TÜKETİM VE ÜRETİM Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Tüm kitabı indirmek için tıklayın

Devletten başlayıp daha sonra bireye inecek yerde, özgür birey kavramından yola çıkıp, daha sonra özgür topluma geçtiğimiz, dolayısıyla da toplumu ve onun siyasal örgütlenişini devlet egemenliği yanlılarınınkinden bambaşka bir bakış açısıyla ele aldığımız için, ekonomik konularda da aynı yolu izleyeceğiz. Bireyin ihtiyaçlarını ve bunları gidermek için sahip olduğu araçları gözden geçirdikten sonra, üretim, değişim, vergiler, hükümet vb. gibi sorunları ele alacağız.

İlk ağızda önemsizmiş gibi görünebilir bu fark, gerçekteyse tüm resmi politik ekonomiyi kapsamı içine alacak büyüklükte ve önemdedir.

İstediğiniz ekonomistin yapıtını açın, hepsinin üretimden başladığını görürsünüz: Yaşadığımız çağda zenginliklerin yaratılmasında kullanılan üretim araçları değerlendirilir; emeğin dağılımı, manüfaktür, makinelerin rolü, sermaye birikimi vb. Adam Smith'ten Marx'a kadar bütün ekonomistler hep bu yolu izlemişlerdir. Kitabının yarısında, hatta üçte ikisinde sözü bu tellerde dolaştıran ekonomist, ancak bundan sonra tüketim konusuna, yani bireyin ihtiyaçlarının giderilmesi konusuna gelir. Gelir de bir şey mi söyler? Yo, yaratılan zenginliklerin, onlar üzerinde hak iddia edenler arasında nasıl dağıtılmakta olduğunun anlatımıyla bu konu geçiştirilir.

Şimdi bana, belki de haklı olarak şöyle diyenler çıkacaktır: İhtiyaçlann giderilmesinden önce ihtiyaçlara konu olan şeylerin var edilmesi gerekir; kısacası; tüketmeden önce üretmek gerekir, İyi ama insan herhangi bir şeyi üretmeden önce o şeye ihtiyaç duyamaz mı? İnsanı her şeyden önce avlanmak, hayvan beslemek, toprağı işlemek, araç-gereç yapmak ve nice sonra da makine yapmak yönünde zorlayan şey ihtiyaç değilse neydi? Ayrıca, üretimi yönlendiren şey ihtiyaçlar değilse, ya nedir? İhtiyaçların neler olduğu ortaya çıktıktan sonra bunların nasıl, ne yolla giderileceği üzerinde düşünülür, sonra üretime geçilir. Bu bakımdan da, konuyu incelemeye, insanı çalışmaya iten şey nedir, sorusundan başlamanın ve ancak bundan sonra üretim yoluyla ihtiyaçların giderilme yollarının incelenmesine geçilebileceğinin de eşit ölçüde mantıksallık içerdiğini kabul etmek gerekir.

Biz konuyu yukarıdaki çizgi doğrultusunda ele alacağız. Ne var ki, ekonomi politik, kendisine bu açıdan baktığınızda, -daha baktığınız anda- bambaşka bir görünüme bürünüyor. Ekonomik olayların tarif ve tasviri olmaktan çıkıp, fizyoloji gibi gerçek bir bilime dönüşüyor: İnsanlığın ihtiyaçlarını ve bunların en az çabayla nasıl giderileceğini araştıran bir bilime... Belki de toplumsal fizyoloji olarak adlandırılması gereken bir bilime... Hayvanların ya da bitkilerin ihtiyaçlarının neler olduğunu inceleyen ve bu ihtiyaçlann giderilmesinin en uygun yolunun hangisi olduğunu araştıran hayvan ve bitki fizyolojisine paralel bir bilim bu. Böylece, yaşama ilişkin bir dizi bilimde (biyolojik bilimlerde) canlı varlıkların fizyolojisinin araştırılmasının önemi, değeri neyse, bir dizi toplumsal bilim için de insan topluluklarının ekonomik yaşamlarının araştırılmasının önemi, değeri odur.

Şimdi biz diyoruz ki: "İşte karşımızda insanlar: Birleşmiş ve bir topluluk oluşturmuşlar. Yabanıl hayvanların mağaraları artık onları tatmin etmiyor ve onlar daha sağlam, ama az-ama çok daha rahat bir ev istiyorlar kendilerine. Şimdi, bilmek istediğimiz şu: İnsan emeğinin şu anki üretkenlik koşullarında bu insanların her birinin bir evi olabilir mi? Eğer olamazsa, buna engel olan nedir?"

Ancak, böyle bir soru sorduğumuzda hemen görürüz ki, her Avrupalı ailenin, İngiltere, Belçika ya da Amerika'da işçiler için yapılan evler benzeri küçük bir evi pekâlâ olabilir. Yedi-sekiz kişilik bir aile için havanın da, ışığın da yeterli olduğu, gazla aydınlatılan, sağlık koşullarına uygun, eli yüzü düzgün bir ev yapabilmek için belli sayıda -ve görece pek fazla olmayan- işgünü yeterlidir.

Avrupalıların yüzde doksanının hiçbir zaman sağlıklı bir konutu olmamıştır; çünkü insanlar her gün, hiç durmadan yönetici sınıfların ihtiyaçlarının giderilmesi için çalışırlar. Dolayısıyla da şu düşleri kurulan evi yapabilmek için ne yeterli zamanları olur, ne de sipariş edip yaptırtmak için yeterli paraları. O nedenle de, mevcut koşullar değişmedikçe bu insanların asla evleri olamaz; derme çatma kulübelerde barınmaya devam ederler.

Böylece üretimi değişmez yasa olarak kabul eden, bunun ardından herkes için ev hesaplan yapan ekonomistlerin tam tersi bir düşünce biçimini seçmiş oluyoruz kendimize. Yaptıkları hesaplara uygun olarak her yıl evler yapılmakta, sonra da istatistiksel verilerle yapılan bu evlerin talebi karşılamaktan uzak olduğu kanıtlanmakta, böylece de Avrupa nüfusunun yüzde doksanının yaşamı ev demeye bin şahit ister köhne, nemli, loş viranelerde sürüp gitmektedir.

Ya da gıda sorununu alalım. İşbölümünün erdemlerini sayıp döken ekonomistler sonunda bize bildirirler ki, bazı insanlar tarımda, bazı insanlar da sanayide, fabrikalarda çalışmalıdırlar; işbölümü bunu gerektirmektedir çünkü. Ve eklerler: Tarımdakiler şu kadar üretecekler, fabrikadakiler şu kadar; yapılan bu üretimlerin değişimi de şöyle şöyle olacak. Ayrıca, ekonomistler, satışları, kazancı, net kazancı, artı değeri, ücretleri, vergileri, faizleri, bankaları vb. dikkate alırlar.

Bütün bu konulan onların kitaplarından okuyun, istediğiniz kadar okuyun, bir arpa boyu yol alamazsınız; ve kendilerine, "Her aile yılda on, yirmi, hatta yüz insanı doyurabilecek ekmeği üretti diyelim... peki yiyecek ekmeği olmayan bunca aile var, onlar nasıl doyacak?" diye sorduğunuzda, yanıt olarak yine aynı teraneye başlarlar: İşbölümü, ücretler, artı değer, sermaye vb. Ve şu karara varırlar: Yapılan üretim herkesin ihtiyacını karşılamaya yeter. Ama bu karar hakkaniyete uygun olsa bile şu soruya hiçbir yanıt getirmez: "Bir insan kendi çabasıyla kendine gereken ekmeği üretebilir mi, üretemez mi? Üretemezse, buna engel nedir?"

İşte karşımızda üç yüz elli milyon Avrupalı. Bu insanlara her yıl şu kadar ekmek, şu kadar et, süt, yumurta, şarap, tereyağı gerekli. Şu kadar ev, şu kadar giysi gerekli. Minimum ihtiyaçlar, bunlar. Avrupalılar bunları üretebilirler mi, üretemezler mi? Eğer üretebilirlerse, kendilerine bazı lükslerden, yani bilim-sanat yapıtlarından yararlanmak, gönüllerinin çektiği şeylerle uğraşmak için boş zaman kalıyor mu? Başka bir deyişle, hayati önemde olmayan şeylerle uğraşabilmeleri için zaman kalıyor mu kendilerine? Eğer bu soruya olumlu yanıt verilebiliyorsa, onlara engel olan şey nedir? Bu engeli nasıl ortadan kaldırabilirler? Eğer endüstrinin bugünkü yapılanma düzeyiyle böylesi bir üretkenliği gerçekleştirebilmeleri olanaksızsa, o zaman endüstride iyileştirmeye gitmek, devreye yeni ve daha mükemmel makinelerin sokulması gerekmez mi? Bunu gerçekleştirebilmek için ne kadar zaman gerekiyorsa, bu zaman sağlanmalı, ancak bunu yaparken hiçbir zaman gözden uzak tutamayacağımız gerçek şu olmalı: Her üretimden amaç, ihtiyaçların giderilmesidir.

Emeğin üretkenliğinin düşüklüğünden dolayı yaşamsal ihtiyaçlar tam karşılanamıyorsa, verimliliği artırabilmek ve bu eksikliği giderebilmek için neler yapabileceğimize bakalım. Ama acaba bu sonucu yaratan başka nedenler de yok mu? Yani, örneğin, üretim ihtiyaç hedefinden uzaklaştı da, sahte bir doğrultu içine mi girdi? Eğer eksikliklerin nedeni buysa, üretimin gerçekten ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir öze kavuşmasının yollarını arayalım.

Biricik doğru yaklaşımın bu olduğunu düşünüyoruz biz; bir tek böyle bir bakış açısı ekonomi politiğe gerçekten bilim, -toplumsal fizyolojinin bilimi, toplumsal güçlerin ekonomisinin bilimi- olma olanağını sağlayabilir...

Kuşkusuz, bu bilim, bugün uygar ülkelerde ya da indüs toplumunda (veya vahşiler arasında) var olan üretim biçimlerini anlatması gerektiğinde, çağdaş ekonomistler gibi açıklayacaktır ele aldığı olguları. İşin bu bölümü tasviri bölüm olacaktır: Tıpkı zooloji ve botanikte hayvanların ve bitkilerin biçimlerinin, renklerinin, davranışlarının açıklandığı bölüm gibi. Yalnız, yine belirtelim ki, ihtiyaçların yerine getirilmesi, üretim güçlerinden tasarruf bakış açısıyla işlenirse, bu bölüm bile önemli ölçüde berraklık ve bilimsel değer kazanabilir. Şimdiki düzenin insan gücünü nasıl korkunç bir şekilde çarçur ettiğini büyük bir açıklıkla gösterebilir ve bizim öne sürdüğümüz şeyin -yani bu kahrolası düzen sürdükçe insanın ihtiyaçlarının hiçbir zaman karşılanamayacağı görüşünün- doğruluğunu kanıtlayabilir.

Böylece, bu ilkeleri temel alan bir politik ekonomide, ekonomik olaylara bakış açısı bambaşka olurdu. Şu kadar arşın hasa dokuyan tezgâhın gerisinde, çelik levhalar üzerine şu kadar delik açan makinenin başında, günde bilmem ne kadar kazanç sağlayan boyacı sandığının arkasında, çoğunlukla kendisinin değil başkalarının yararlandığı mal ve hizmet zenginliklerini yaratan insanı -üreticiyi- görebilen bir bakış açısı olurdu bu. Bugünkü ekonomi politiğin belirlediği fiyat, değer, değişim vb. "yasalarının (hareket noktasının yanlışlığından dolayı çoğu kez gerçeği yansıtmayan) özlerinin, üretimin insanların ihtiyaçlarını karşılamak için düzenlendiği bir toplumda bambaşka bir niteliğe bürünecek olan bugünkü ekonomik olayları açıklamaktan öte bir şey olmadığını anlardık.


II


Bizim duruşumuz, bizim bakış açımız benimsendiğinde, ekonomi politiğin bütün ilkeleri bambaşka bir görünüşe bürünür.

"Aşırı üretim" diye adlandırdıkları olayı alalım. Kulaklarımız bu sözcüğün bombardımanına az uğramamıştır. Ekonomik krizlerin aşırı üretimden kaynaklandığını savunmayan tek bir ekonomist, akademisyen vb. bulamazsınız. Bunlara göre belli bir zamanda gerektiğinden fazla kumaş, saat, ayakkabı üretilmesi ekonomiyi açmaza sokar. Bu arada beklenen tüketimin üzerinde üretim yapmak için direnen kapitalistler de aşırı "açgözlü" olmakla suçlanırlar.

Oysa konu biraz daha yakından incelendiğinde bütün bunların saçmalıktan başka bir şey olmadığı hemen anlaşılır. Kendişine duyulan ihtiyaçtan daha fazla üretilmiş tek bir mal gösteremezsiniz. Dış ticaret konusu olan hangi malı alırsanız alın, göreceksiniz ki bu malların üretimleri, onların dış satımını gerçekleştiren ülke halkına bile yetmeyecek düzeydedir.

Rus halkının Avrupa'ya gönderdiği buğday, asla Rusya'nın üretim fazlası değildir. Hatta Avrupa Rusya'sının en kaliteli buğday ve çavdarının üretimi, bu bölge halkına darı darına yetecek miktardadır. Köylü vergi, kredi, toprak kirası borçlarını ödemek için ürettiği tahılı satar ve bunu yapmakla da kendini ve ailesini onlar için en zorunlu şeyden yoksun bırakmış olur.

Keza, İngiltere'nin dünyanın dört yanma sattığı kömür de bu ülkenin üretim fazlası değildir; çünkü bu satıştan sonra İngiltere'de -evlerde kullanmak için- kişi başına yıllık 750 kilo kadar bir kömür kalır, bu nedenle de milyonlarca İngiliz kışın ocağını yakacak, yemeğini yapacak, aydınlanmasını sağlayacak yeterli yakıttan yoksundur. Aslında (bazı lüks mallar bir yana) dışsatımı en yüksek ülke olarak İngiltere'de üretiminin ihtiyaç düzeyini aştığı söylenebilecek olan tek bir kalem vardır ve bu da kumaştır. Ama Birleşik Krallık halkının hiç değilse üçte birinin üzerinde giysi diye ne türden pılı pırtı taşıdıklarını anımsadığımızda, İngiltere'nin de tüm dokuma ürünlerinin bu ülke halkına ancak yetebileceğini görürüz. Herkes doğru dürüst iç çamaşırı ve üst giysisi giyecek olsa, üretim fazlası diye dişe dokunur bir şeyden söz edebilmek pek kolay olmaz.

Tarihsel kökeninde üretim fazlalığı bulunsa da, "dışsatım" aslında "fazlalık" değildir. Yalınayak ayakkabıcı ve söküğünü dikemeyen terzi hikâyeleri halklar için de geçerlidir ve bu esnaf-zanaatkârlar için nasıl gerçeği yansıtıyorlarsa, halklar için de aynı gerçeği yansıtırlar. Bir ülkenin dışarı sattığı şeyler, o ülke insanları için gerekli, zorunlu şeylerdir; buna karşın bu işin yapılmasının nedeni işçinin, ücretiyle, ürettiği şeyi satın alamamasıdır; işçinin ücreti ürettiği şeyi satın almasına yetmez, çünkü malın fiyatının içinde çeşitli kiralar, kapitalistin kârı ve borç aldığı bankere ödediği faiz de vardır.(1)

Refah gereçlerine duyulan ve gitgide artan ihtiyaç karşılanamadığı gibi, çoğu kez, zorunlu maddelere duyulan ihtiyaç da karşılanmaktan uzaktır. Bu bakımdan da aşırı üretim (en azından bu bağlamda) diye bir şey söz konusu değildir: Ekonomi politik teorisyenlerinin uydurdukları bir şeydir bu.

Ekonomistler hep bir ağızdan bizi, ekonomiyle ilgili yasalar içinde en sağlamının, "insan ihtiyacı olandan fazlasını üretir" yasası olduğuna inandırmaya çalışırlar. Yani onlara göre insan ürettiği şeyi yaşamı için kullandıktan sonra, elinde bu şeyden bir miktar daha kalır. Örneğin tarımla uğraşan bir aile, birkaç aileyi doyurabilecek üretim yapar.

Bu çok yinelenen cümlenin de hiçbir anlamı yoktur. Eğer bu yargı, her kuşak, sonraki kuşaklar için bir şeyler bırakır gibi bir anlam taşıyor olsaydı, bir doğruyu dile getiriyor olabilirdi. Gerçekten de bir köylü otuz, kırk, hatta yüz yıl yaşayabilecek bir ağaç diker ve o köylü öldükten sonra torunları da o ağaçtan ürün dermeye devam eder. Ham bir toprağı temizleyip üzerinde tarım yapılabilir hale getiren kişi, gelecek kuşakların zenginliğini artırmış olur. Yollar, köprüler, kanallar, evler (ve içlerindeki mobilya vb.) de gelecek kuşaklara bırakılmış zenginliklerdir.

Ama söz konusu olan bu değildir ki. Bize söylenen, köylünün tüketebileceğinden çok buğday ürettiğidir. Aslında devlet vergi adı altında, ruhban sınıfı aşar (ondalık) adı altında, bey toprak kirası adı altında ürününün önemli bir bölümüne el koyduğu için, köylü yarım yamalak beslenir, çünkü ürünün aslan payı devlet, toprak sahibi, papaz, tefeci gibi bir yığın asalak arasında paylaşılır.

O bakımdan biz, köylü ürettiğinden daha azını tüketir, şeklinde düşünmek eğilimindeyiz; yetiştirdiği ürünün en güzellerini satmak zorunda bırakılır, kendisine ancak kıt bir beslenmeyle zar zor ayakta kalmasına yetecek bir ürünü ayırabilir. Herkes kabul eder ki, böyle düşünmek çok daha gerçekçi, doğru, adil ve aynı zamanda da yararlıdır çünkü hiç değilse köylü yoksulluğunun nedenleri üzerinde düşünülmesini sağlar.

Ayrıca şunu da belirtmeliyiz: Hareket noktası olarak insanların ihtiyaçlarını aldığımızda, kaçınılmaz olarak ulaşacağımız nokta komünizm, yani insanların ihtiyaçlarının en eksiksiz ve en ekonomik biçimde sağlanacağı toplumsal düzen olacaktır. Bunun tersine, şu anda geçerli olan üretim noktasından hareket ettiğimizde, yani yalnızca kâr ve artı değeri göz önünde bulundurup da, yapılan üretimin insanların ihtiyaçlarını ne ölçüde karşıladığını görmezden geldiğimizde, varılacak nokta kaçınılmaz olarak kapitalizm ya da en iyi olasılıkla kolektivizm, dolayısıyla da (her halükârda) ücretli emeğin şu ya da bu biçimi olacaktır.

Gerçekten de, insanın ve toplumun ihtiyaçlarıyla, bu ihtiyaçların giderilmesi için insanın gelişmesinin değişik aşamalarında yararlandığı araçları göz önünde bulundurduğumuzda, insanın biricik çabasının, hedefinin toplumun bütün üyelerinin gereksinimlerini karşılamak olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Bir kuşağın tüketemediği, dolayısıyla da bir sonraki kuşağa miras kalması gereken zenginliklere küçük bir azınlıkça el konulmasının toplumun çıkarlarına aykırı olduğu açıktır. Dolayısıyla da toplumun dörtte üçü ihtiyaçları karşılanmadığı için eli böğründe kalırken, insan gücünün alabildiğine gereksizce, yararsızca tüketilmesi büsbütün anlamsızlaşmakta, büsbütün acımasızlaşmaktadır.

Ürünlerin en yararlı biçimde tüketiminin, her şeyden önce, en olmazsa olmaz ihtiyaçların karşılanmasından başlanarak olması gerektiği ve bir nesnenin yararlılığı açısından değeri, ekonomistlerin sık sık öne sürdükleri gibi insanların kaprislerine değil, gerçek ve en zorunlu ihtiyaçları ne kadar karşılayabildiğine bağlıdır.

Böylece de komünizm, yani tüketime, üretime ve değişime toplumsal açıdan bakış ve böyle bir bakışa uygun toplumsal yapı, dünyayı, eşyayı bu şekilde kavramanın, bizim görüşümüze göre toplumsal yaşama gerçekten bilimsel açıdan bakmanın ve onu böyle kavramanın doğal ve doğrudan sonucu olmaktadır.

Herkesin ihtiyaçlarını gideren ve üretimini bu amaçla örgütleyebilen toplum, ayrıca, sanayiyle, özellikle de ekonomistlerce göklere çıkarılan işbölümü kuramıyla ilgili birtakım önyargılara da son verecektir.

Evet, şimdi gelelim işbölümüne.





1 Bu satırların yazılmasından bu yana. Birleşik Devletlerde buğdayda ve özellikle mısırda gerçekten fazla üretim oldu. Buna karşılık da yığınla tarımsal ürünün üretimi yeterli denilebilecek düzeyi bile tutturamadı. Demek ki, Birleşik Devletler'de buğday ve mısır ve Birleşik Krallık'da birkaç milyon metre hasa... ihtiyaç fazlası üretim denilip duran şeyin hepsi budur. Amerikan çiftçisi zorunlu ihtiyaç maddelerini karşılayabildiğim görürse, tarımsal üretimini kısacak ve başka üretim alanlarına kayacaktır.