koyaanisqatsi (hopi dilinde) 1.çılgın yaşam... 2.karmaşık yaşam, 3.dengesiz yaşam, 4.parçalanmış yaşam...
5.bir başka yaşam biçimini gerektiren yaşam durumu

  Sayı 6     kfanzin@anarsi.org
İNSANCA YAŞAMAK

Yaşamak, bazı zamanlar olmasada genel olarak bizim insiyatifimize bırakılan nadir alanlardan biri. Bizim insiyatifimize bırakılmayan esas konu ise "nasıl yaşamak".. Yöneten kesimin insafına kalmış bir konu. İktidarlar istedikleri gibi bizim yaşamlarımız üzerinde kararlar alıyor, uyguluyor, yüzlerini görmedikleri 6 milyar insanı yönlendiriyorlar. Koydukları yasalarla kağıt üzerinde tüm davranışlarımız belirleniyor. Bir de yaşam alanlarımıza yönelik tahakkümleri var. Yaşam alanlarımızı istedikleri gibi değiştirebiliyor, kapitalist şirketlere satıyor, kapitalistlerin buraları yaşanmaz hale getirmelerine ses çıkarmıyor, hatta destekliyorlar.

Belki yıllardır yaşadığımız, belki de çaresizlikten taşınmak zorunda kaldığımız (yaşanmaz yerlere fakirler layıktır!) yerler bizi zehirleyen yada her an patlama ihtimali olan yerlere dönüştü, dönüşüyor. "Nasıl yaşamak" sorusuna verilebilecek en güzel cevap kullanılan tabirle "insanca yaşamak". Uzunca yazmak gerekirse, insana, hayvanlara ve doğaya zarar vermeyen bir yaşam. Bu yaşam, temiz havayı soluyabildiğimiz, yaşam alanlarımızda kısıtlamaların olmadadığı bir yaşam olmalı.

Bugünlerde gene nükleer santral yapma planları gündemde. Gene birilerinin rant sağlaması için Akkuyu kurban edilmek isteniyor. Mersin'de tek bu olay yok. Bir diğeri ise her an havaya uçma tehlikesi ile yaşayan Karaduvar Mahallesi. Buradada petrol rafinerisi ve petrol şirketlerinin kurdukları depolar yerleşim alanları ve ekim yapılan alanlarla içiçe. Sızıntıdan dolayı sular içilmez halde, tarlalar kuruyor, hatta bazen lögar kapakları bile havaya uçabiliyor!

Kocaeli'ne bağlı Dilovası'nda ise insanlar zehir solumak zorunda. Yerleşim bölgelerinin arasında yükselen fabrikalar, tüm zehirlerini kentin üzerine gönderiyor. Genellikle fakir kesim olan insanlar sadece zehir solumakla kalmıyor, çalışmak içinde buralardan faydalanamıyor, farklı yerlerde çalışıyorlar (halkın %85'i Dilovası dışında çalışıyor). Tek zehirlenen yer burası değil. Muğla Yatağan'daki termik santralde Yatağanlıları zehirlemeye devam ediyor. Üstelik artık santralin filtreleride çalışmıyormuş!

İstanbul Avcılar-Ambarlı'daki dolum tesisleri ise etrafı yerleşim alanları ile çevrili bölgede büyük tehlike yaratmaya devam ediyor. Belki rivayet, belki de sadece onda biri bir etki verecek ama patlaması durumunda etkisinin Bakırköy'e kadar olabileceği söyleniyor. Avcılar ve Beylikdüzü'nde geniş bir etkisi olması ise kesin gibi... Aynı şekilde Küçükçekmece'de bulunan Nükleer Araştırma Merkezi'de yerleşim alanları arasında kalmış durumda. Burada 1 MW gücünde bir nükleer reaktörde bulunmakta. Önceki senelerde tesislerin kurulu olduğu alanda çıkan yangına 3-4 uçak ve bir helikopter anında müdahale ederek bir bakıma tehlikenin ne kadar büyük olduğunu göstermişlerdi. Bu reaktörde oluşacak bir patlama, bir sızıntı elbet Çernobil gibi olmaz ama başta çevresindeki yerleşim yerlerinde olmak üzere, İstanbul'da önemli zararlar verebilir. Araştırma Merkezine yönelik bir diğer konu ise, çevresinde yaşayan insanların Küçükçekmece Gölüne 5 dakika mesafede bulunmalarına rağmen, merkezin göl kenarında konuşlanmasından dolayı, gölü görebilmek için en az 45 dakika yürümeleri gerektiği.

Yöneticiler ve kapitalistler, yaşamlarımızı zehirlemek konusunda tereddüt etmeden çalışmaya devam ediyorlar. Karşılarında bir ses bulamayınca daha da güçlü şekilde saldırıyorlar. Bergama köylüleri, yaşam alanlarına nasıl sahip çıkılacağını en iyi şekilde göstermişlerdi, hala mücadeleye devam ediyorlar. Termik santral yapımına karşı Bigalılar aktif mücadeleye girişmişlerdi. Tanıdık ve tekrar edilmesi gereken bir sloganları vardı; "şimdi değilse ne zaman, burası değilse neresi!".

GİZLİ MESLEKLER - PROVAKATÖRLÜK

Merhaba bu köşemizde fırsat buldukça sizlere çok duyulan fakat özel bir bilgi ve yetenek gerektirdiği için detayları iyi bilinmeyen ve az sayıda uygulayıcısı olan meslekleri sizlere tanıtmaya çalışacağız. Bu tanıtımlar sırasında erişebildiğimiz oranda işçilerle röportaj yapacağız. Girişi fazla uzatmadan ilk mesleğimizi tanıtmaya başlıyorum; provakatörlük.

Devlet ve aile büyüklerimizin, hep birileri yürüdüğünde söylediği bir meslek bu. "İçlerinde provakatörler var" denilerek, böyle bir mesleğin olduğunu ilk öğrendiğimde henüz 10 yaşlarındaydım. Bana sorduklarında, önceleri polis olacağım derken, öğrendikten sonra provakatör olacağım demeye başlamıştım (Bunu söyleyince hep kafama vururlardı, bende baskılar beni yıldıramaz derdim). Fakat hayat şartları işte, sonunda gördüğünüz gibi site köşelerinde sürünüyorum.

Provakatörlük üzerine yaptığım araştırmalarda bu mesleğin genel olarak iki bölüme ayrıldığını gördüm; düğmeye basma ve aktif kışkırtma. Tabi bunların yanında şalter indirme, arkadan itekleme, yazar kasa fırlatma gibi çeşitli yan ve alt bölümleride bulunmakta fakat genel anlamda bu iki bölüm geçerli.

Düğmeye basma işlemi, rutin düğmeye basma şeklinde gerçekleşiyor. Herkes bir yerlerde, bir şekilde düğmeye basar. Bundan içerik olarak pek farkı bulunmasada provoke amaçlı düğmeye basmalar daha profesyonelcedir. Ayrıca düğmeye ustaca basılsada ikinci bölüm olmadan provakatör olunmaz.

Aktif kışkırtma aşaması, elektrik çarpması gibi bir tehlikesi olmasada, mesleğin en tehlikeli aşamasıdır. Bu aşamada provakatörler kalabalık içersinde olacağından beklenmedik tehlikeler çıkabilir. Stratejik yer seçimi ve toplum bilimi yetersiz olan nice provakatör bu aşamada iş kazasına uğramıştır. Provakatörlük Yüksek Okulunda verilen sosyoloji ve jeopoloji dersleri genel olarak teorik olduğu için, pratik yapmayanlar mesleği hakkı ile icra edememektedir. Birde aynı alanda birden fazla provakatör bulunması tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Mesela geçen senelerde meydana gelen bir arkadan itekleme olayında yeni mezun bir provakatör önlerde kalarak ezilip, can vermiştir.

Yüksekokuldaki dersler yetersiz diye öğrencileri kışkırtan bir öğrenci yüzünden şu sıralar dersler verilemiyor. Her ne kadar öğrenci çıkıp, bunu tez çalışmam için gerçekleştirdim desede provoke olmuş arkadaşlarını ikna edemedi. Okula kayıt yaptırmak isteyen kişilerin bu olaylar bittikten sonra başvurması gerekmekte.

Provakatörlük mesleği tarihinde kötü olaylarda meydana gelmiştir. Bu günlerden biri olan 9 Mart, Ulusal Provoke Günü ilan edilmiştir. Yıllar önce, bu tarihte büyük bir provoke olayı gerçekleştirilecektir. 20 provakatör olayları başlatmak halay çekerek, elele şekilde düğmeye basmaya karar vermişlerdir. Fakat talihsizlik, düğmede elektrik kaçağı vardır ve 20 provakatör orada can verir. Bu olay dışında özellikle ülkede işler iyiye gidiyorsa meslek itibar görmez ve birçok provakatör bunalıma girer. Bunlardan biride televizyonlara yansımıştı epey zaman önce. Bir provakatör Boğaziçi Köprüsüne çıkmış, onun atlamasını engellemek isteyenlere "Yaklaşmayın, provoke ederim" diye bağırıyordu. Sonunda 15 kişi atlamıştı köprüden.

Son olarak bir provakatör ile yapılan röportajı sunuyoruz... (K : Koyaanisqatsi Fanzin Muhabiri, P : Provakatör)

K - Merhaba, adınızı öğrenebilir miyiz?
P - Hayır
K - Sanırım meslek gereği söylemiyorsunuz...
P - Meslek gereği değil, ben söylersem siz kendinize niye bu kadar saçma bir ad verdikleri için anne babanıza kızabilirsiniz. Biz aileye saygılı bir meslek kesimiyiz.
K - Peki.. Her ne kadar ismimden memnunum ama..
P - Emin olmayın
K - Neyse, ne zaman başladınız mesleğe?
P - O kötü 9 mart olayının olduğu zamanlar başlamaya karar verdim. Şehitlerimizin boşuna ölmediğini kanıtlamak için.
K - Şimdiye kadar kaç provoke olayına karıştınız?
P - 48, birazdan 49
K - Demek provoke var, nerede? ne olacak?
P - Bu meslek sırrı, söyleyemem
(Bu sırada eli masanın altına uzanır, bir klik sesi gelir. Düğmeye basıldığı gözümden kaçmaz)
K - Mesleğinizden memnun musunuz?
P - Evet, peki siz?
K - Şey, tabi ki ben..
P - Neden hep pis işlere sizi gönderiyorlar. Üstelik otobüsle geldiniz gördüm. Diğerlerinin özel aracı var.
K - Ama ben otobüsleri severim
P - Kendinizi kandırıyorsunuz. Düşünsenize, özel araçla geliyorsunuz, çantanızı taşıyorlar vs...
K - Evet, kötü şartlarda çalışıyoruz.
P - Neden kötü, oysa patronunuz zengin!
K - Ama o...
P - Ben senin yerinde olsam, şu molotofu alırdım. Bak şu ucunu ateşe veriyorsun, sonra patronun ofisine atıyorsun.
K - Çakmakla mı?
P - Farketmez ama çakmak daha garanti.
K - Atınca her yer yanar ama?
P - Eee?
K - Yani şey...
(En son arkamdan itildiğimi hatırlıyorum...)

YAŞAMSAL OY HAKKI - 4. Bölüm

Oyunu o yılın Haziran ayında kullandığını hala dün gibi hatırlıyordu. İlk aylarda kullanacağını düşünürken, kafasında cirit atan düşünceler yüzünden bu kadar geciktiğinide. Ama kime verdiğini hatırlamıyordu; "hepsi aynı değil miydi". O tutuklanan kişinin adını da hatırlamıyordu. Soluk alış verişlerini bile düzenleyemediği şu günlerde en son 72 yıl önce gördüğü birini hatırlamamasını zaten normal karşılıyordu. Artık zamanının dolduğunu farkediyordu; harcanmış yıllar, boşlukla dopdolu...

Oy kullanmasının üstünden 5 yada 6 sene geçmişti. "Muhafazakar Birlik" yaptığı güçlü çalışma ile iktidar olmuştu. Her sene oyların %70 gibi yüksek bir miktarını aldığından yerini oldukça sağlamlaştırdı birkaç sene içinde. Bunun üzerine diğer partiler yaygara koparmaya başladılar. "Ayrımcı politikalar var", "bilinçsiz kuşaklar yetiştiriyorlar" lafları ile, oysa değişen bir şey yoktu, sistemin artık değişmesi gerektiğini dillendirmeye başladılar. Çünkü bu kadar yüksek oy oranı, çok uzun yıllar için "Muhafazakar Birlik"in yerini sağlamlaştırdığının farkındaydılar. 2155'te olaylar iyice alevlendi. Muhafazakar Birliğin silahlandırdığı gruplar ile diğer partilerin silahlandırdığı gruplar arasında sokaklarda çatışmalar başladı.. Birkaç yıla yayılan çatışmalarda onbinlerce insan ölmüştü.

2158'de taraflar anlaşmaya vardılar. Sintara'nın hala unutamadığı bir sahneydi. Parti liderleri en şık elbiseleri ile lüks bir mekanda anlaşma metnini imzalıyorlardı. Yüzleri gülüyordu. Hepsi "bir daha böyle olaylar olmaması gerektiğini" söylüyor ve bir yandan gülüyorlardı... Gecede bir kutlama yapmışlardı hatta. Ölen onca insan; bunların halini görebilseler ne düşünürlerdi acaba..

Yeni anlaşma metni bir sentezdi. Eski ile yeninin arasında bir sentez. Ama arada birde imparatorluk dönemi vardı. Gizliden gizliye bu imparatorluğun devam ettiğini farketmişti Sintara. Anlaşmaya göre yaşamsal oy hakkı devam edecekti. Oyların sürekli eklendiği ve her sene oy miktarına göre iktidarın değiştiği yaşamsal oy hakkının yanına bir de eski usul oy sistemi getirilmişti. Her 5 senede bir seçim yapılacaktı. Bu seçimde yüksek oy alan parti 5 yıl boyunca ikili iktidarın bir parçası olacaktı. Eğer yıllık iktidar ile 5 yıllık iktidar aynı ise, 5 yıllık seçimlerde ikinci sırayı alan parti 5 yıllık iktidara geçecekti. Tabi öteki sene yıllık iktidar değişirse 5 yıllık iktidar gene seçim galibine geçecekti. Bu ikili iktidarda esas gücü olan iktidar, yıllık iktidardı. Ama aralarında çok da fark yok gibiydi. Doğrusu yasalarda bir yığın madde geçiyordu ama ne Sintara ne de diğer insanlar kimin ne yetkisine sahip olduğunu kesin olarak bilmiyorlardı. Zaten önemli olan işlerin yürümesi değil miydi..!

"Oyun başa sarıp duruyor. Bir kısır döngü bu.. Biz figüranlara susup oyunu izleme hakkı veriliyor sadece. Hatta izlemesek daha da mutlu oluyorlar." Sintara, yıllar önce duvarına yazılan yazıyı hatırladı. Harcanmış yıllar, boşlukla dopdolu...

Son

OXOŞKVA DO OROPA ŞENİ
"Oxoşkva Do Oropa Şeni" Zuğaşi Berepe'nin ilk albümü "Va Mişkunan"de yer alan bir parça. Grup bu albümden sonra "İglas" isimli bir albüm daha çıkardı. Grup elemanlarından Kazım Koyuncu solo çalışmaları ile müziğe devam ediyor. Grubun "Va Mişkunan" albümündeki teşekkür kısmından bir bölüm :
"hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, arasıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilemesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara- herşeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.

Kuçxete cebozgaman xuraşkuni irri ndğa
Memokvatuman gzalepeşkuni
Oxomizdaman şuri
Maziren irri çumani ğurun kiana
Mutu va maxenenani, haşo idaseni gza
Keiselit
Canomskit
Meyoxu şeni akikatit çe berepe
Menceli miğurlanen tude contxare hantepe
Palikari ortare na ginon steri skudare
Oskudu mu on iduşunare golisvare bazi
Oxoşkva do oropa şeni skudare
Ayaklarıyla basıyorlar vücutlarımıza her gün
Kesiyorlar yollarımızı
Kesiyorlar soluğumuzu
Görüyorum her sabah ölüyor dünya
Bir şey yapamıyor muyuz böyle mi gidecek yol
Kalkın
Devirin
Yıkım için birbirinize katılın çocuklar Gücümüz olacak yere çarpacaksın bunları
Cesaretli olacaksın, istediğin gibi yaşayacaksın
Yaşamak nedir düşüneceksin aldırmayacaksın bazen
Özgürlük ve aşk için yaşayacaksın

anarşi (dünyanın tüm dillerinde) 1.özgürlük... 2.eşitlik, 3.dayanışma, 4. örgütlü yaşam...
5.bir başka yaşam biçimini gerektirmeyen yaşam durumu