ZENGİNLİĞİMİZ Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Tüm kitabı indirmek için tıklayın

İlk insanın, çakmaktaşının ucunu sivrilterek ilk silahı yapmasının, bu silahla ilk av ürünlerini elde etmesinin, ölürken de çocuklarına uygun bir kaya kovuğu, kaba yontulmuş birkaç kap kaçakla; anlayamadığı, korktuğu, acınası varlığını sürdürebilmek için müthiş bir mücadeleye giriştiği uçsuz bucaksız bir doğa bırakmasının üzerinden çok zaman geçti.

Ama o zamandan bu günlere uzanan ve binlerce yıl süren çok uzun yol boyunca insanoğlunun muazzam bir birikimi oldu. Toprağı temizledi, bataklığı kuruttu, ormanı kesti, yollar açtı; yaptı, yarattı, gözledi, akıl yürüttü; pek çok karmaşık araç gereç yaptı, doğanın bağnndan sırlarını söküp çıkardı, buharı denetimi altına aldı. Bugün, uygar dünyada gözlerini açan bir bebek, dünyaya geldiği anda, kendinden önce yaşayan ve çalışanlarca oluşturulmuş, biriktirilmiş muazzam bir sermayenin sahibi oluyor. Ve bu sermaye ona, kendinden öncekilerin emeğiyle birleştirdiği kendi emeğinin de yardımıyla, "Bin Bir Gece Masalları"ndaki göz kamaştırıcı Doğu hazinelerinin bile yanında sönük kalacağı büyüklükte bir zenginliğe sahip olma olanağı sunuyor.

Temizlenip sürülmüş toprağın, insanlığın gereksindiğinden de bol bir hasat vermek için beklediği tek şey, akılcı bir emekle iyi cins bir tohumun bağrına bırakılmasıdır. Tarımsal işlerle ilgili en mükemmel araç gereçler yapılmış, yaratılmış bulunuyor. Amerika'nın bakir bozkırlarında yüz kişi, makinelerin de yardımıyla, birkaç ay içinde, on bin kişiye bir yıl boyunca yetecek buğdayı üretebilmektedir. İki üç kat fazla ürün almak isteyen biri ise her bitkiye özel bakım uygulayarak, küçücük bir toprak parçasından bile akıl almaz ürün elde edebilir. Geçmişte bir avcının kendini ve ailesini besleyebilmek için yüzlerce kilometre karelik bir alana ihtiyacı varken, günümüzün eğitimli insanı bunun on binde biri kadar bir alandan aynı şeyleri sağlayabiliyor, hem de çok daha az bir emekle ve riskle.

İklim bu konuda engel değil. Güneş ışığı yeterli değilse, yapay sıcaklığa başvuran insanoğlu; büyümeyi hızlandırmak için bir gün ışık da üretmeyi başaracaktır. İçinden sıcak su geçen dökme demir borular ve cam duvarlar aracılığıyla, aynı toprak parçasından açık havada olduğundan on kat daha fazla ürün alınabilmektedir.

Hele sanayi alanında ulaşılan başarılar çok daha çarpıcı. Üç dört kuşak insanın çabasının ürünü olan ve çoğunun buluşçusu belli olmayan günümüz makinelerinin yardımıyla, yüz kişi, on bin aileye iki-üç yıl yetecek giysiyi dikebiliyor. Gerekli donanımları olan bir kömür ocağında yüz kişi bir yıl içinde on bin aileyi en çetin kışlarda bile ısıtabilecek miktarda kömür elde edebiliyor. Daha geçenlerde, 1889 yılında, Fransız devriminin yüzüncü yıldönümü dolayısıyla açılan sergide, birkaç ay içinde Paris'e yeni bir Paris eklendiğini hayretler içinde görmedik mi? Üstelik bu iş gerçekleştirilirken Fransız halkının işine gücüne gidip gelmesine hiç engel olunmamış, en ufak bir rahatsızlık yaratılmamıştı.

Gerek sanayide, gerek tarımda, gerekse genel olarak tüm toplumsal yapılanmamızda, atalarımızın emeklerinin ürünlerinden çokça yararlanabildiğimiz söylenemezse de, emrimizde olan demir ve çelik yardımcılarımız sayesinde insanlığın büyük bir zenginliğe, lükse kavuşabileceğini tam bir inançla söyleyebiliriz.

Evet, zenginiz; hatta düşündüğümüzden de zenginiz; sahip olduğumuz şeylerle zenginiz, bu bir; ikincisi, çağdaş bilim ve tekniğin yardımıyla geliştirebileceğimiz şeylerle zenginiz. Hele, bilim ve teknoloji alanındaki bilgi birikimimizi herkesin refahı için kullanabilsek, topraktan da, sanayi ve manüfaktür üretiminden de elde edeceğimiz ürün miktarıyla akıllara durgunluk verecek denli zenginiz.


II


Eğitimli insanların çok zengin oldukları tartışmasız bir gerçek olduğu halde, çevremizde bu denli yoksulluğun hüküm sürmesine ne demeli? Halk yığınlarını alıklaştıran bu ağır çalışma koşulları neyin nesi? Hatta doğru dürüst bir geliri olan işçide bile, geçmişten tevarüs ettiği bunca zenginliğin ortasında, günde birkaç saat çalışma karşılığında herkese bol bol yetecek ürün verebilecek bunca güçlü üretim araçlarıyla donanmışken, yarınına bu güvensizlik nereden geliyor?

Sosyalistler bu çelişkiyi açıklayalı çok oldu; bilimin her dalından aldıkları kanıtlara dayanarak açıklamalarını her gün yinelemeyi sürdürüyorlar. Bu anlaşılmaz gibi görünen tuhaf çelişkinin nedeni şudur: Üretim için gerekli olan her şey; toprak, maden ocakları, makineler, iletişim, besinler, ev, eğitim, bilgi... bütün bunlar ve başkaları, insanoğlunun doğanın güçlerini alt etmeyi öğrendiğinden bu yana, soygunlardan, sürgünlerden, savaşlardan, cehalet ve zorbalıktan ibaret olan uzun geçmiş boyunca- bir avuç insan tarafından gasp edilmiştir.

Bu tuhaf çelişkiye neden mi arıyorsunuz, saymakla tükenmez: Bu bir avuç insan, geçmişte edindiklerini öne sürdükleri bir hakla, elde edilen ürünlerin en az üçte ikisine el koymakta, sonra da bunu en anlamsız biçimde savurmakta, delice tüketmektedirler. Bir başka neden: Bu baylar halkı o hale getirdiler ki, fabrikalarında, topraklarında, madenlerinde -aslan payı kendilerinde olmak üzere- lütfedip işçilerin çalışmasına izin vermeseler, işçi de köylü de bir ay, hatta çoğu kez bir hafta yaşamaya yetecek geçim imkânlarından yoksundur. Son bir neden olarak da şunu kaydedelim: Bu baylar işçiyi herkes için gerekli olan şeyleri değil, kendilerine en fazla kazancı sağlayacak şeyleri üretmeye zorlamaktadır. Esasen sosyalizmin özü de bu sayılan olguların açıklığa kavuşturulmasıyla ilgilidir.

Gerçekten de, işte önümüzde uygar bir ülke. Geçmiş zamandan kalan ormanları ona zarar verecek şeylerden ayıklanmış, temizlenmiş, bataklıkları kurutulmuş, iklimi sağlığa çok daha uygun olmuş, ülke yaşamak için elverişli koşullara sahip... Eskiden yabani otların bittiği toprak şimdi bereketli, verdikçe veriyor... Tepelerin güney yamaçları teraslanmış, omçalarda sallanan üzüm salkımları göz alıcı... Eskiden yenilmeyen meyveler ve kökler veren yabani bitkiler, bitmez tükenmez çalışmalar sonucu lezzetli, besleyici sebzelere ve dalları birbirinden güzel, ağız sulandırıcı meyvelerle dolu ağaçlara dönüşmüş.

Ülkeyi her yanından binlerce şose ve demiryolu kesiyor, dağları deliyor yollar... Alplerin, Kafkasların, Himalayalann vahşi yamaçlarında lokomotiflerin ıslığı duyuluyor. Irmaklar, dizginlenmiş, ulaşım yapılabilir hale getirilmiş... denizlerin kıyıları uzun uzun incelenmiş, haritaları çıkarılmış, denizleri aşmak gemiciler için çocuk oyuncağı... Ağır emekler harcanarak yapılan dalgakıranlarla oluşturulan yapay koylar, öfkeli okyanusa karşı gemiler için harika bir sığınak. Dağlar delinip tüneller açılmış; nerede kömür ve maden varsa oraya uzanan galerilerle yeraltı tam bir labirente dönüşmüş. Kara, deniz ve demiryollarının kesiştiği her yerde, içlerinde sanayinin, bilimin ve sanatın hazinelerini barındıran kentler kurulmuş, kurulu bulunanlar daha da büyümüş.

Kuşaklar boyu yoksulluk içinde doğup yoksulluk içinde ölen, egemen sınıflarca ezilen, aşağılanan, öldüresiye çalıştırılan yığınların mirası bu, on dokuzuncu yüzyıla.

Ormanları zararlılardan temizlemek, bataklıkları kurutmak, yollar açmak, ırmaklar üzerine barajlar kurmak için binlerce yıl boyunca milyonlarca insan çalıştı. Avrupa'da işlediğimiz her karış toprak kuşakların alın teriyle sulandı, her karış yol angarya emeğinin uzun tarihine, halklann kan ter içinde kalmasına ve dayanılmaz acılara tanıklık etti. Demiryollarının her kilometresi ve dağların bağrında açılan tünellerin her metresi insan kanından kendi paylarına düşeni aldı.

Maden ocaklarının duvarlarında kazma izleri hâlâ taptaze duruyor. Yukarda kömür molozlan ve yeraltındaki galerilerde bir direkten öbürüne, en güçlü, en verimli olduklan bir çağda gaz patlamasından, su baskınından ya da ocak çökmesinden ölen kazmacıların mezarları... Onların kazandıkları üç beş kuruşla kıt kanaat geçinmeye çalışan ailelerin o zavallı işçilerin ardından ne çok gözyaşı döktüklerini çok iyi biliyoruz biz.

Birbirlerine demiryollarıyla, su yollarıyla bağlanmış kentler, geçmişte yüzyıllarca ortak yaşamlan olmuş bir organizma gibiler. Gidin bu kentleri kazın, birbiri üzerine katmanlaşmış yollar, evler, tiyatrolar, arenalar, kitaplıklar bulacaksınız. Tarihlerini araştırdığınızda her kentte uygarlığın, sanayinin, kültürün, yani o kentin ruhunun nasıl yavaş yavaş geliştiğini ve bütün bunların, kent şimdiki kent olana dek üzerinden gelip geçen bütün insanların işbirliğiyle gerçekleştiğini göreceksiniz.

Şu anda bile her evin, her fabrikanın, her mağazanın değeri, çoktan toprağa karışıp gitmiş milyonlarca emekçinin yeryüzünün bu noktasına döktükleri emekle belirlenir; bunun devamlılığını belirli ölçüde sağlayan şey ise burayı şu anda iskân etmekte olan insanların emekleridir. Halkların zenginliği adını verdiğimiz şeyin her bir parçasının değeri, bu büyük bütünün ne kadar parçasını oluşturduğuna bağlıdır. Eğer uluslararası ticaretin baş köşesinde yer almamış olsalardı Londra dokları ya da büyük Paris mağazaları ne anlam ifade edebilirlerdi ki? Her gün karadan ya da denizden nakledilen yığınla mal olmasaydı maden ocaklarımız, fabrikalarımız, tersanelerimiz, demiryollarımız neye yararlardı ki?

Milyonlarca insan bunca övündüğümüz ve adına uygarlık dediğimiz şeyi yaratmak için çaba harcadı. Yeryüzünün dört köşesine dağılmış başka milyonlarca insan ise bu uygarlığı yaşatmak için şu anda çaba harcıyor. Bu çabalar olmasaydı, 50 yıl sonra bugün övünç kaynağımız olan her şey bir çöp yığınına dönüşürdü.

Hatta fikirler, mucitlerin dehaları bile kolektif olgulardır, geçmişin ve bugünün ortak ürünleridir. Binlerce yazar, ozan, bilim adamı bilgiyi, bilimi elde etmek, yanılgıları önlemek, yüzyılımızın mucizelerini borçlu olduğumuz bilimsel düşünce atmosferini yaratabilmek için yüzyıllarca çaba harcadılar. Ama burada, bütün bu binlerce bilgin, yazar, ozan, filozof, mucit vb.nin, geçmiş yüzyılların emeğinin ürünü olduklarını unutmamak gerekiyor. Sormak gerekir: Her türden binlerce işçi ve zanaatkar değilse, yaşamları boyunca onları hem fiziksel, hem de ahlaki anlamda besleyen, ayakta tutan kimdi? Kendilerini kuşatan ortamdan sıyrılmalarını sağlayan dürtüyü, itkiyi nereden aldılar?

Isının mekanik eşdeğerleriyle ilgili keşiflerde bulunan ünlü bilginler Grove, Mayer ve Seguin'in dehaları, tüm endüstrinin yepyeni bir yola girmesi anlamında insanlığa dünyanın tüm kapitalistlerinin yaptıklarından daha fazlasını sağlamıştır, kuşkusuz. Ama öte yandan bu dehaların kendilerinin de hem sanayinin, hem de bilimin ürünü olduklannı unutmamak gerekir. Gerçekten de, dâhilerin ısının kaynağının mekanik olduğunu, fizikte güçlerin birbirine dönüştürülebileceğini açıklayabilmeleri için binlerce buhar makinesinin yıllarca, herkesin gözü önünde ısıdan mekanik güç elde etmesi, sonra da bu mekanik güçten ses, ışık, elektrik dönüşümlerinin gerçekleştirilmesi gerekti. Ve eğer biz, on dokuzuncu yüzyılın çocukları sonunda bu fikri anlayabilmişsek, daha doğrusu kafamız bu fikre yatmışsa, bu da yine her günkü deneyimlerimizin sayesindedir. Geçen yüzyılın bilginleri de bu fizik yasasına ilişkin öngörülerde bulunmuşlar, bunun böyleliğine dair doğru şeyler söylemişlerdi; ancak on sekizinci yüzyıl bizim yüzyılımız gibi buhar makineleri, kasnaklar, kayışlar, volanlar arasında geçen bir yüzyıl olmadı.

Bir tek şunu düşünün yeter: Eğer Watt, Soho'da, kendisinin kuramını bakır ve demirle hayata geçirecek, makinesini en ufak parçalarına dek yapıp çatarak mükemmel bir hale getirecek ve makinesinin içindeki azgın buharı uslu atlara çevirerek çağımız endüstrisinin kalbi haline getirecek yetenekli işçiler bulamasaydı, su ve ısınma arasındaki ilişkiye dayanan bu yasayı bilemeden, dolayısıyla da şu içinde yaşadığımız teknolojik şahlanışı gerçekleştiremeden daha kaç on yıl geçirebilirdik!

Hangi makinenin geçmişini kurcalarsanız kurcalayın, hep benzer bir öykü bulursunuz: Bitmek tükenmek bilmeyen uykusuz geceler, yoksulluklar, yoksunluklar, hayal kırıklıkları, kaç kuşağa yayılmış isimsiz işçilerin ilk buluşa yaptıkları damla damla katkılar, küçücük ayrıntılardaki -olmadı mı en önemli fikri bile fikir düzeyinde bırakacak, hayata geçirilmesine engel olacak- küçücük düzeltmeler... Aslında her yeni buluş bir sentezdir, yani mekanik ve endüstri denen enginlikten o buluşun öncülü olan başka buluşların toplamıdır.

Bilim ve endüstri, bilgi ve uygulama, icat ve bunun yeni icatlara uzanan bir yol olarak pratiğe geçirilmesi, kafa emeği ve el emeği, düşünce ve maddi emeğin ürünü... Bütün bunlar kendi aralarında birbiriyle ilintili kavramlardır. Her icadın, her ileri adımın, insanlığın varlığını her büyütüşün temelleri, geçmişteki ve şimdideki kafa ve kol emeği toplamının içlerine uzanır.

Mademki bu böyle, o halde bu göz kamaştırıcı toplamın minnacık bir parçası üzerinde bile hak iddia edebilmek, "bu benimdir, sizin değil" diyebilmek mümkün müdür?


III


Öte yandan, insanlık tarihi içinde yüzlerce yıl boyunca, insana üretme ve üretici gücünü artırma imkânı sağlayan her şeye bir avuç insan tarafından el konulmuştur. Bir gün belki bu el koyma işinin nasıl olduğunu anlatırız; şimdilik bu olguya değinmiş olmak ve sonuçlarının ne olduğunu tartışmakla yetindim.

Bugün, değeri, sürekli artan nüfusun gereksinimleriyle belirlenen toprak, halkın onu işlemesine -çağdaş isterlere uygun bir biçimde ve gereğince işlemesine- engel olan bir azınlığın elindedir. Maden ocakları genellikle birkaç kuşağın emeğiyle oluşmuştur, çevrelerinde sanayi ve nüfus gelişmiştir, bu nedenle de değerleri her zaman yüksektir... İşte bu ocaklar bile bir ya da birkaç kişiye ait olabilmektedir. Bu birkaç kişi, ocaklarından çıkarılan kömürün fiyatını yükseltebilmek için kömür üretimini kısabilmekte, hatta sermayelerini değerlendirecekleri daha elverişli bir alan bulduklarında, elverişli fırsatlar yakaladıklarında tümüyle durdurabilmektedirler. Makineler de birkaç kişinin mülkiyetindedir; hatta yapılan ilk aracın, üç kuşak işçinin katkılarıyla mükemmelleştirildiği tartışmasız bir kesinlikle kabul edilen makineler için bile böyledir bu. Yüz sene önce dantel kumaş dokumak için buhar makinesini bulan adamın torunları çıkıp Basel'e ya da Nottingham'a gelseler ve makineler üzerinde hak iddia etseler, "Defolup gidin, nereden sizin oluyormuş bu makineler!" derler. Zorla el koymaya çalışırlarsa makinelerine, topa tutar patronlar onları.

Avrupa'nın yoğun nüfusu, endüstrisi, ticareti, mal ve insan hareketliliği olmasa, yararsız bir demir yığınından daha fazla bir değer ifade etmeyecek olan demiryolları, bugün, kendilerine çoğu zaman herhangi bir ortaçağ kralının sahip olduğu tüm mülklerden daha büyük bir gelir getiren bu yolların belki nerelerden geçtiğini bile bilmeyen bir avuç hisse sahibine aittir. Ve eğer bu yollan açmak için tünel kazarken, dağları düz ederken binler halinde ölen işçilerin çocukları aç bihaç, üst baş perişan bir durumda toplanıp da hissedar beylerden ekmek talep etselerdi, "kazanılmış haklar"ı savunma adına süngülerle geri püskürtülürlerdi.

Toplumun bu abuk düzeninden dolayı hayata atılan bir işçi çocuğu ne işleyebileceği bir toprak, ne başında çalışabileceği bir makine bulabilir; onun payına düşen bir efendinin yanına girip çalışmak, işgücünü boğaz tokluğu karşılığında satmaktır. Oysa onun babası ve dedesidir, bataklığı kurutup o toprağı tarla yapan; o makineleri bugünkü verimli haline getirip o fabrikaları kuran; toprağı kazıp o ocakları açan... Güçlerinin son kertesine dek çalışıp bütün bu varları var eden hep onlardır; onlardan daha fazla veren bir başkası daha yoktur! Öte yandan bu işçi çocuğu, soyu bitmiş son yabanıl hayvandan daha yoksul bir durumda dünyaya gelmiştir. Toprağı işlemesine bir tek koşulla izin verilir: Elde ettiği ürünün dörtte birini mal sahibine, öbür dörtte birini ise hükümete ve tüccar, demiryolu hissedarı vb. gibi her türden gereksiz birtakım aracılara vermek zorundadır. Devletin, kapitalistin, toprak sahibinin ve aracıların el koydukları bu pay yıldan yıla daha da artarken, toprağı asıl işleyene, yaptığı işi kolaylaştıracak, daha çok ürün almasını sağlayacak bir payın düşmesi pek seyrek gerçekleşen bir olaydır.

Sanayide çalışmak isterse eğer, buyur çalış derler, -o da her zaman değil!- ama emeğinin karşılığı olarak var ettiği ürünün fiyatının üçte biri, dörtte biri ücrete çalışmak koşuluyla; çünkü geri kalan üçte ikilik, dörtte üçlük pay yasaların makine, işletme ya da mağaza sahibi olarak kabul ettiği kişilere gider.

Biz, ürünün dörtte birini kendisine vermemesi halinde köylünün toprağı işlemesine izin vermeyen Ortaçağ baronunun karşısına dikilip güdüyoruz. Biçimsel yanlarında kimi değişiklikler olmakla birlikte özü, ilişkileri aynı kalan feodal çağı barbarlık çağı olarak adlandırıyoruz. İşçi aç olduğu için, bugün "özgür anlaşma" adı verilen feodal koşullarda çalışmaya boyun eğmektedir, çünkü başka bir biçimde yaşamını sürdürebilmesi olanaksızdır, burada boyun eğdiği koşullardan daha iyisini bir başka yerde bulabilmesi olanaksızdır. Her şey ya patronların, ya toprak sahiplerinin; işçiye kalansa, ya onların dayattığı koşullara boyun eğmek, ya da açlıktan ölmek!

Olay bu kadarla kalsa yine iyi. Bu ilişkilerin doğurduğu bir başka sonuç da, bütün üretimimizin sahte bir doğrultuda olmasıdır. Toplumun gerçek ihtiyaçları sınai işletmelerin umurunda değildir: Onların tek amaçları daha çok kazançtır. Yüz binlerce işçinin sokağa atılmasıyla sonuçlanan, süreğen bunalımlar buradan kaynaklanmaktadır.

İşçiler, yarattıkları değerleri ücretleriyle satın alamadıkları için, endüstri, kendine dış pazar aramak zorunda kalır ve başka halkların sömürülen sınıflarına yönelir. Böylece Avrupalı her yerde, -Doğu'da, Afrika'da, Mısır'da, Tonkin'de, Kongo'da- kölelerinin sayısını artırmaya çalışır. Ama gittiği her yerde rakiplerle karşılaşır, çünkü o ülkelerde de benzer gelişmeler yaşanmaktadır; bu yüzden de, pazar paylaşımı, hangi pazara kimin egemen olacağı hesaplaşması nedeniyle bitmez tükenmez savaşlar yaşanır. Doğuyu sahiplenmek için savaş, denizlere egemen olmak için savaş, komşularından gelecek mallar üzerine vergi koymak ve bu konuda dayatabileceği her türden koşulu dayatmak için savaş, bu tutum ve davranışlara karşı çıkan herkesle savaş! Avrupa'da top sesleri hiç dinmiyor, birbiri ardınca kuşaklar yok olup gidiyor, Avrupa devletleri gelirlerinin üçte birini silahlanmaya ayırıyor... ve biz vergi denen şeyin ne olduğunu, yoksullar için ne anlama geldiğini çok iyi biliyoruz.

Bilim, hiç denecek kadar küçük bir azınlığın ayrıcalığı... Gerçekten de, bir işçinin oğlu on üç yaşında kömür ocağına inmek ya da babasına tarlada yardım etmek zorundaysa eğer, 'herkes için eğitim'den söz edebilmek mümkün müdür! Gün boyu süren ve insanı ahmaklaştıran korkunç ağır bir işten sonra akşam evine bitkin bir şekilde dönen işçi için öğretim sözcüğü ne anlatır?

Bu durumda toplum, özgürlük sözcüğünün anlamsızlaştığı, boş bir tınlamadan ibaret olduğu iki düşman kampa bölünmüş demektir. Siyasal özgürlüklerin daha da artırılmasını isteyen köktenci, kısa sürede, özgürlüğün işçiyi uyanışa götürdüğünü fark eder; bu fark edişle birlikte çark eder ve köktenci inanışlarını bir yana bırakıp, tutucularla birlikte işçiler için olağanüstü cezai tedbirler alınmasını, yani askeri diktatorya ister.

Egemen sınıfların ele geçirdikleri ayrıcalıkların korunabilmesi koca bir yargıçlar, savcılar, jandarmalar, gardiyanlar ordusunu gerektirir; bu ise, malum: Vergi, yalan, talan, rüşvet ve akla gelebilecek her türden alçaklık demektir. İş bu kadarla kalsa yine iyi: Bu düzen insanlar arasında toplumsallığın, toplumsallık duygusunun gelişmesine engel olur. Herkes bilir: İlişkilerde doğrudanlık kalmamışsa, kendine saygı kalmamışsa, birbirini anlama, birbirine yardım kalmamışsa, tıpkı birbirlerini yiyerek, yağmalayarak yaşayan bazı hayvan türlerinin soylarının tükenmiş olması ve şimdi de tükenip gitmekte oluşu gibi, insan türü de yok olur, yiter gider. Bu arada hayatın herkesi zıt kutba doğru ittiğini de unutmayalım.

Sahibi olduğumuz şeyleri bunlardan yoksun olanlarla bölüşmemiz gerektiğine dair tarih boyunca ne güzel sözler edilmiştir! Ama kim ki bu güzel sözleri hayata geçirmeye kalkmıştır, derhal yüz geri etmiş ve bütün bu yüce duyguların hayatta değil yalnızca şiirsel yapıtlarda güzel durduğunu söylemiştir. Yalan, kendine saygı duymak değil, kendini aşağılamaktır deriz hep; gelgelelim bütün uygar hayat aşağılık bir yalandan başka bir şey değil. Böylece hem kendimiz ikiyüzlülüğe alışıyoruz, hem de çocuklarımıza kendi ellerimizle ikiyüzlü olmayı öğretiyoruz. Akıl da ister istemez bu durumun etkisi altında kaldığı için, kendimizi sahte akıl yürütmelerle, sofizmle yatıştırmaya çalışıyoruz. İkiyüzlülük ve sofizm uygar insanın ikinci doğası olmuş durumda.

Ama toplum böyle yaşayamaz: İnsanoğlu ya doğru yola dönecek, ya da yok olacak.

Böylece, zenginliklerin bir avuç azınlık tarafından ele geçirilmesi basit gerçeğinin, toplumsal yaşamın bütününü yansıttığını görmüş oluyoruz. Antik dönemde pek çok devletin başına geldiği gibi, yok olma tehdidiyle karşı karşıya bulunan günümüz insan toplumu, nasıl ki üretim araçları tüm halkların ortak çabasıyla var edilmişse, bunların mülkiyetlerinin de herkese, tüm halklara ait olması gerektiği ana ilkesine dönmelidir. Üretim araçlarının özel ellerde bulunması hem adaletsizdir, hem de yararsız. Herkesin her şeye ihtiyacı olduğu için her şey herkese aittir; herkes bunların üretiminde gücü oranında çalışmıştır ve bugün üretilmekte olan zenginliklerde herkesin payının ne kadar olduğunu saptamanın fiziksel bir imkânı bulunmamaktadır.

Her şey herkesindir! İşte on dokuzuncu yüzyılın yarattığı dev bir araç kütlesi duruyor önümüzde! İşte, makine adını verdiğimiz, bizim için kesen, doğrayan, eğiren, dokuyan, bölen, ayrıştıran, yeniden hammaddeye dönüştüren... kısacası çağımızın tüm mucizelerini gerçekleştiren makine adını verdiğimiz demirden köleler! Hiç kimsenin bu makinelerden bir tekine bile sahip olma ve "Bu benimdir; benim bu makinemi kullanabilmek için, onunla ürettiğiniz her ürün için bana haraç vereceksiniz" deme hakkı yoktur; tıpkı bir ortaçağ derebeyinin köylüye, "Şu tepelerle, şu çayırlık, şu mera benimdir, ve sen buralardan kaldırdığın tahıldan, ottan bana şu kadar pay vereceksin" demeye hakkı olmadığı gibi.

Evet, her şey herkesindir! Erkek ya da kadın, bu bütüne kattığı emek payı ölçüsünde, herkesin ortak çabasıyla üretilen bütünden kendi payını alabilir. Ve alınan bu pay, herkesin hoşnut olmasını, bolluk içinde olmasını sağlayacaktır.

Bizim, "çalışma hakkı", ya da "herkesin emeğinin ürünü kendine" türünden dumanlı, belirsiz formüllere karnımız tok! Bizim talebimiz refah hakkıdır... herkes için refahtır.