koyaanisqatsi (hopi dilinde) 1.çılgın yaşam... 2.karmaşık yaşam, 3.dengesiz yaşam, 4.parçalanmış yaşam...
5.bir başka yaşam biçimini gerektiren yaşam durumu

  Nükleer özel sayısı     kfanzin@anarsi.org
HER ZAMANKİ GİBİ, NÜKLEER YİNE ÖLDÜRDÜ!
Aşağıdaki metin 27 Kasım'da anarşistlerin nükleere karşı yaptığı eylemde Taksim'de dağıtılmış ve yapılan basın açıklamasında okunmuştur.

Nükleer atık treni Castor'u durdurmak için kendini raylara zincirlemeye çalışan anarşist sendika CNT'nin öğrenci seksiyonu aktivisti Sebastian Briat saatte 100 km hızla giden trenin durmaması üzerine 7 kasım pazar günü hayatını kaybetti. Sebestian'ın ölümü nükleer lobisinin ne ilk cinayetiydi, ne de son olacakmış gibi görünüyor. İnsanlara özgürlük ve demokrasi cenneti olarak gösterilmeye çalışılan Avrupa Birliği'nde de sermayenin çıkarlarına aykırı olan hiçbir şeye göz yumulmayacağı ve bunun için gerekirse insan hayatının yok sayılacağı bir kez daha görüldü. Sebastian da Cenova'daki G8 eylemleri sırasında öldürülen Carlo gibi sahte özgürlüğün kurbanı oldu. Irak'ta, Filistin'de, Fildişi Sahillerin'de, Sudan'da binlerce insanın katili de Sebastian'ın katiliyle aynı: Kapitalizm.

Nükleer çılgınlık devam ediyor. Putin, hiçkimsenin sahip olmadığı bir teknolojiye sahip yeni nükleer silahlar geliştirdiklerini açıkladı. AB komisyonu termonükleer reaktör projesinin hayata geçirilmesi için çalışmalara hız veriyor. Türkiye de çok yakın bir zamanda 3 nükleer santral kuracağını söylüyor. Yakın zamana kadar Türkiye'yi endüstriyel atık çöplüğü gibi gören gelişmiş ülkeler şimdi de kendilerinin terk etmeye başladığı sistemleri Avrupa birliği üyeliği rüşvetiyle yeniden Türkiye'nin gündemine sokuyorlar.

Fransa kendisinin vazgeçtiği teknolojiyi bugün Libya, İran ve Türkiye gibi ülkelere pazarlamaya çalışmakta. Airbus uçakları gibi nükleer santraller de Türkiye'nin Avrupa Birliği ile müzakerelere başlayabilmesi için Fransa'ya verilen rüşvetten, tavizlerden başka bir şey değildir.

Yenilenebilir enerji kaynakları yerine atıkları yok edilemeyen, kısa ömürlü ve Çernobil'de yaşandığı gibi, sonuçları bugünü ve geleceği de etkileyen felaketleri getirebilecek nükleer santraller enerji sorunu bahane edilerek hala açılmaya çalışılıyor. Türkiye'nin şu anda enerji açığı yoktur ve ortaya çıkabilecek açık doğaya ve insana zarar vermeyecek yenilenebilir enerji kaynaklarıyla rahatlıkla kapatılabilir. Örneğin, Türkiye'nin rüzgar enerjisi potansiyeli şu anki elektrik üretiminin 4 bin katıdır.

Dünyanın birçok yerinde, dün Castor'u durdurmaya çalışırken ölen Sebastian gibi, bu nükleer çılgınlığa direnen insanlar var. Kapitalizmin doymak bilmeyen aç gözlülüğüne karşı insanı, doğayı savunanlar her zaman olacaktır. Bugün bir kez daha haykırıyoruz: nükleere geçit yok!

Anarşistler    

Nükleer Enerji

Atom çekirdeğindeki proton ve nötronları birbirine bağlayan çok yüksek bir enerji mevcuttur. Bu enerji atom çekirdeğinin parçalanması (fizyon) veya atomların birleştirilmesi (füzyon) durumunda açığa çıkar ve yaydığı ölümcül radyoaktif ışınların yanında milyonlarca derece ısı oluşturur . Bu ısı kontrol altına alınabilirse (termik santrallerde olduğu gibi) elektrik enerjisine dönüştürülür .Veya bu ısının ve yayılan ışınların kontrol altına alınmaması ise atom bombası dır. Bu ısıdan faydalanarak Bu enerjinin adına nükleer enerji dersek , bu enerji den yararlanarak elektrik elde edilen santrallerede nükleer santraller diyebiliriz .

Kullanış biçimine göre santraller ; termal (ılık) epitermal (sıcak) ve hızlı reaktörler gibi guruplara ayrılır. Ancak doğada az miktarda bulunan Uranyum 235 ve Plütonyum 240 çekirdekleri parçalanma özelliği gösterirler. Bu sebebten Nükleer santrallerde veya atom bombasında kullanılan maddeler Uranyum ve Plütonyumdur.


Peki Ya Patlarsa?

Atom santralleri bir atom bombası niteliğinde patlamazlar .Fakat herhangi bir arızadan veya deprem veya sabotajdan dolayı tamamen tahrip olacak bir atom santralinden çıkacak radyoaktif gazlar havada büyük bir bulut teşkil edip rüzgarın istikametine doğru yayılarak , insanlarda kanser ve genetik bozukluklara yol açan ışınlarını saçarlar.

Bu ışınların tesiri altında kalanların 2-3 hafta içerisinde ağız ve derilerinde kanlı çatlaklar ve çıbanlar oluşur. Artık ağızdan gıda almak imkansızdır.
Sürekli ishal ve ateş sonucu hasta halsizleşmeye ve sayıklamaya başlar.
Tutam tutam saç dökme belirtileri gösterir .Akyuvarların sayısı süratle azalırken , alyuvar sayıları sıfıra inmiştir bile .Bu , ölümlerin başlangıcıdır.
Bu safhayı atlatanları daha kötü bir akibet bekler .Hasta 1-2 hafta hafif bir iyileşme gösterdikten sonra zayıflamaya ve kötürümleşmeye başlar.
Vücutları başta kanser olmak üzere tüm hastalıklara karşı direncini yitirmiştir artık.
Bir atom santrali kazasında tüm insanları 54 saat içerisinde tehlike bölgesinden uzaklaştırarak karantina altına almak gerekir.
Bu durumda yapılacak ilk iş hastaları az ,orta ve ağır olmak üzere 3 guruba ayırmaktır.
Kazazede sayısı 2 milyon olarak ele alınacak olursa , ve bir doktor günde 24 saat çalışarak 300 hastayı muayene edecek olursa sadece bu iş için 7000 doktor gerekir. Ulaşım için 250.000 vasıtaya ihtiyaç olacaktır.
Her hastaya günde 2 ağrı kesici hap , 2 tane kan dolaşımı 2 tanede tetanuserrum ampulu tedarik etmek gerekir.
Hastalığa fazla tutulanların sık sık kan değiştirmesi lazımdır .Bir doktor ve bir hastabakıcı en az 10 dakikada kan değiştirse bu işlem için 50.000 personelin görev görmesi gerekir.
Ağır hastaların kemik iliği değiştirmesi icap eder. Bir hasta için 10 gönüllünün bağışta bulunması lazımdır.
Tüm bu işlerde çalışacak personelin evvelden ve sürekli radyoaktif konusunda özel eğitime tabi tutulması gerekir.


Dünyada Genel Durum

Yaklaşık yüzyıl önce, 1896'da,Fransız Bilimci Becquerel'in radyoaktiviteyi keşfi insanlık tarihinde yeni çağ açtı. İki yıl sonra 1898'de, yine Fransız Bilimciler Bayan ve Bay Cruie radyoaktif element radyumu yalıtmayı başardılar. 20 y.y 'a girdiğimizde 1911'de Yunanlıların 3000 yıl önce doğanın en küçük olarak tanımladıkları atomun ilk tasarımını Danimarka'lı Bilimci Rutherford yaptı .bunu izleyen 20 yılda, dengeli- kararlı atomların, nükleer yüklerin, quantum mekaniğinin pozitronun keşfi ile nihayet ilk proton-nötron nükleer modeli yani modern atom tablosu ayrıntılı bir biçimde tamamlandı.

1938'de Alman Bilimciler Hahn ve Strassman, nükleer fizyonu keşfetti. 1942'de ise İtalyan asıllı Enrico Fermi ve arkadaşları, ABD'de Chicago Üniversitesi'nde ilk nükleer reaktörü çalışır hale getirdi. Bu insanlığın atom enerjisinden kontrollü bir şekilde yaralanabileceğini gösteren ilk deneysel nükleer reaktördü. Artık doğanın temel güçlerinin insanlığın kontrolünde olduğu iddiası üç yıl sonra 1945'de ilk atom bombasının ABD'de imal edilmesi ve Japonya'da denenmesi ile kanıtlandı.

1953 sonlarında, Başkan Eisonhower, "Barış İçin Atom" adı verilen programı resmen başlattı. O günden bu yana Atlantiğin her iki yakasında sivil amaçlı nükleer güç, süper devletlerin askeri nükleer silah programına politik ve ekonomik olarak bağlı kalarak, soğuk savaşın olmazsa olmaz bir dayanağını oluşturmuştur. Askeri ve sivil nükleer sanayi, araştırma, geliştirme, personel ve finansmanı paylaşarak bugüne dek yan yana çalıştılar.

Sivil Nükleer Enerji :

Günümüzde sivil güç tesisleri dünya üzerine dağılmış durumdadır, Dünya üzerinde çalışmakta olan "430" nükleer tesis bulunurken, 40 kadarı da yapım halindedir. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun "IAEA" 1992 kayıtlarına göre, Fransa'da elektriğin %70'ini üreten "68", ABD'de %22'sini üreten "108", Japonya'da %24'ünü üreten "44", İngiltere'de %21'ini üreten "36", Tayvan'da %38'ini üreten "6" reaktör bulunmaktadır. Yıkılan Sovyetler birliği "44"reaktöre sahipti ve Birleşik Devletler Topluluğu'nun elektrik ihtiyacının %13'ünü "25" yeni reaktör daha inşa edilmektedir. Çin'de şu anda "15" reaktör çalışmakta fakat elektrik üretiminin %0,3'ünü karşılamaktadır. Güney Kore'de elektriğin %40'ını karşılayan "12" rektör bulunmaktadır. Yukarıdaki elektrik üreten nükleer santrallere ek olarak nükleer yakıt zenginleştiren - üreten, yaklaşık "100" adet askeri ve sivil amaçlı nükleer tesis, Amerika, Rusya, Avrupa ve Uzakdoğu ülkelerinde faaliyet göstermektedir.

Diğer yandan Endüstrileşmiş batı ülkelerinde son 10 yıldaki durum şöyledir: 12 nükleer santralli Almanya'da yeni nükleer güç tesislerinin kurulması yasaklanmıştır ve tüm nükleer güç tesisleri 2010 yılına dek devre dışı bırakılacaktır. (aynı karara 2005 yılı itibari ile İsveç de varmıştır) Ayrıca Avusturya, İspanya Danimarka ve İtalya artık hiç bir zaman nükleer reaktör inşa etmeme kararı almıştır. Endüstrileşmiş ülkeler, gelecek nesillerin yaşamlarını sürdürmeleri için bu kararı alırlarken, karanlıkta kalma endişesine kapılmamışlardır. Fransa ve Japonya'daki nükleer programlar bir dizi ciddi teknik ve mali sorun ve hızla tırmanan anti - nükleer hareketle karşı karşıyadır. ABD'de ise 1978 yılından beri yeni reaktör siparişi verilmemiştir. 1978'de verilen 2 reaktör siparişi ise sıra ile iptal edilmiştir.

Ayrıca 1986'daki Çernobil nükleer kazasından sonra yapılan araştırmalarda nükleer tesislere halkın karşı çıkışı Finlandiya'da %33'ten %64'e, Almanya'da %44'ten %82'ye, İngiltere'de %65'ten %83'e, Fransa'da daha önce zayıfken %59'a çıkmıştır.

Son 10 yıldaki bu değişime dikkati çekmek gerekiyor: Oysa 1986'da Çernobil nükleer santralinin 4 no'lu reaktörünün patlamasından başka açıklaması yok bunun; özellikle kamuoyu tepkilerinin varlığının ve geldiği noktanın açıklanmasında. Zira Çernobil kazasını saklamaları mümkün olmadı kamudan saklanan diğer kazalar gibi. 1992'de Rio de Janerio'daki Dünya Zirvesinde Ukrayna Çevre Bakanı Dr. Yuri Scherbak, ülkesinde Çernobil kazası sonrası yaklaşık 6000 kişinin öldüğünü ve ölü sayının 40.000 varacağını ayrıca 100.000'lerce insanın da kansere yakalanacağını söylemiştir. Şu ana kadar Çernobil civarında doğan çocukların çoğunun kemik ve kan kanseri ile doğduğunu ve bazı çocukların sakat doğduklarını artık bütün dünya bilmektedir.

Yanı sıra özellikle ABD'de nükleer sektörün krizinin arkasında ekonomik yanılgı yatmaktadır. Sonsuz ve nerede ise bedava olarak tanıtılan nükleer enerji yolu ile elektrik üretiminin geriye yönelik olarak analiz edildiğinde milyarlarca dolarlık devlet sübvansiyonlarına rağmen klasik enerji kaynakları kullanılarak elde edilen elektrikten birkaç kat pahalı olduğu anlaşılmıştır. (Bu, bugün özellikle artan güvenlik harcamaları dolayısıyla bütün santraller için geçerlidir.)

Bugün nükleer enerji yoluyla elde edilen elektrik dünya çapında üretilen elektrik enerjisi toplamının %15'ini oluşturuyor yaklaşık olarak (1970'lerde yapılan bilimsel (?) raporlarda 2000'ler için bu rakamın iki katı tahmin yapılıyordu. Örneğin Türkiye Atom Enerjisi Kurumu eski başkanlarından Nejat Aybers "70'lerin sonunda başlayacağı tahmininde bulunduğu elektrik enerjisi sıkıntısını aşmak üzere Türkiye'ye tek alternatif olarak nükleer enerjiyi gösteriyordu.")1998 yılındayız, geçelim bu lakırdıları. Karanlıkta kalma korkusu salınarak halkı altında bırakma çabaları ise ne yazık hala devam ediyor; kah istatistiksel veriler saptırarak kullanıyorlar, kah mahkeme kararlarını hiç yapmadıkları hızda uygulayıp "işte yakında böyle aniden kesiliverecek elektriğiniz,nükleer olmazsa olmaz" diyorlar. Bilimsel verileri saptırarak kullanıp, birtakım küçük hesaplar uğruna inanılmaz bir bela açmaya çalışanlara (ülkenin başına) Prof. Dr. Tolga Yarman'ın kelimeleriyle yanıt verelim:

"Çeyrek Yüzyıl önceki Nükleer Sav" Zamanla çürümüştür.

Bu sav o sıralar dünya enerji analiz çevrelerinde sıkça başvurulan bir yaklaşım şablonunu baz almaktaydı. Buna göre:

Önce geleceğe dönük olarak bir "enerji talep tahmini" yapılırdı. Bundan sonra "söz konusu olacak enerji gereksinmesinin, elde mevcut, işte sonlu ( yani elli yıl, her neyse, belli bir süre sonra tükenecek) petrol, kömür, doğal gaz gibi klasik enerji kaynaklarıyla ne ölçüde karşılanabileceğinin bir değerlendirmesi" yapılırdı.

Daha sonra"yenilebilir" ya da daha pratikçe "sonsuz" güneş, rüzgar, füzyon gibi "klasik olmayan kaynakların, gelecekteki enerji ihtiyacının ne kadarını karşılayabileceğinin bir kestirimi" çıkartılmaya çalışılırdı.

Bilançoya bakılınca, ortada hala ve giderek büyüyecek bir açık görünürdü.-Bunu ise karşılamaya amade "bir tek, teknolojisi hazır, diğer bir taraftansa o gün için "güvenirliğinden" hiç kuşku duymadığımız, "nükleer enerji" seçeneği görünürdü.

(Oysa) Zaman içinde ortaya çıkan gelişmeler bu "formüllerin kabul edilebilirliğine gölge düşürdü...

Bir defa "talep tahminleri" dünyada da ülkemizde de yaklaşık "bir'e iki" yanılgılı çıktı.

Öncelikle petrol şoklarından sonra ortaya çıkan "enerji tasarrufu ve verimliliği" girdi devreye; yenilebilir kaynaklar umutları karşılamaktan uzak olsalar bile azımsanmayacak katkılar yaptılar.

Bu arada biri 1979'da Pensilvanya'da, diğeri 1986'da Çernobil'de iki boyutları büyük kaza oldu, güvenilirlik oldukça sarsıldı. Bu vesile ile nükleer reaktörler için ön görülen güvenlik harcamaları katlanarak arttığından, maliyet eğrisi değişti.

Bir de özellikle ülkemizin enerji konjonktürü değişti ve nükleer enerjiyi tek alternatif olarak gören akademik sav anlamsızlaştı. Doğalgaz kavramıyla tanıştık. Rusya'dan gelen doğalgaz dışında, Azerbeycan ve Kazakistan petrolü ile Türkmenistan doğal gazı kapıda. Irak petrolü için yapılan hat yıllar önce devreye girdi,Akdeniz'e bağlandı.(Katar doğalgazının da Avrupa'ya ülkemiz üzerinden geçmesi gündemde.)

Kısaca toparladığımızda şu ortaya çıkmaktadır;bazı çevrelerin geçersizleşmiş kelepir formüller ile savundukları ve siyasi iktidarların zaman zaman elektrik kesintileriyle yarattıkları korkular gerçek değildir, yapaydır ve uzun bir zamandır da nükleer enerji zorunluluk olmaktan çıkmıştır.

En başından itibaren nükleer enerjinin tarihçesi takip edildiğinde şunu açıkça görmek mümkün ki; gelişmiş devletler nükleer silahlarında kullanabilmek amacıyla ihtiyaç duydukları hammaddeleri, sivil nükleer tesislerde işlemişler, maliyetini halka fatura etmişlerdir. Bugün gelinen nokta itibariyle ise soğuk savaşın beklenmedik şekilde sona ermesiyle, nükleer silah ihtiyacı durmuş ve riski yüksek olduğundan yeni reaktör siparişleri de ortadan kalktığından, sektörün batmaması için 3. Dünya ülkelerine ihraç devri başlatılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle başlayan sürecin amacının nükleer silahlanma olduğunun anlaşılabilmesi için başta dünyanın deklare edilmiş nükleer silahlara sahip olma hakkı olan beş ülkesi olmak üzere- ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin- dünya devletlerinin nükleer potansiyellerine bakmakta yarar var:

Deklarasyon sahibi bu beş ülke nükleer silah programları için yaklaşık 250 ton yüksek saflıkta silah sınıfı plütonyum -239 üretmişlerdir. Bu miktarın 120'i tonu eski Sovyetler Birliğin'de, 110 tonu ise ABD'dedir. 1990 yılı itibari ile Fransa, Belçika, Rusya, Hindistan, ABD'ye İngiltere'deki sivil işleme, zenginleştirme tesisleri, Japonya, Hollanda, Almanya gibi ülkeler için enerji üretimi maskesi adı altında 118 ton yüksek saflıkta plütonyum 239 üretmişlerdir.

Şu anda yürütülen projelere dayanarak 2000 yılına kadar örneğin Japonya, 54.97 ton ayrıştırılmış plütonyuma, Güney Kore reaktörlerindeki kullanılmış yakıtlardan 31.4 ton Pu.239'a, Kuzey Kore eğer Nyongbyon yeniden işleme -zenginleştirme- tesislerini açabilirse 3 ton Pu.239'a, Tayvan ise kullanılmış yakıt çubuklarından 18.6 ton plütonyuma sahip olacaktır. (Kısaca bütün dünyada çalışan reaktörlerden çıkan yakıt çubuklarından yaklaşık 500 ton daha ayrıştırılmaya hazır Pu-239 bulunmaktadır.)

Yukarda resmi ve gayri resmi olarak gösterilen yaklaşık 250-500 ton civarındaki ayrıştırılmış hali hazır yüksek saflıkta Pu-239 üretmek için gerekli fiziksel ve kimysal işlemler sonunda ortaya çıkan ve yüksek seviyeli Sr-90 Cs-137 gibi kanser yapıcı radyoaktif elementler içeren atıkların dağılımı da şöyledir: Rusya'da(bilinen) 30.000 metreküp asidik sıvı atık, 162 ton katı ABD'de yaklaşık 8.500 metreküp asidik sıvı, 390 ton katı atık, İngiltere'de 1.430 metreküp asidik sıvı atık, Fransa'da 1.400 metreküp asidik sıvı atık. Ayrıca Japonya, Çin, Almanya, Belçika, Hindistan ve İsrail'de henüz uluslar arası kuruluşlara rapor edilmemiş büyük miktarda yüksek düzeyde radyoaktif atıklar olduğu bilinmektedir.

Nükleer santrallerde normal olarak 3-5 yıllık bir işletmeden sonra, kullanılmış yakıt çubuklarının reaktörden çıkarılarak yeniden işleme tesislerine gitmeden santrallerin civarındaki havuzlarda veya göllerde soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubuğu, reaktörlerin normal çalışma süresince devam eden nükleer reaksiyonlar sonucuyla yaratılan ve bozunma ömürleri. Yüz binlerce yıl olan, binlerce yeni radyoaktif izotop içerir. Yani reaktörden çıkarıldıkları zaman yaklaşık bir milyon defa daha fazla radyoaktiftir ve hala yeni üretilen izotopların radyoaktif bozunmalarından dolayı ısı üretmektedir. Bu atıklar içindeki en önemli yeni izotop ise yakıt çubuklarındaki Uranyum-238'den nötron bombardımanı sonucunda yaratılan plütonyum239'dur. Pu-239'un diğer atıklardan ayrıştırılması için tonlarca yakıt çubuğu yeterli derecede soğutulduktan sonra yeniden işleme tesislerine gönderilerek Nitrik Asitte çözdürülür. Geriye kalan ve sıvılaştırıldığı için, 200.000 defa daha fazla hacim kaplayan milyonlarca metreküplük, yüksek seviyeli sıvılaştırılmış radyoaktif atıkların da, çelik tanklarda çevreden binlerce yıl yalıtılması gerekmektedir.

Fakat bu çelik tanklar 10-15 yıl içerisinde yüksek düzeyli, asitik ve sürekli radyoaktif ışının sonucunda çatlar, ABD'de Hanford Nükleer Kompleksinde olduğu gibi çevreye sızarak, su ve besin zincirine katılır, bazen de 1957'de ve 1993'te Rusya'da Çhelyabinsk ve Tomsk-7 nükleer komplekslerinde olduğu gibi patlar. Aynı nedenlerden dolayı camlaştırılan atıkların da belli bir süre sonra, mikroskobik çatlaklar yaptığı ve camın yapısını bozarak çevrede sızıntıya neden olduğu İsveç'teki son uygulamalarda görülmüştür.

Kısaca netleştirirsek; GÜNÜMÜZDE NÜKLEER ATIKLARIN ZARARSIZ BİR BİÇİMDE DOĞADAN YALITILMASINI SAĞLAYAN BİR YÖNTEM VEYA TEKNOLOJİ BULUNAMAMIŞTIR.

Nükleer Enerji Güvenlidir diyorlar oysa 1957'den bu yana olan birçok büyük çapta nükleer santral kazası kaza sonunda yayılan radyasyonun sınırlanamayacağını göstermiştir. (Dünyanın, yoğun yerleşim kuşağı diye tanımlayacağımız Alaska'dan Japonya'ya kadar uzanan Kuzey Yarımküresinde, 20' inci ve 60'ıncı paraleller arasında yaklaşık 600'den fazla askeri - sivil nükleer santral çalışmaktadır. Binlerce atam bombasına denk radyoaktif madde içeren bu reaktörler bir insan hatası, bir hatalı gösterge veya vana, bir doğal afet veya terörist saldırısı sonucunda tetiklenmeye hazır nükleer bombalar olarak beklemektedirler.

Elektrik Mühendisliği Dergisi Yıl: 1997 / Sayı: 401 - Prof. Dr. Hayrettin Kılıç'ın yazısından derlenmiştir.

Türkiye'de Genel Durum

Nükleer enerjinin geleceğini 3. Dünya ülkelerinin bugüne ve yarına ait politikaları ve atacakları adımlar, belirleyecektir. Zira, gelişmiş batı devletlerinin önemli bir kısmında işsiz kalan, devlet sübvansiyonlarını yitiren nükleer reaktör üreticileri çareyi gelişmekte olan, nükleer enerjiyi güç ve prestij unsuru olarak algılayan ülkelere yönelmekte, yeni pazarlar yaratmak sureti ile ayakta kalmaya çalışmaktadırlar.

Bu bağlamda, başta Uzakdoğu ülkeleri olmak üzere Ortadoğu, balkan ülkeleri ve bazı Latin Amerika ülkeleri bu pazarın önemli müşterileri olarak göze çarpıyorlar. Örneğin, Japonya kendi işlettiği nükleer reaktörlerden elde ettiği %98 saf Plütonyum - 239'a ek olarak Fransa'dan sürekli saf plütonyum alıyor ve elbet bu durum enerji açığından değil, doğrudan taktik nükleer silah programı ile ilgilidir. Şu anda yapılan araştırmalara göre Çin'de yaklaşık 450 nükleer başlıklı silah bulunmakta ve bunlarının 300'ünün stratejik, diğer 150 adedinin de taktik nükleer silah olduğu bilinmektedir. Güney Kore 1992'de 2 adet Kanada tasarımı, hem elektrik enerjisi hem de plütonyum üreten Candu tipi reaktör almaya karar verdi. Ayrıca ellerindeki elektrik üreten santrallere ek olarak Çin 3, Güney Kore 2, Kuzey Kore 4, Japonya 13, Endonezya 2 adet nükleer yakıt zenginleştirme tesisine sahiptir. Bu ülkelere benzeri yaklaşımlarla Hindistan, Pakistan eşlik ederken İran; Rusya ve Çin'le anlaşmaya çalışarak teknoloji transferi çabaları içerisinde. Yanı sıra İsrail'in yeterli nükleer başlıklı silahları ve plütonyum stokları olduğu bilinmektedir. Ukrayna'da ise bütün dünyayı yerle bir etmeye yetecek kadar nükleer başlıklı silah vardır.

Kısaca görüldüğü gibi nükleer Pazar askeri Amaçların yanı sıra sivil çabaları da kapsıyor. Bu ikili omuz omuza ilerliyor bahsi geçen bütün ülkelerin silah programları yanında ve çoğu zaman bunun için nükleer reaktörlere yaptıkları / yapmayı düşündükleri rakamlar inanılmaz boyutlardadır.

Peki 3. Dünya bir çılgınlığın peşinde kendinden geçerken Türkiye'de neler oluyor.

Türkiye'de çok uzun bir süredir yapılmaya / dayatılmaya çalışılan "nükleer santral" ile ilgili fizibilite etütleri 1967 - 1970 yılları arasında yapıldı. 300 Mw gücünde planlanan ve 1977 yılında işletmeye alınması düşünülen ağır su tipindeki bu santral ekonomik ve politik nedenlerle sonuçlandırılamadı. Ancak 1971 yılında TEK bünyesinde NÜKLEER SANTRAL DAİRESİ kuruldu. İlk fizibilite etüdüne paralel olarak 1974 yılında, Akkuyu'da bu kez 600 Mw'lık bir nükleer santralin 1983'te hizmete gerecek şekilde yapılmasına karar verilerek yatırım programına dahil edildi. Bu konuda ihale de yapılmış olmasına rağmen o günkü koşullarda büyük olasılıkla ekonomik nedenlerle inşaata başlanamadı, ama nükleer santrale de sahip olma hayalinden de vazgeçilmedi. 1983 yılına gelindiğinde bu kez uluslar arası firmalara "yap - işlet - devret" modeli ile santral kurmak üzere çağrı yapıldı ve Kanada "AECL" şirketinin Akkuyu'da, ABD'den gelen "General Electric" şirketinin de Sinop'ta santral kurması istendi. Ancak genel kamu oyu baskısı dışındaki nedenlerle yapım işlerine başlanmadı. 26 Nisan 1986 tarihinde meydana gelen Çernobil faciasının ardından uzun bir sessizlik ve bekleme dönemine geçildi. Bu süreçte 1987 yılında TEK Nükleer Enerji Dairesi kapatıldı. 1992'ye kadar beklentilerin aksine ne Çernobil faciası unutuldu ne de nükleer santral yapma istekleri.

1990 yılında Arjantin'le yapılan görüşmeler dışında yeni bir adım Çernobil'den yaklaşık 6,5 yıl sonra atıldı ve Aralık 1992'de 7 şirketten anahtar teslim esasına göre teklif istendi. Bu süreçte giderek yoğunlaşmaya başlayan kamuoyu baskıları da bir derece dikkate alınarak bu yaklaşımdan da vazgeçildi. Ancak Ocak 1994'te müşavirlik hizmetleri için ihale açıldı bu ihale için Resmi Gazeteye verilen ilanla; yıllardır tartışılan, gündeme getirilip sonradan unutturulan, yer seçimin yanlış olduğu ile ilgili verileri görmezden gelinen Akkuyu Nükleer Santrali "resmileştirilmiş" oldu. Başta yerel örgütler olmak üzere konuya duyarlı tüm kitle örgütleri tepkilerini dile getirdiler ve durum kısaca "anti - demokratik nükleer dayatmacılık" olarak nitelendirildi. Bu ihale için Nisan 1994'te toplanan tekliflerin değerlendirilmesi sonucunda Güney Kore Hükümeti'nin kamu kuruluşu KAERI "Korean Atomic Energy Research Institute" 1 Şubat 1995'te sözleşme imzalayarak (yapıma yönelik ihale şartnamelerinin hazırlanması dahil) "Akkuyu Nükleer Santral Mühendislik ve Müşavirlik Hizmetleri"'ni gerçekleştirmeye başladı bu iş için ayrılan 600.000 dolarlık bütçenin yarısından fazla bir bedel, yaklaşık 350.000 dolar, yapılan ve yapılacak hizmetler karşılığı söz konusu şirkete ödenmektedir. 3 aşamada yapılması planlanan işlerin 2. Aşaması yaklaşık 5 aylık bir gecikme ile Aralık 1995 ortalarında TEAŞ'ne teslim edildi. Bu aşamada uluslar arası yapım ihalesi için şartname taslakları hazırlandı 3. Aşama da şartname taslakları kesinleştirilerek her şey yapım ihalesine hazır hale getirilmiş olacak ihalede %100 kredi getirme şartı aranacak olup gerekli yakıt da ihale kapsamında olacak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından hazırlanan ve halen yürürlükte olan 2010 yılına kadar enerji planına göre bu santralin 2005 yılında devreye girmesi ön görülüyor. Planda santralin 1000 Mw güçte kurulması isteniyor bu durumda şirketler ve uluslar arası rekabete ve farklı teknolojilerin önerilmesine bağlı olarak 1,5 - 2 milyar dolarlık bir yatırım söz konusu olmaktadır.

Sonuç olarak; 1967'den 1996'ya ve 300 Mw'tan 1000 Mw'a "Akkuyu Nükleer Santralı" kurma hayali bu kez ciddi bir nokta da ve gerçekleşmeye çok yakın! Bu durum özellikle son altı yıldır uluslar arası nükleer lobiciliğin korkunç baskıları ve uygulayıcıların kamu oyu baskısı ile olası riskleri / tehlikeleri hiçe sayarak (bu baskıları adeta isteyerek) kabul etmelerinin doğal bir sonucudur. Türkiye'nin genel enerji politikaları da bu baza dayandırılarak değiştirilmiş,nükleer enerjinin oluşturabileceği ve çok uzun yıllar insan sağlığına zarar verecek, nesillerin sakat doğmasına yol açacak kaza riskleri de, çok yakın ve canlı Çernobil örneğine rağmen, yok sayılarak veya hafife alınarak halkın aksi yöndeki terciğine rağmen bu santralin yapımı planlanmıştır. Bu sistematik yaklaşım içerisinde,1993 yılında TEK'e bağlı Yeni ve Yenilebilir Enerji Kaynakları Müdürlüğü de sessiz sedasız kapatılmıştır. Çernobil faciasından sonraki süreçte radyasyonlu çayları içiren, fındıkları yediren ve tehlikelere karşı uyarmak yerine halkı kandıran, kendilerinden hala hesap sorulmayan politikacılar ve bürokratlar bu sistematiğin ayrılmaz parçasıdırlar.

Enerji konusunun kamuoyunda güncellik kazandığı bir dönemde, hükümetlerin bu konudaki ciddiyetten uzak açıklamaları ise beraberinde birçok soruyu akla getirmektedir. Örneğin, Mesut Yılmaz hükümetinin "Türkiye'nin enerji açığı var ve yıl sonuna kadar ülke karanlıkta kalacaktır" söylemi ile gündeme getirdiği "enerji sorunu" yanlış bir noktada ve yanlış araçlarla tartışılmıştır. Bu aşamada öncelikle, Türkiye'nin enerji senaryoları ne kadar gerçekçidir? Sorusuna yanıt aranmalıdır. İkinci soru alanı ise enerji - çevre bir ikilem sürdürülecek ya da tercih çevreyi dışlayan bir yaklaşım mı olacaktır?

Bu sorular umut vaat edici yanıtlar taşımıyorlar bu gün fakat ülkenin kaynaklarını ve elektrik enerjisi tablosunu görerek nükleerin ne kadar gereksiz olduğunu anlamak gerek rakamlar: (1996 yılına aittir)

1995 yılı sonu itibari ile ülkemizde kurulu bulunan elektrik santrallerinin toplam kurulu gücü 21.137 Mw tır.

Bu santrallerin %52,3'ü termik kaynaklardan, %47,5'u hidrolik kaynaklardan elektrik üretmektedirler. 1996 yılı içerisinde devreye girmesi beklenen ve henüz tamamlanamayan 403,8 Mw gücündeki santrallerin tamamlanması halinde 1996 yılı sonu itibari ile santrallerin toplam kurulu gücü 21.540 Mw olacaktır. Mevcut santrallerimizin yıllık üretim kapasitesi 111 milyar Kwh'tır. 1995 yılı itibari ile santrallerimizden 85 milyar Kwh elektrik enerjisi üretilmiştir.

1995 yılı net tüketimi ise 65 Kwh olmuş yani 20 milyar Kwh'lik enerji iç ihtiyaçlar, ENH - dağıtım sistemi ile kaçak kullanımlarda tüketilmiştir. Böylelikle kayıp oranı %30'lara ulaşmaktadır ki bu oranın yüksekliği dikkat çekicidir. (Dünya ortalaması %10 - %15 arasında değişmektedir)

Buraya kadar görüldüğü gibi elektrik enerjisi üretimi açısından bir problem görülmektedir. Kısaca üretilen enerjinin tüketicilerin kullanımına sunulmasına yani santrallerden iletilmesi ve dağıtım sistemi açısından durum nedir?

Ülkemizde 10.500 km 380 Kv, 24.500 km 154 Kv'luk iletim hattı mevcuttur. İletim hatlarının hemen hepsi 154 Kv üzerinden transfer edildiğinden 180 / 154 Kv'luk trafolarda bir sıkışma gözlenmektedir. (İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi kentlerde) ancak dağıtım sistemindeki şehir şebekeleri genellikle eskimiş olduğundan ve uzun zamandır yatırım yapılmadığından tüketici taleplerine cevap veremeyecek bir hale gelmiş bulunmaktadırlar. Bu nedenle de özellikle büyük kentlerde elektrik kesintileri yaşanmaktadır.

Bu kesintiler de üretimden kaynaklanmadığı halde nükleer santral lobilerince "ülkemiz elektriksiz kalacak mutlaka nükleer santral kurulmalıdır" diye kullanılmaktadır.

Oysa nükleer santrallere gelinceye kadar ülkemizde daha kullanılmamış geniş bir potansiyelimiz bulunmaktadır yapılan ölçümler sonucunda ülkemiz hidrolik potansiyeli 433 milyar Kwh/yıl ve teknik olarak değerlendirilecek hidrolik potansiyelimizde 215 Kwh/yıl olarak tespit edilmektedir. Ekonomik olan (bu gün için) 125 433 milyar Kwh/yıl'dır bu da üşkemizde bugüne kadar kurulmuş olan santrallerimizin toplam potansiyelinin yaklaşık 1,5 katıdır. Ülkemizde linyit rezervlerinin 120 milyar Kwh/yıl enerji kapasitesine sahip olduğu kabul edilmektedir ki linyit kaynaklarımızın 2/3'ü henüz incelenmemiş durumdadır. Bu kaynaklarımızdan, hidrolik potansiyelimizin %29'u linyit potansiyelimizin ise %33'ünün kullanılmakta olduğu ortaya çıkmaktadır. 18 Aralık 1995 tarihinde ölçülen puant gücümüz 14145 MW'tır. Yani puant gücünün %49 fazlası kurulu güce ve bugünkü kurulu gücümüzün de 2,5 - 3 katı kadar hidrolik ve termik kaynaklara sahip olan ülkemizde "aman kaynaklarımız tükendi, nükleer santraller kuralım" demek düpedüz saçmalamaktır.

1974'lerde yaşanan bunalım da aynı teraneleri dinlemiştik. Ve o dönemde de nükleer santral önerileri ortaya atılmış idi. Aradan 22 yıl geçtiği halde nükleer santral kurulmadığı gibi bugün için de gündeme getirilmemelidir.

1974 petrol bunalımında ülkemizde enerji sıkıntısı çekilmesinin belirleyici nedeni olan Ambarlı Fueloil Santralı da tıpkı bugün nükleer santraller gereklidir diyen zihniyetler tarafından, 1965'te elektriksiz kalacağız diyerek emrivaki kurulmuştur. 1974 petrol bunalımında da santrale yakıt bulunamadığı için büyük çapta elektrik kesintileri yaşanmıştır. Ve durum buyken bir tek kelime daha eklemeden noktalıyoruz.

Nükleer reaktör gereksizdir!
Saptırılmış veriler ile aklı karışanlara sesleniyoruz öncelikle, anlamanız için daha kaç tane "Çernobil" gerekiyor?

TMMOB Birlik Haberleri Dergisi Kasım 97 sayısından derlenmiştir.

Alternatif Enerji Kaynakları

Nükleer enerjinin mali, ekolojik, teknik ve toplumsal sonuçlarını gözönüne serdikten sonra "peki yerine ne konmalı" nın da açılımını yapmak gerekiyor. Bu noktada ilk fosil yakıtların daha rasyonel kullanımı akla gelir. Ancak her ne kadar nükleer dayatmacılarının öne sürdüğü gibi onbeş yıl değilse de, fosil yakıt kaynaklarının da bir ömrü vardır. Bir gün tükenecektir de... Fakat bu süre bize yenilenebilir, temiz enerji kaynakları kullanımını geliştirme yolunda önemli mesafeler aldıracak kadar uzundur. Bu bağlamda nükleer enerjinin de kaynağının sınırsız olmadığının, kısıtlı doğal kaynaklara dayalı bir enerji türü olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Zira nükleer enerjinin hammaddesi olan toryum ve uranyum da dünyada sınırlı miktarda bulunuyor.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının açılımına geçmeden önce bir noktayı ısrarla vurgulamak lazımdır: Gelişmiş ülkelerin nükleer enerji propogandası yapması alternatif enerji kaynaklarını görmezden gelmesi anlamına gelmiyor. Özellikle Avrupa ve uzakdoğu ülkeleri tüm bilimsel olanaklarıyla bunun için çalışıyorlar. Ancak du devletlerin "küreselleşme" şarkısı eşliğinde "dünyanın geri kalanı"nı kendilerine bağımlı kılabilmek için nükleer enerjiyi üçüncü dünya'ya transfer etme çabasında olduklarını gözden kaçırmamak gerekiyor (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı 1958-90 yılları arasında 3. Dünya'da nükleer santral promosyonu için 479 milyon dolar harcamıştır). Türkiye'nin de bu sürecin edilgen bir parçası olduğunu gözönünde tutarak alternatif enerji konusuna motive olmak gerekli gibi görünüyor.

En yalın anlatımla "doğal çevrede sürekli ve tekrarlanan enerji akımlarının nicelik ve nitelik özelliklerini bozmayacak şekilde kullanımı" olarak tanımlanabilen yenilenebilir enerji kaynakları, gerek konvansiyonel enerji kaynaklarının daha düşük maliyetlerle yerini tutabilmeleri, gerekse üretim ve kullanım sırasında çevreyi daha az kirletmeleri (ya da hiç kirletmemeleri) gibi iki önemli sebeple hemen her ülkenin önem verdiği konular haline gelmiştir.

Güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, biyokütle enerjisi bu alternatif kaynakların başlıcalarıdır. Sualtı akıntılarından enerji elde etme fikri ise özellikle son yıllarda kaydedilen teknik mesafelerle daha da ciddiye alınan önemli bir seçenek durumuna gelmiştir.

Güneşle kol saati çalışır, peki ya fabrika?

Bugün üzerinde çalışılmakta olan yeni ve temiz enerji kaynakları arasında güneş enerjisi sınırsız bir potansiyele sahip olması, tükenmez niteliği, çevre kirliliğine yol açmaması, iletim ve dağıtım sorununun bulunmaması gibi sebeplerle büyük önem kazanmış bulunmaktadır.

Gezegenimizin güneş enerjisi potansiyelini anlamak için birkaç rakam: Dünyamıza her yıl 5.4 milyon exajüllük güneş enerjisi temas eder. Bunun atmosferde kalan 2.5 milyon exajüllük miktarı 1990 yılında tüm dünya üzerinde tüketilen enerjinin 6000 katıdır. Bir başka deyişle, tarihin başından beri insan kullanımına açık petrol, kömür, doğal gaz gibi fosil yakıtların toplamı, dünyaya ulaşan güneş ısısının 30 günlük bölümüne eşdeğerdir.

70'lerden itibaren ısıl enerjisini kullandığımız güneş, son yıllarda gelişen teknolojiyle bize elektrik enerjisi kaynağı olarak da hizmet verebilmektedir. Tatil beldelerimizdeki çatılardan aşina olduğumuz güneş toplayıcıları, ısıtma misyonlarını dünyada çoktan aşmışlardır. Güneş panelleri ve fotovoltaik pillerle giderek düşen maliyetlerle elektrik enerjisine sahip olmak olasıdır (70'li yıllarda kws başına 30$ olan maliyet 90'lı yılların başında 13 cent'e kadar düşmüştür).

Bu alandaki en başarılı örneklerden birini Dominik Cumhuriyetinde görmekteyiz. Son dokuz yıl içinde burada 2000 den fazla ev güneş enerjisiyle elektriklendirilmektedir. Bu başarı, Richard Hansen tarafından kurulmuş ve kar amacı gütmeyen Enersol Associates adlı ABD grubu ile Asociasion Para El Desarrollo de Energia Solar adlı bir Dominik organizasyonunun ortaklaşa çabası sonucu ortaya çıkmıştır.

Akdenizi çevreleyen ülkeler de nükleer seçeneğe yönelmektense rüzgar ve güneş potansiyellerini değerlendirmekteler. İsrail'de güneş enerjisi her yıl 300 000 ton petrole eşdeğer enerji sağlamaktadır ve bu, ülkenin birincil enerji gereksinmesinin %3'üne eşittir.

Oysa ülkemiz coğrafyası bize güneş enerjisi hususunda daha geniş avantajlar sunmaktadır. Tarım ya da otlak alanı olarak kullanılamayacak geniş yüzeylere güneş panelleri konumlandırılabilir. Güneş ışığı açısından ne denli zengin olduğumuzu da yaşayarak görmekteyiz. Ülkemizin elektrik enerjisi amaçlı teorik güneş enerjisi potansiyeli 8.8 milyon TEP'tir. Bu potansiyelin yararlanılan kısmı ne yazık ki henüz ar-ge niteliğindedir. Oysa ar-ge kuruluşlarımızda yapılan araştırmalar, özellikle güneş pilleri konusunda seri üretime geçilebileceğini göstermiştir.

Sonuçta, başlıkta sorulan sorunun yanıtı "henüz hayır"dır. Ancak bu yolda şimdiye dek alınan mesafe önemlidir ve önümüz açıktır. Tek gereksinmemiz biraz ilgi ve iyi niyet...

Enerjide yeni rüzgarlar

Dünyada kullanılan en eski enerji kaynaklarından biri de rüzgardır. Çıta ve bezden yapılma geniş kanatlı yel değirmenleri, artan enerji talebi ve onu ivedilikle karşılamaya çalışan konvansiyonel enerji modellerinin yaygınlaşmasıyla bir kenara itilmiş, bulunduğu yörenin bir kültür dokusu olarak kalmaya mahkum bırakılmıştı. Oysa bugün alternatif enerji kaynaklarındaki atılım rüzgarları yine yel değirmenlerinden yana esmektedir. Özellikle ABD ve Danimarka bu gelişmelerin lokomotifi olmuşlardır: Dünyanın ilk rüzgar türbini Danimarkalı mühendisler tarafından 1890 yılında keşfedilmişti, ancak 20.yy'ın ortalarında çok daha ucuz olan petrole geçilmesiyle geçici bir süre unutulmuştu. Bugün enerji politikasına halkının insiyatifiyle yön veren Danimarka'da toplam kapasitesi 500 mwt'ı aşan 4000'e yakın rüzgar türbini çalışmaktadır. Kaliforniya'daki "rüzgar çiftlikleri" ise 1993 yılında 3 miyar kws elektrik üretiyordu, ki bu da bütün San Fransisco'nun tüm meskenlerinin ihtiyacının türbinlerle karşılanması anlamına geliyordu.

Bu rakamlar dünyanın mevcut rüzgar enerjisi potansiyeline nispeten yine de devede kulak kalıyor: Yapılan ölçümlere göre dünya üzerinde bir yılda elde edilebilecek rüzgar enerjisinin 2 milyar 100 milyon ton petrole eşdeğer olduğu tahmin edilmektedir. Bu potansiyelin farkına varan Avrupa Birliği'nin 2000 yılına kadar rüzgar gücü ile üretilen 4000 mwt'lık bir kapasite geliştirmeyi ve 2005 yılına kadar bu kapasiteyi iki kat artırarak 8000 mwt'a ulaşmayı planladığı görülmektedir.

Teknoloji geliştikçe sistemin maliyeti de düşmektedir: 80'li yılların başında bu cihazların 3000$ yatırım maliyetleri ve kw/s başına 20 cent'lik üretim maliyetleri vardı. 80'li yılların sonlarında daha gelişmiş cihazların yatırım maliyetleri 1000$'a, üretim maliyetleri ise 7 cent'e kadar düşmüştür. Bu da termik ya da doğalgazlı santrallerin 4-6 cent'lik maliyetleri ile karşılaştırılabilecek düzeye gelindiğini gösterir.

Türkiye'nin üç tarafı denizlerle çevrili ve engebeli olan coğrafi konumu özellikle kıyılarda, tepelerde ve denize açılan vadi ağızlarında çok kanatlı türbin ya da aerojeneratörlerin kullanımına olanak sağlamaktadır. Avrupa'nın iyi sayılan bölgelerinin rüzgar potansiyelinin ülkemizin kıyı bölgelerinin potansiyeline yakın olduğu ve Avrupa Birliği'nin gelecekte elektrik üretiminin %10'unu bu kaynaktan karşılamayı amaçladığı düşünülerek, ülkemizin de bu hedefe yakın hedef ve politikalar belirlemesi gerekmektedir. Nitekim Türkiye Mühendisler Odası İzmir şubesinin hazırladığı raporda "Bozcaada, Çeşme, Bodrum, Datça, Sinop, Akhisar ve Çanakkale'nin kesintisiz rüzgarlarına karşı rüzgar çiftlikleri kurulabilir" deniyor. Eee, daha ne bekleniyor?..

En "Yeşil" enerji

Yeşil enerji kaynakları arasında bu nitelemeyi en çok hakeden enerji kaynağı biyokütledir. Biyokütle, yeşil bitkilerin güneş enerjisini fotosentezle kimyasal enerjiye dönüştürerek depolaması sonucu meydana gelen biyolojik kütle ve buna bağlı organik madde kaynakları olarak tanımlanır. Bu sistem, organik madde içeren atıkların mikrobiyolojik yönden değerlendirilmesi, çevre kirliliğine yol açmaması, hem de temiz enerji üretimi sağlaması yönünden önem taşımaktadır.

Biyokütle, genel olarak kolay elde edilen bir enerji kaynağıdır. Özellikle enerji kaynakları sınırlı ve tarımın ağırlık taşıdığı gelişmekte olan ülkelerce tercih edilmektedir. Ne var ki, en azından günümüz teknolojisiyle gelişkin bir sanayi ülkesini güç yönünden beslemekten uzaktır. Yine de üzerinde durulmaya değer bir enerji kaynağı olduğunu ispatlayan bazı rakamlar vardır: Ülkemizde, hayvansal dışkı kaynaklı biyokütleden 2.8-3.9 milyar metreküp biyogaz üretilebileceği anlaşılmıştır. Bu potansiyelin yıllık enerji cinsinden değeri 24.5 kws'dir. Bununla da toplam ülke enerji tüketiminin yaklaşık %5'i karşılanabilecektir.

Dünya enerji konseyinin 1990 yılı verilerine göre dünya enerjisinin %15'i biyokütleden sağlanmaktadır. Ancak bazı teorik çalışmalara göre biyokütle 2050 yılına kadar dünyanın katı ve sıvı yakıt gereksinmesinin %38'ini ve elektriğin %18'ini sağlayabilecektir. Zira bu alanda özellikle ülkelerin özgün koşullarına göre geliştirilen yeni modeller hem üretimde çeşitliliği sağlamakta hem de dışa bağımlılık yerine yerel kaynakların kullanılmasını sağlamaktadır.

Yeraltına kulak verin

Yenilenebilir enerji kaynakları arasında titizlikle incelenmesi gerekenlerden biri de jeotermal enerjidir. Jeotermal enerji, yerkabuğunun işletilebilir derinliklerinde olağandışı birikmiş olan ısının yarattığı enerjidir. Bu ısı yeryüzüne çatlaklardan doğrudan doğruya sıcak su ya da buhar olarak ulaştığı gibi sondajla da çıkartılabilir.

Dünya üzerindeki jeotermal enerji kapasitesi bugün 7000 mwt'tır. Yüzyılın sonunda dünya toplamının 15000 mw'a ulaşacağı ve yaklaşık 40 ülkenin bundan yararlanacağı düşünülmektedir, zira dünya jeotermal enerji kullanımı 1970-90 yılları arasında 10 kat artmıştır.

Yine de bu kaynağın çok az bir bölümünden yararlanılabildiği açıktır. Örneğin bugün 270 mw'lık kapasiteye sahip olan Japonya'nın 69000 mw'lık bir potansiyele sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bu da ülkenin halen sahip olduğu nükleer kapasitenin iki katıdır.

Türkiye'nin görülebilir mevcut kapasitesi 2000mwt civarındadır. Bu kapasitenin 1400mwt'lık bölümü açılan sondajlarla sağlanmıştır. Bu potansiyelden ısıtmacılıkta yararlanıldığında 280000 kadar konutun ısıtılabilmesi gündeme gelmektedir. Halbuki ülkemizde işletilmekte olan merkezi ısıtma sistemlerinin kapasitesi henüz 202mw kadar olup bu değer 3000 konuta karşılık gelmektedir.

Rüzgar ve güneş enerjisinde olduğu gibi, üretim maliyetleri düştükçe jeotermal enerjiye olan ilgi de yükselecektir. Halen bir jeotermik santralin tesis süresi ile maliyeti kömür ve su kaynaklı santrallere göre daha düşüktür. Jeotermal enerji kullanımı 2025 yılında 5 exajüle ve 2050'de belki de 10 exajüle yükselerek 21.yy'da mütevazi ama önemli bir rol oynayacaktır.

Görüldüğü üzere, enerji elde etmek için doğal yapıları mahvetmekten başka seçenek göremeyenleri yine doğanın kendisi utandırıyor. Güneşi, suyu, rüzgarı, hatta gübresiyle bize görmezden gelinemeyecek bir seçenekler serisi sunuyor. Bu dosyayı hazırlarken elimize geçen bir gazete kupürü İstanbul ve Çanakkale boğazlarının çift yönlü akıntılarından elektrik elde etmenin mümkün olduğunu, ancak bu yönde hazırlanan projelerin pek ciddiye alınmadığını yazıyordu. İşte bu gibi durumlar iki gerçeği ortaya çıkarıyor:

Birincisi, enerji kaynağı olarak öne sürülebilecek tek seçenek atom değil. İkincisi de sistemin derdi insanlara ucuz, sürekli ve temiz enerji sunmak hiç değil.

Birinci gerçek amatör bir araştırma dosyasıyla bile ortaya konabildi sanırız. İkinci gerçeği ise egemen yapı duyarsızlığı, sorumsuzluğu ve yalancılığıyla kendi kendine ele vermektedir. Halkın duruşunu manipüle etmeye yönelik uyduruk elektrik kesintilerinden, parayla kiralanan "nükleer övücü" profesörlerin çığırtkanlığına kadar sistem elindeki tüm kozları oynamakta, yakalamaya çalıştığı meşruluk zeminini de iyiden iyiye yitirmektedir.

Sonuç olarak sistem, enerjiden çok enerjinin rantına ihtiyaç duyuyor. Bu bir enerji açığının varolmadığı anlamına da gelmiyor elbette, ancak her ne kadar tartışmamızın ekseni enerji ihtiyacı olgusu olsa da bu ihtiyacın nelerden kaynaklandığı da temelden sorgulanmalı, "bu kadar enerji ne/kim için sorusunu herkes kendi kendine sormalıdır. Son yıllarda endüstrileşmenin global düzlemde dizginlerinden boşalması, pompalanan tüketim çılgınlığı, üretim ilişkilerinde kuralsızlığın kurallaşması ve kurumsallaşması...vs burjuvaziyi herşeye muktedir ulus-aşırı bir güç haline getirirken, ihtiyaca göre değil artık değerin artırımına yönelik bir endüstriyel yapılanma politikasını da beraberinde getiriyor.

Tüm bunlar toplumsal özgürleşmenin önüne dikilen engellerdir. Her türlü kitlesel denetimden uzak bu tahakkümcü yapının bir uzvu da nükleer enerjidir. Bu bilinçle çevresel duyarlılığımızı motive edip bulunduğumuz her kulvarda bu nükleer cinnete karşı durmalıyız.

Yazıyı hazırlayan: Özgür Tacer
anarşi (dünyanın tüm dillerinde) 1.özgürlük... 2.eşitlik, 3.dayanışma, 4. örgütlü yaşam...
5.bir başka yaşam biçimini gerektirmeyen yaşam durumu