örnek verirdik. Ama mantık aynı mantıktı. O günlerde çok söylenirdi (hala söyleniyor ya), "SSCB'de kişi başına demir üretimi şu kadar kilo", "elektrik üretimi şu kadar kilovat", "herkese sırayla araba veriyorlar", "insanların renkli TV'leri var". Bu rakamlar ne kadar yükselir ve ABD'ye ne kadar yaklaşırsa sosyalizmin başarısı o kadar kanıtlanmış olurdu. Düşmanlarımızın elinde ne kadar çok 'şey' varsa bizde de o kadar çok olmalıydı. Sosyalizmin kapitalizmden aşağı kalır bir yanı mı vardı? Acaba sosyalizm, kapitalizmin en gelişmiş, hani şu reklâm terimiyle "süper" bir cinsi miydi?

"Kurtuluş" böyle tasarlandığında, üstelik kendileri "bu dünyanın nimetlerinden vazgeçmiş" devrimciler, "kitlelerin" karşısına heybelerindeki cicilerle çıkıyorlardı. "SSCB'de şunlar var, hayır Çin'de daha çok, bizi destekleyin, bizim düzenimizde her şeyi bulacaksınız", İnsan kendisini böyle bir ortamda rahatlıkla müzayede'de sanabilir. Gecekondu mahallelerine gidilir, "kitle çalışması" yapılacaktır. Briketler alınır, yerler düzeltilir, gecekondular yapılır, yıkımlara karşı direnilir, "halkımızın" konut sorunu (bir ölçüde de olsa) çözülür, eee sonraaa? Sonrası mahalle oturur, artık yıkım tehlikesi filan da kalmamıştır, "halkımızın" arsa spekülasyonları, çit ve bahçe kavgaları başlar, devrimciler artık pek de istenmeyen kişiler olmaya başlarlar. Onlar yüzünden mahallede "rahat ve huzur" kalmamıştır. Başka bir yerde o coşturucu sözcük dile gelir, "Grev!", "Hakkımızı söke söke alırız!" haydi işbaşına. Devrimciler fabrika önlerine, grev fonlarına katkı,. faşistlere karşı savunma, "kardeş, bacı", sonra devrimcilerin de katkısıyla "zafer!" %100 zam. Davullar zurnalar! Grev bitti artık devrimcilerin de işi bitti, evli evine köylü köyüne. Eylül sonrasında asılan "proleter" var mıydı? Neredeydi o "temsil" edilen proleterya? Hangi olayda sesini duyurdu, neredeydi? Hiç şaşırmayalım baylar, istenilen ve devrimcilerin de ona önerdiği yerdeydi. Maddi çıkarlarının, renkli TV'lerinin, otomobillerin peşindeydi, ithal mallar mağazası vitrinlerine burunlarını yapıştırıyorlardı. Milli piyango biletleri alıyor, sportoto ve at yarışı oynuyor, köşe dönmeye çalışıyorlardı ve "iyi yaşam" düşleri onlara önerilenden pek farklı değildi.
Öyleyse şu "iyi yaşam" kavramına biraz daha yakından bakmakta yarar var.


"Teknoloji savunusunun temel taşlarından birini oluşturan 'iyi yaşam'"tefimi eski Yunan'a, " Aristo'ya kadar uzanıyor. Fakat terim Helenik kökenleriyle çok farklı anlamlar taşıyor bugün. Günümüzün maddi olarak etkin yaşam anlayışıyla gerek eski Yunan, gerekse ondan etkilenen anlayışlar arasında tekniğe bakıştan kaynaklanıyor bu farklar. Modern anlayışa göre teknik, yararlı bir nesneyi üretmek için gerekli hammaddeleri, aletleri makineleri ve diğer buluşları bir araya getirmek sorunu sadece... Fakat 'eski' anlayışta bu böyle değil, teknik; bu basit sözcük, çok daha karmaşık bir anlama sahip. Terim bu anlayışta toplumsal ve ahlaki bir bağlama oturuyor ve Aristo'nun cümleleri ile sorun sadece bir kullanım değerinin "nasıl" üretildiği değil ama aynı zamanda niçin üretildiği sorunu... Eski teknik kavramı, burada, tekniğin amacının "iyi yaşam" kavramıyla, ancak gelişmiş bir özne olarak üreticiyi kapsadığında bir anlamı olduğunu vurguluyor." (KARA, Sayı: 1, Teknoloji Üzerine Birkaç Söz)



Oysa günümüzde "üretici"nin özne olma özelliği mumla aranacak kadar azalmıştır. Yaşamdan "üretimi" koparan statükonun mantığı, üretimi bir "zorunluluk alanı" olarak tanımlamaya yönelmiştir. Tahakkümün üretiminde zorunlu olarak bir angarya olan üretim, bir tasarım olarak mümkün bütün "üretim" anlayışına mal edilmeye çalışılmıştır. Üretim artık kurtulunması gereken bir kötülüktür. "Boş zaman" gibi bir kavramın günümüzde böyle sık kullanılışının nedeni de budur. "Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?" Yaşam üretim ve üretim dışı olmak üzere ikiye bölünmüş bunlardan biri zorunluluk biri de "özgürlük" alanı olarak tanımlanmıştır.

Oysa yaşamı böyle tasarlayan bir yaşam anlayışının sorunu niteliklerle değil, niceliklerledir. O zaman cevap kendiliğinden gelir. "Özgürlük alanı" tüketim alanıdır. Hıncınızı alırcasına tüketeceksiniz artık. Hafta sonu, "aradığınız bu kapağın altındadır", "biraz alışverişe çıkalım", balık avı meraklılarına makineli oltalar, TV renkli de seyredilir, dağlarda bayırlarda özgür bir at gibi dolaşan otomobil ve tabi lastik ve tabi motor yağı reklamları. Birkaç kilo, birkaç metre, ölçülebilir bir "özgürlük". O kadar ölçülebilir ki artık klişeleşmiş bir sorudur "hafta sonu ne yaptın?", "tatilde ne yaptın?". Vereceğiniz cevaplar adeta şaşmaz metrik ölçüler gibidir. Karşınızdaki bu cevaplardan "ne kadar özgürlük tükettiğinizi" anlayabilir. Bu sorunlara örneğin "düşündüm", "sevdim", "yıldızlara baktım" gibi cevaplar verilemez. Verilse de .bir anlamı yoktur zaten.
Statükonun herkese mal ettiği bu üretim-tüketim, zorunluluk-özgürlük anlayışı, insanlarca ve bu arada devrimci akımlarca da handiyse "üretim"in mümkün tek biçimiymişcesine görülür. Bu noktada en "devrimciler" günün birinde üretim-zorunluluk alanını robotlara terk edip insanların "rahat" edeceğini ileri sürerler. 13. yüzyılda bir ayakkabı, bir keman, bir fırın, bir kaşık, bir dokuma ustasına zanaatını yasaklasanız, o ustayı öldürmüş kadar olurdunuz. Üretim de her şey kadar hayatın kopmaz bir parçasıdır çünkü. Ürüne ustanın "ölçülebilir soyut toplumsal emek gücü" değil "göz nuru" akmıştır.

Ürün onun ahlakının, estetiğinin, tüm yaşamının bir yaratımıdır çünkü. Ama gidip, "bana, senin verdiğin sürenin yarısında bir değil beş ayakkabı yap, sana istediğin paranın on mislini vereyim" derseniz eğer, kovulursunuz. Usta o sürede yetiştirmeyeceğinden değil, kendi istediği gibi yapamayacağından, ona bir yaratım olarak, kendi içsel zenginliğinin bir parçası olarak bakamayacağından reddedecektir sizi. Bir lokma, bir hırka, diyecektir size. Üretim onun özgünlüğü ve özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır.
Günümüz toplumuna nicelikler toplumu dedik. Yani ölçülebilir değerler toplumu. Tabii ki bu ölçülebilir değerler peşinde koşan insanların toplumu demektir. Ama bir toplumun devrimcileri de bu değerler peşinde koşuyorsa durum vahim demektir. Çünkü, bu devrimcilerin içinde bulundukları "ilerleme" mantığı toplumu bütün veçheleriyle sorgulamaktan, onları men etmektedir. Son yüzyılın bütün devrimlerinin geri düşmesinin nedenlerinden biridir bu. Ufkumuzun son noktası ABD ya da SSCB gibi "ileri" ülkeler ise ve kalkış noktanıza "halkınıza" bu ülkelerin kendi "halklarına" sağladığı refahı sağlamayı koy-muşsanız, insan türü her bakımdan tehlikede demektir. Artık "düşmanlarınız" olan "burjuvalara" benzemekten hiç bir şey alıkoyamaz SİZİ Kapıdan atarsınız, bacadan girerler.

Bu nicelikler toplumu, üretimden insan ihtiyaçlarını karşılamayı değil fakat ihtiyaç üretmeyi, bizi kendisine bağlayan zincirler halinde ihtiyaçlar üretmeyi anlamaktadır. Bir bağlamada maddi diye adlandırdıklarımızla manevi olarak adlandırdıklarımız arasında kurulmuş estetik ve özgür bir denge olarak tanımlayabileceğimiz ahlak, ölçülebilir değerler arasında yitip gitmektedir.



Ekonomi, maddi üretim sürecine, tahakkümün, onu yaşamın diğer düzlemlerinden ayırarak verdiği ad olduğu için tahakkümün dizgelerine göre tasarlanmış ve kurulmuştur. Bu nedenle onun çarkları 'tahakkümün çarklarıyla genelde büyük bir uyum içinde işlemektedir. Bu haliyle insanlar bırakın ihtiyaçlarının neler olduğuna karar vermeyi, onların nasıl üretileceğine karar vermeyi, aksine ekonominin yarattığı yeni ihtiyaçlarla, tahakküm dizgesine gün be gün kopmaz zincirlerle' bağlanmaktadır. Politik planda tamamen erksizleştirilmiş insanlar, öte yandan da ekonomiyi "kendi kuralları olan" bir alan j olarak tasarladıklarından onun karşısında da hepten erksizleştirilmişlerdir. Bu noktadan sonra uçak gemileri, tanklar, füzeler, astragan kürkler, otomobiller, televizyonlar ihtiyaç haline gelir ve tabii böyle olunca bütün bir tahakküm-ekonomi zincirinin köleleri durumuna dönüşen insanlar çıkar ortaya. Ve bir devrimci kadar ciddi ciddi liberterlere "Siz iktidara? (soru işareti benim) gelince, merkeziyetçi olmadan demiryollarını nasıl yöneteceksiniz" (Troçki) diye sorar, başka biri kalkar "Otorite olmadan fabrika yönetilir mi?" (Engels) diye sorar.

Ama bazı sorular hiç sorulmaz. Bırakalım kitle yok etme araçlarını, eğer tahakkümsüz bir dünya istiyorsak uçak gemilerine, nükleer füzelere, kimyasal silahlara ihtiyacımız olmayacağı açık. Çünkü bu aletler, yine de beyni fazlaca resmi ideolojilere doldurulmamış bireyler tarafından çoğunlukla "ihtiyaç" listesinde görülmeyebilir. Ama biz kendi varlıklarının meşruluğunu, çevrelerinde yarattıkları "yararlılık" mitosunun zırhıyla sağlayan hırdavatlara bakalım. Otomobil. Ne kadar hızlı ulaşım sağlayan bir araç değil mi? Peki biz kapitalizmin her türünün gereksindiği kadar bir hıza gereksinme duyacak mıyız? Otomobilin, otobüsün, kitle taşımacılığının (yani bu büyük üretim ve savaş aracının) tarihin çöplüğüne atılmasıyla birlikte, ne kadar çok hırdavatın kendilerini aynı çöplükte bulacakları hiç düşünüldü mü? Televizyon, "iletişim" aracı değil mi? Ekranda donmuş bir "iletişim". TRT, BBC, ZDF gibi tekelleri bir yana bırakalım, onların bizi iletiştirmediği yine oldukça açık. Ama yapısı gereği TV ve ona bağlı olan bütün bir ağ merkezi olmak zorundadır. Bu durumda ise hiçbir zaman o "birilerinin" iletişim seçeneklerinin dışına çıkamayacağız demektir.

İşin daha başka bir yanına yönelelim. Bugün dünya nüfusunun önemli bir kesimi kendi ekmeklerini dahi yapabilmekten acizdir. Yapabilmekten.diyorum alabilmekten değil. Bundan yüz yıl önce dünya nüfusunda kendi elbiselerini dikebilenlerin oranı bugünküne oranla ne durumdadır acaba? Ama bu soruya cevap "kolaylık" değil mi? Yani büyük konfeksiyon ve ekmek fabrikaları varken ne gerek var diye sorulacaktır değil mi? Onlara ve onların çıkardığı her modaya para yetiştirmek, "olağanüstü" dönemlerde ekmek karnesiyle fırın önlerinde kuyruklar oluşturup birbirimizle dövüşmek ve bizi ayırması için polis çağırmak daha "kolay" değil mi? Çok değil belki bundan 50 sene sonra -eğer her şey böyle devam ederse-dünya nüfusunun önemli bir kesimi yemek yapmayı unutacak, unutmasa bile hammaddelere ulaşamayacak -çünkü onlar hazır yemek sektörünün fabrika ve mağazalarına toptan ulaştırılacak- tek bir fabrikanın denetimini elinde tutan, milyonlarca insanın beslenmesini ya da beslenmemesini yönlendirecek. Nasıl bugün aydınlanmamız tek bir şaltere bağlıysa. Nasıl İstanbul'da 8 milyon insanın suyu bir ya da iki pompaya bağlıysa. "Kolaylık" bize o kadar çok şey kaybettiriyor ki, bunu ancak hizadan çıkmaya başlayınca anlayabiliyoruz.
Toplumsal düzen bir dizgeye göre örgütlendiği zaman, başka bir dizgeye geçmesi son derece zordur ve düzenin bütün halkaları birbirini gerekser. Aydınlanmamızı, gece ışık sağlayabilmemizi koskoca bir ağa bağımlı kılmışsak, o ağın hiç bir yerinde bir aksamaya tahammülümüz yoktur. Oysa gece karanlıkta kalmamanın binbir yolu vardır ve düşünürsek belki bir o kadarını daha biz buluruz. Üstelik bunları sağlamamız için hiç de o koskoca teknoloji ağlan gerekmeyebilir. Ama bugün bu "kolay"dır. "Kolay" olduğu için de bırakırız yaparlar, bırakırız çiğnerler. Hayatın birçok "nimeti" için böyledir bu durum. Kendi seçimimizle belirlemediğimiz, belirleyemediğimiz, binlerce günümüz "ihtiyacı," bizi günümüz hayat tarzına sıkı sıkıya bağlamaktadır. Statüko "bir lokma, bir hırka" denildiğinde güç kazanmaz, aksine o zaman hırdavatlar üzerine kurulu düzeni sarsılacaktır.

"Bir lokma, bir hırka" seçilmiş bir durumu yansıtan bir deyiştir. "Azıcık aşım, ağrısız başım" deyişinin tam da zıddı olarak aktif bir seçime gönderme yapmakta, birey tarafından bilinçli olarak yapılan bir sadelik tercihini vurgulamaktadır. Bu deyiş "ağrısız bir baş" istememekte, aksine seçebilme özgürlüğünü geliştirebilmek amacıyla, kendisine sunulan "biyolojik yaşamı" devam ettirebilme seçeneklerinin birçoğunu bilinçli olarak bir kenara itip, onların egemenlik alanını daraltmaya çalışmakta, "ağrılı" bir seçim için seçebilme gücünü elinde tutmaya çalışmaktadır. Bunu yapabilen, bu tercihe yönelebilen birey, varolan yaşamla -ki o gerçekten "maddi" temellidir- bağlarını azaltabilmekte ve kendi tasarımında oluşturduğu varolmayan ama "gerçek" yaşamıyla şort derece kopmaz bağlar kurabilmektedir.

Bu kolay mıdır? Günümüzde "pratik" bir değeri var mıdır? Birinci soruya hayır derken, ikincisine evet diyorum. Kolay değildir şüphesiz. Ama vitrinlere burun yapıştırmaktan, ağız sulanmasından, kuyruklarda birbirimizi itiştirmekten, para, para, para uğruna birbirimizin üzerine basmaktan, bütün seçebilme olanaklarımızı reklamcıların, haber ajanslarının, basın tekellerinin, sanayi tekellerinin, sanatçıların, bilimcilerin, bütün ölçülebilir değer üreticilerinin ellerine bırakmaktan daha mı zordur?

"Pratik" değere gelince... Bu olayın iki yüzü vardır. Bireysel olan, bir ölçüde kendi kendimize kurabileceğimiz bir dengedir. Sahip olduklarımızın ne kadarını yitirirsek hala yaşama gücümüzü koruyabiliriz? Bir şeyleri elde edebilmek için kendimizi' ne kadar ve nereye kadar satabiliriz? Aslında "kendimiz" kavramı, bu sorulara verilecek cevaplarla tanım bulabilecek bir kavramdır, "...güzel olan ne mahrum edilmek, ne de kendini mahrum etmektir, ama mahrumlu duymamaktır." (Henri Bergson, Ahlak ile Dinin iki Kaynağı, s.76). Bir devrimciyi yalnızlığında, tekliğinde, ayakta tutacak ya da yıkacak cevaplardır, bu sorulara verilecek cevaplar.

"Pratik" değerin ikinci yüzü toplumsal olandır. Toplumsal bir tavır alışın "mallar" üzerine geliştireceği tavırlar, özgürlük mücadelesinin en önemli silahlarından biri haline gelebilir. Aynı zamanda bunlar toplumsal tavır alışın, tasarladığı yaşama yapılacak "yapıcı" göndermelerdir. Bu düzen ölçülebilir değerler düzenidir dedik. Bu tarz değerlere mümkün olduğunca duyarsız bir toplumsal tavır alış yaratmak, bu tavır alışın, düzenin üretebileceği değerlerle sarsılmasını, bölünmesini, giderek parçalanmasını önlemenin en sağlam yoludur. Özgürlük mücadelesi toplumsal boyutlar kazandıkça geliştirebileceği, hırdavatları reddetme ve sadelik kazanma çabası toplumsal etkileri olabilecek boyutlara kavuşturabilir ve kökten bir sorgulamanın yollarını açabilir. Unutulmasın, düzen sadece bize az ücret vermekle değil, bizi "maddi" bir sefalet içinde tutmakla değil, bize sattığı mallarla, hayallerini sattığı, mal ve onları kullanım biçimleriyle, onları elde etmek için giriştiğimiz sefil çabalarla bizi "manevi" ve yaratıcılık açısından da "maddi" bir sefalet içinde tutarak yaşamaktadır. Eğer toplumsal devrimciler, tahakküme karşı giriştikleri mücadelede "kapitalist" düzenin sağladığı bütün hırdavat "nimetlerini" proleteryaya önererek atın önüne bir tutam saman tutmaktan öteye geçemeyecek ve "size de otomobil, size de video, size de onların sahip olduğu her şey" diyecekse , böylesi bir "devrimci" projeyi ortasından çatlatmaya, tek bir yılbaşı piyangosu ve onun yarattığı çok daha "gerçekçi" hayaller yetecektir.


"Uykusuzluk? Nedenini söyleyebilirim! Nasıl yaşıyorsun? Çarşıda şöyle bir dolaşıyor ve yorgun dönüyorsun. Sonra güzel ılık bir banyo yapıyorsun. Canın istediği zaman yemek yiyorsun. Uyku? Senin hayatın bir uyku."

(Aklarsan Lewis Mumford; "Tarihte Şehir", s.191)