İŞBÖLÜMÜ Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Tüm kitabı indirmek için tıklayın

Ekonomi politik her zaman, önce toplumda olup biten olayları sıralar, ardından da bunları egemen sınıfların çıkarına olarak yorumlar. Sanayide işbölümü konusunda da tavrı aynen böyle olmuştur: İşbölümünü kapitalistlerin yaranna bulmuş, bu yüzden de onu bir ilke, yasa düzeyine yüceltmiştir.

Bir köy demircisini alalım, der, çağdaş ekonomi politiğin kurucusu Adam Smith. Bu adam eğer çivi yapmaya alışkın değilse, günde çok çok iki yüz-üç yüz çivi yapar, üstelik de bunlar çok iyi çiviler olmaz. Ama eğer bu demirci hayatı boyunca yalnız çivi yapsa, günde iki bin üç yüz çivi yapabilir. Ve Smith bundan alelacele işbölümüne gidilmesi, herkesin belli bir işte uzmanlaşması gerektiği sonucunu çıkarır. Yani sonuçta çivi başı yapmakta ya da çivi ucu sivriltmekte uzman demirciler olacak, toplum da bundan daha zengin olacaktır.

Peki, hayatı boyunca çivi başı yapmaya mahkûm demircinin işine duyduğu ilgisi ne olacak? Zanaatıyla ilgili olarak yalnızca bu minik ayrıntıyı bilmesi iplerin tümüyle işverenin eline geçmesine neden olmayacak mı? Bu nedenle yılın dört ayı işsiz güçsüz oturmayacak mı? Yerini kolayca bir çocuk ya da öğrenci doldurabileceği için ücreti düşmeyecek mi? "Yaşasın işbölümü! İşte toplumları kurtaracak altın madeni!" diye haykırırken ne Adam Smith'in ne de ondan sonra aynı çığlıkları atanların aklına bu soruların hiçbirinin gelmediğine eminiz.

Hatta daha sonra Sismondi ve J.B. Say, sosyalistlerin etkisiyle, işbölümünün toplumu zenginleştirmek yerine galiba zenginleri daha zengin ettiğini, işçininse hayatı boyunca bir toplu-iğnenin bilmem kaçta kaçını yapmaya mahkûm olduğu için, körleşeceğini, kütleşeceğini, yoksullaşacağını vurgulamaya başladıklarında dahi, resmi politik ekonomistler işbölümünün bu olumsuz etkilerini önleyecek herhangi bir çare önermediler. Hayatı boyunca mekanik bir şekilde aynı küçük ayrıntıyı yerine getirmekle işçinin aklını fikrini, yaratıcılığını yitirebileceği, dangalaklaşabileceği, bu nedenle de tüm toplumda üretkenliğin düşeceği, farklı uğraşılarınsa, tam tersine, halkta üretkenliği, yaratıcılığı artıracağı, ekonomistlerin akıllarının köşesinden bile geçmedi. İşte şu anda karşımızda duran sorun da tam bu sorundur.

Sürekli işbölümü, insanın tüm yaşamını kapsayan, hatta babadan oğula geçen bir işbölümü yalnızca ekonomi ulularının önerisi, öğüdü olarak kalsaydı ele almaya bile değer bulmaz, ne halleri varsa görsünler der, geçer giderdik. Ne var ki bu önerilerin, öğütlerin halka da ulaştığını, insanların kafalarını karıştırdığını görüyoruz. Sürekli olarak işbölümü, faiz, kira, kredi vb. gibi çoktan çözümlenmiş konularla ilgili söylenenleri duya duya herkes -bu arada işçiler de- tıpkı bu lakırdıların vaizleri gibi düşünmeye başlıyor, onların yarattıkları putlar önünde eğiliyorlar.

Hatta pek çok sosyalistin de işbölümü ilkesine saygıyla yaklaştığını görüyoruz. Bunlarla devrim sırasında toplumda nasıl bir düzenleme yapmanız gerektiğini konuşacak olursanız, size işbölümü ilkesini korumak gerektiğinden söz edeceklerdir. Yani devrimden önce topluiğne başı yapmaktaysanız, devrimden sonra da topluiğne başı yapmaya devam edeceksiniz. Evet, gerçi günde topu topu beş saat uğraşacaksınız bu işle, ama hayatınız boyunca uğraşacaksınız. Başka birileri, belki de sizin topluiğne başı üretiminizi on kat artırabilecek makineler tasarlayacaklar, başka birileriyse sanatın, edebiyatın, bilimin yüceliklerinde uzmanlaşacaklar. Pasteur nasıl kuduz aşısını bulmak için çalıştıysa, siz de ananızdan topluiğne başı yapmak için doğdunuz, bu işte çalışacaksınız ve devrim ikinizi de şimdiki yerlerinizde bırakacak: Pasteur'ü laboratuvarmda, size ise işlikte, topluiğne tezgâhının başında.

İşbölümünün zararları saymakla bitmez: Yaratıcılığı öldürür, toplum açısından zararlıdır, bireyi kütleştir, budalalaştırır, kişi açısından zararlıdır.

Biz çağdaş toplum üyeleri iki ana sınıfa bölünmüşüz: Bir yanda üreticiler var; bunlar çok az tüketirler ve düşünme denen işten kurtulmuşlardır, çünkü çalışmak zorundadırlar. Üstelik çalışmalarında da iş yoktur, çünkü düşünmeden azade oldukları için beyinleri kütleşmiştir. Öbür yanda tüketiciler vardır, bunlar ya çok az üretirler, ya da hiç üretmezler, buna karşılık düşünme ayrıcalığına sahiptirler, hem kendileri, hem başkaları için düşünürler; ancak bunların da düşünmelerinde iş yoktur, çünkü karşılarında koca bir dünya vardır, kol gücüyle çalışanların dünyası ve onlar bu dünyaya dair hiçbir şey bilmezler. Toprakta çalışanlar, tarım işçileri makinelere dair hiçbir şey bilmezler; fabrikalarda, makine başında çalışanlarsa, toprak işlerine, ekip biçmeye dair hiçbir şey bilmezler. Kapitalist sanayinin ideali, gözünü dikip makineye bakan, ancak bu makineden hiçbir şey anlamayan, anlaması da istenmeyen, çocuktur. Onun hemen yanı başında, gözünü makineden ayırdı mı, dikkati dağıldı mı kendişine cezayı basan gözetmen vardır. Her ikisinin de üzerinde ise, makineyi tasarlayan mühendis vardır. Tarım işçisininse vay haline! Kapitalizmin ideal tarım işçisi, buharlı pullukla toprağı sürmek ya da patozla ekini biçmek için üç aylığına tutulan, üç ay sonra kapı önüne konan ameledir. İşbölümü, insanın alnına yaşam boyu taşıyacağı belli bir etiketin yapıştırılmasıdır: Sen, kardeş, dokuma fabrikasında iplik düğümleyicisisin, sense, falanca ocağın, falanca galerisinde vagonet iticisisin; ikiniz de ne özel olarak çalıştığınız makinelerle, ne de genel olarak üretim yaptığınız sanayi dallarıyla ilgili hiçbir şey bilmeyeceksiniz. Böyle bir etiketlemenin sonucu ne olur? İnsan önce işine karşı bütün hevesini, isteğini yitirir, sonra da, sanayileşmenin başında, bugün övünç duyduğumuz makinelerin bulunmasını sağlayan yaratıcılığını yitirir.

İnsanlar arasındaki işbölümünün aynısı halklar arasına da konulmak istenmiştir. Yani insanlık ulusal fabrikalar halinde bölünmek istenmiştir. Bu hesapça Rusya tahıl yetiştirir, İngiltere kumaş dokur, Belçika çuha yapar, İsviçre dadı sağlar vb. Daha sonra da her ülkenin içinde ayrı uzmanlık dallanmaları söz konusudur: Lyon, ipekçidir; Auvergne, dantelci; Paris, değişik küçük eşyalar yapar; Voznesensk, hasa üretir; Harkov, çuha; Petersburg ise memur... Ekonomistlere bakarsanız, böylesi bir "işbölümü" insanlığa hem üretim, hem tüketim alanlarında sınırsız bir perspektif sunmaktadır; insanlığın önünde göz kamaştırıcı zenginlikler vaat eden yepyeni bir çağ açılmaktadır.

Ne var ki teknik bilgilerin her alanda yaygınlık kazanmaya başlamasıyla bu rüyanın da gümbür gümbür yıkıldığını görüyoruz. İngiltere tek başına dokumacılık yaparken ve büyük ölçekte metal işlerken, ve Paris de tek başına ufak tefek sanat yapıtı niteliğinde nesneler ve modayla ilgili şeyler üretirken sorun yoktu, her şey yolunda gidiyordu ve işbölümü dedikleri şeyin erdemleri korkusuzca sayılıp dökülebiliyordu.

Ama bütün eğitim düzeyi yüksek halklarda, sanayinin olabildiğince bütün dallarına sahip olmaya çalışma eğilimi güçlendikçe, yeni bir akım da boy göstermeye başladı. Bu halklar artık geçmişte cehaletlerinin haracını ödercesine çok pahalıya satın aldıkları malları kendileri üretmek istiyorlar. Hatta Hindistan, Kanada, Avustralya gibi koloniler bile metropollerinden kurtulmak istediklerini gizlemiyorlar. Her üretim alanıyla ilgili teknoloji bilim sayesinde her yere taşınıyor ve insanlar İngiliz demiri, Fransız ipeği için akıl almaz paralar ödemelerinin budalalık olduğunu, Almanya'da, Rusya'da, Avusturya'da, Birleşik Devletler'de aynı demiri, ipeği üretebileceklerini fark ediyorlar.

Artık her halk ihtiyaç duyduğu her şeyi kendisi, kendi ülkesinde üretmek, imalat sanayiinin mümkün olabilecek bütün dallarına sahip olmak istiyor. Ve bu durumda da şu soruya yanıt bulmak gerekiyor: Daha dün önümüze ekonomik zorunluluk, ekonominin dayattığı yasa olarak konan halklar arası işbölümü kaybolmaya yüz tutmuşsa, aynı ülkenin insanları arasında işbölümü ve uzmanlaşmanın zorunluluğu yasası ne kadar geçerli olabilir?(1)





1 Bu konuda daha fazla ayrıntı için "Fields, Factories and Workshops"\m 1900 tarihli 1. baskısına bakılabilir. Aynı kitabın Rusçası için "Tarlalar, Fabrikalar ve işlikler"e ve onun özeti niteliğindeki "Kol işi - Kafa işi" adlı broşüre bakılabilir.