YAŞAMIN YEDEKLERİ Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Tüm kitabı indirmek için tıklayın

Gelecek devrim gerçekten toplumsal bir devrim olacaksa, kendinden önceki hareketlerden yalnızca hedefleriyle değil, aynı zamanda yöntemleriyle de farklı olmalıdır. Yeni hedefler, yeni yöntemler gerektirir çünkü.

Bu yüzyıl boyunca Fransa'da üç büyük toplumsal harekete tanık olduk; bu hareketler pek çok yönden birbirlerinden farklıydılar, ancak hepsinde ortak olan bir yan vardı. Halk her üç harekette de mevcut iktidarı devirmek için kahramanca çarpıştı, sular seller gibi kan döktü; ama sonra, -bu uğurda tüm gücünü harcadıktan sonra- kendiliğinden geri plana çekildi. O zaman, dürüstlükleri tartışılır ya da tartışılmaz başka insanlar hükümetleri kurdular ve Cumhuriyeti kurma (1793'te olduğu gibi), çalışma hayatını düzenleme (1848'te olduğu gibi) ya da özgür komünler kurma (1871'de olduğu gibi) görevlerini üstlendiler.

Tepeden tırnağa Jakoben düşünceyle dolu olan bu hükümetler her şeyden önce siyasal sorunlar üzerinde yoğunlaştılar: Hükümet mekanizmasını yeniden yapılandırma, memur kadrolarına yönelik iyileştirici çalışmalar yapma, kiliseyi devletten uzaklaştırma, siyasal hakları genişletme vb. Aslında işçi kulüpleri yeni hükümetlerin etkinliklerini şahin gözleriyle izliyor ve sık sık onları işçileri gözetir kararlar almaya zorluyorlardı. Ne var ki, bu kulüplerin içinde bile -buralarda söz alıp söylev verenler ister burjuva, ister işçi olsun- burjuva yönelişler egemen durumdaydı: Konuşulan hep politikaydı, ekmek sorunu bir yana bırakılmıştı.

Dünyayı altüst edecek yüce düşünceler ilk kez bu devrimler sırasında dile getirildi; aradan yüzyıl geçmiş olmasına karşın hâlâ yüreklerimizi dolduran, sıkıştıran düşünceler... Ama öte yandan açlık da işçi mahallelerinde kol gezmeye devam ediyor!

Bir yerde devrim patladı mı, çalışma yaşamı ister istemez durur. Mal dolaşımı sekteye uğrar, sermaye derhal gizlenir. Fabrikatör için bunların önemi yoktur: Daha önce başkalarının yoksulluğu üzerinden ziftlenmekteyken, bu dönemde kendi rantı üzerinden yaşamaya devam eder; ama işçinin bir dilim ekmeği bulabilmesi günden güne daha zorlaşır. Yaşamını sürdürdüğü köpek kulübesinden beter kulübesine açlık gelir çöker.

Halk, gereksinimlerini karşılayamaz hale gelir ve kapısına, eski düzendeki yoksulluğunu da aratan bir yoksulluk gelir dayanır.

"Jirondist olacak bu alçaklar açlıktan anamızı ağlatıyorlar!" diyordu, Paris varoşlarında işçiler, 1793 yılında. Jirondistlerin başlan birer birer giyotin sepetlerine düştü ve sonuçta iktidar Gora'lara geçti, Paris Komününde ise maratistlere. Maratistler gerçekten ekmek sorunu üzerine eğildiler ve Paris'i beslemek için kahramanca mücadele ettiler. Lyon'da, Fouche ve Collot d'Herbois'de depolar kurdular, ancak bu depolan dolduran erzak vb. son derece yetersizdi. Kent Sovyetleri (şuraları) un bulabilmek için elinden geleni yaptı, ancak tüccar elindeki unu gizlemişti, gıdım gıdım tartarak veriyordu ve sonuçta ekmek yine yoktu!

O zaman suç krallık yandaşı komploculara yüklendi, yine giyotinler çalıştı, günde on-on beş komplocunun başı kesildi: Hizmetçilerin, düşeslerin... Ama en çok hizmetçilerin, çünkü düşesler Koblentz'teydiler. Ama değil on-on beş, günde yüz dükün, düşesin, kontun kellesi kesilseydi bile ekmek bulma konusunda hiçbir katkısı olmayacak bir eylem olurdu bu.

Gereksinimler giderek büyüyor, artıyor, çoğalıyordu. Yaşayabilmek için emeğin karşılığı olan ücreti almak gerektikten ve bu ücreti ödeyecek para olmadıktan sonra kesilen kellelere fazladan birkaç bin daha eklense ne olurdu, eklenmese ne?..

O zaman halkta düş kırıklığı başladı. "Valla yaman şeymiş şu sizin devriminiz!" diyordu, gericiler işçilere. "Eskiden yoksulluğun böylesini hiç görmediydik!" Derken, varsıllar biraz daha yüreklendiler ve sığındıkları deliklerden çıkmaya başladılar... Onların yiyip içtikleri, giyinip kuşandıkları işçileri, yoksulları büsbütün çileden çıkardı. Artık açıktan açığa "varlığı düşünülemeyecek bile olan" şıklıklar, zengin sofralar sergileniyor, havalar atılıyor, cakalar satılıyor, devrimcilere meydan okunuyordu: "Bırakın artık şu aptallığı! Ne kazandırdı devriminiz size? Hadi artık, yeter, kesin!"

Devrimcileri darallar basıyor, yürekleri sıkışıyordu. "Yine devrim kaybetti!" diyorlardı kendi aralarında ve olayları kendi akışına bırakıp herkes kendi deliğine çekiliyordu.

Eh, artık gericiliğin açıkça ve olanca küstahlığıyla ortaya çıkmaması ve bir darbeyle iktidarı ele geçirmemesi için ortada hiçbir engel kalmamıştır. Nitekim öyle de oluyor; devrim ölüyor, gericiliğe kalan tek şey, yerdeki cesedi tekmelemektir artık. Ah, neler yapmadılar bu cesede, neler! Kanlar sel oldu aktı, beyaz terörün kestiği kafalar onlarla, on beşlerle değil, binlerle sayıldı, zindanlar doldu taştı ve varsıllar geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar küstah, azgın, kışkırtıcı, kudurmuş bir sefahat âlemi sergilemeye başladılar.

Bütün Fransız devrimlerinin gidişatı üç aşağı beş yukarı hep böyle olmuştur. 1848 yılında Parisli işçiler Cumhuriyet'e, "üç ay yoksulluk" çekmeye varız, dediler; üç ay sonra bıçak kemiğe dayandı, bundan fazla katlanabilmeleri olanaksızdı çünkü, bunun üzerine son bir hamle yaptılar, sonuç malum: Kan seli içinde boğulan bir hamle oldu bu.

1871'de Komün, kendisini savunacak savaşçıların yokluğu yüzünden yıkılıp gitti. Kiliseyi devletten ayırma işini ihmal etmemişti, ama ekmek işine el atmada çok gecikmişti. Paris'te savaşın en kızıştığı dönemde varsıllar komünarlarla alay ediyorlardı: "Ahmaklar, duvarlarını savunacaklarmış! Koşun, koşun! Siz günde otuz su (elli kapik) için yaşamınızı tehlikeye atarken, biz şık restoranlarda, işret âlemlerinde günümüzü gün edelim!" Ancak Komünün son günlerinde yapılan yanlış anlaşıldı ve halka açık, parasız restoranlar açılması akıl edilebildi. , Ama artık çok geçti: Versaycılar saldırıya geçip, komünarların Paris tahkimatlarını yıkmaya başlamışlardı!

"Ekmek! İlle de ekmek! Devrime ekmek gerek!"

Tumturaklı tümcelerle dolu pes perdeden yönergeler, bitmez tükenmez sirkülerler yayınlama heveslileri mi var, buyursunlar yayınlasınlar! Sırmalar, şeritler takınmak isteyenler mi var, buyursunlar, taksınlar, takıştırsınlar! Siyasal haklar üzerine de dileyen dilediği kadar düşünebilir, felsefe yapabilir!

Bizim davamız o şekilde yürütülmeli ki, devrimin daha ilk gününden, devrim süresince ve devrim hareketinin kapladığı bütün bölgelerde tek bir kişi bile ekmeksiz kalmamalı; hiçbir kadın fırın önlerinde saatlerce kuyruklarda bekleyip, sonra da sadaka verilir gibi bir parça bayat arpa ekmeğine layık görülmemeli ve her bebe, o cılız, narin organizmasının gereksindiği her gıdayı alabilmelidir.

Burjuvazinin görevi, devrim sırasında, yüce ilkeler, daha doğrusu yüce yalanlar üzerine düşünce üretmektir. Halkın göreviyse, herkese ekmek bulmak, kimsenin aç kalmamasını sağlamaktır. Burjuvazi ve burjuvalaşmış işçiler, lakırdıhanelerinde, laklakhanelerinde büyük adam rolleri oynarlarken, "pratik kişiler" yönetim biçimleri üzerine bitmez tükenmez yüksek düşünceler üretirlerken, bizler, "ütopistler", ekmek üzerine, bu olmazsa olmaz şey üzerine kafa yormalıyız.

Evet, biz, kimsenin "E, yetti artık; bu ne küstahlık!" demesine falan aldırmadan, herkesin karnının doyması, aç kimsenin kalmaması gerektiğini ve devrimin ancak herkese ekmek sağlayarak zafere ulaşabileceğini yinelemeye devam edeceğiz.


II


Evet, "ütopist"iz biz ve bunu herkes biliyor. Hem de öylesine ütopistiz ki, devrimin herkese ev-bark, giyim-kuşam, yiyecek-içecek sağlaması gerektiğini ve bunu sağlayabileceğini öne sürüyoruz ve tabii bu kimsenin hoşuna gitmiyor ve bu ne kızılların, ne mavilerin, ne de başkalarının hoşuna gidiyor... Burjuvazi, halkın karnı tok, sırtı pek oldu mu, onunla baş edebilmesinin çok zor olduğunu çok iyi biliyor.
Evet, inatla, ısrarla yineliyoruz: Ayaklanmış halka ekmek bulmak gerektir ve ekmek sorunu bütün sorunların önünde gelir. Eğer bu sorun halkın çıkarları yönünde çözümlenebilirse, devrim doğru yolda demektir; çünkü beslenme sorununun çözümlenebilmesi için, eşitlik ilkesinin benimsenmesi gerekir; bu ilke atlandığında da devrim yolunda tek bir adım bile atılamaz.
Gelecek devrimin -tıpkı 1848'de olduğu gibi- ciddi bir sanayi krizi sırasında patlayacağına hiç kuşku yoktur. Son otuz yıldır sanayi, bollukla darlık arasında gide gele iyi kötü idare edebildi, ama bundan sonrası için beklenen kesinlikle darlıktır, kötüye gidiştir. Çünkü bütün gelişmeler böylesi bir sonuç doğuracak yöndedir: Mevcut pazarların paylaşımından pay almak için sahneye çıkan genç ülkelerin rekabeti, savaşlar, durmadan artan vergiler ve devletin borçlan, geleceğe güvensizlik, uzak ülkelerdeki büyük işletmeler...

Milyonlarca Avrupalı işçi sürekli işsiz durumda bulunuyor; devrim patlayıp da devrim ateşi barut fıçıları arasında yayılır gibi hızla yayılmaya başladı mı, sanayinin başına tek bir şey gelecektir: Hızlı bir iniş, kötüye gidiş. Avrupa'da ya da Amerika'da barikatlar kurulmaya başladı mı, işsiz işçi sayısı da ikiye katlanacaktır. Peki bunca insanın karnını doyurmak için ne yapmak gerek?

Şu kendilerine "pratik" insanlar denilen kişiler acaba hayatlarında bir gün şapkalarını önlerine koyup bu soruyu bütün acımasızlığıyla, bütün kapsamıyla düşünmüşler midir? Ama biz onların ücretli emeği muhafaza edeceklerinden eminiz: Çünkü, büyük olasılıkla, işsizlere ekmek sağlayabilmek için birtakım "ulusal işlikler" ya da "toplumsal ödevler, toplumsal çalışmalar" gibi kavramlar üzerine vaazlar vereceklerdir.

Ulusal işlikler 1789'da da, 1793'te de açılmıştı; hatta aynı yola 1848'te de başvurulmuştu; sonra III. Napolyon tam on sekiz yıl boyunca Paris proletaryasını Paris'in yeniden inşasında kullandı: Neymiş, Parislilerin kişi başına 90 frank kent vergisi borcu ve ayrıca 2 milyon frank borcu varmış! "Canavarı zapturapt altında tutmak için" aynı yönteme Roma'da, hatta dört bin yıl öncenin Mısır'ında da başvurulmuştu; tarihin tüm zamanlarında bütün zorbalar, krallar, imparatorlar yeniden kırbacı ellerine almadan önce biraz soluklanması için halkın önüne nihayet bir parça ekmek atacakları zamanı daima şaşmaz bir şekilde hesaplayabilmişlerdir. O bakımdan "pratik" insanların da aynı yönteme övgüler yağdırmaları son derece doğal: Ne olursa olsun, tek ki ücretli emeğe dokunulmasın! Gerçekten de, Mısır firavunlarının bile yararlandıkları bir yöntem şuracıkta dururken ekmek meselesi için kafa patlatmaya değer mi!

Devrim bu yola girdiği anda yok olmaya mahkûm olmuş demektir.

1848 yılı 27 Şubatında Paris'te ulusal işlikler açıldığında kentte sekiz bin işsiz vardı. İki hafta sonra işsiz sayısı 49 bine ulaştı; çok kısa bir süre sonra ise herhalde yüz bini aşacak bir sayıya ulaşılacaktı (taşradan akın akın Paris'e gelenleri hiç hesaba katmıyoruz).

Ama 1848 yılında sanayi ve ticaret alanlarında Paris'te bugünkünün yarısı kadar bile işçi çalışmıyordu. Öte yandan, herkesin bildiği gibi, devrimler en çok ticaret ve sanayi sektörlerini vurur. Dışsatım, taşımacılık gibi sektörlerde çalışan işçi sayısını bir düşünün, küçük bir burjuva azınlık arasında büyük sürümü olan lüks malların üretiminde çalışan işçi sayısını da buna ekleyin.

Avrupa'da bir devrim demek, fabrikaların en az yarısında üretimin derhal durması... Ve böyle bir duruş ise milyonlarca işçinin aileleriyle birlikte kapı önüne konulması demektir.

İşte ulusal işlikler, bu gerçekten korkunç duruma yardımcı olmak, yani yeni sınai işletmeler kurarak istihdam alanları yaratmak ve işsizlere iş bulmak görevini üstlenirler.

Kuşkusuz -vaktiyle Proudhon'un da belirttiği gibi- özel mülkiyete kısmen bile el konulması, özel mülkiyete, özel işletmelere ve ücretli emeğe dayalı sistemimizin tümüyle tepetaklak olmasına yol açacaktır. Devekuşu gibi başını kuma gömmek, hayal âleminde yaşamak, devrim sırasında fabrikaların eskisi gibi çalışmalarını sürdüreceklerini, bunlara eskiden olduğu gibi siparişlerin yağacağını sanmak, saflık değilse eğer, resmen bönlüktür. Böyle bir şey kesinlikle olmayacaktır. Olacak şey şudur: Toplum üretimi bütünüyle üstlenmek ve onu tüm halkın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmak zorunda kalacaktır. Ama bu yeniden yapılandırma bir günün, hatta bir ayın içinde olamayacağı, yeni koşullara uyum için bir yıl, hatta belki de birkaç yıl gerekeceği için, bütün bu süre zarfında da milyonlarca insan yaşamlarını sürdürebilmeleri için gereken her şeyden yoksun kalacakları için, ortaya çok ciddi bir soru çıkıyor: "Ne yapmalı?"

Bu sorunun gerçekten pratik tek bir yanıtı var. Bir kez, karşı karşıya bulunulan sorunu tüm zorluklarıyla kabul etmek, sonra da devrimin kilitlediği mevcut durumu benimsemek, bunda düzeltiler yapmak yerine, bütünüyle yeni temeller üzerinde üretimi yeniden yapılandırmak.

Bu işi pratik bir şekilde çözümleyebilmek için, bizim görüşümüze göre, halkın derhal devrimin patladığı yerlerdeki bütün yiyecek içecek maddelerine el koyması ve tek bir tane buğdayın bile boşa gitmemesi, toplanan gıda maddelerinden herkesin yararlanması ve kritik dönemin böylece atlatılabilmesi için el konulan her şeyin bir listesini çıkarması gerekir. Ve böylece, herkesin hiç değilse birkaç ay yaşamasına yetecek erzakı önceden stoklayıp, fabrika işçilerine yedeklerinde bulunmayan hammaddeyi tedarik ederek, onların birkaç ay varlıklarını sürdürebilmelerini sağlamak ve üretimi köylü kitlelerinin olmazsa olmaz gereksinimlerini karşılayacak nesnelere yöneltmek gerekir. Aslında, tabii, Fransa'nın Alman bankerleri, Rus Adaları ve Sandviç Adaları(1) imparatorları için ipek ürettiğini de unutmamak gerekir ve her ne kadar Paris, dünyanın her yanındaki varsıllar için akla gelecek, gelmeyecek her türden birtakım biblolar, süs eşyaları üretiyor olsa da, Fransız köylülerinin üçte ikisinin yaşamakta oldukları damı ya da barakayı aydınlatacak doğru dürüst bir lambadan ve toprağı işlemeleri için gereken eli yüzü düzgün tarım araç-gereçlerinden yoksun olduklarını da unutmamak gerekir.

Son olarak da, şu anda hiç işlenmeyen, üzerlerinde hiçbir şey yetiştirilmeyen topraklan (ki miktarları pek çoktur bunların) işlenebilir, üretim yapılabilir duruma getirmek ve sebzecilik ya da bahçeciliğin gerektirdiği bilimsel gereklere uyulmadığı için asıl vermeleri gereken verimin dörtte birini, hatta onda birini bile vermeyen toprakların bilimin gereklerine uyularak işlenmesi gerekir.

Bu, insanlara sunabileceğimiz biricik pratik çözüm, eşyanın doğası gereği, ister istemez almamız gereken tek karardır.


III


Çağdaş kapitalizmin, en ayırt edici özelliği, ona damgasını vuran başlıca şey ücretli emektir.

Yeterli sermayeye sahip olan bir ya da birkaç kişi bir fabrika kurarlar, işletmelerinde işleyecekleri hammaddeyi satın alır, üretimi planlar, ürettikleri ürünü satar ve işçilerine belli bir ücret öderler; ürünün satışından elde edilen bütün kazanç onlara kalır, bunun için öne sürdükleri gerekçeler şunlardır: Fabrikayı yönetmek için harcadıkları emek, söz konusu ürünün üretimine karar vermiş olmakla üstlendikleri risk, pazarda o malın fiyatının sürekli istikrarsızlık göstermesi vb.

Birkaç tümceyle özetlemeye çalıştığımızda ücretli emek sisteminin bütün özü, içeriği budur.

Bu sistemin böylece sürüp gitmesi için günümüz kapitalistlerinin bir parça ödün vermeye, kazançlarının bir bölümünü işçilerle paylaşmaya ya da oynar bir sistemle, işletmenin kazancı arttıkça, işçilerin de ücretlerini yükseltmeye hazır oldukları görülüyor. Sözün kısası, sanayiyi yönetmek ve bundan sağlanan kazancın kendilerine kalması için birtakım "özveriler"de bulunmaya hazır gibiler.

Kolektivizm, bilindiği gibi, bu sisteme çok büyük değişiklikler getirmiştir; getirmiştir ama, öbür yandan da, ücretli emek sistemine dokunmamış, onu olduğu gibi muhafaza etmiştir. Değişen tek şey, patronun yerini devletin alması, yani seçilmiş hükümetin ya da yöneticilerin almasıdır (tüm ulus adına, ya da kent vb. adına). Sanayiyi yönetenler artık milletvekilleridir -ulusun ya da kentin temsilcileri- ve onlann yetki verdikleri kişilerin, yani onların memurlarınındır. Elde edilen kazancın dağıtımı hakkı da onlarındır. Bu da bir yana, kolektivizm sisteminde düz işçiyle (eğitimsiz işçiyle), eğitimden geçmiş işçi arasında ince bir ayrım vardır: Kolektiviste göre birincinin emeği basit emek, ikincinin, yani zanaatkarın, mühendisin ya da bilim adamı vb.nin emeği karmaşık emektir, bu yüzden de bu ikincilerin birinciden daha yüksek ücret alma hakkı vardır. Oysa bunların tümü, yani düz işçi ya da mühendis, dokumacı ya da bilim adamı, devletin ücretlileridir; bunların tümü -geçenlerde bir kolektivistin acı hapı yaldızlama yolu olarak bulduğu deyişle- "bunların hepsi memurdur".

Müstakbel devrimin insanlığa yapabileceği en büyük hizmet, ücretli emeğin, eşyanın doğası gereği olanaksız olmasını, gerçekleştirilemez olmasını sağlamak ve sorunun tek gerçek çözümünün komünizm, yani ücretli emeğin olmadığı bir düzen olduğu gerçeğini ortaya koymak olacaktır.

Aslında, barış dönemlerinde kolektivist yönde değişiklikler gerçekleştirebilmenin mümkün olabileceğini bir an için kabul etsek bile (ki biz böyle bir dönemde bile bunun gerçekleştirilebileceğini hiç sanmıyoruz), devrim döneminde bu iş kesinlikle olanaksız hale gelecektir, çünkü daha ilk çatışmaların başladığı andan itibaren milyonlarca insanın karnının doyurulması sorunuyla karşı karşıya gelinecektir. Siyasal devrim, endüstrinin işleyişine hiçbir zarar vermeden sonuçlandırılabilir; ama halkın özel mülkiyete el koyduğu bir devrim, kaçınılmaz olarak, derhal üretimin, ticaretin, mal dolaşımının durmasına neden olur, böyle bir durumda da işsiz kalan milyonlarca işçinin ücretini ödemeye yetecek para hiçbir şekilde bulunamaz.

Yineliyoruz: Sanayinin yeni ilkeler üzerinde yeniden yapılandırılması (bu konuyu aşağıda daha ayrıntılı olarak ele alacağız), birkaç gün içinde çözümlenebilecek bir konu değildir ve proletarya ücretli emek teorisyenlerinin hatırı için yıllarca sürecek bir açlığa boyun eğemez. Kriz dönemini atlatabilmek için bu tür dönemlerde hep talep ettiği şeyi yine talep edecektir: Tüm tüketim maddelerinin herkese eşit olarak dağıtılması...

Halka ne kadar sabır telkin edilirse edilsin, sabrın sonu selamettir vaazları verilirse verilsin sabretmeyecektir; ve eğer ekmek başta olmak üzere yaşamak için gerekli olan şeyler herkesin ortak malı kılınmazsa, halk başta fırınlar olmak üzere yağmaya başlayacaktır. Bu da onların kurşunlanmalarına neden olacaktır. Kolektivizmin pratik sonuç getirecek, gerçekleşebilecek bir girişiminde bulunabilmesi için, her şeyden önce düzen, disiplin ve itaate ihtiyacı vardır. Çünkü kapitalistler kendilerine devrimci diyen insanları halka ateş açma zorunda bırakmanın en kestirme yolunun halkta devrime karşı düşmanlık duygulan uyandırmak olduğunu hemen anlayacaklar ve hiç kuşkusuz "düzen" yanlılarını destekleyeceklerdir; düzen yanlıları kolektivist bile olsalar, bu böyle olacaktır. Çünkü bu yöntemi, daha sonra da kolektivistleri yok edecekleri yöntem olarak göreceklerdir.

"Düzenin sağlanması" bir kez gerçekleştirildi mi, daha sonra neler olacağını kestirmek hiç zor değil. Yalnızca "hırsızlar" kurşunlanmayacak: "Düzen bozucular" aranacak ve bulunacak, özel mahkemeler, onun hemen ardından da giyotinler kurulacak ve en ateşli, özverili devrimcilerin başlan bir bir kopanlacak, kısaca 1794'ün yinelemesi yaşanacaktır.

Geçen yüzyılda gericiliğin zafere nasıl ulaştığını anımsayalım. Ebertistleri hakladılar ilk iş olarak, Miniere'nin savaşın anıları daha taptazeyken "anarşistler" olarak adlandırdığı yiğitleri... Onları Danton yandaşları izledi. Ve sonunda giyotin sehpasına çıkma sırası, bütün bu devrimcileri yok eden Robespiercilere geldi. Devrimin nasıl bir hüsranla sonuçlandığını gören halk ise eylem alanını gericilere bıraktı.

İşte, "düzen" bir kez "kuruldu" mu, önce kolektivistler anarşistleri giyotine gönderecek, daha sonra da, kendileri de gericiler tarafından giyotine gönderilecek olan posibilistler kolektivistleri... Ve devrim için her şeye yeniden başlanacak.

* * *


Ama, halkın etkisinin yeterince güçlü olacağını ve devrim olana dek anarşist komünizm düşüncesinin yaygınlık kazanma başarısını gösterebileceğini düşünmemizi gerektirecek dayanaklardan da büsbütün yoksun olduğumuz söylenemez. Anarşist komünizm, avare kafaların uydurduğu boş bir düşünce değildir: İlkin, bunu halkın kendisi fısıldıyor bizim kulağımıza; ikincisi de, toplumda komünistlerin sayısı, bir başka çıkış yolunun olanaksızlığının gitgide belirginleşeceği, herkesçe anlaşılır hale geleceği bir ölçüde artacaktır. Komünizmin, komünistlerin etkisi yeterli güce ulaşınca, olaylann seyri bambaşka bir yön alacaktır. Bugün bir fırın yağmalayıp yann yine aç kalmak yerine, ayaklanan halk un depolarını, tahıl ambarlarını, kısacası, yiyecek içecek adına ne varsa bunların stoklandığı yerleri ele geçirecektir.
Tahıl ambarlarının, un stoklanan yerlerin, yiyecek içecek depolarının yerlerinin listesini çıkarmayı, bu konuda tam bir envanter hazırlamayı gönüllü olarak üstlenmeye hazır kadın-erkek yüzlerce kişiyi bulmak anlık iştir; böylece de ayaklanmış olan komün, -kurduğu bütün istatistik komitelerine karşın kuşatma sırasında kentte ne kadar un, ekmek, yiyecek stoklanmış olduğunu vaktinde öğrenemeyen- Paris'in bilmediği her şeyi yirmi dört saat içinde öğrenecektir. Kırk sekiz saat sonra ise kentteki gıda stoklanan yerlerin nereler olduğu, bunların neleri içerdiği ve dağıtılma yöntemleri milyonlarca sayılık listeler halinde çoğaltılarak halka dağıtılmış olacaktır.

Her ev grubunda, her sokakta, her mahallede, gıda maddelerinin dağıtımı işini organize edip yürütecek gönüllü grupları oluşturulacaktır; bu gruplar sık sık bir araya gelip, kendi sorumluluklarındaki bölgelerde işin nasıl gittiğini birbirine aktaracak, sonuçlar üzerinde tartışacaklardır. Yeter ki işin içine Jakobenlerin süngüleri karışmasın, yeter ki "bilimsel" kuramcı mıdırlar nedirler, bu işin içine burunlarını sokup kafa karıştırmasınlar, ya da daha doğrusu kendi beyin loblarında yapsınlar diledikleri karışıklığı ve ne yapılıp edilip bunlara bu işleri yürütme hakkı verilmesin. Yoksa, halkların -özellikle de bütün toplumsal katmanlarıyla Fransız halkının- özgür örgütlenme konusunda -gösterme olanağını pek seyrek elde edebildikleri-şaşırtıcı bir yetenekleri -Paris gibi büyük bir kentte, üstelik de devrimin, ayaklanmanın en kızgın döneminde, halka gereksinimini duyduğu her şeyi sağlamaya yönelik, -birbirine hızla kenetlenerek gitgide büyüyen doğal, kendiliğinden- bir örgütlenme zinciri yaratma yetenekleri vardır.

Halk özgür bırakılsın yeter; bir hafta gibi kısa bir süre içinde gıda maddesi dağıtımı insanı şaşkınlığa düşürecek bir doğrulukla gerçekleştirilecektir. Bundan bir tek, işçi sınıfını eylem içindeyken görmeyen, ömrü boyunca burnu kâğıtlara gömülü olarak yaşayanlar kuşku duyabilir. Halkın örgütlülük ruhu -bu, onun tanınmayan, bilinmeyen dehası- konusunu, onu barikat günlerinde, Komün günlerinde Paris'te ya da yarım milyon aç insanın karnının doyurulmasının gerektiği limandaki büyük grev sırasında Londra'da görenlerle konuşun, halkın bu açıdan bütün kalem efendilerinden, memurlardan ne kadar üstün olduğunu anlatacaklardır size.

Ama şu ya da bu düzensizlikten, terslikten dolayı iki hafta ya da bir ay kadar sürebilecek bir sıkıntılı dönem yaşamak zorunda kalınsa bile, sorarım, ne çıkar bundan? Geniş halk yığınları için böylesi bir durum bile, her şeye karşın, bugün içinde bulunduğu koşullardan daha kötü bir durum olmayacaktır ki... Öte yandan, devrimin yerinde saydığını değil, ileri gittiğini hissetmeye görsün, bunun verdiği sevinç atmosferi içinde, daha doğrusu her kafadan bir sesin çıktığı, irdelemelerin yapıldığı o ateşli tartışma ortamı içinde kuru ekmeği suya banıp yemek halkın umurunda bile olmayacak, bundan hiç mi hiç yakınmayacaktır. Her şey bir yana, dolaysız gereksinimlerin baskısıyla kendiliğinden yaratılmış olan her düşünce, örgütlülük, eylem; kitaplarla dolu dört duvar arasında ya da kent parlamentosunun bürolarında yumurtlanacak cevherlerden katbekat iyidir.


IV


Böylece, eşyanın doğası gereği, -bu gereklilikten kaynaklanan güçle- büyük kentlerin halkları, tüm yiyecek depolarına el koyacaklar ve daha yalın olandan daha karmaşık olana geçerek, tüm halkın gereksinimlerini karşılama işini üzerlerine alacaklardır. Bu iş ne kadar çabuk gerçekleştirilirse o kadar iyidir: İç savaşta o kadar az yokluk, yoksunluk çekilir.

Burada çok doğal olarak bir soru ortaya çıkıyor: Bu ürünleri -gıda maddelerini- ortaklaşa kullanmak için halkın gerçekleştireceği örgütlenme hangi esaslara dayanacaktır?

Dağıtım işinin adalet duygusuna uygun, hakkaniyete uygun ve bunlara ek olarak, uygulama kolaylığı olan (pratik) tek bir yolu var. Bu da, tüm Avrupa'da benimsenmiş olan ve toprak cemaatlerinde (Rusça: Obşçina- çev.) şimdi de uygulanmakta olan sistemdir.

Nerede olursa olsun, hatta Jakobenlerin tüm geleneklerini yok etmek için ellerinden geleni artlarına koymadıkları Fransa'daki toprak topluluklarından herhangi birini ele alalım. Diyelim, topluluğa ait bir orman var, kime ince kereste gerekirse, kendi topluluk üyelerinin genel yargısından başka hiçbir şeyi dikkate almadan gidip bu ormandan istediği kadar ince kereste alabilir; kalın, büyük kerestelere gelince, bunların sayısı hiçbir zaman yeterli olmayacağı için, topluluk üyelerinin kalın kereste hakları sınırlıdır; yani hane başına düşen kereste hakkını burada mir, yani bütün köy topluluğu belirleyecektir.

Çayırlıklar, meralar için de aynı durum söz konusudur. Eğer mera bütün köye yetecek büyüklükteyse, herkes ineğini dilediğince otlatır; hiç kimse kimin ineği daha az ya da daha çok yayıldı diye bir şey düşünmez. Hayvanını otlatma hakkının sınırlanması ancak meranın yetersiz olması durumunda söz konusudur. Örneğin bütün İsviçre'de, Fransa'da, Almanya'da, kısacası köylerin ortak merası olan her yerde bu sistem böyle işler.

Doğu Avrupa ülkelerine, örneğin Rusya'ya bir göz atacak olursanız; ormanın da, toprağın da bol olduğu Sibirya gibi bölgelerde, köylünün kereste gereksinimini incesine kalınına bakmadan köy ormanından dilediğince karşıladığını görürsünüz; ekip biçtiği toprak için de hiçbir sınırlama olmadan aynı durum söz konusudur. Ormanın da, toprağın da yetersiz olduğu bölgelerde ise, hane başına kesilecek ağaç sayısına da, her hanenin ekip biçebileceği toprak miktarına da sınırlama getirildiği görülür.

Özetin özeti: Darlığı çekilmeyen her şeyden herkes istediği kadar; yetmeyen, az sayıda olan şeylerden ise sınırlı miktarda alabilsin! Bugün Avrupa'nın nüfusu 350 milyon dolayındadır; bu nüfusun 200 milyonluk bölümünde bugün bile bu sistem geçerlidir.

Bir şeyi daha belirtmeden geçmeyelim: Aslında büyük kentlerde de aynı durum söz konusudur; en azından borularla evlere kadar getirilmiş olan su gibi azlığı, yetmezliği hiç olmayan bir ürün açısından.

Borularla evlere kadar getirilmiş olan su açısından darlık çekilmedikçe, hiçbir şirketin aklına evlerde kullanılacak suya ilişkin bir düzenleme yapmak gelmeyecektir. Herkes dilediğince açsın musluğunu, kullansın suyunu! Diyelim ki bir yetmezlik söz konusu; aşırı sıcak geçen yaz aylarında Paris'te gördüğümüz gibi... Bu durumda şirketler, gazeteler yoluyla yapacakları iki satırlık bir açıklamayla su sıkıntısını duyurduklarında, Parislilerin hiçbir yasa, yasaklama, kısıtlama olmadan kendiliklerinden su tüketimlerini kısacaklarını ve suyu boşa akıtmayacaklarını çok iyi bilirler.

Peki, su gerçekten, ciddi olarak yetmiyorsa ne yapılabilir? Yapılacak şey, su dağıtımında sınırlamaya gitmektir. Bu öylesine doğal, öylesine anlaşılabilir bir önlemdir ki, Paris'in iki kez kuşatma altında kaldığı 1871 yılında, iki kez sınırlandı su kullanımı. -"Le rationnement".- "Herkese porsiyonla", oldu, o zaman işçi Paris'in talebi.

Bu önlemin nasıl etkili sonuçlar verebileceğini ayrıntılarıyla açıklama, bunun çok eşitlikçi, -şu anda uygulanmakta olan sistemle karşılaştırma kabul etmeyecek ölçüde eşitlikçi- olduğunu kanıtlama çabalarına girişmek gerekir mi bilmiyorum? Bu ayrıntılar, bu açıklamalar nasılsa ne burjuvaları, ne de -ne yazık ki halka bir kurdun koyun sürüsüne baktığı gibi bakan ve hükümet eğer gözünü dört açıp kol kanat germese anında üzerlerine atılıp onları parçalamaya hazır burjuvalaşmış- işçileri tatmin etmeyecektir. Ama halkın kendi sorunlarını nasıl çözümlediğini tek bir kez bile gören biri, -özellikle de tepesine inmeye hazır bir jandarma ya da mültezim sopası yoksa- ürünlerin dağıtımı sorunu gibi çok ciddi bir sorunun kendi çözümüne bırakıldığını öğrendi mi, soruna nasıl yalın, nasıl eşitlik duygusuna uygun, nasıl kolay, rahat bir çözüm getirdiğini de bilecektir.

Halkın bir toplantısında kızarmış çilleri şımarık, avare aristokrat çocuklarının, kuru ekmeği ise hastanelerde yatan hasta çocukların yemesi gerektiği gibi bir şey söylemeye kalkın bakalım, nasıl ıslıklanıyorsunuz! Ama aynı toplantıda en besleyici, en güzel yiyecekleri öncelikle hastaların, sonra çocukların yemesi gerektiğini söyleyin; her yol kavşağında, eğer bir kentte yalnızca on çil ve bir topak tereyağı varsa bunların öncelikle hastalara verilmesi gerektiğini söyleyin; hastaları çocukların izlemesi gerektiğini söyleyin; tereyağı yoksa çocuklara inek ve keçi sütü verilse de olur deyin; son dilim etin yaşlılara ve çocuklara verilmesi gerektiğini söyleyin; eğer iş o kerteye varmışsa, sağlıklı erişkinlerin kuru ekmeği suya banıp idare edebileceklerini söyleyin... kısacası herhangi bir gıda maddesinin darlığı çekiliyor ve bunun dağıtımı söz konusuysa, son kırıntıların, son damlaların onlara en çok ihtiyaç duyanlara verilmesi gerektiğini söyleyin, nasıl onaylandığınızı, alkışlandığınızı göreceksiniz.

Sırtı pek, karnı tok beylerin anlamadığı her şeyi pek güzel anlar halk, her zaman da anlamıştır. Eğer kendisi de yarın bir şekilde karnı doymuş olarak dolaşıyor olur ve yolda aç insanlarla karşılaşırsa, onların halini de pek güzel anlar.

Asker kışlası ve karavanasını bilimin son sözleri olarak gören teorisyenler, büyük olasılıkla, mercimek çorbasının derhal ulusal mutfak içinde yer almasını isteyecek, buna gerekçe olarak da, her birinin zıkkımlanmakta olduğu porsiyonun daha da büyüyeceğini bildikleri için o muazzam kışla mutfağında kaynamakta olan kazanlardan olağanüstü erzak ve yakıt tasarrufu yapılacağını göstereceklerdir.

Biz de kendi açımızdan böylesi bir üstünlüğe karşı değiliz. Her şeyden önce, el değirmeninden su ya da rüzgâr değirmenine, herkesin kendi ekmeğini pişirdiği küçük ve bireysel fırınlardan büyük ve ortak fırınlara geçerek insanoğlunun ne büyük bir emek ve enerji tasarrufunda bulunduğunu biliyoruz. Yine, yüz ayrı ateş yakmaktansa, yakılacak tek bir büyük ateşte yüz kişilik çorba kaynatılmasının daha ekonomik olacağını da biliyoruz.

Ve son olarak biliyoruz ki, mutfakların renkliliği, çeşitliliği, esas olarak, her aşçının bireysel hünerinde yatar; başka bir deyişle aynı malzemelerle yapılan aynı yemeği her aşçı farklı şekilde hazırlar. Tıpkı aynı et suyundan yüz ayrı lezzette yüz ayrı çorbanın pişirilebileceği gibi.

Bütün bunları bilmemize karşın şu noktadaki diretmemizden de vazgeçmiyoruz: Eğer bir ev kadını patatesini kendi tenceresinde, kendi ocağında kaynatmak istiyorsa, buna kimsenin engel olmaya hakkı yoktur. Özgür düşünen her insana tiksinç gelecek olan kışla karavanasında hazırlanacak yemeği yemektense, varsın fazladan bir kucak odun daha yakılsın. Burada önemli olan, herkesin yemeğini nasıl yemek istiyorsa öyle yiyebilmesidir: Ailesiyle, arkadaşlarıyla, lokantada, kışlada ya da aşevinde...

İnsanların midelerini ne idüğü belirsiz bin bir çeşit pislikle dolduran bugünkü restoranların yerini büyük mutfakların alacağına kuşku yoktur. Paris'te ev kadınlarının bugün bile kasaptan hazır bulyon alıp evlerinde damak tatlarına göre çorba pişirmeye başladıkları görülüyor. Yine, Londra'da, her ev kadını artık bir parça etini kızarttırabileceği, ya da elmalı payını, böreğini birkaç kapik karşılığı pişirtebileceği yerler bulunduğunu ve böylece hem zamandan, hem de yakıttan kazanacağını biliyor. Geçmişte var olduğunu bildiğimiz genel fırınların(2) benzeri genel mutfakların bugünkü restoranların yerini alacağı yakın gelecekte, müşterilerin kazıklanması da, zehirlenmesi de sona erecektir; çünkü insanlar bu mutfaklardan yemeklerin esas bölümlerini yarıişmiş olarak alacaklar, daha sonra evlerinde kendi damak tatlarına göre bunlara lezzet katacak şeyler ekleyip son pişirmeyi kendileri gerçekleştireceklerdir.

Ama bunu yasal bir zorunluluk haline getirmek, herkesi pişmiş ya da yarı pişmiş hazır gıda almaya zorlamak yani insanların elini kolunu on dokuzuncu yüzyıl görenekleriyle bağlamak onlara kışla ve manastır düzeni denli itici gelecektir. Böylesi düşünceler ancak dinsel boyun eğme ve emir komuta sisteminin cenderesi altında iğdiş olmuş kafalardan doğabilir.

Peki, kamu ürünlerinden yararlanma hakkı kime ait olacak? Bu ürünlerin tümü mü yoksa bir bölümü mü yurttaşlara ait olacak? Bu soru, kuşkusuz, ilk dönemler için doğacak. Varsın her kent bu soruya kendi özgül durumuna göre kendisi yanıt versin. Ve eğer halk, kitleler bu sorunu kendileri çözerlerse, getirecekleri çözümün adalet, hakkaniyet duygularından kaynaklanan bir çözüm olacağından eminiz biz. Çalışma yaşamının değişik alanları henüz örgütlenmemiş olduğu ve dalgalanmalar hâlâ sürüp gittiği için tembel işsizi, çaresizlikten işsiz kalmış kişiden ayırabilme olanağı olmadığı için, mevcut bütün ürünlerden hiç istisnasız herkes yararlanabilmelidir. Her kim ki elde silah halkın zaferine karşı direnir ya da bu zafere karşı gizli komplolar içinde yer alır, ayaklanan bölgeden uzaklaştırılma fermanını kendi eliyle imzalamış olur. Ama biz halkın hiçbir zaman öç alıcı olmadığını, tam tersine, her zaman yüce gönüllü olduğunu düşünenlerdeniz: Sömüren-sömürülen demeden yanında yöresinde bulunan herkesle elindeki ekmeği bölüşecektir o. Kaldı ki, devrim de böyle bir davranıştan hiçbir şey kaybetmeyecektir. Çalkantılar bitip de normal çalışma yaşamı başladığında eski düşmanlar aynı işlikte, belki de aynı tezgâh başında buluşacaklardır. Emeğin özgür olduğu bir toplumda asalaklar yönünden korkulacak bir şey yoktur.

Şimdi, eleştiricilerimizin, "Ama o zaman bütün gıda yedekleri bir aya kalmaz tükenir gider!" diye karşı çıktıklarını duyar gibiyiz.

"İyi ya!" diye yanıtlıyoruz biz de bu itirazı. Böyle bir şey proletaryanın ömrü hayatında ilk kez tıka basa doyduğunun kanıtı olacaktır. Boşalan erzak depolarının yeniden nasıl doldurulacağı konusuna gelince... Bizim de şimdi ele alacağımız konu tam bu olacak.


V


Hakikaten de, toplumsal devrimin en kızgın noktasına ulaştığı bir kentte gıda ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaksınız?

Bugünkü verilerin ışığı altında bu soruya bizim verdiğimiz yanıt şudur: Devrimin başvurmak zorunda kalabileceği birtakım olanaklar yine devrimin komşu bölge ya da ülkelerce nasıl bir kimlikle tanınmış olduğuna bağlıdır. Eğer tüm ülke -ya da, tabii, daha iyisi, tüm Avrupa- toplumsal devrim eşiğini hep birlikte aşmış olsa ve hep birlikte, hemencecik komünizme geçebilmiş olsa, sorun böylece kendiliğinden çözülmüş olurdu. Eğer komünist yapılanmayı gerçekleştirme girişimleri tüm Avrupa'da değil de, yalnızca birkaç kentte söz konusu ise, o zaman başvurulacak yol başkadır. Gıda ve benzeri gereksinimlerin nasıl giderileceğini koşullar belirleyecektir.

O bakımdan da, konumuzda daha ileri gitmeden önce Avrupa'ya genel olarak bir göz atalım ve ön bilicilik, kâhinlik falan taslamadan, var olan koşullar çerçevesinde devrim nasıl bir gelişme çizgisi izler, ona bakalım.

Tabii, tüm Avrupa'nın aynı anda ve hep birden ayaklanması, her yerde kamulaştırmalara gidilmesi, devrimcilerin her yerde birden komünist ilkelere bağlı hareket etmesi, kuşkusuz, en yeğleyeceğimiz durumdur. Böylesi bir genel ayaklanma, çağımızın önünde duran büyük sorunun çözülmesini çok kolaylaştırırdı.

Ama çok büyük bir olasılıkla böyle bir şey olmayacak. Devrim ateşinin tüm Avrupa'yı saracağı konusunda en ufak bir kuşkumuz yok. Anakaranın dört ana başkentinden -Paris, Viyana, Brüksel ya da Berlin- biri ayaklanır ve baştaki hükümeti devirirse, büyük diyebileceğimiz bir olasılıkla birkaç hafta içinde öbür üç başkentte de aynı şey olur. Hatta devrim büyük olasılıkla İtalya'ya, İspanya'ya, hatta Londra ve Petersburg'a da sıçrayacaktır. Ama her yerde aynı çizgi, aynı yapıda mı seyredecektir, doğrusu bu konuda bir şey söyleyebilmek çok, ama çok zor.

Ama tahmini o kadar zor olmayan şeyler de var: Şu ya da bu ölçekte kamulaştırmalara her yerde gidilecektir ve Avrupa'nın büyük kentlerinde gerçekleştirilen bu yöndeki her türden el koyma, kamulaştırma hareketlerinin, Avrupa'nın kalan bütün kentlerinde de etkisi görülecektir. Devrimin başlangıcı, tıpkı sonraki gelişmeleri gibi farklı ülkelerde çok farklı bir çizgi izleyecektir. 1789-1793 yıllarında, Fransız köylüsünün feodal hukukun rehini olmaktan tam ve kesin kurtuluşu, burjuvazininse kralın egemenliğine son vermesi için tam dört yıl gerekti. Bunu hiç unutmayalım; yine, toplumsal devrimin gelişme çizgisine oturabilmesi için zamana gerek duyulacağını ve devrimin her yerde aynı hızla seyretmeyeceğini de aklımızdan hiç çıkarmayalım.

Devrim daha en baştan tüm Avrupa ülkelerinde gerçekten sosyalist bir karakter alır mı almaz mı, doğrusu bu da kuşkuludur. Fransa'da halk yığınları komünist değilse de özgür komünler talebini yükseltirken, tek imparatorluk çatısı altında yaşayan ve bu bakımdan da gelişmişliğinin doruğunda bulunan Almanya'nın en ilerici partilerinin bile en büyük düşlerinin 1848 Jakoben cumhuriyeti ve Louis Blanqui'ın "emeğin örgütlenmesi"yle sınırlı olduğunu anımsayalım.

Almanya'nın, gelecekteki devriminde, Fransa'nın 1848'de gerçekleştirdiği sıçramadan daha büyük bir sıçrama gerçekleştirebilmesi de mümkündür elbet. Fransa on sekizinci yüzyılda burjuva devrimini yaptığında, aynı şeyi on yedinci yüzyılda yapan İngiltere'den daha büyük bir sıçrayış gerçekleştirmişti; çünkü kralın egemenliğine son verirken toprak aristokrasisinin egemenliğine de son vermişti; oysa bu sınıf İngiltere'de bugün bile çok, çok güçlüdür. Ne var ki, Almanya, Fransa'nın 1848'de gittiğinden biraz daha ileriye gitse ve onun gerçekleştirebildiklerinden daha fazlasını gerçekleştirse de, devrimin başlangıcında devrimine yön veren düşünceler yine de 1848 düşünceleri olacaktır; tıpkı Rus devrimine yön verecek düşüncenin 1789 düşüncesi olacağı gibi (çağımız düşünce akımlarındaki gelişmelerin getireceği bazı değişikliklerle, tabii).

Bir bakıma bulmaca türünden şeyler olan bütün bu söylediklerimize hak ettikleri önemi vermesek de, bunlardan yine de şu sonucu çıkarabileceğimizi düşünüyoruz: Devrim her Avrupa ülkesinde o ülkeye özgü bir nitelik alacaktır; ayrıca, ürünlerin toplumsallaştırılması açısından ulaşacağı düzey bakımından da her ülke için farklı bir düzey söz konusu olacaktır.

Şimdi bu söylediklerimizden de şöyle bir sonuç çıkarabilir miyiz: Daha ileri ülkeler hareketlerinin tempolarını daha geri ülkelerin tempolarına uydurmalı mıdır? Başka bir deyişle komünist devrim düşüncesi bütün ülkelerde olgunlaşıncaya dek beklenmeli midir? Elbette hayır! Böyle bir şey istesek de mümkün olmaz zaten: Tarih geç kalanları beklemez.

Öte yandan biz devrimin aynı ülkede bile -kimi Alman ve Rus sosyalistlerinin öne sürdükleri gibi- aynı çizgiyi izleyeceği kanısında değiliz. Fransa'nın Paris, Lyon, Marsilya, Lüle, Saint-Etienne ya da Bordeaux gibi büyük kentlerinden bir ikisinde komünlerin kurulduğu ilan edilse, çok olasıdır ki, öbür büyük kentler de hemen onların örneğini izleyeceklerdir; hatta onlardan biraz daha küçük başka bazı kentler daha bu harekete katılacaktır. Kömür ve endüstri merkezi olarak bilinen orta büyüklükte birkaç kent daha bu örneği izlemekte, yani patronlarından kurtulup özgür gruplar kurmakta herhalde geç kalmayacaktır.

Ama kırsal kesimde pek çok yerin henüz bu gelişme düzeyine erişmediğini biliyoruz. Ayaklanmış bir topluluğun hemen yanı başında bekle gör diyerek hiçbir şeye karışmadan bireyci düzen içinde yaşamını sürdürenler olacaktır. Ancak köylüler ne adli makamların, ne tahsildarların 1848'te olduğu gibi devrimcilere karşı düşmanca davranmadığını görünce, onlar da devrime karşı durmadıkları gibi, tam tersine, yeni durumdan yararlanarak, yerel sömürgenlerle hesaplaşmanın yoluna gidecek, onlardan öçlerini alacaklardır. Pratikte bütün köylü ayaklanmalarına özgü bir özellikle, hemen işe girişecekler ve görülmemiş bir coşkuyla, hem kendilerinin olan toprakları, hem de yerel toprak beylerinden, manastırlardan vb. geri aldıkları toprakları işlemeye girişeceklerdir... herhangi bir icra, ipotek vb. riski olmadığı için bu kez çalışmaları onlar için de çok daha değerli olacaktır (1792 yılında köylülerin, köyün ortak malı olan arazilere el koyan beylerden geri kazandıkları toprakları nasıl büyük bir coşkuyla işlediklerini anımsayalım!)

Öteki ülkelerle olan ilişkiler konusuna gelince, Avrupa'nın ya da Amerika'nın her yerinde devrimin egemenliği çok değişik görünümler altında olacaktır: Bir yerde üniter, bir başka yerde federatif, ama her yerde şu ya da bu ölçüde sosyalist... Tek biçimlilik diye bir şey, kuşkusuz, olmayacak; olamaz da.

VI


Biz yine ayaklanmış kentimize dönelim ve ayaklanan halkın, gıda sorununu hangi koşullar altında, nasıl çözebileceğine bakalım.

Burada öncelikli soru şudur: Eğer bütün halk komünist yapılanma hareketi içinde yer almamışsa, gerekli olan gıda maddeleri nereden, nasıl bulunacaktır?

Büyük bir Fransız kentini, hadi oldu olacak başkent Paris'i alalım: Paris her yıl binlerce ton un, 350 bin sığır, 200 bin dana, 300 bin domuz, 2 milyondan fazla koyun ve başka bir sürü ufak tefek hayvan daha tüketir. Bunlardan başka yılda yaklaşık 8 bin ton tereyağı ve 200 milyon dolayında da yumurta Parislilerin midesine iner. Bunlar temel gıda maddeleri olarak böyledir, geri kalan gıdalarsa bunlara uygun miktarda tüketilir.

Paris, ununu ve ekmeğini Fransa, Birleşik Devletler, Mısır, Hindistan gibi yerlerden sağlar. Hayvanlar Almanya, İtalya, İspanya, hatta Romanya ve Rusya'dan getirtilir. Şarküteri ürünlerine, mezelere vb. gelince, dünyada Paris'e nezaket ve saygı gereğini yerine getirmeyen, ona kendisindeki en güzel ürünleri göndermeyen ülke yok gibidir.

Şimdi, Paris'te ya da başka bir büyük kentte, Fransa köylerinde yetiştirilen ve köylülerin de seve seve satmak isteyecekleri ürünlerin nasıl elde edilebileceğine bakalım.

Devletçiler için çözümü çok kolay bir sorundur bu. Polisi, ordusu, giyotinleriyle çok güçlü bir merkezi hükümet... Sonra gelsin genelgeler... Fransa'da yetiştirilen ürünlerin listeleri... bu listelere göre tüm ülkenin belli üretim çevrelerine ayrılması... genelgeler, yönergeler... falan üretim çevresi şu miktarda ürünü filanca gün, filanca merkezdeki falanca istasyona getirmek zorunda olup falanca memura teslim edecek ve bu ürün mezkur memurun gözetiminde mezkur mahaldeki depoya istiflenecektir vb.

Biz soruna getirilecek böyle bir çözümü yalnızca arzu edilmez bir çözüm olarak görmekle kalmıyoruz, aynı zamanda bunun gerçekleştirilemez olduğuna da inanıyoruz, bir fantazya, ütopya olarak değerlendiriyoruz. Böyle bir düzenleme insanın aklına ancak evde, masa başında, elde kalem, başını havaya dikip düşünürken gelebilir, ama insandaki bağımsızlık ruhunu göz ardı ettiği için gerçek hayatta hiçbir uygulanabilirliği olmayan bir düşüncedir bu. Böyle bir -sözüm ona düzenin- ilk sonucu, genel ayaklanmadır; hem bir Vendees'de de değil, aynı anda üç beş Vendees'de birden ayaklanma çıkabileceği gibi, köylerin kentlere karşı ayaklanması, tüm Fransa'nınsa, kendisinin elini kolunu bağlayan böyle bir cesaret gösterebildikleri için bu yörelere karşı ayaklanması gibi durumlarla karşılaşılabilir(3) .

Yetti artık bu Jakoben ütopyalar!

Şimdi bu iş başka türlü de olabilir mi, bir de ona bakalım.

1793 yılında köyler, kentleri açlıktan kıvrandırdı, bu ise devrimin sonu oldu. Oysa 1792-1793 yılları tahıl rekoltesi geçen yıllardan daha az değildi, hatta, tersine daha çok olduğunu düşünmemizi sağlayacak çok sağlam nedenler vardı (Misle). Ama büyük toprak sahiplerinin topraklarının önemli bir bölümünü ele geçiren köy burjuvazisi, bu topraklardaki ürünü derip depolarına kaldırdı ve Devrim'in çıkardığı kâğıt parayla ürününü satmayıp hem fiyatların yükselmesi, hem de altın para basılması beklentisiyle elinde tutmayı yeğledi. Ve tahıl satışına derhal başlanmazsa işin sonunun kötüye varacağına ilişkin Konvansiyon'un yayınladığı sert bildirilerin, gözdağlarının, hatta giyotinlerde kelleler uçurmanın köylerin kentlere uyguladığı grevi sona erdirmede hiçbir yararı olmadı. Üstelik, bilindiği gibi, Konvansiyon komiserleri, spekülatörleri giyotin sehpasına çıkarırken onlara hiç kibar davranmadı, hele halk, doğruca sokak fenerlerinde sallandırarak bitirdi spekülatörlerin işini, ama sonuçta tahıl gene köyde kaldı, şehirler de açlıktan kıvranmaya devam etti.

Ama o ağır emeklerine karşılık köylülere önerilen neydi?

Kâğıt para! Değeri her gün düşen bir tomar kâğıt; üzerinde 500 yazmasına karşın 10 frank bile etmeyen paralar. Üzerinde 1000 frank yazan bin banknotla bir çift çarık bile alınamıyordu. Bu nedenle de köylünün koca bir yılın emeğini böyle değeri her gün düşen banknotlara karşılık olarak vermeyeceği apaçık ortadaydı.

Ve adı ister banknot, ister "emek çeki"(4) olsun, köylüye hiçbir değeri olmayan bir tomar kâğıt verilmeye devam olunursa, hiçbir şey değişmeyecektir: Gıda maddeleri köylerde kalacak, köylü ister yakılsın, ister giyotinde başı kesilsin, tavrını değiştirmeyecektir.

Köylüye kâğıt değil, onun doğrudan gereksinim duyduğu şeyler verilmelidir. Ekinini biçebilmesi için tırpan, orak, taneleri eleyebilmesi için kalbur; çıra ya da kandil yerine kullanabilmesi için gazyağı ve lamba verilmelidir; pulluk, kürek, tırmık... kısacası şu anda onlara gereksinim duymadığı için değil, tam bir yoksulluk ve ağır bir çalışma içinde geçen hayatının, taşıdığı satış fiyatlarıyla ona pek çok nesneyi bütünüyle ulaşılmaz kılması nedeniyle, alınacak ürününe karşılık olarak köylüye yoksunu olduğu şeyler verilmelidir.(5)

Kent, kadın tuvaletlerini süsleyecek ıvır zıvır üretmeyi bırakıp hemen köylünün gereksinim duyduğu şeylerin üretimine geçmelidir. Paris'in dikiş makineleri çeyiz dikmenin yanı sıra, köylü için iş günleri ve bayram günleri giyebileceği giysiler dikmelidir. Fabrikalar hemen tarım makineleri üretimine başlamalıdır: Kürek, tırpan vb.yi satılan Fransız şaraplarına karşılık İngilizlerin göndermesini bekleyene kadar, hemen Paris bunların üretimine başlamalıdır.

Kent, köye boynuna allı yeşilli atkılar bağlamış, elinde ürünlerin teslim edilmesi gereken yerleri gösteren emirler bulunan komiserler değil, köylülere, "Bize ürünlerinizi getirin ve onlara karşılık depolarımızdan size ne gerekiyorsa alın!" diyecek dostlar, kardeşler göndermelidir. Bu yapıldığında kentlere dört yandan gıda maddesi akacaktır. Köylü, kendisinin ve ailesinin yaşamı için gerekli olan şeylerin gerektiği kadarını alıkoyacak, gerisini, tarihinde ilk kez sömürgenleri değil, kardeşlerini gören kentteki işçilere yollayacaktır.

Bize, böyle bir sonucun alınabilmesinin toplumun tümden yapılandırılmasıyla mümkün olabileceğini söyleyenler çıkacaktır. Bazı sınai ürünler için bu böyle olabilir. Ancak, köylünün gereksinimi olan ve kentin şu anda hayli yüksek fiyat biçtiği giysi, saat, mobilya, birtakım basit alet, edevat, kap kaçak vb. için gerekli hazırlıkların yapılması açısından hiçbir zorluğun olmadığı da kabul edilmelidir. Dokuma işçileri, terziler, ayakkabıcılar, demirciler, marangozlar ve pek çok başka zanaat erbabı, eğlence, lüks adına ürettikleri ıvır zıvırı bırakıp yararlı üretime yönelebilirler. Bunun için gerekli olan tek şey, insanların üretmekte oldukları şeylerde gerçekleştirecekleri böyle bir değişimi adil, eşitlikçi, ilerici bir değişim olarak görmeleri ve devrimin artı değere el koymayı sınırlaması, üretim ve ticareti eski halinde bırakması gerektiği" gibi masa başı düşler üretenlerin saçmalıklarına itibar etmemeleridir.

O bakımdan biz sorunun en can alıcı noktasının köylüye -üzerinde hangi değer yazıyor olursa olsun- alelade bir kâğıt parçası yerine, gereksinim duyduğu bir eşya verilmesi olduğunu düşünüyoruz. Bu yapıldığında kentlere her yandan gıda maddesi yağacaktır. Bu yapılmadığında ise, kentlerdekiler yalnız açlık çekmekle kalmayacaklar, gericilik tarafından devrimin bastırılması gibi vahim sonuçlara da katlanacaklardır:


VII


Bütün büyük kentlerin buğdayını, ununu, etini... yalnızca kendi taşrasından değil, yurtdışından da sağladığını biliyoruz. Paris'e yurtdışından her türlü bakkaliye ürünü, balık, lüks kapsamına giren bin bir çeşit ürün ve önemli miktarda buğday ve et gelir.

Ancak, devrim sırasında yurtdışından gelecek şeylere güvenmek doğru olmaz, ya da şöyle söyleyelim: Olabildiğince az güvenilmelidir. Eğer Rus buğdayı, İtalyan ya da Hint pirinci, İspanyol ya da Macar şarapları bugün batı Avrupa pazarlarını dolduruyorsa, bunun nedeni bu ürünlerin satıcı ülkelerde aşırı fazla olması ya da bu ürünlerin yazıdaki diken gibi hiç emek gerektirmeden, kendiliğinden bitiyor olması değildir. Örneğin Rusya'da bir köylü yetiştirdiği buğdayı satabilmek ve toprağın kira parasıyla, devlete vergi borcunu ödeyebilmek için günde on altı saat çalışır, yılda üç ile altı ay arası bir süre aç kalır. Buğday biçilir biçilmez çar polisi köylerde kol gezmeye başlar; vergi borcu bakiyesine ya da kurtulmalık borcuna karşılık köylünün son ineğini, son atını satar; köylü ineğinin ya da atının memurlarca üç rubleye satılmasını önlemek için, yetiştirdiği üründen kendisine dokuz ila altı ay yetecek bir miktarı ayırıp, gerisini dışsatım yapan bir stokçuya satar. Böylece de yeni ürün dönemine dek, üretimin iyi olduğu yıllarda üç ay, kötü geçen yıllarda ise altı ay, yavan ekmeğine karapazıyı katık ederek karnını doyurur, oysa aynı anda Londralılar onun buğdayından yapılmış güzelim bisküvilerle beş çaylarını almaktadırlar. Bugün artık en resmi istatistiklerin bile ortaya koydukları bir gerçek var: Avrupa Rusya'sından tek gram bile buğday ve pirinç dışsatımı yapılmazsa, yetiştirilen bu ürünler orda yaşayan halkın karnını doyurmasına ancak yetecek miktardadır.

Yalnız, Rusya'da devrim olur olmaz Rus köylüsünün, yetiştirdiği buğdayı kendisi ve çocukları için alıkoyacağına kuşku yoktur. Aynı şey İtalyan ve Macar köylüleri için de geçerlidir, elbet; Hint köylülerinin de bu örnekleri izlemeleri büyük umudumuzdur. Hatta Amerika'da bile, bir işçi hareketi başlayacak olsa, buğday üretimi azalacaktır. Dolayısıyla, yurtdışından gelecek buğday, mısır üzerine hesap yapmak, bunlara güvenmek doğru olmaz.

Şu bizim burjuva uygarlığımız tümüyle geri kalmış ülkelerin ve aşağı ırkların sömürülmesine dayanmaktadır, o bakımdan da devrimin ilk büyük hizmeti bu kendilerine aşağı ırklar denilen ırklara ve geri ülkelere, sözüm ona uygar velinimetlerinden kurtulma fırsatı vermek olacaktır. Ancak bu kurtuluşun, Batı Avrupa'nın büyük kentlerine temel gıda maddeleri girişini önemli ölçüde azaltmak gibi bir sonuç doğuracağını da unutmamak gerekir.

* * *


İçişlerine ilişkin olarak birtakım tahminlerde bulunabilmek biraz daha zor gibi görünüyor.

Bir kez, köylünün devrimden, iki büklüm olmuş belini doğrultmak için yararlanmak isteyeceği apaçık ortada. Bugün olduğu gibi günde on dört, on altı saat çalışmak yerine, çok haklı olarak bu sürenin yansını dinlenerek geçirmek isteyecektir köylü ve bu durum da et, süt, ekmek gibi temel gıda maddeleri üretiminin azalması sonucunu doğuracaktır.

Ama öte yandan da, köylünün artık asalaklar için çalışma zorunluluğu kalmadığı için üretimde bir artış olacaktır. Bataklıklar ve tarıma elverişsiz yerler temizlenip yeni tarım arazileri kazanılacak, yeni ve daha modern makineler tarımın hizmetine sunulacaktır. Misle, "Yüce Devrim"in tarihi üzerine yazdığı kitabında aynen şöyle söylüyor: "Topraklar hiçbir zaman 1792 yılında olduğundan güzel sürülmemişti. Çünkü köylünün nice yıllardır yüreğinde beslediği bir aziz emeldi bütün bu topraklara sahip olmak."

Çok kısa bir zaman dilimi içinde, mükemmelleştirilmiş makineler, kimyasal ve başka her türden gübreler halkın alım gücü sınırları içine girdiğinde her köylü, yüksek verimli, dört dörtlük tarım yapabilecektir. Ancak, başlangıçta, gerek Fransa'da, gerek öbür ülkelerde tarımsal ürünler üretiminde bir düşüş olacağını varsaymak için yeterli nedenler vardır.

O bakımdan, gerek ülke içinden, gerek öteki ülkelerden gelecek gıda miktarında bir azalma olacağını düşünmek akıllıca olacaktır.

Peki, bu açık nasıl kapatılacak?

Çok basit: Eksik olanı kendi gücümüzle kapatacağız. Çözüm bunca basitken, sisler, dumanlar arasında başka çözümler aramaya gerek yoktur.

Büyük kentlerde yaşayanlar da, tıpkı köylüler gibi toprağı işlemek, tarım yapmak zorundadır. Bir bakıma, biyolojide "işlevlerin bütünselleştirilmesi", yani değişik işlerin birleştirilmesi denilen şeye dönülecektir. Emeğin, daha doğrusu işlerin dağıtımı belirlendikten sonra, hemen bunların entegrasyonuna, yani birleştirilmesine, bütünselleştirilmesine geçilecektir. Unutmayalım ki doğanın işleyişi de tıpkı böyledir, başka bir deyişle, doğada da işler böyle görülmektedir.

Esasen, bütün derin felsefeleri teğet geçerek, olayların akışı kendiliğinden işi bu noktaya getirecektir. Paris, birkaç ay sonra unsuz-ekmeksiz kalacağını mı öğrendi, yapacağı tek şey, ister istemez, kolları sıvayıp toprağı işlemeye girişmek olacaktır.

Peki, toprağı nereden bulacaksın? Toprak bulamamak diye bir sorun asla olmayacak. Büyük kentler -özellikle de Paris-varsıl beylerin, bereketli tarlalara, yemyeşil bahçelere dönüşebilmek için topraktan anlayan hünerli, çalışkan eller bekleyen binlerce desyatinlik parklanyla, arazileriyle çevrilidir; bunlar, nitelikli olmakla birlikte güneşin kavurduğu güney Rusya bozkırlarından kat kat daha bereketli topraklardır.

Ya işgücü? Peki ama artık Rus prenslerine, Romen boyarlarına ve Berlinli bankerlerin karılarına şık giysiler dikmek, onları süsleyip püslemek gibi zorunlulukları kalmamış olan iki milyon Parisli ne güne duruyor? Neyle uğraşacak bu insanlar?

İçinde yaşadığımız yüzyılın yarattığı makineler sayesinde, teknolojiyi, gelişmiş makineleri kullanmada ustalaşmış işçilerin bilgi ve deneyimleri sayesinde ve mucitlerin, kimyagerlerin, botanikçilerin, Jardin de Plantes profesörlerinin, Gennevilliers(6) uzmanlarının yardımlarıyla... ve nihayet Parislilerin örgütçü ruhu, enerjisi, girişimciliği ve Paris anarşist komünlerinin tarım alanında harcayacakları emek sayesinde, örneğin Ardenler'de ya da başka yerlerde günümüz köylülerinin yapıp yetiştirdiklerinden, elde ettiklerinden çok, çok daha ileri sonuçlara ulaşılacaktır.

Buhar, elektrik, güneş ısısı ve rüzgâr gücü çok yakın bir zamanda üretime katılacaklardır. Buharlı pulluklar, tarlaları taştan temizleyen makineler, ekimle ilgili ön hazırlıkları hızla tamamlayacaklar ve sürülüp gübrelenmiş toprak yılda üç dört kez ürün verebilmek için insanın, ama özellikle de kadınların akılcı emeğini bekler duruma gelecektir.

Deneyimli uzmanların yönetiminde tarım yapmayı öğrendikten sonra, özel olarak ayrılmış topraklarda, ekip biçmeyle ilgili bütün olanaklara sahip olarak ve en iyi sonucu almak için birbiriyle yarışarak, bu arada - aşırıya kaçmamak, dayanılmaz bir güç olmamak kaydıyla- kol gücü harcayarak (büyük kentlerde yaşayanların pek bilmedikleri, kullanmadıkları bir şeydir kol gücü), kadın-erkek-çocuk, hep birlikte neşe içinde tarlalarda çalışacak, tarımsal üretimi kahredici bir kürek mahkûmiyeti olmaktan çıkarıp, zevke, bayrama, şölene, insan varlığını yenileyen keyifli bir işe dönüştürecektir.

"Verimsiz toprak yoktur! İnsan neyse toprak da odur!" Çağdaş tarımcılığın son sözü budur. Toprak kendinden istenen her şeyi verir, yeter ki istemesi bilinsin.

Pratikte, iki küçük yörenin topraklan bile Paris gibi büyük bir kentin devrim dolayısıyla doğabilecek gıda açığını kapatabilir.

Komünist topluluk eğer zoralım ve kamulaştırma yolunda kararlı bir şekilde yürürse, bizleri, tarım ve sanayinin birlikteliğine, yani insanların hem tarım, hem sanayi alanında çalışacakları ya da yılın belli aylannda tanmda, belli aylarında sanayide çalışacakları akılcı bir çözüme ulaştıracaktır.

Devrim tek ki bu yola girsin, açlık konusunu nasılsa çözümler. Tehlike burada değil, zihinsel korkaklıkta, önyargılı olmada ve yarım yamalak önlemlerle yetinmededir.

Tehlike, Danton'un Fransa'ya söylediği şu sözlerdedir: "Cesaret! Cesaret! Daha çok cesaret!" Özellikle de zihinsel cesaret. Bunu nasılsa iradi cesaret izleyecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.





1 Büyük Okyanus'ta bulunan takımadalar.
2 Four banale. Fransa köylerinde bugün de varlığını sürdüren eskiden kalma bir düzen: Genel fırınlarda herkes sırayla ekmeğini pişirir, genel ocaklarda çamaşır suyunu ısıtır ve genel preslerde üzümünü sıkıp şaraplık şırasını elde eder.
3 Jakoben tarihçiler Vendees ayaklanmasının bütünüyle papazların ve kralcıların bir marifeti olduğunu anlatırlar. Ne var ki bu ayaklanmayla ilgili gerçekler henüz bütünüyle aydınlatılmış değildir. Yine de Vendees'li köylüleri ayaklanmaya iten asıl neden askere alma yasası ve kentleri bir bakıma köyleri yönetme konumuna getiren, köyün ortak malı olan toprakların bölüşümü yasasıydı.
4 İşçi parası ("emek çeki") - İşçinin kaç saat çalıştığını gösteren ve üzerinde yazan değer kadar mal alabilme gücü olan, istenirse olduğu gibi parayla değiştirilebilir kâğıtlar. "İşçi parası" düşüncesi ilkin İngiltere'de R.Owen, D.Grey, Fransa'da Proudhon tarafından öne sürülmüştür. Konunun en etraflı açıklamasını yapan D.Grey'e göre, reforma muhtaç olan alan üretim alanı değil, değişim alanıdır. Buna göre yalnızca küçük üreticilerin varlığı korunacak, yalnızca küçük üreticilerin özel mülkiyetleri korunacak, tüketim kooperatifleri geliştirilecek ve para sistemi tümüyle lağv edilecektir. Grey, ayrıca, "işçi parası" çıkaran bir Merkez Bankası kurulmasını öngörüyordu. "İşçi parası" ile üzerinde yazılan değer kadar mal alınabilecek, üzerinde yazan değer kadar değişime konu olacak ve işçi harcadığı emeğin tüm karşılığını mala dönüştürebilecekti. Bu görüşün yandaşları, paranın yerine "emek çeki"ni koyarken, bununla, bireysel emeğin doğrudan doğruya toplumsal emek olduğunu ilan etmiş oluyorlardı. Kropotkin'in "emek çeki" kavramına yaklaşımı biraz ayakları yerden kesik denilebilecek bir yaklaşımdır. Çünkü, bu kuramın (paranın maldan, değişimin üretimden ayrılması ve mal üretiminin küçük görülmesi gibi) kusurlarını göremeyen bir yaklaşımdı bu. Kropotkin, komünizmin "herkese ihtiyacına göre" ilkesinin derhal uygulamaya girmesini öneriyordu: Topluma kendi emek katkısında bulunan herkesin, başkalarının üretimlerinden yararlanma hakkı vardı. "Herkese harcadığı emek kadar" ilkesi, ona göre, kapitalist sistemin ücretli emek ilkesini içermekteydi.

5 Kropotkin, komünist kuramlar içinde büyük popülaritesi olan, "doğrudan ürün değişimi" uygulamasına sosyalist devrimin zafere ulaşmasından hemen sonra geçilmesi gerektiğini vurguluyor burada. Para-mal-pazar ilişkileri olduğu gibi kapitalist üretim biçimiyle özdeşleştirildiğinden, hayli basit denilebilecek bir akıl yürütmeyle, kentlerle köyler arasında gerçekleştirilecek mal (ürün) değişimi, ekonominin yürütülmesinde en ideal yöntem olarak görülüyordu.

6 Gennevilliers - Paris dolaylarında kaynak sularıyla sulanan ve bin bir çeşit meyve sebzenin erken ve geç üretiminin yapıldığı geniş kırlar. Buradan elde edilen ürünler Paris'i doyurduğu gibi, Londra'ya da satılırdı.