koyaanisqatsi (hopi dilinde) 1.çılgın yaşam... 2.karmaşık yaşam, 3.dengesiz yaşam, 4.parçalanmış yaşam...
5.bir başka yaşam biçimini gerektiren yaşam durumu

  12. Sayı     kfanzin@anarsi.org
1. YIL

Kimi zaman iyi, çoğu zaman kötü olaylarla bir yıl geçti. Koyaanisqatsi Fanzinin ilk sayısı 2004 1 Mayıs'ından önce çıkmıştı. Bazen haftada bir, bazen iki ayda bir, gayet düzensiz bir şekilde 12. sayıya ulaşabildi bu isminin söylenmesi zor fanzin.

Kötü olaylar vardı; sebepsiz tartışmalar, ayrışmalar, silinmesi zor yara izleri oluşturdu hepimizde. Hayallerimiz hala uzaklarda. Yakınlaştıramadık, zaman zaman geriye bile gittik.

Tüm bunları unutturacak iyi olaylar vardı; geçen sene tanımadığımız insanlar girdi hayatlarımıza. Gözlerdeki pırıltılarını, yürekten gelen coşkularını aldık, yüreğimizde büyüttük. Umudumuza yenilerini kattık.

Bize yeni yıl 1 Mayıs'ta başlıyor, kutlama yerimiz meydanlar. Geçen sene ilk sayıda yer alan yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan tekrar koyuyoruz. Yeni yılda, sınırsız, sınıfsız, bayraksız, devletsiz, patronsuz, sömürüsüz bir dünyaya daha fazla yaklaşmak umuduyla...


YÖNETENLERİN OLMADIĞI BİR DÜNYA İSTEĞİMİZİ DUYURMAK İÇİN
1 MAYIS'A!!!

Louis Lingg, Albert Parsons, August Spies, George Engel ve Adolph Fischer. 4 Mayıs 1886'da düzenlenen mitingde çıkan olaylardan sonra yapılan tutuklamalardan sonra yargılandıklarında ölüme mahkum edildiler. 1 Mayıs 1886'da Amerikan Emek Federasyonunun 8 saatlik iş günü isteği ile başlayan grevlerde polislerin uyguladıkları şiddete karşılık bir mitingi düzenleyen anarşistler, 11 Kasım 1887'de idam edildiler.

Bu olaylardan sonra 1 Mayıs tüm dünyada, idam edilen anarşistlerin anısına işçi bayramı olarak kutlanmaya başladı. Her ne kadar şu anda bir çok ülkede resmi bayram olarak sayılsada, bir çok ülkede -neşeli eğlenceler- olarak geçsede, 1 mayıs diğer bayramlardan farklı oldu hep. Belkide en uygun ifade, küreselleşme karşıtları lafına ithafen "küresel direniş günü" olabilir.

"Gene solcular birşeyleri protesto ediyor" mitinglerinden farklı; Bugün ne hükümetin politikalarını eleştirmek, ne varolan gündeme ilişkin slogan atmak için. Bugün özgür, otoritelerin, devletlerin olmadığı bir yaşam isteğimizi sesimiz kısılana kadar haykırma günümüz. Kimsenin olmadığı yerlerde bir defile değil, yaşamın içinde, insanların arasında olma, doğrudan eylem günü..!

Kara, kara kızıl, kara yeşil, kara mor, gökkuşağı bayraklarımızla, tüm anarşistler, otonomistler, liberter sosyalistler, sendikalistler, hep beraber, hep birlikte YÖNETENLERİN OLMADIĞI BİR DÜNYA İSTEĞİMİZİ DUYURMAK İÇİN 1 MAYIS'A!!!


Yaşamda Bir Zaman - 2. Bölüm

Burada hayat yoktu! Hiçbirşey, hiçbirşey yoktu. İnsanlar değil sadece, hayvanlar da yoktu. Tek bir böcek bile yoktu. Oysa sokaklar vardı, ağacın dalları hafif hafif sallanıyordu rüzgarla. Rüzgar.. Uğultusu her tarafı dolduruyordu. Bu uğultu normalde şehrin gürültüsünde kaybolur giderdi. Öldüm mü korkusu kapladı bedenimi. Öldüm ve cehenneme gönderilen ilk kişi ben miydim? Paris'ten bahsediyorsak cennette olabilir, tabii insanlar olursa.

Ölmüş olduğuma kanaat getirince ilk çıkarımım şu oldu : demek ki tanrı varmış. Yıllardır ölümün tek işe yarayacak yanının bu sorunun yanıtını bulmak olacağını düşünüyordumda. Olabilir yada olamaz, ispatlamamız için tek yöntem ölmekti, başardım işte dedim.. İkinci çıkarımımda "var olması ne işime yaradı" şeklinde gelişti. Boş ıssız bir yere getirmişti. Yoksa her insana böyle bir yer mi veriyordu. İkinci ızdırap süreci mi? Bu durumda cehennemdeydim, bu son çıkarımım oldu. Keşke biraz tapınsaydım, hadi en azından saygılı olsaydım biraz demedim değil, ama sonrasında bunun benim değil onun hatası olduğuna kanaat getirdim.

Teolojik teorileri ardarda sıraladıktan sonra biraz dolaşmaya karar verdim cehennemimi. Aslında fenada değildi hani. Trafik sıkışıklığı yoktu. Cafeler boştu, sinir bozucu garsonlar yoktu. Hava kirliliği yoktu. Hiçbirşey yoktu! Sinir bozucu bir durum. Ne günah işlemiştim ben..! Bilimsel çalışmam gerekiyordu. Bir şey olmalıydı. Cennet yada cehennem.. Yanlış olan birşeyler vardı. Acaba canlı varlıklar ile cansızların ayrı boyutları varda, bunlar bir şekilde bir yerde birleşiyorlar, bende bunların birleşmediği bir boyuta mı düşmüştüm. Ruh denilen şeyide açıklardım böylece. Teoloji, fizik kuralları, hepsini birbirine sokmuşta olurdum hem.. Evet ruhu silelim, tanrıyıda yok kabul edelim. Bu yeni fikir mantıklı gibi gelmişti. Tabi canlılarında temelinde elementlerden oluştuğu gerçeğini unutmamış olsaydım. Bu da olmadı...

Kısa keste sadede gel diyenleri duyar gibiyim. Bakın dediğim gibi bu her ne kadar ilk yazılı metin olsada, edebiyatçı değilim. Düşüncelerimi böyle aktarmaya alışmışım küçüklüğümden beri (yani yaklaşık 180 yıl sonrasından beri). Bu arada Hitler diye bi herif çıkacak, dikkatli olun...

Nehir boyunca yürüdüm. Güneş, hafif rüzgar, sakin akan bir nehir. Hem bedeni hem de zihinsel yorgunluk çökünce çimlere uzanıp uyudum. Rüyamda, uyandığımda etrafımda toplanmış onlarca insanın ilgiyle beni izleyeceğini gördüm. Bunu görür görmezde gözlerimi açtım. Hayır kimse yoktu, hala başka bir boyuttaydım (yada cennetimsi cehennemde).

Rüzgar biraz şiddetini arttırmıştı. Uğultusu Vivaldi'nin dört mevsim'i gibiydi sanki. Tabii ki yanılmıştım. Gibi değil birebir dört mevsim çalınıyordu bir yerde. Demek ki Paris halkı bu eseri dinlemek için kadını erkeği, çocuğundan hayvanına kadar bir yerde toplanmıştı. Kötü bir şaka gibi. Yada ellerinde pasta ile bir anda karşıma çıkıp iyiki doğdun diyeceklerdi. Acaba uyuyormuydum hala. Uyumuyordum ama uyku sersemi olduğum kesindi. Bir yerlerden müzik geliyordu, Paris halkı diye bişey yoktu, hayvanlarda yoktu. Yürüdükçe kemanın sesi çok daha net geliyordu. Koyu kırmızı tuğlalı ev.. Orada sorularımın cevabı vardı belkide .

Önce camlardan bir kontrol. Kimse gözükmüyordu. Ses arka taraftaki odadan geliyordu. Kapıyı ittim, zorlanmadan açıldı. Nedense kapıyı çalmak gibi bir kibarlık gelmedi aklıma. O an biri çıksa karşıma, herhalde boğazına sarılırdım, dalga mı geçiyorsunuz diye. Arka odaya yürüdüm, işte.. Bir adam kemanı ile çalmıyor, uçuyordu adeta. Biraz önce boğazına sarılacağımı düşünürken, ses çıkarmadan izlemeyi seçmemi hala açıklayamıyorum kendime. Bir işe yarar mıydı acaba. Parçayı bitirdi ve dondu. Sadece o an, orada, o parçayı çalması gerekiyordu sanki (ki öyleymiş). Bağırdım, çağırdım, ittirdim yetmedi tokat attım, tekme attım. O an ne olduğunu hatırlamıyorum. Adam canlı değildi. Organikti ama canlı değil. Ölmüş gibiydi ama ölü de değildi. Evde ne kadar vakit geçirdim bilmiyorum. Hava kararmıştı. Evden bilincim boşalmış olarak çıktım. Bir şey düşünemiyordum, amaçsızdım. Belki geri dönmeliydim; zaman makinam..

Bu fikirden vazgeçmem çok çabuk oldu. Şehrin dışında çok parlak bir ışık vardı. Hem de 1789'da! Lanet olası merak duygum. Ne güzel zaman makinasına gidecek ve tüm sorunlardan kurtulacaktım. Ama sorulardan kurtulamayacağıma göre...


Bir Ada Hikayesi

Bu ada hikayesi, ne Yaşar Kemal'in romanındaki gibi bir mübadele öyküsü, ne Kıbrıs'ın açmazlarının öyküsü, ne de birkaç kaya parçasının üstüne bayrak dikme yarışının öyküsü. Belki ada bile denemeyecek, Sakarya Nehri üzerindeki küçük bir yerin öyküsü yada paranoyası...

Sakarya Savaşı sırasında yıkılan, sonra onarılan tarihi bir köprü vardır Sakarya'nın Geyve ilçesine bağlı Alifuatpaşa beldesinde. Bu köprünün hemen yanında ise ada. İki sene önce gittiğimde hayran kaldığım bir yerdi, sarı nehirin ortasındaki ufak ada. Oraya gidemesek de bizim adamız diye sahiplendik hemen. Nehirin yanındaki çay bahçesinden saatlerce izlediğimiz olurdu. İnsan eli değmemiş, doğanın tüm güzelliğini üstünde toplamış bir yer... O çay bahçesinde oturan diğerlerine kızardık. Onlarda saatlerce oturur ama ne nehire ne de adaya bakarlar, sadece 'geyik' yaparlardı. İki sene boyunca o adaya gitmek tek hayalimiz oldu. Belki bir sandalla, belki de yüzerek... Ve bir gün hayallerimiz gerçek oldu, hiç istemediğimiz bir şekilde!

Adaya bir köprü yapmaya başladılar, çelikten. İlk başta getireceği sonuçları düşünemedik ama köprü bitmeye yaklaştıkça, son açıkça gözüküyordu. Köprü tamamlanmadan adaya gittik, içimiz buruk bir şekilde. O ada artık insanoğlunun açgözlülüğüne yenik düşmüştü. En sonunda büyük gün geldi! Köprü tamamlandı. Artık adaya birçok kişi gitmeye başladı sadece meraktan. Daha sonra tüketim planı hizmete girdi. Adanın toprağını düzelttiler. Belki bir-iki ağaç kestiler her ne kadar kesmeyeceğiz demiş olsalar da... Plastik masaları ve sandalyeleri getirdiler. Bir de büfe... Adanın çevresini de tel örgü ile çevirdiler. Olur ya çocuklar kenarlara yaklaşmışken ayakları kayıp nehire düşebilirler. Suyun geldiği taraftaki kesime de taş atıldı. Nehir taşabilir! Ağaçların üstüne florasanları astılar ki gece de iş yapsın. İlk aşama tamamlanmıştı. Sırada bir lokanta varmış!

Küçücük bir adaya çay bahçesi, lokanta yapacaklar ve ağaç kesmeyeceklermiş. Belki biraz paranoya denebilir ama olabilecekleri düşünmek, zihin jimnastiği iyidir. Atılan taşlar suyun adayı basmasına engel olamayabilir. Hatta kesinlikle engel olmayacaktır. Ön kısma beton dökülmeli. (Galatasaray Adası ne güzel, su basıyor mu?) Yer çok dar, biraz engelleri ortadan kaldırmalı. Mesela ağaçlar! Nasıl olsa nehirin kenarlarında birçok ağaç var. Adada olmasada olur. Hem lokanta nasıl müşteri çeker. Ne de olsa belde otoyol üzerinde. Ama toprak zemin üzerine lokanta yapılmaz. En iyisi oralarada beton dökmek. Elektriği çekmişken daha güzel, daha fazla ışık konulabilir. Nehirin gürültüsü çok fazla, daha güçlü bir ses sistemi ne güzel olur vs... Belde halkından duyduğum kadarıyla adam "Bu ada için iki vali beş kaymakam sürdürdüm" diyormuş, Ankara'da ki muhterem büyükleri sayesinde. En sonunda sevdalısına kavuşmuş...

Bir ada hikayesi de böyle sonlanır. Orhan Pamuk'un boğazının sonu gibi olmaz diye bile ümit edemiyorum. Tek sevindiğim konu ise artık oralardan uzağım ve çok nadir göreceğim o adayı. Orası artık benim gözümde işgaldeki adadır.

Yazı sonrası ek not : Maalesef bu yazıyı yazdıktan sonra işgaldeki adaya görme şanssızlığı yaşadım. En azından paranoyak olmadığımı anladım. Adayı enlemesine bölen, kapalı bir yer yapmışlardı. Artık ada gözükmüyor, sadece bir çirkinlik abidesi gözüküyor.

Yazı sonrası ek nota ek not : Bu yazı yazılalı çok oldu, ek not yazılalıda çok oldu. Yolum o tarafa düşmeyelide epey oldu. Aklıma düşünce ada, tekrar yazıyı okudum. Belki hayatım çok farklı yollara girdi ama her gün öldürülen, sömürülen yaşamımıza kötü bir örnek olarak gösterilebilecek bir yazıydı, tekrardan paylaşmak istedim (daha önce "kaos gibi" adlı sitede yayınlanmıştı).


Mehmet, Barış'ı seviyor : Total Retçi Mehmet Tarhan'a ÖZGÜRLÜK!

Eşcinsel, anarşist total retçi Mehmet Tarhan 8 Nisan 2005 günü İzmir'de kaldığı otelde polislerce gözaltına alınarak askerlik bürosuna teslim edildi. Tokat'taki birliğine gönderilen Mehmet Tarhan, buradanda emre itaatsizlik nedeniyle Sivas'a askeri cezaevine gönderildi.

Reddediyoruz! Yaşadığımız toprakların sınırlarla çevrilmesine, sınır bölgelerinin mayınlar ile ölüm bölgeleri olmasını, yapay ayrımlarla insanların birbirine düşman ilan edilmesini reddediyoruz! Eşitlikten, özgürlükten bahsederken, ölmeye, öldürmeye gönderilmeyi reddediyoruz! Biz güneşi, yıldızları ve geceyi, dostlukları ve sevgiyi seçiyoruz, kurşunları, bombaları, yıkılmış umutları değil!

Mehmet Tarhan'a ÖZGÜRLÜK! Hemen ŞİMDİ!


Elişi - Sunay Akın

Savaş haberleriyle dolu
renkli gazete sayfasını
katlayıp bir çocuk üstüste
kesiyor özene bezene
elindeki makas ile

Ve insanlar oluşuyor kağıttan
tutuşmuşlar elele

Karda Ayak İzleri Var - Necati Cumalı

Karda ayak izleri var
Vurulup düştükleri yere kadar
Yüzleri tanınmayacak bir halde
Öldüğü yerde kalmış cesetleri

Onlar için hatıra yok
Saat durmuş
Yıldızlar ve bu gece
Onlar için değil gelen güneş
Artık onların yok
Uzak şehirlerde
Sevdikleri

Artık hepsi bitti
Açlık, susuzluk ve kin
Ne matra ne ekmek torbası lazım
Ne silah
Elbise ve düşen şapka da lüzumsuz
Artık üşümezler ki

En güzel ocak ateşleri
Artık ısıtamaz ellerini
İsimlerini en yakın tanıdık
Söylese işitmezler
Kurt mu, dost mu, düşman mı?
Bilmeyecekler baş uçlarına geleni
Artık ne tren, ne gemi
Onları getiremez bir daha

Barış - Muzaffer Tayyip Uslu

Barış ilan edildi nihayet
Herşey eski halini aldı
Ne olduysa cephede ölene oldu
Bir sabah aldılar evinden
Güneşli bir gün vardı dışarıda
Ağaçlar da henüz çiçeklenmişti
Ne kadar durgundu allahım deniz
Ve bir daha dönmedi geri
İşte bütün hikaye
Annesi ağlıyor şimdi
Bayrak - Orhan Veli

Ey bir muharebe meydanında
Avuçları kanımla dolu,
Kafasu gövdemin altında,
Bacağı kolumun üstünde,
Cansız uyuyan kardeşim!
Ne adını biliyorum,
Ne günahını.
İhtimal aynı ordunun neferleriyiz,
İhtimal düşman.
Belki de tanırsın beni.
Ben İstanbul'da şarkı söyleyen
Tayyareyle Hamburg'a düşen,
Majino'da yaralanan,
Atina'da açlıktan ölen,
Singapur'da esir edilenim.
Alınyazımı kendim yazmadım.
Bununla beraber biliyorum,
O yazıyı yazanlar kadar olsun,
Çilekli dondurmanın tadını,
Cazbant sesindeki sevinci,
Meşhur olmanın azametini.
Sen de nimetler tanırsın biliyorum;
Çaydan, simitten,
Kalınca bir paltodan gayri.
Zeytinyağlı enginar, kremalı keklik
Bir kadeh
Black and White viski,
Kıl pranga kızıl çengi bir esvap.
Yirmi yıllık çalışmanın
Bir kurşunluk hükmü varmış,
Hayata
Harkof bölgesinde atılmakmış nasip;
Aldırma.
Biz bir bayrak getirdik buraya kadar;
Onu da ileriye götürürler;
Şu dünyada topu topu iki milyar kişiyiz,
Birbirimizi biliriz.

Harb içinde - Şükrü Enis Regü

Boşuna demir atıyor vapur,
Boşuna bal yapıyor arı,
Boşuna sürülüyor toprak.
Ne çiçek koklamak istiyor canı insanın
Ne gezip dolaşmak; Ne aşktan bahsetmek sevgilisine..

Öyle habersizce geliyor ki ölüm,
Rüyalar tamamlanamıyor,
Giyinip kuşanılamıyor,
Gülünüp ağlanamıyor.
Ve son bir defa olsun insan
Göz göze gelemiyor.
anarşi (dünyanın tüm dillerinde) 1.özgürlük... 2.eşitlik, 3.dayanışma, 4. örgütlü yaşam...
5.bir başka yaşam biçimini gerektirmeyen yaşam durumu